Habermas, S. Zizek ve Judith Butler gibi felsefecilerin; İsrail’in Filistin’e yaptığı saldırılar sırasında tepkileri (imzaladıkları bildirgeler ve açıklamaları) tartışılması gereken bir mevzudur. Zira insani ve toplumsal süreçlerde; “adalet, eşitlik, özgürlük ve barış” gibi konular mevzu olunca filozoflar akla gelir. Sokrates-Platon “adalet”, Rousseau “eşitlik”, Sartre “özgürlük”, Kant ise “barış” üzerine yazmışlardır. Filozofların asıl vazifeleri toplumların aklı ve vicdanı olmaları gerekir. Oysa bazı zamanlarda ve durumlarda filozofların aklının da vicdanlarının “lal” olduğu görülür. 21. yüzyılın en büyük katliamlarından biri olmaya aday olan İsrail katliamlarına dair filozof “sessizliği” veya “ikiyüzlülüğü” oldukça kötümser bir durumdur.
Nitekim Judith Butler’ın henüz neredeyse hiçbir şey belli olmadığı bir zamanda yani 7 Ekim hadisesinin üzerindeki bulutlar kalkmadan alelacele “Yas Pusulası/Ölçütü: Şiddet ve Şiddet’in Kınanmasına Dair/The Compass of Mourning: About Violence and the Condemnation of Violence” adlı yazısı bu ikiyüzlülüğe önemli bir örnektir. Söz konusu bu yazıda; Hamas’ın 7 Ekim saldırısının İsrail’in oraya yerleşmesi üzerinden meşrulaştırılamayacağını, İsrail’in kendisini savunma hakkının olduğunu ve Hamas’ın “dehşet verici cinayetler” işlediğini yazan Butler’ın ifadesi şöyledir;
…Doğrusunu söylemek gerekirse, Hamas tarafından işlenen şiddet eylemlerini amasız fakatsız kınıyorum. Bu dehşet verici ve korkunç bir katliamdı. Bu benim ilk tepkim oldu ve hâlâ devam ediyor…
Diğer ikiyüzlülük Frankfurt Okulu’nun ve Eleştirel Teori’nin önemli temsilcisi Habermas tarafından gösterilmiştir. Filozof, Hamas’ın vahşet yaptığını, İsrail ve Almanya’daki Yahudiler ile dayanışma gösterilmesi gerektiğini içeren deklarasyona imza atmıştı. Judith Butler gibi başlarda değil, İsrail’in yaklaşık 15.000 Filistinli öldürdüğü zamanda bu bildirgeye imza atması, Eleştirel Teori’nin çöktüğünün en büyük göstergesi olmuştur. Frankfurt Okulu’nun son temsilcisi olan Habermas, faşist bir devlet olan İsrail’in saldırılarını meşrulaştırmasıyla faşizm karşıtı olan Frankfurt Okulu’na da ihanet etmiş oldu. Aslında Habermas’ın tutumu yeni bir şey değil. Daha önceki tutumu ve demeçleri hiç de farklı değil. 2012’de İsrail’deki Haaretz gazetesiyle mülakatında, kendisine İsrail politikasıyla ilgili görüşleri sorulduğunda şu cevabı vermiştir; ”…Mevcut durum ve İsrail hükümetinin politikaları, siyasi bir tür değerlendirme gerektiren bir durumdur. Bu benim kuşağımdaki ferdi bir Alman vatandaşının işi değil.”
İsrail devletinin yaptıklarına karşı en sert tepkilerden birini veren Slovaj Zizek’tir. Gerçeğin Çölüne Hoşgeldiniz adlı kitabında Filistin çatışmasını “rekabet halindeki milliyetçilikler sorunu” olarak gören Zizek, söz konusu İsrail ile Filistin arasındaki çatışmanın olası bir NATO müdahalesiyle çözülebileceğini iddia etmiştir. Zizek, suçun büyüğünü Hamas’a yüklese de İsrail’in Filistin’i işgal ettiğini itiraf etmektedir;
Hamas’ın saldırısının Rusya’nın Ukrayna saldırısına benzetilmesi doğru değil ve neden Filistin’i işgal eden İsrail devletiyle çatışmaya değil de Yahudilere, Yahudiliğe ve Yahudi karşıtlığına (antisemitizm) odaklanılıyor?!..Suç suçtur, lakin İsrail devletinin on yıllardır devam eden suçları ile Hamas milislerinin intihar saldırıları arasında karşılaştırma yapılamaz!
Habermas, meselenin tek suçlusunun Hamas olduğunu, İsrail’in kendini koruma hakkı olduğunu ifade eden bildirgeyi imzalarken, Judith Butler ve Zizek gibi filozoflar ise Hamas’ın savaşın tek suçlusu olduğunu ama İsrail’in saldırılarını durdurması gerektiğini ifade etmişlerdir. Popüler filozof olan Chul Han ise ortalarda yok diyebilirim. Zira bu mesele hakkında tek kelime kullanmadı. Modernliğin getirdiği sorunları ve sıkıntıları dile getiren ve insanlığın her geçen gün buharlaştığını iddia eden Chul Han gibi bir filozofun, çoğunluğu kadın, çocuk ve yaşlı olan 20 bin kusur insanın öldürülmesi karşısında “dut yemiş bülbüle” dönmüş olması, bu konuda tek kelime dahi etmemesi oldukça manidardır. Yaşadığı ülke olan Almanya’nın hassasiyetinin (her ne yapılırsa veya söylenirse anti-semitizm olarak suçlandığı bir ülke) farkında olan Berlin Üniversitesi profesörü Chul Han, konforunun bozulmasını istememektedir.
Vicdanların çürüdüğü, kendini ayakta tutmak için “sürekli duygulanma, merhametlenme” gibi ilaçlar alan -kendi ifadesiyle- palyatif toplumun bir parçası olarak kendini olayın dışında tutmaktadır. Chul Han’ın şu anki durumu; “Palyatif toplumun palyatif öznesi ve filozofu” olduğudur. Chul Han, “Öteki”ni ve “yabancı” olanı devre dışı bırakarak, sisteme istikrar ve hız kazandıran adına “şeffaflık toplumu” dediği toplumun bir parçası olduğunu göstermiştir. Kendini Filistin’de yaşanan büyük soykırımdan yalıtarak -bir anlamda sterilleştirerek- hayat süren Chul Han; “palyatif, şeffaflık, performans, ve yorgunluk” diye adlandırdığı toplumun en büyük göstergesi olan bir öznedir. Vicdanını palyatif olarak ayakta tutmaya çalışan “palyatif”, “öteki”ni umursamayan ve kendini bir haliyle “şeffaf” bırakabilen “şeffaflık”, herkesin kendi yorgunluğu ile meşgul olduğu “yorgunluk”, acının hayattan çıkarıldığı “performans” toplumunun bir parçası/öznesidir O.
Aslında filozofların ya “suskun” ya da “ikiyüzlü/hypocrist” tutumunun yeni bir tutum biçimi olmadığını söylemeliyim. Söz konusu suskunluğu ve ikiyüzlülüğü önceki filozoflar da sergilemişlerdir. J. P. Sartre, A. Camus, J. Derrida, G. Deleuze, Simone de Beauvoir, Balibar, P. Bourdieu gibi filozofların ikiyüzlü tutumları, yazıları ve beyanları incelendiğinde bizatihi görülecektir. Nitekim yaklaşık 8 yıl önce “Filozofların ve Düşünürlerin Filistin Meselesi ile İmtihanı” adında bir tebliğ-makalede bu mevzuyu uzunca ele almıştım.
Başta Sartre olmak üzere filozoflar; Siyonizm’in kurumsallaşmış, ete kemiğe bürünmüş hali olan İsrail Devleti’nin oluşum tarzına ve yapmış olduğu hukuksuzluklara dair eleştirel yaklaşımda bulunmamışlardır.
İsrail’e destek olarak yorumlanabilecek görüşleri beyan eden Derrida, Filistinlileri durumun farkında olmamakla yani şuursuzlukla suçluyordu. Holocaust’u tarihsel bir durumdan daha çok dini ve mistik yaklaşım olarak gören Deleuze’a göre ise Avrupalıların Yahudilere sonsuz borcu vardır. Ama bu borcu Avrupalılar değil; onların yerine masum insanlar olan Filistinliler ödeyecektir. Balibar ise İsraillilerin “azınlık” olduklarını iddia ederek İsrail’e olan ziyaretinde haklı olduğunu iddia etmiştir. Derrida, Foucault gibi birçok filozof İsrail’i ziyaret edip dersler-konferanslar verirken, Filistin’e uğramamışlardır.
Filozoflar, hem içinde yaşadıkları toplumlarının bir parçasıdırlar hem de söyledikleri yani felsefeleri ile çağın ruhu olan kişilerdir. Batılı filozoflar, her ne kadar “filozof” olsalar da Batılı kültürel kodun izlerini taşıdıkları için diğer toplumları “yabancı,” öteki”, “barbar”, “az gelişmiş” olarak görürler. Nitekim Kıta Avrupası felsefesi ve filozofları etno-santrik olarak görülmüşlerdir. Bu ruh hâlâ çakılı olarak devam etmektedir.
Afrika’ya olan yaklaşımları, Suriye’de olan bitene karşı duyarsızlıkları, son olarak Filistin’de yaşanan hadiselere karşı hem sessizlikleri hem de iki yüzlülükleri oldukça düşündürücü. İsrail’in saldırılarını eleştirdikleri için Harvard ve Pensilvanya gibi üniversitelerin rektörleri istifa ettirildi. Gerek İsrail’in saldırılarında gerekse bu baskılara karşın filozofların kulakları sağır dilleri “lal” oldu. Yine İsrail savunma bakanından eski BM yetkilisine, hahamlardan gazetecilere kadar Filistinlileri “hayvan” olarak nitelendirdikleri ifadelere, düşünür ve filozofların tepki göstermeyişlerinin asıl nedeni; Batılının sahip olduğu marazi “ötekileştirme” yaklaşımıdır. Yine çakıldıkları kürsünün sınırlarının olması ve bu sınırların dışına çıktıklarında başlarına gelenlerden korkmaları, etkisiz hâle gelmelerini doğurmuştur. Profesörlüğün filozofluğa çok da imkân vermediği bir tecrübeye şahit olmaktayız. Ayrıca Deleuze’ün dediği gibi Yahudilere uygulanan “Holocaust’un faili olan Avrupalılar, bunun diyetinin Filistinliler tarafından ödenmesini istemektedirler. Ve bu ödenen diyeti normalleştirmişlerdir. Filozoflar da bu diyetin nasıl ödendiğini sadece izlemektedirler.
* Prof. Dr. Ahmet Dağ Uludağ Üniv. İlahiyat Fak. Felsefe Tarihi.
. İlk olarak, neoliberalizmin mantığının liberalizmin mantığının radikalleşmiş biçimi olduğu söylenebilir. Bu bakış açısı, neoliberalizmin liberalizmle olan bağını muhafaza ettiğini kabul eder. İkinci olarak, neoliberalizmin mantığı liberalizmin mantığının mutasyona uğramış bir biçimi olarak görülebilir.
Sağlığın en temel manipülasyonu herkesin bir şekilde hasta olduğu ya da hasta olmaya çok müsait olduğunu vurgulamak üzerine kuruludur. Burada gerçek acılardan çok, bilimsel verilere dayandırılmış sentetik semptomlar söz konusudur. Nitekim bilimin kendisi olanca çelişki ve muğlaklığına rağmen mutlaklaştırılıyor.
İçtihad konusunun günümüzde yeterince tartışılmaya açılmaması, gündeme getirilmemesi, getirilse bile oldukça yüzeysel söylemlerle geçiştirilmesi konunun önemini korumakta, araştırılma ihtiyacını muhafaza etmektedir. Buna ilaveten içtihad kapısı konusunda net ilkelerin belirlenememiş olması kafa karışıklığına neden olmakta, literatürün yetersiz olması da meselenin farklı anlaşılmasına neden olmaktadır.
Batı’nın Doğu’ya ve daha özelinde ise Müslümanlara yönelik bakışını oluşturan oryantalizmin tezlerini üretirken hangi ‘akademik akl’ı nasıl kurduğu ve bu akademik aklın nasıl kendi cemaatini yaratarak bir ‘oryantalizm skolastisizmi’ oluşturduğunun tahlil edilmesi ve incelenmesi gerekmektedir.
Batı düşünce tarihinde genel olarak kötü daima öteki, karanlık, günah, iyinin dışında her ne ise odur; insanın tam da kötülükten, haksızlıktan ve acıdan uzaklaştığını düşündüğü anda en şiddetli şekilde ortaya çıkabilen kötülük, sorumluluğu biçimlendiren ve bağışlanmaya götüren bir disiplin aracıdır.
Palyatif ve Yorgun Toplumların Palyatif ve Yorgun Filozofları
Habermas, S. Zizek ve Judith Butler gibi felsefecilerin; İsrail’in Filistin’e yaptığı saldırılar sırasında tepkileri (imzaladıkları bildirgeler ve açıklamaları) tartışılması gereken bir mevzudur. Zira insani ve toplumsal süreçlerde; “adalet, eşitlik, özgürlük ve barış” gibi konular mevzu olunca filozoflar akla gelir. Sokrates-Platon “adalet”, Rousseau “eşitlik”, Sartre “özgürlük”, Kant ise “barış” üzerine yazmışlardır. Filozofların asıl vazifeleri toplumların aklı ve vicdanı olmaları gerekir. Oysa bazı zamanlarda ve durumlarda filozofların aklının da vicdanlarının “lal” olduğu görülür. 21. yüzyılın en büyük katliamlarından biri olmaya aday olan İsrail katliamlarına dair filozof “sessizliği” veya “ikiyüzlülüğü” oldukça kötümser bir durumdur.
Nitekim Judith Butler’ın henüz neredeyse hiçbir şey belli olmadığı bir zamanda yani 7 Ekim hadisesinin üzerindeki bulutlar kalkmadan alelacele “Yas Pusulası/Ölçütü: Şiddet ve Şiddet’in Kınanmasına Dair/The Compass of Mourning: About Violence and the Condemnation of Violence” adlı yazısı bu ikiyüzlülüğe önemli bir örnektir. Söz konusu bu yazıda; Hamas’ın 7 Ekim saldırısının İsrail’in oraya yerleşmesi üzerinden meşrulaştırılamayacağını, İsrail’in kendisini savunma hakkının olduğunu ve Hamas’ın “dehşet verici cinayetler” işlediğini yazan Butler’ın ifadesi şöyledir;
…Doğrusunu söylemek gerekirse, Hamas tarafından işlenen şiddet eylemlerini amasız fakatsız kınıyorum. Bu dehşet verici ve korkunç bir katliamdı. Bu benim ilk tepkim oldu ve hâlâ devam ediyor…
Diğer ikiyüzlülük Frankfurt Okulu’nun ve Eleştirel Teori’nin önemli temsilcisi Habermas tarafından gösterilmiştir. Filozof, Hamas’ın vahşet yaptığını, İsrail ve Almanya’daki Yahudiler ile dayanışma gösterilmesi gerektiğini içeren deklarasyona imza atmıştı. Judith Butler gibi başlarda değil, İsrail’in yaklaşık 15.000 Filistinli öldürdüğü zamanda bu bildirgeye imza atması, Eleştirel Teori’nin çöktüğünün en büyük göstergesi olmuştur. Frankfurt Okulu’nun son temsilcisi olan Habermas, faşist bir devlet olan İsrail’in saldırılarını meşrulaştırmasıyla faşizm karşıtı olan Frankfurt Okulu’na da ihanet etmiş oldu. Aslında Habermas’ın tutumu yeni bir şey değil. Daha önceki tutumu ve demeçleri hiç de farklı değil. 2012’de İsrail’deki Haaretz gazetesiyle mülakatında, kendisine İsrail politikasıyla ilgili görüşleri sorulduğunda şu cevabı vermiştir; ”…Mevcut durum ve İsrail hükümetinin politikaları, siyasi bir tür değerlendirme gerektiren bir durumdur. Bu benim kuşağımdaki ferdi bir Alman vatandaşının işi değil.”
İsrail devletinin yaptıklarına karşı en sert tepkilerden birini veren Slovaj Zizek’tir. Gerçeğin Çölüne Hoşgeldiniz adlı kitabında Filistin çatışmasını “rekabet halindeki milliyetçilikler sorunu” olarak gören Zizek, söz konusu İsrail ile Filistin arasındaki çatışmanın olası bir NATO müdahalesiyle çözülebileceğini iddia etmiştir. Zizek, suçun büyüğünü Hamas’a yüklese de İsrail’in Filistin’i işgal ettiğini itiraf etmektedir;
Hamas’ın saldırısının Rusya’nın Ukrayna saldırısına benzetilmesi doğru değil ve neden Filistin’i işgal eden İsrail devletiyle çatışmaya değil de Yahudilere, Yahudiliğe ve Yahudi karşıtlığına (antisemitizm) odaklanılıyor?!.. Suç suçtur, lakin İsrail devletinin on yıllardır devam eden suçları ile Hamas milislerinin intihar saldırıları arasında karşılaştırma yapılamaz!
Habermas, meselenin tek suçlusunun Hamas olduğunu, İsrail’in kendini koruma hakkı olduğunu ifade eden bildirgeyi imzalarken, Judith Butler ve Zizek gibi filozoflar ise Hamas’ın savaşın tek suçlusu olduğunu ama İsrail’in saldırılarını durdurması gerektiğini ifade etmişlerdir. Popüler filozof olan Chul Han ise ortalarda yok diyebilirim. Zira bu mesele hakkında tek kelime kullanmadı. Modernliğin getirdiği sorunları ve sıkıntıları dile getiren ve insanlığın her geçen gün buharlaştığını iddia eden Chul Han gibi bir filozofun, çoğunluğu kadın, çocuk ve yaşlı olan 20 bin kusur insanın öldürülmesi karşısında “dut yemiş bülbüle” dönmüş olması, bu konuda tek kelime dahi etmemesi oldukça manidardır. Yaşadığı ülke olan Almanya’nın hassasiyetinin (her ne yapılırsa veya söylenirse anti-semitizm olarak suçlandığı bir ülke) farkında olan Berlin Üniversitesi profesörü Chul Han, konforunun bozulmasını istememektedir.
Vicdanların çürüdüğü, kendini ayakta tutmak için “sürekli duygulanma, merhametlenme” gibi ilaçlar alan -kendi ifadesiyle- palyatif toplumun bir parçası olarak kendini olayın dışında tutmaktadır. Chul Han’ın şu anki durumu; “Palyatif toplumun palyatif öznesi ve filozofu” olduğudur. Chul Han, “Öteki”ni ve “yabancı” olanı devre dışı bırakarak, sisteme istikrar ve hız kazandıran adına “şeffaflık toplumu” dediği toplumun bir parçası olduğunu göstermiştir. Kendini Filistin’de yaşanan büyük soykırımdan yalıtarak -bir anlamda sterilleştirerek- hayat süren Chul Han; “palyatif, şeffaflık, performans, ve yorgunluk” diye adlandırdığı toplumun en büyük göstergesi olan bir öznedir. Vicdanını palyatif olarak ayakta tutmaya çalışan “palyatif”, “öteki”ni umursamayan ve kendini bir haliyle “şeffaf” bırakabilen “şeffaflık”, herkesin kendi yorgunluğu ile meşgul olduğu “yorgunluk”, acının hayattan çıkarıldığı “performans” toplumunun bir parçası/öznesidir O.
Aslında filozofların ya “suskun” ya da “ikiyüzlü/hypocrist” tutumunun yeni bir tutum biçimi olmadığını söylemeliyim. Söz konusu suskunluğu ve ikiyüzlülüğü önceki filozoflar da sergilemişlerdir. J. P. Sartre, A. Camus, J. Derrida, G. Deleuze, Simone de Beauvoir, Balibar, P. Bourdieu gibi filozofların ikiyüzlü tutumları, yazıları ve beyanları incelendiğinde bizatihi görülecektir. Nitekim yaklaşık 8 yıl önce “Filozofların ve Düşünürlerin Filistin Meselesi ile İmtihanı” adında bir tebliğ-makalede bu mevzuyu uzunca ele almıştım.
İsrail’e destek olarak yorumlanabilecek görüşleri beyan eden Derrida, Filistinlileri durumun farkında olmamakla yani şuursuzlukla suçluyordu. Holocaust’u tarihsel bir durumdan daha çok dini ve mistik yaklaşım olarak gören Deleuze’a göre ise Avrupalıların Yahudilere sonsuz borcu vardır. Ama bu borcu Avrupalılar değil; onların yerine masum insanlar olan Filistinliler ödeyecektir. Balibar ise İsraillilerin “azınlık” olduklarını iddia ederek İsrail’e olan ziyaretinde haklı olduğunu iddia etmiştir. Derrida, Foucault gibi birçok filozof İsrail’i ziyaret edip dersler-konferanslar verirken, Filistin’e uğramamışlardır.
Filozoflar, hem içinde yaşadıkları toplumlarının bir parçasıdırlar hem de söyledikleri yani felsefeleri ile çağın ruhu olan kişilerdir. Batılı filozoflar, her ne kadar “filozof” olsalar da Batılı kültürel kodun izlerini taşıdıkları için diğer toplumları “yabancı,” öteki”, “barbar”, “az gelişmiş” olarak görürler. Nitekim Kıta Avrupası felsefesi ve filozofları etno-santrik olarak görülmüşlerdir. Bu ruh hâlâ çakılı olarak devam etmektedir.
Afrika’ya olan yaklaşımları, Suriye’de olan bitene karşı duyarsızlıkları, son olarak Filistin’de yaşanan hadiselere karşı hem sessizlikleri hem de iki yüzlülükleri oldukça düşündürücü. İsrail’in saldırılarını eleştirdikleri için Harvard ve Pensilvanya gibi üniversitelerin rektörleri istifa ettirildi. Gerek İsrail’in saldırılarında gerekse bu baskılara karşın filozofların kulakları sağır dilleri “lal” oldu. Yine İsrail savunma bakanından eski BM yetkilisine, hahamlardan gazetecilere kadar Filistinlileri “hayvan” olarak nitelendirdikleri ifadelere, düşünür ve filozofların tepki göstermeyişlerinin asıl nedeni; Batılının sahip olduğu marazi “ötekileştirme” yaklaşımıdır. Yine çakıldıkları kürsünün sınırlarının olması ve bu sınırların dışına çıktıklarında başlarına gelenlerden korkmaları, etkisiz hâle gelmelerini doğurmuştur. Profesörlüğün filozofluğa çok da imkân vermediği bir tecrübeye şahit olmaktayız. Ayrıca Deleuze’ün dediği gibi Yahudilere uygulanan “Holocaust’un faili olan Avrupalılar, bunun diyetinin Filistinliler tarafından ödenmesini istemektedirler. Ve bu ödenen diyeti normalleştirmişlerdir. Filozoflar da bu diyetin nasıl ödendiğini sadece izlemektedirler.
* Prof. Dr. Ahmet Dağ Uludağ Üniv. İlahiyat Fak. Felsefe Tarihi.
İlgili Yazılar
Neoliberalizm
. İlk olarak, neoliberalizmin mantığının liberalizmin mantığının radikalleşmiş biçimi olduğu söylenebilir. Bu bakış açısı, neoliberalizmin liberalizmle olan bağını muhafaza ettiğini kabul eder. İkinci olarak, neoliberalizmin mantığı liberalizmin mantığının mutasyona uğramış bir biçimi olarak görülebilir.
Sağlığın Manipülasyonu: İyileşmeye Çalışmak Nasıl Kötüleştirir?
Sağlığın en temel manipülasyonu herkesin bir şekilde hasta olduğu ya da hasta olmaya çok müsait olduğunu vurgulamak üzerine kuruludur. Burada gerçek acılardan çok, bilimsel verilere dayandırılmış sentetik semptomlar söz konusudur. Nitekim bilimin kendisi olanca çelişki ve muğlaklığına rağmen mutlaklaştırılıyor.
İçtihad Kapısı Kapalı mıydı Gerçekten, Ya da Hangi İçtihad?
İçtihad konusunun günümüzde yeterince tartışılmaya açılmaması, gündeme getirilmemesi, getirilse bile oldukça yüzeysel söylemlerle geçiştirilmesi konunun önemini korumakta, araştırılma ihtiyacını muhafaza etmektedir. Buna ilaveten içtihad kapısı konusunda net ilkelerin belirlenememiş olması kafa karışıklığına neden olmakta, literatürün yetersiz olması da meselenin farklı anlaşılmasına neden olmaktadır.
İslam Felsefesi Tarihinin Bir Düşüncesizlik Çalışması Olarak Oryantalist Yazımı
Batı’nın Doğu’ya ve daha özelinde ise Müslümanlara yönelik bakışını oluşturan oryantalizmin tezlerini üretirken hangi ‘akademik akl’ı nasıl kurduğu ve bu akademik aklın nasıl kendi cemaatini yaratarak bir ‘oryantalizm skolastisizmi’ oluşturduğunun tahlil edilmesi ve incelenmesi gerekmektedir.
Bu Dünyada Yeteri Kadar Acı Yok Mu?
Batı düşünce tarihinde genel olarak kötü daima öteki, karanlık, günah, iyinin dışında her ne ise odur; insanın tam da kötülükten, haksızlıktan ve acıdan uzaklaştığını düşündüğü anda en şiddetli şekilde ortaya çıkabilen kötülük, sorumluluğu biçimlendiren ve bağışlanmaya götüren bir disiplin aracıdır.