Kitaplığımın üst rafında birkaç sözlük bulunuyor. Arada göz teması kursam da, rafta duran sözlüklerle, elim ve zihnim arasındaki bağın gittikçe zayıfladığını fark ediyorum. Bir kelimenin anlamını merak ettiğimde, genellikle arama motoruna yazıyorum ve işimi görüyorum. Ancak nicedir kafamda benimle birlikte gezinen “rutin” kelimesinin sözlükteki karşılığına bakmak için bu defa rutin dışına çıkarak elimi rafa uzattım. Büyük cüsseli sözlüğü çıkardım, “R” harfini buldum ve aramaya başladım. Karşıma ilk olarak “ruhsatsız” kelimesi çıktı. Hafif bir tebessüm belirdi yüzümde. Ruhsat aramadan aramaya devam ettim. Nihayet kendilerini buldum.
Peki dil evreninde binlerce seçenek varken, oltamı neden “rutin” kelimesine doğru uzattım?
-Yaşantılar. Yaşantılar. Yaşantılar…
Yaşadığımız, maruz kaldığımız olaylar; kelimelerin yönünü bilincin üzerine çıkarma konusunda oldukça mahir. Milyonlarca insan için sıradan bir tarih olan 6 Şubat’ı, hafızalara unutulması mümkün olmayacak şekilde kazıyan iki büyük deprem yaşandı. Yaşandı ve geçti mi? Dışında olanlar için belki evet. İçinde olanlar ve rutinleri bozulanlar içinse kesinlikle hayır.
Sözlükteki anlamı “sıradanlık, çeşitlilik göstermeyen alışkanlıklar dizgesi” olan rutin kelimesi, oturduğu yerden övgüyü hak ediyor mu? Yazının başlığını “Rutin’e Övgü” olarak koymak zihnimden geçmedi değil. Ancak, deminki soruyu düşününce bu düşüncemde gevşemeler oldu. Diğer yandan depremi takip eden günlerde, önceleri rutin olarak gördüğüm pek çok şeyin, büyük nimetler olduğunu fark ettim. Görüyorum ki, sözlükler kelimelere bir sınır çizse de, yaşadıklarımız, anlamların fotoğrafını başka açılardan çekebiliyor. Sınırlar değişiyor. “İşte ne olsun rutin be abi” diyerek sızlandığımız ne varsa, bir bakmışız en büyük özlemimiz olmuş. Böylece zihin, verili anlamları kendisi açısından tekrar düzenleyerek kişiselleştiyor. Dünyayı anlamlandırdığımız şemalarda köklü değişiklikler olması, bunun bir parçası. Fuzuli’nin meşhur deyişini hatırlayalım: “Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilir / Mübtelâyı gama sor kim geceler kaç saat”.
Elbette rutinlerimizin değişmesinin binbir yolu mevcut. Deprem bunlardan bir tanesi. Eğer dünyayı bir imtihan yurdu olarak kabul etmişsek, her şeyin bir kararda gitmeyeceğini de peşinen kabullenmişizdir. Ayrıca, rutinlerin bozulması görünüş itibariyle olumsuzlukları hatırımıza getirse de, kendimize bir çeki düzen vermemize de yol açabilir. Böyle olduğunda, dünyadaki bulunuşumuzun asıl maksatını bize hatırlattığında, rutinlerin bozulması da bir nimet hükmünü kazanabilir. Belki de en büyük nimet. Bir hadis rivayetinde : “Beş şey gelmeden önce beş şeyi ganimet bil buyurulmakta. Yol gösterici olan bu rivayet, hepimize; mazhar olduğumuz nimetlerin kıymetini, elimizin içindeyken bilmek gereğini hatırlatıyor.
FİLİSTİN’DEKİ RUTİN
Bir bebek mülteci kampında değil de kendi toprağında doğduğunda, o çocuk büyüyebildiğinde, kardeşleriyle birlikte yaşlandığında, evlerine bir tek bombacık bile isabet etmediğinde Filistin’deki rutin bozulmuş olur. Bir şehirden başka şehre özgürce gidilebildiğinde, Mescid-i Aksa’da özgürce ibadet edildiğinde Filistin’deki rutin yine bozulmuş olur. Körleşmiş bir dünyanın ve kalpleri maraz tutan kimi devlet başkanlarının kör gözüne parmaklarını sokan mücahidler, İslamafobiyi tersine çevirdiğinde bir rutin daha bozulmuş olur. Başka ne bozar bu rutinleri? Mesela Rim’in dedesi. Ruhumun ruhu diyerek bağrını bastığı cennet kuşunu son kez gözlerinden öptüğünde, aynı anda dünyanın pek çok yerinde Yusuf’un gömleğini bekleyen hakikate susamış başka gözleri açtığında, rutinler yerle bir olur. Demir kafesler, tuzla buz olur. Demir kubbeler rotasını şaşırır. Zulüm kısmak istediği sesi bir kez nara yapar.
Filistinliler en büyük iyiliği bize yaptılar belki de. Onlar onurlu direnişleriyle ve hakikate sımsıkı bağlılıklarıyla, tıkanan ufkumuzun damarlarını tekrar açtılar. Evimize giren çıkan markaları kontrol etmemiz gerektiğini tekrar hatırlattılar.
Evet belki de rutinleşen, aşkın olanla bağı gittikçe zayıflayan ibadetlerimize çeki düzen vermemiz gerektiğini de gösterdiler. Karanlığa tahammül edemeyen köstebeklerin ülkelerinde Kutsal Kitap yakma hadsizlikleri yaşanırken, bir sürü kalbin Kur’an ile buluşmasına vesile oldular. “Nasıl bir iman ki, böyle bir durumdayken dahi, bu insanları teslimiyetin doruklarında tutabiliyor?” diyenler, onları araştırmaya başladı. Meydanlar “Nehirden denize kadar özgür filistin!” sloganlarıyla doldu taştı.
Peki ya hâlâ gaflet uykusundan uyanamayanlar? Hala rutinlerine kıyamayanlar! Dünyanın gözü önünde soykırım yaşanırken, binlerce çocuk katledilirken sessiz harflerle bile olsun konuşamayanlar? Ticaretime, ünvanıma, marka değerime, kişisel ilişkilerime zarar gelir diye susanlar? Yahut konuşur gibi görünüp de saman altından su yürütenler?
Bu soruların cevaplarında adımızın geçme endişesini ve “hayvandan bile aşağılık olanlar zümresi”ne dahil olma korkusunu sürekli taşımalıyız.
RUTİN VERSUS RUTİN
Tahtarevallideki konumumuzu belirleyen şey hangi uçta oturduğumuz değil, karşımıza aldığımız kişinin kilosudur. Kaldırmakla yükümlü olduğumuz ağırlığın kendisi, kendi yerimizi de belirlemekte. Dolayısıyla, kiminin rutini başkasını için olağan dışı olabilmekte. Aki de mümkün elbette.Rutinden ne anladığımız sorusu burada önem kazanıyor. Nedense, Hz. Peygamber’den rivayet edilen bir dua hatrıma geldi : “Allah’ım hayretimi artır”.Eşyaya, insana ve tüm yaratılmışlara hayret nazarıyla bakan bir kalbin, sıradanlığın üzerinde boy atan bakışlarla aynı şeyi görmeyeceği bellidir. Aynı fotoğraf üzerinde gezinen bakışların, farklı vadilerde dolaşması oldukça mümkündür. Cahit Zarifoğlu, bir fotoğraf karesi üzerinden eşine yazdığı bir merktupta: “Bana soruyorsun şu resimdekiler kim, diye. Emin ol kim olduklarını çıkaramadım. Görünüşe bakılırsa mutlular. Fakat insanlara tavsiyem şudur ki, nasıl “zenginin parası, parasızın çenesini yorarsa”, başkalarının mutlu görünümü, insanı kendi mutlu olma imkanını, kabiliyetini görmekten alıkoymamalı. Filmler, resimler birer hayaldir. Başka insanların dış görünümleri de bizi aldatmasın. İnsan kendi mutlu olma imkanını görebilmeli. Mutluluksa filmlerin, romanların içinde değil, kendi yaşadığımız basit hayatın içindedir.Ve önemli olan yaşanılan “an”dır. Onu ibadet, sabır, anlayış, tevazu ve merhamet ile anlamlı hale getirmek mutluluğun ta kendisidir. Yoksa deniz kenarında fotoğrafçılar tarafından düzenlenmiş bir mutluluk tablosu sahtedir ve bazı saf kimselerin duygularını istismar etmekten başka bir şey ifade etmez” diyerek, adeta sadeliğin içindeki ihtişamı fark edebilmekten, elimizdeki nimetlerin kıymetini bilebilmekten söz eder.
Sanıyorum, tahtaverelli metaforuna dönecek olursak, insanlar olarak dünyadaki konumumuz bundan farklı değildir. Ne sürekli yükseliş ne sürekli çöküş. “Günlerin aramızda döndürülüp durması” bu hakikatin bir yüzü olsa gerek. Bu yüzden rutin ve rutin-dışılık durumlarını yalnızca birbirinin zıttı olan şeyler olarak okuduğumuzda bir şeyleri ıskalayabiliriz.
Yeşil ışığın gözleri kapanmak üzere. Can havliyle gaz pedalına asılanlar, başlarını omuzlarına çekerek ışığın öte yakasına geçmeye gayret ediyor. Birbirine karışıyor kornalar. Camdan dışarı uzanıveriyor eller. Ardından yanan sarı ışığın hüzünden ziyade korkuyu çağrıştıran soğukluğu gözlere yansıyor. Nihayet korkulan başa geliyor. Beklemenin rengi, altmış-yetmiş saniyelik yerini alıyor. Kimi eller tespihle kimi eller pet şişeyle buluşuyor. Makyaj düzeltmek için yardıma çağrılan eller de var. Hepsinden daha fazla “akıllı cihazlara” dokunan eller…
İlahi yasayla bozuşmuş, köprüleri yıkmış, gemileri yakmış olanlar, yerine insani yasalar getirip devam ettiler yola. İnsani dedikleri yasanın insanı dışlaması pek çabuk oldu. Dört ayaklılar iyi, iki ayaklılar kötü deseler ona bile sempatiyle bakabilecekken, “sen biraz fazla kavrulmuşsun, insan değilsin anladık ama hangi canlısın bilemedik” lisan-ı halleri, birilerinin topraklarını uçsuz bucaksız kılmak, her köşeye endüstriyel canavarlar dikmek dışında ne işimize yaradı, onu da biz bilemedik.
Göç, edebiyatın yaygın olarak görünür kıldığı temel insani hallerden biridir. Destanlardan günümüzün modern metinlerine değin güçlü bir hareket unsurunun edebiyatta varlığı tartışmasızdır. Kaldı ki göç edebiyatı gibi bir sınıflama dahi vardır. Öte yandan günümüz dünya sorunları arasında savaşlar, etnik ve dini çatışmalar, otoriter rejimler ve ekonomik krizler göçü doğurmakta ve göç bu şekilde giderek daha belirgin bir hal almaktadır.
Arap edebiyatının önemli ekollerinden biri olan Mehcer Edebiyatına değinmeden evvel “Mehcer” kelimesini tanımlamakta fayda görüyorum. Mehcer; Arapça bir kelime olup hicret edilen yer manasına gelir.Bugün artık Türkçede sıklıkla duyduğumuz göç kelimesi ile eş anlamlı olarak kullanılmaktadır. Hicret (göç) ve muhacir (göç eden kimse) kelimeleri ile de aynı kökten gelmektedir.
Rutin Olmayan Bir Yazı
Kitaplığımın üst rafında birkaç sözlük bulunuyor. Arada göz teması kursam da, rafta duran sözlüklerle, elim ve zihnim arasındaki bağın gittikçe zayıfladığını fark ediyorum. Bir kelimenin anlamını merak ettiğimde, genellikle arama motoruna yazıyorum ve işimi görüyorum. Ancak nicedir kafamda benimle birlikte gezinen “rutin” kelimesinin sözlükteki karşılığına bakmak için bu defa rutin dışına çıkarak elimi rafa uzattım. Büyük cüsseli sözlüğü çıkardım, “R” harfini buldum ve aramaya başladım. Karşıma ilk olarak “ruhsatsız” kelimesi çıktı. Hafif bir tebessüm belirdi yüzümde. Ruhsat aramadan aramaya devam ettim. Nihayet kendilerini buldum.
Peki dil evreninde binlerce seçenek varken, oltamı neden “rutin” kelimesine doğru uzattım?
-Yaşantılar. Yaşantılar. Yaşantılar…
Yaşadığımız, maruz kaldığımız olaylar; kelimelerin yönünü bilincin üzerine çıkarma konusunda oldukça mahir. Milyonlarca insan için sıradan bir tarih olan 6 Şubat’ı, hafızalara unutulması mümkün olmayacak şekilde kazıyan iki büyük deprem yaşandı. Yaşandı ve geçti mi? Dışında olanlar için belki evet. İçinde olanlar ve rutinleri bozulanlar içinse kesinlikle hayır.
Sözlükteki anlamı “sıradanlık, çeşitlilik göstermeyen alışkanlıklar dizgesi” olan rutin kelimesi, oturduğu yerden övgüyü hak ediyor mu? Yazının başlığını “Rutin’e Övgü” olarak koymak zihnimden geçmedi değil. Ancak, deminki soruyu düşününce bu düşüncemde gevşemeler oldu. Diğer yandan depremi takip eden günlerde, önceleri rutin olarak gördüğüm pek çok şeyin, büyük nimetler olduğunu fark ettim. Görüyorum ki, sözlükler kelimelere bir sınır çizse de, yaşadıklarımız, anlamların fotoğrafını başka açılardan çekebiliyor. Sınırlar değişiyor. “İşte ne olsun rutin be abi” diyerek sızlandığımız ne varsa, bir bakmışız en büyük özlemimiz olmuş. Böylece zihin, verili anlamları kendisi açısından tekrar düzenleyerek kişiselleştiyor. Dünyayı anlamlandırdığımız şemalarda köklü değişiklikler olması, bunun bir parçası. Fuzuli’nin meşhur deyişini hatırlayalım: “Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilir / Mübtelâyı gama sor kim geceler kaç saat”.
Elbette rutinlerimizin değişmesinin binbir yolu mevcut. Deprem bunlardan bir tanesi. Eğer dünyayı bir imtihan yurdu olarak kabul etmişsek, her şeyin bir kararda gitmeyeceğini de peşinen kabullenmişizdir. Ayrıca, rutinlerin bozulması görünüş itibariyle olumsuzlukları hatırımıza getirse de, kendimize bir çeki düzen vermemize de yol açabilir. Böyle olduğunda, dünyadaki bulunuşumuzun asıl maksatını bize hatırlattığında, rutinlerin bozulması da bir nimet hükmünü kazanabilir. Belki de en büyük nimet. Bir hadis rivayetinde : “Beş şey gelmeden önce beş şeyi ganimet bil buyurulmakta. Yol gösterici olan bu rivayet, hepimize; mazhar olduğumuz nimetlerin kıymetini, elimizin içindeyken bilmek gereğini hatırlatıyor.
FİLİSTİN’DEKİ RUTİN
Bir bebek mülteci kampında değil de kendi toprağında doğduğunda, o çocuk büyüyebildiğinde, kardeşleriyle birlikte yaşlandığında, evlerine bir tek bombacık bile isabet etmediğinde Filistin’deki rutin bozulmuş olur. Bir şehirden başka şehre özgürce gidilebildiğinde, Mescid-i Aksa’da özgürce ibadet edildiğinde Filistin’deki rutin yine bozulmuş olur. Körleşmiş bir dünyanın ve kalpleri maraz tutan kimi devlet başkanlarının kör gözüne parmaklarını sokan mücahidler, İslamafobiyi tersine çevirdiğinde bir rutin daha bozulmuş olur. Başka ne bozar bu rutinleri? Mesela Rim’in dedesi. Ruhumun ruhu diyerek bağrını bastığı cennet kuşunu son kez gözlerinden öptüğünde, aynı anda dünyanın pek çok yerinde Yusuf’un gömleğini bekleyen hakikate susamış başka gözleri açtığında, rutinler yerle bir olur. Demir kafesler, tuzla buz olur. Demir kubbeler rotasını şaşırır. Zulüm kısmak istediği sesi bir kez nara yapar.
Evet belki de rutinleşen, aşkın olanla bağı gittikçe zayıflayan ibadetlerimize çeki düzen vermemiz gerektiğini de gösterdiler. Karanlığa tahammül edemeyen köstebeklerin ülkelerinde Kutsal Kitap yakma hadsizlikleri yaşanırken, bir sürü kalbin Kur’an ile buluşmasına vesile oldular. “Nasıl bir iman ki, böyle bir durumdayken dahi, bu insanları teslimiyetin doruklarında tutabiliyor?” diyenler, onları araştırmaya başladı. Meydanlar “Nehirden denize kadar özgür filistin!” sloganlarıyla doldu taştı.
Peki ya hâlâ gaflet uykusundan uyanamayanlar? Hala rutinlerine kıyamayanlar! Dünyanın gözü önünde soykırım yaşanırken, binlerce çocuk katledilirken sessiz harflerle bile olsun konuşamayanlar? Ticaretime, ünvanıma, marka değerime, kişisel ilişkilerime zarar gelir diye susanlar? Yahut konuşur gibi görünüp de saman altından su yürütenler?
Bu soruların cevaplarında adımızın geçme endişesini ve “hayvandan bile aşağılık olanlar zümresi”ne dahil olma korkusunu sürekli taşımalıyız.
RUTİN VERSUS RUTİN
Tahtarevallideki konumumuzu belirleyen şey hangi uçta oturduğumuz değil, karşımıza aldığımız kişinin kilosudur. Kaldırmakla yükümlü olduğumuz ağırlığın kendisi, kendi yerimizi de belirlemekte. Dolayısıyla, kiminin rutini başkasını için olağan dışı olabilmekte. Aki de mümkün elbette.Rutinden ne anladığımız sorusu burada önem kazanıyor. Nedense, Hz. Peygamber’den rivayet edilen bir dua hatrıma geldi : “Allah’ım hayretimi artır”.Eşyaya, insana ve tüm yaratılmışlara hayret nazarıyla bakan bir kalbin, sıradanlığın üzerinde boy atan bakışlarla aynı şeyi görmeyeceği bellidir. Aynı fotoğraf üzerinde gezinen bakışların, farklı vadilerde dolaşması oldukça mümkündür. Cahit Zarifoğlu, bir fotoğraf karesi üzerinden eşine yazdığı bir merktupta: “Bana soruyorsun şu resimdekiler kim, diye. Emin ol kim olduklarını çıkaramadım. Görünüşe bakılırsa mutlular. Fakat insanlara tavsiyem şudur ki, nasıl “zenginin parası, parasızın çenesini yorarsa”, başkalarının mutlu görünümü, insanı kendi mutlu olma imkanını, kabiliyetini görmekten alıkoymamalı. Filmler, resimler birer hayaldir. Başka insanların dış görünümleri de bizi aldatmasın. İnsan kendi mutlu olma imkanını görebilmeli. Mutluluksa filmlerin, romanların içinde değil, kendi yaşadığımız basit hayatın içindedir. Ve önemli olan yaşanılan “an”dır. Onu ibadet, sabır, anlayış, tevazu ve merhamet ile anlamlı hale getirmek mutluluğun ta kendisidir. Yoksa deniz kenarında fotoğrafçılar tarafından düzenlenmiş bir mutluluk tablosu sahtedir ve bazı saf kimselerin duygularını istismar etmekten başka bir şey ifade etmez” diyerek, adeta sadeliğin içindeki ihtişamı fark edebilmekten, elimizdeki nimetlerin kıymetini bilebilmekten söz eder.
Sanıyorum, tahtaverelli metaforuna dönecek olursak, insanlar olarak dünyadaki konumumuz bundan farklı değildir. Ne sürekli yükseliş ne sürekli çöküş. “Günlerin aramızda döndürülüp durması” bu hakikatin bir yüzü olsa gerek. Bu yüzden rutin ve rutin-dışılık durumlarını yalnızca birbirinin zıttı olan şeyler olarak okuduğumuzda bir şeyleri ıskalayabiliriz.
İlgili Yazılar
Şiir / Adaletin Amentüsü
Haykırıyor âdem evladı, dillerde adaletin amentüsü,
Dualarla örülüdür yeryüzündeki masumiyetin örtüsü.
Kurmadığımız cümlelerden imtihan ediliyoruz,
Kurulan türlü tezgâhların ağırlığında eziliyoruz.
Bu dönen devrandır, şu hayat seyrandır der misin?
Ziyan olan her yaşantın için tövbe eder misin?
Gün geliyor ve bizler yek sıra halinde diziliyoruz,
Gidilen iki yolun sonunda tek sonuca seçiliyoruz.
Değişmez kanundur bu, hak daima galip gelecek,
Yetersizlik içinde olanlar yeter demeye devam edecek.
Kamlumbağa Hızına Ulaşmak
Yeşil ışığın gözleri kapanmak üzere. Can havliyle gaz pedalına asılanlar, başlarını omuzlarına çekerek ışığın öte yakasına geçmeye gayret ediyor. Birbirine karışıyor kornalar. Camdan dışarı uzanıveriyor eller. Ardından yanan sarı ışığın hüzünden ziyade korkuyu çağrıştıran soğukluğu gözlere yansıyor. Nihayet korkulan başa geliyor. Beklemenin rengi, altmış-yetmiş saniyelik yerini alıyor. Kimi eller tespihle kimi eller pet şişeyle buluşuyor. Makyaj düzeltmek için yardıma çağrılan eller de var. Hepsinden daha fazla “akıllı cihazlara” dokunan eller…
Bay Şavşan ve Basit’in Karmakarışık Oyunları
İlahi yasayla bozuşmuş, köprüleri yıkmış, gemileri yakmış olanlar, yerine insani yasalar getirip devam ettiler yola. İnsani dedikleri yasanın insanı dışlaması pek çabuk oldu. Dört ayaklılar iyi, iki ayaklılar kötü deseler ona bile sempatiyle bakabilecekken, “sen biraz fazla kavrulmuşsun, insan değilsin anladık ama hangi canlısın bilemedik” lisan-ı halleri, birilerinin topraklarını uçsuz bucaksız kılmak, her köşeye endüstriyel canavarlar dikmek dışında ne işimize yaradı, onu da biz bilemedik.
Zenofobiye Edebi Bir Bakış
Göç, edebiyatın yaygın olarak görünür kıldığı temel insani hallerden biridir. Destanlardan günümüzün modern metinlerine değin güçlü bir hareket unsurunun edebiyatta varlığı tartışmasızdır. Kaldı ki göç edebiyatı gibi bir sınıflama dahi vardır. Öte yandan günümüz dünya sorunları arasında savaşlar, etnik ve dini çatışmalar, otoriter rejimler ve ekonomik krizler göçü doğurmakta ve göç bu şekilde giderek daha belirgin bir hal almaktadır.
Mehcerde Bir Hayat Ozanı Cibran Halil Cibran
Arap edebiyatının önemli ekollerinden biri olan Mehcer Edebiyatına değinmeden evvel “Mehcer” kelimesini tanımlamakta fayda görüyorum. Mehcer; Arapça bir kelime olup hicret edilen yer manasına gelir.Bugün artık Türkçede sıklıkla duyduğumuz göç kelimesi ile eş anlamlı olarak kullanılmaktadır. Hicret (göç) ve muhacir (göç eden kimse) kelimeleri ile de aynı kökten gelmektedir.