Habermas, S. Zizek ve Judith Butler gibi felsefecilerin; İsrail’in Filistin’e yaptığı saldırılar sırasında tepkileri (imzaladıkları bildirgeler ve açıklamaları) tartışılması gereken bir mevzudur. Zira insani ve toplumsal süreçlerde; “adalet, eşitlik, özgürlük ve barış” gibi konular mevzu olunca filozoflar akla gelir. Sokrates-Platon “adalet”, Rousseau “eşitlik”, Sartre “özgürlük”, Kant ise “barış” üzerine yazmışlardır. Filozofların asıl vazifeleri toplumların aklı ve vicdanı olmaları gerekir. Oysa bazı zamanlarda ve durumlarda filozofların aklının da vicdanlarının “lal” olduğu görülür. 21. yüzyılın en büyük katliamlarından biri olmaya aday olan İsrail katliamlarına dair filozof “sessizliği” veya “ikiyüzlülüğü” oldukça kötümser bir durumdur.
Nitekim Judith Butler’ın henüz neredeyse hiçbir şey belli olmadığı bir zamanda yani 7 Ekim hadisesinin üzerindeki bulutlar kalkmadan alelacele “Yas Pusulası/Ölçütü: Şiddet ve Şiddet’in Kınanmasına Dair/The Compass of Mourning: About Violence and the Condemnation of Violence” adlı yazısı bu ikiyüzlülüğe önemli bir örnektir. Söz konusu bu yazıda; Hamas’ın 7 Ekim saldırısının İsrail’in oraya yerleşmesi üzerinden meşrulaştırılamayacağını, İsrail’in kendisini savunma hakkının olduğunu ve Hamas’ın “dehşet verici cinayetler” işlediğini yazan Butler’ın ifadesi şöyledir;
…Doğrusunu söylemek gerekirse, Hamas tarafından işlenen şiddet eylemlerini amasız fakatsız kınıyorum. Bu dehşet verici ve korkunç bir katliamdı. Bu benim ilk tepkim oldu ve hâlâ devam ediyor…
Diğer ikiyüzlülük Frankfurt Okulu’nun ve Eleştirel Teori’nin önemli temsilcisi Habermas tarafından gösterilmiştir. Filozof, Hamas’ın vahşet yaptığını, İsrail ve Almanya’daki Yahudiler ile dayanışma gösterilmesi gerektiğini içeren deklarasyona imza atmıştı. Judith Butler gibi başlarda değil, İsrail’in yaklaşık 15.000 Filistinli öldürdüğü zamanda bu bildirgeye imza atması, Eleştirel Teori’nin çöktüğünün en büyük göstergesi olmuştur. Frankfurt Okulu’nun son temsilcisi olan Habermas, faşist bir devlet olan İsrail’in saldırılarını meşrulaştırmasıyla faşizm karşıtı olan Frankfurt Okulu’na da ihanet etmiş oldu. Aslında Habermas’ın tutumu yeni bir şey değil. Daha önceki tutumu ve demeçleri hiç de farklı değil. 2012’de İsrail’deki Haaretz gazetesiyle mülakatında, kendisine İsrail politikasıyla ilgili görüşleri sorulduğunda şu cevabı vermiştir; ”…Mevcut durum ve İsrail hükümetinin politikaları, siyasi bir tür değerlendirme gerektiren bir durumdur. Bu benim kuşağımdaki ferdi bir Alman vatandaşının işi değil.”
İsrail devletinin yaptıklarına karşı en sert tepkilerden birini veren Slovaj Zizek’tir. Gerçeğin Çölüne Hoşgeldiniz adlı kitabında Filistin çatışmasını “rekabet halindeki milliyetçilikler sorunu” olarak gören Zizek, söz konusu İsrail ile Filistin arasındaki çatışmanın olası bir NATO müdahalesiyle çözülebileceğini iddia etmiştir. Zizek, suçun büyüğünü Hamas’a yüklese de İsrail’in Filistin’i işgal ettiğini itiraf etmektedir;
Hamas’ın saldırısının Rusya’nın Ukrayna saldırısına benzetilmesi doğru değil ve neden Filistin’i işgal eden İsrail devletiyle çatışmaya değil de Yahudilere, Yahudiliğe ve Yahudi karşıtlığına (antisemitizm) odaklanılıyor?!..Suç suçtur, lakin İsrail devletinin on yıllardır devam eden suçları ile Hamas milislerinin intihar saldırıları arasında karşılaştırma yapılamaz!
Habermas, meselenin tek suçlusunun Hamas olduğunu, İsrail’in kendini koruma hakkı olduğunu ifade eden bildirgeyi imzalarken, Judith Butler ve Zizek gibi filozoflar ise Hamas’ın savaşın tek suçlusu olduğunu ama İsrail’in saldırılarını durdurması gerektiğini ifade etmişlerdir. Popüler filozof olan Chul Han ise ortalarda yok diyebilirim. Zira bu mesele hakkında tek kelime kullanmadı. Modernliğin getirdiği sorunları ve sıkıntıları dile getiren ve insanlığın her geçen gün buharlaştığını iddia eden Chul Han gibi bir filozofun, çoğunluğu kadın, çocuk ve yaşlı olan 20 bin kusur insanın öldürülmesi karşısında “dut yemiş bülbüle” dönmüş olması, bu konuda tek kelime dahi etmemesi oldukça manidardır. Yaşadığı ülke olan Almanya’nın hassasiyetinin (her ne yapılırsa veya söylenirse anti-semitizm olarak suçlandığı bir ülke) farkında olan Berlin Üniversitesi profesörü Chul Han, konforunun bozulmasını istememektedir.
Vicdanların çürüdüğü, kendini ayakta tutmak için “sürekli duygulanma, merhametlenme” gibi ilaçlar alan -kendi ifadesiyle- palyatif toplumun bir parçası olarak kendini olayın dışında tutmaktadır. Chul Han’ın şu anki durumu; “Palyatif toplumun palyatif öznesi ve filozofu” olduğudur. Chul Han, “Öteki”ni ve “yabancı” olanı devre dışı bırakarak, sisteme istikrar ve hız kazandıran adına “şeffaflık toplumu” dediği toplumun bir parçası olduğunu göstermiştir. Kendini Filistin’de yaşanan büyük soykırımdan yalıtarak -bir anlamda sterilleştirerek- hayat süren Chul Han; “palyatif, şeffaflık, performans, ve yorgunluk” diye adlandırdığı toplumun en büyük göstergesi olan bir öznedir. Vicdanını palyatif olarak ayakta tutmaya çalışan “palyatif”, “öteki”ni umursamayan ve kendini bir haliyle “şeffaf” bırakabilen “şeffaflık”, herkesin kendi yorgunluğu ile meşgul olduğu “yorgunluk”, acının hayattan çıkarıldığı “performans” toplumunun bir parçası/öznesidir O.
Aslında filozofların ya “suskun” ya da “ikiyüzlü/hypocrist” tutumunun yeni bir tutum biçimi olmadığını söylemeliyim. Söz konusu suskunluğu ve ikiyüzlülüğü önceki filozoflar da sergilemişlerdir. J. P. Sartre, A. Camus, J. Derrida, G. Deleuze, Simone de Beauvoir, Balibar, P. Bourdieu gibi filozofların ikiyüzlü tutumları, yazıları ve beyanları incelendiğinde bizatihi görülecektir. Nitekim yaklaşık 8 yıl önce “Filozofların ve Düşünürlerin Filistin Meselesi ile İmtihanı” adında bir tebliğ-makalede bu mevzuyu uzunca ele almıştım.
Başta Sartre olmak üzere filozoflar; Siyonizm’in kurumsallaşmış, ete kemiğe bürünmüş hali olan İsrail Devleti’nin oluşum tarzına ve yapmış olduğu hukuksuzluklara dair eleştirel yaklaşımda bulunmamışlardır.
İsrail’e destek olarak yorumlanabilecek görüşleri beyan eden Derrida, Filistinlileri durumun farkında olmamakla yani şuursuzlukla suçluyordu. Holocaust’u tarihsel bir durumdan daha çok dini ve mistik yaklaşım olarak gören Deleuze’a göre ise Avrupalıların Yahudilere sonsuz borcu vardır. Ama bu borcu Avrupalılar değil; onların yerine masum insanlar olan Filistinliler ödeyecektir. Balibar ise İsraillilerin “azınlık” olduklarını iddia ederek İsrail’e olan ziyaretinde haklı olduğunu iddia etmiştir. Derrida, Foucault gibi birçok filozof İsrail’i ziyaret edip dersler-konferanslar verirken, Filistin’e uğramamışlardır.
Filozoflar, hem içinde yaşadıkları toplumlarının bir parçasıdırlar hem de söyledikleri yani felsefeleri ile çağın ruhu olan kişilerdir. Batılı filozoflar, her ne kadar “filozof” olsalar da Batılı kültürel kodun izlerini taşıdıkları için diğer toplumları “yabancı,” öteki”, “barbar”, “az gelişmiş” olarak görürler. Nitekim Kıta Avrupası felsefesi ve filozofları etno-santrik olarak görülmüşlerdir. Bu ruh hâlâ çakılı olarak devam etmektedir.
Afrika’ya olan yaklaşımları, Suriye’de olan bitene karşı duyarsızlıkları, son olarak Filistin’de yaşanan hadiselere karşı hem sessizlikleri hem de iki yüzlülükleri oldukça düşündürücü. İsrail’in saldırılarını eleştirdikleri için Harvard ve Pensilvanya gibi üniversitelerin rektörleri istifa ettirildi. Gerek İsrail’in saldırılarında gerekse bu baskılara karşın filozofların kulakları sağır dilleri “lal” oldu. Yine İsrail savunma bakanından eski BM yetkilisine, hahamlardan gazetecilere kadar Filistinlileri “hayvan” olarak nitelendirdikleri ifadelere, düşünür ve filozofların tepki göstermeyişlerinin asıl nedeni; Batılının sahip olduğu marazi “ötekileştirme” yaklaşımıdır. Yine çakıldıkları kürsünün sınırlarının olması ve bu sınırların dışına çıktıklarında başlarına gelenlerden korkmaları, etkisiz hâle gelmelerini doğurmuştur. Profesörlüğün filozofluğa çok da imkân vermediği bir tecrübeye şahit olmaktayız. Ayrıca Deleuze’ün dediği gibi Yahudilere uygulanan “Holocaust’un faili olan Avrupalılar, bunun diyetinin Filistinliler tarafından ödenmesini istemektedirler. Ve bu ödenen diyeti normalleştirmişlerdir. Filozoflar da bu diyetin nasıl ödendiğini sadece izlemektedirler.
* Prof. Dr. Ahmet Dağ Uludağ Üniv. İlahiyat Fak. Felsefe Tarihi.
Bilginin doğruluğu kadar bağlamın doğruluğu da önemlidir. Bir anlatıda doğru bilgilerin olması, kurgunun, anlatının da doğru olmasını zorunlu kılmaz. Evet, ‘söylem’ anlatanın dünya görüşüne, bakış ve inanç biçimine göre şekillenir. Asıl dikkat edilmesi gereken söylemler, içerisinde bolca doğruların olduğu söylemlerdir.
Devlet talebiyle kast edilen ise genellikle, kendi amaçları doğrultusunda bu yapıyı kullanmak isteyen ideolojik grupların toplumsal hareket aşamasında açığa vurdukları siyasal istençtir. Bu yapı, mahiyeti gereği “erk” sahibidir ve gruplar “büyük hedeflerine” ulaşabilmek için buna muhtaçtırlar.
Tıpkı dilde lehçe, şive ve ağızların ortadan kalkması gibi farklı kültürel zamanların yok olması, bizi zamanın “zaten” böyle bir şey olduğunu düşünmeye sevk eder ve Kevin K. Birth’in “zaman körlüğü” dediği şeye yol açar. Zamansal deneyimin olumsallığı ortadan kalktığında ise giderek bütün zamanlarımız manipüle edilebilir, paraya çevrilebilir bir şeye dönüşmüş olur. Tüketimin konusu kılınamayan geriye bir tek uyku kalır. 7/24 tüketim dünyasında uyku vakti bile çeşitli şekillerde aşılmaya çalışılır.
Fıkhın, kendini güncelleme kabiliyeti sayesinde Müslüman toplumlarda ortaya çıkan birçok probleme asırlar boyunca etkin çözümler ürettiğini ifade etmek hakkaniyetli bir değerlendirme olur. Ancak özellikle son iki asra gelindiğinde bu durumun belirli ölçüde değişiklik arz ettiği gözlenmektedir. Tek bir nedene indirgenemeyecek kadar girift olan bu değişimin temelinde Müslüman toplumların Batı karşısında siyasi hâkimiyetlerini kaybetmesi yatmaktadır.
Palyatif ve Yorgun Toplumların Palyatif ve Yorgun Filozofları
Habermas, S. Zizek ve Judith Butler gibi felsefecilerin; İsrail’in Filistin’e yaptığı saldırılar sırasında tepkileri (imzaladıkları bildirgeler ve açıklamaları) tartışılması gereken bir mevzudur. Zira insani ve toplumsal süreçlerde; “adalet, eşitlik, özgürlük ve barış” gibi konular mevzu olunca filozoflar akla gelir. Sokrates-Platon “adalet”, Rousseau “eşitlik”, Sartre “özgürlük”, Kant ise “barış” üzerine yazmışlardır. Filozofların asıl vazifeleri toplumların aklı ve vicdanı olmaları gerekir. Oysa bazı zamanlarda ve durumlarda filozofların aklının da vicdanlarının “lal” olduğu görülür. 21. yüzyılın en büyük katliamlarından biri olmaya aday olan İsrail katliamlarına dair filozof “sessizliği” veya “ikiyüzlülüğü” oldukça kötümser bir durumdur.
Nitekim Judith Butler’ın henüz neredeyse hiçbir şey belli olmadığı bir zamanda yani 7 Ekim hadisesinin üzerindeki bulutlar kalkmadan alelacele “Yas Pusulası/Ölçütü: Şiddet ve Şiddet’in Kınanmasına Dair/The Compass of Mourning: About Violence and the Condemnation of Violence” adlı yazısı bu ikiyüzlülüğe önemli bir örnektir. Söz konusu bu yazıda; Hamas’ın 7 Ekim saldırısının İsrail’in oraya yerleşmesi üzerinden meşrulaştırılamayacağını, İsrail’in kendisini savunma hakkının olduğunu ve Hamas’ın “dehşet verici cinayetler” işlediğini yazan Butler’ın ifadesi şöyledir;
…Doğrusunu söylemek gerekirse, Hamas tarafından işlenen şiddet eylemlerini amasız fakatsız kınıyorum. Bu dehşet verici ve korkunç bir katliamdı. Bu benim ilk tepkim oldu ve hâlâ devam ediyor…
Diğer ikiyüzlülük Frankfurt Okulu’nun ve Eleştirel Teori’nin önemli temsilcisi Habermas tarafından gösterilmiştir. Filozof, Hamas’ın vahşet yaptığını, İsrail ve Almanya’daki Yahudiler ile dayanışma gösterilmesi gerektiğini içeren deklarasyona imza atmıştı. Judith Butler gibi başlarda değil, İsrail’in yaklaşık 15.000 Filistinli öldürdüğü zamanda bu bildirgeye imza atması, Eleştirel Teori’nin çöktüğünün en büyük göstergesi olmuştur. Frankfurt Okulu’nun son temsilcisi olan Habermas, faşist bir devlet olan İsrail’in saldırılarını meşrulaştırmasıyla faşizm karşıtı olan Frankfurt Okulu’na da ihanet etmiş oldu. Aslında Habermas’ın tutumu yeni bir şey değil. Daha önceki tutumu ve demeçleri hiç de farklı değil. 2012’de İsrail’deki Haaretz gazetesiyle mülakatında, kendisine İsrail politikasıyla ilgili görüşleri sorulduğunda şu cevabı vermiştir; ”…Mevcut durum ve İsrail hükümetinin politikaları, siyasi bir tür değerlendirme gerektiren bir durumdur. Bu benim kuşağımdaki ferdi bir Alman vatandaşının işi değil.”
İsrail devletinin yaptıklarına karşı en sert tepkilerden birini veren Slovaj Zizek’tir. Gerçeğin Çölüne Hoşgeldiniz adlı kitabında Filistin çatışmasını “rekabet halindeki milliyetçilikler sorunu” olarak gören Zizek, söz konusu İsrail ile Filistin arasındaki çatışmanın olası bir NATO müdahalesiyle çözülebileceğini iddia etmiştir. Zizek, suçun büyüğünü Hamas’a yüklese de İsrail’in Filistin’i işgal ettiğini itiraf etmektedir;
Hamas’ın saldırısının Rusya’nın Ukrayna saldırısına benzetilmesi doğru değil ve neden Filistin’i işgal eden İsrail devletiyle çatışmaya değil de Yahudilere, Yahudiliğe ve Yahudi karşıtlığına (antisemitizm) odaklanılıyor?!.. Suç suçtur, lakin İsrail devletinin on yıllardır devam eden suçları ile Hamas milislerinin intihar saldırıları arasında karşılaştırma yapılamaz!
Habermas, meselenin tek suçlusunun Hamas olduğunu, İsrail’in kendini koruma hakkı olduğunu ifade eden bildirgeyi imzalarken, Judith Butler ve Zizek gibi filozoflar ise Hamas’ın savaşın tek suçlusu olduğunu ama İsrail’in saldırılarını durdurması gerektiğini ifade etmişlerdir. Popüler filozof olan Chul Han ise ortalarda yok diyebilirim. Zira bu mesele hakkında tek kelime kullanmadı. Modernliğin getirdiği sorunları ve sıkıntıları dile getiren ve insanlığın her geçen gün buharlaştığını iddia eden Chul Han gibi bir filozofun, çoğunluğu kadın, çocuk ve yaşlı olan 20 bin kusur insanın öldürülmesi karşısında “dut yemiş bülbüle” dönmüş olması, bu konuda tek kelime dahi etmemesi oldukça manidardır. Yaşadığı ülke olan Almanya’nın hassasiyetinin (her ne yapılırsa veya söylenirse anti-semitizm olarak suçlandığı bir ülke) farkında olan Berlin Üniversitesi profesörü Chul Han, konforunun bozulmasını istememektedir.
Vicdanların çürüdüğü, kendini ayakta tutmak için “sürekli duygulanma, merhametlenme” gibi ilaçlar alan -kendi ifadesiyle- palyatif toplumun bir parçası olarak kendini olayın dışında tutmaktadır. Chul Han’ın şu anki durumu; “Palyatif toplumun palyatif öznesi ve filozofu” olduğudur. Chul Han, “Öteki”ni ve “yabancı” olanı devre dışı bırakarak, sisteme istikrar ve hız kazandıran adına “şeffaflık toplumu” dediği toplumun bir parçası olduğunu göstermiştir. Kendini Filistin’de yaşanan büyük soykırımdan yalıtarak -bir anlamda sterilleştirerek- hayat süren Chul Han; “palyatif, şeffaflık, performans, ve yorgunluk” diye adlandırdığı toplumun en büyük göstergesi olan bir öznedir. Vicdanını palyatif olarak ayakta tutmaya çalışan “palyatif”, “öteki”ni umursamayan ve kendini bir haliyle “şeffaf” bırakabilen “şeffaflık”, herkesin kendi yorgunluğu ile meşgul olduğu “yorgunluk”, acının hayattan çıkarıldığı “performans” toplumunun bir parçası/öznesidir O.
Aslında filozofların ya “suskun” ya da “ikiyüzlü/hypocrist” tutumunun yeni bir tutum biçimi olmadığını söylemeliyim. Söz konusu suskunluğu ve ikiyüzlülüğü önceki filozoflar da sergilemişlerdir. J. P. Sartre, A. Camus, J. Derrida, G. Deleuze, Simone de Beauvoir, Balibar, P. Bourdieu gibi filozofların ikiyüzlü tutumları, yazıları ve beyanları incelendiğinde bizatihi görülecektir. Nitekim yaklaşık 8 yıl önce “Filozofların ve Düşünürlerin Filistin Meselesi ile İmtihanı” adında bir tebliğ-makalede bu mevzuyu uzunca ele almıştım.
İsrail’e destek olarak yorumlanabilecek görüşleri beyan eden Derrida, Filistinlileri durumun farkında olmamakla yani şuursuzlukla suçluyordu. Holocaust’u tarihsel bir durumdan daha çok dini ve mistik yaklaşım olarak gören Deleuze’a göre ise Avrupalıların Yahudilere sonsuz borcu vardır. Ama bu borcu Avrupalılar değil; onların yerine masum insanlar olan Filistinliler ödeyecektir. Balibar ise İsraillilerin “azınlık” olduklarını iddia ederek İsrail’e olan ziyaretinde haklı olduğunu iddia etmiştir. Derrida, Foucault gibi birçok filozof İsrail’i ziyaret edip dersler-konferanslar verirken, Filistin’e uğramamışlardır.
Filozoflar, hem içinde yaşadıkları toplumlarının bir parçasıdırlar hem de söyledikleri yani felsefeleri ile çağın ruhu olan kişilerdir. Batılı filozoflar, her ne kadar “filozof” olsalar da Batılı kültürel kodun izlerini taşıdıkları için diğer toplumları “yabancı,” öteki”, “barbar”, “az gelişmiş” olarak görürler. Nitekim Kıta Avrupası felsefesi ve filozofları etno-santrik olarak görülmüşlerdir. Bu ruh hâlâ çakılı olarak devam etmektedir.
Afrika’ya olan yaklaşımları, Suriye’de olan bitene karşı duyarsızlıkları, son olarak Filistin’de yaşanan hadiselere karşı hem sessizlikleri hem de iki yüzlülükleri oldukça düşündürücü. İsrail’in saldırılarını eleştirdikleri için Harvard ve Pensilvanya gibi üniversitelerin rektörleri istifa ettirildi. Gerek İsrail’in saldırılarında gerekse bu baskılara karşın filozofların kulakları sağır dilleri “lal” oldu. Yine İsrail savunma bakanından eski BM yetkilisine, hahamlardan gazetecilere kadar Filistinlileri “hayvan” olarak nitelendirdikleri ifadelere, düşünür ve filozofların tepki göstermeyişlerinin asıl nedeni; Batılının sahip olduğu marazi “ötekileştirme” yaklaşımıdır. Yine çakıldıkları kürsünün sınırlarının olması ve bu sınırların dışına çıktıklarında başlarına gelenlerden korkmaları, etkisiz hâle gelmelerini doğurmuştur. Profesörlüğün filozofluğa çok da imkân vermediği bir tecrübeye şahit olmaktayız. Ayrıca Deleuze’ün dediği gibi Yahudilere uygulanan “Holocaust’un faili olan Avrupalılar, bunun diyetinin Filistinliler tarafından ödenmesini istemektedirler. Ve bu ödenen diyeti normalleştirmişlerdir. Filozoflar da bu diyetin nasıl ödendiğini sadece izlemektedirler.
* Prof. Dr. Ahmet Dağ Uludağ Üniv. İlahiyat Fak. Felsefe Tarihi.
İlgili Yazılar
Söylemin Manipülatif Gücü
Bilginin doğruluğu kadar bağlamın doğruluğu da önemlidir. Bir anlatıda doğru bilgilerin olması, kurgunun, anlatının da doğru olmasını zorunlu kılmaz. Evet, ‘söylem’ anlatanın dünya görüşüne, bakış ve inanç biçimine göre şekillenir. Asıl dikkat edilmesi gereken söylemler, içerisinde bolca doğruların olduğu söylemlerdir.
Devlet Talebinden Vazgeçilebilir mi?
Devlet talebiyle kast edilen ise genellikle, kendi amaçları doğrultusunda bu yapıyı kullanmak isteyen ideolojik grupların toplumsal hareket aşamasında açığa vurdukları siyasal istençtir. Bu yapı, mahiyeti gereği “erk” sahibidir ve gruplar “büyük hedeflerine” ulaşabilmek için buna muhtaçtırlar.
Zamanın Sömürgeleştirilmesine Karşı Bir Direniş Eylemi Olarak Namaz
Tıpkı dilde lehçe, şive ve ağızların ortadan kalkması gibi farklı kültürel zamanların yok olması, bizi zamanın “zaten” böyle bir şey olduğunu düşünmeye sevk eder ve Kevin K. Birth’in “zaman körlüğü” dediği şeye yol açar. Zamansal deneyimin olumsallığı ortadan kalktığında ise giderek bütün zamanlarımız manipüle edilebilir, paraya çevrilebilir bir şeye dönüşmüş olur. Tüketimin konusu kılınamayan geriye bir tek uyku kalır. 7/24 tüketim dünyasında uyku vakti bile çeşitli şekillerde aşılmaya çalışılır.
Nas Bağımlılığı ve Metin Erksan’ın “Sevmek Zamanı” Filmi
Fıkhın, kendini güncelleme kabiliyeti sayesinde Müslüman toplumlarda ortaya çıkan birçok probleme asırlar boyunca etkin çözümler ürettiğini ifade etmek hakkaniyetli bir değerlendirme olur. Ancak özellikle son iki asra gelindiğinde bu durumun belirli ölçüde değişiklik arz ettiği gözlenmektedir. Tek bir nedene indirgenemeyecek kadar girift olan bu değişimin temelinde Müslüman toplumların Batı karşısında siyasi hâkimiyetlerini kaybetmesi yatmaktadır.