Kahramana ait değerler dünyanın ufkundan çekilirken, kazanç dünyasının kavramlarından yeni ve cesur bir dünya imal edildi. Modern insanın doğayı denetleyerek tüm varlığı sömürgeleştirmesi, böylece bir yeryüzü cenneti kurma ideali, kadim dünyanın yegâne iletişim biçimi olan sözü de yerinden etti. Sözün yerini gösteri (göz) etkinliği aldı. Sözün/şiirin, dolaysıyla şairin, belirleyici bir konumda olmamasının nedeni; tehlikeden riske, kahramandan girişimciye, sözden gösteriye uzanan bu tarihî kesitte aranmalı. Artık eğitim, sanat, bilgi ve görgü gibi en temel insani değerler, girişimci kapitalistin rafine usullerle belirlediği enformatik/enrtopik çağa emanettir. Bu enformatik çağ bir yandan insanları kitleselleştirilmiş eğlence kültürüyle oyalarken diğer yandan onların kendilerine ve dünyaya yönelik sahici sorular sormasını engelliyor.
Mustafa Köneçoğlu “Şiiri Geri Çağırmak” isimli kitabında içinde bulunduğumuz çağın portresini böyle çiziyor. Böyle bir zamanda, sözü ve şiiri hakiki manasıyla hayatlarımıza davet etmenin hayati bir önem taşıdığını söylerken varoluşsal bakımdan doğru koordinatları işaretleyebilmek için hayatlarımızı şiire yaklaştırma çağrısında bulunuyor. Mustafa Köneçoğlu ile “Şiiri Geri Çağırmak” kitabı üzerine yaptığımız söyleşiyi istifadenize sunuyoruz.
Modern şiiri betimlerken sık sık “yaralanmak” metaforu kullanılır, siz de yazılarınızda modern şair ve şiirle yara almak/yaralı olmak arasında bağlantılar kuruyorsunuz. Yaralanma bahsi, modern şiirin bir yazgısı mıdır?
İnsanın kendi gerçekliğinin farkına varması ancak acıyla ve dolayısıyla da yaralanmakla mümkün oluyor. Yaralanmanın olduğu yerde uyanma başlıyor. Varoluşsal bir durumdur bu. Acı/yara insanın dönüp kendine bakmasının gerekçesi oluyor. Bunun yerine başka bir olgu koyamıyoruz maalesef. Klişe olacak belki ama mutlu insanın hikâyesi yoktur. Mutluluk, insanı dışsal bir illüzyonla kaplayıp kendi varlığının dışına düşürüyor. Oysa acı ve yara insanı tam da ruhunun ortasından yakalıyor ve kendi içine düşürüyor. Hatırlayalım, Hazreti Peygamber hüzün peygamberidir. Farkındalık, duyarlık ya da kendilik bilinci bu şekilde oluşuyor. Bu anlamda, insanın insan olarak hikâyesi yaralanmakla ya da yara almakla başlıyor diyebiliriz. Cennetten yeryüzüne düşmek de ontolojik bir yaralanma türü değil mi? Düştüğünü fark eden insan ayağa kalkmaya çalışıyor. İnsan olmak inançla ve duayla ayağa kalkmaya çalışmaktır. Modern şiir de dünyanın gidişatından yaralanmış insanın şiiridir. Diğer yandan modern şiir, kapitalist caniliğin insanı ve dünyayı hunharca yağmalamasına duyulan bir tepkidir. Modern şiir insanın ruhsal kayıplarının çetelesini tutuyor. Bunu bazen bilinçli bazen de bilinçsiz yapıyor. Şairin yaraları aslında tüm insanlığın yarasıdır, şair insanlık adına öncülük yapıyor. Bazen de sayıklıyor. Dolayısıyla yaralanmak ya da acıya maruz kalmak, yeterli bir durum olmamakla birlikte gerekli bir koşul gibi geliyor bana. Bazı şiir kuramcıları ilk şiiri, Kabil’in Habil’i öldürmesi üzerine Hazreti Âdem’in yazdığını söyler. Bence şiir teorisiyle ilgili en yakıcı yaklaşımlardan birisi budur. Şiire buradan baktığımızda yaralanmış bir babanın, bir peygamberin gözyaşı, feryadı ve duasıdır diyebiliriz. Şiir, Hazreti Âdem’den bu yana kanayan bir yaradır.
Kitabı okurken, dikkatimi çeken bir kısmı kendi sosyal medya hesabımda paylaşmıştım: “Dünya, sermaye akışının kesintiye uğramaması için tüm insani olanakların seferber edildiği güvenlikli bir pazara dönüştürülmüştür. Fakat bu pazar, Yunus Emre’nin ‘Bir kefen aldım döndüm mezara’ dediği şiirsel sembolizme açık dünya pazarı değildir.” Devamında da bu pazar ortamında sıkışan insanın derin bağlantılarını ve manevi ikametgâhını yitirdiğinden bahsediyordunuz. Gönderiyi gören bir yakınım, bu kadar ümitsiz olmak bize yakışmaz minvalinde bir şeyler söylemişti. Ne dersiniz, sahici umutları ve ikametgâh adresimizi aramak için yolumuzu buraya düşürmek mi gerekiyor?
Kadim gelenek dünyanın geçici bir pazar yeri olduğunu söyler. Malum, pazarlar belirli bir süre aralığında kurulur. Alışverişinizi yapıp pazardan ayrılırsınız. Dünya pazarı söz konusu olduğunda ayrılırken alacağınız en anlamlı eşya da kefen bezidir, diğerleri ise gereksiz bir teferruattır. Gölgelikte kuruludur kadim geleneğin ima ettiği pazar. Bizim çoğu türkümüz bu fanilik idrakinden doğar. (Şu dünyada üç beş arşın bezin var/ Tüm bedesten senin olsa ne fayda!) Modernlik, dünyanın bu geçici yurt olma vasfını diğer birçok değerle birlikte anlamsızlaştırdı. Kapitalizm, Marx’ın da vurguladığı gibi insana mahsus ne kadar asil/insani değer varsa hepsini yerinden edip alınıp satılan bir pazar nesnesi haline getirdi. İnsan da bu dünyada bir pazar nesnesinden başka bir şey değil. Girişinde “Paran kadar konuş.” levhası asılı seküler bir pazar yeridir modern dünya. Niceliğin niteliği katledip tarih dışına ittiği bir pazar. Dolayısıyla bu olgu, bizim fanilikten kinaye pazar anlayışımıza ebediyen kapalı. Ölüm burada insanı terbiye eden bir öğretiden ziyade, iç içe geçmiş hız ve haz duygusuyla sürekli unutturulmaya çalışılan bir umacı gibi. Çoğunluksa her zaman çağın geçer akçe değerleriyle hemhal olmayı tercih ediyor yazık ki. Bizlerin sanat, edebiyat ve düşünceyle uğraşan insanlar olarak önce dünyanın bulunduğu/geldiği yeri iyi tespit etmemiz gerekiyor. Buna umutsuzluk denir mi, bilemiyorum. Dünya yakılıp yıkılırken değerler hiyerarşisi yerle bir olmuşken kafamızı kuma mı gömmeliyiz? Bu tür eden bir iyimserlikte gizli bir polyannacılık var gibi geliyor bana. Umut ayrı tabi… Allah var gam yok diyoruz çünkü. Bizim asıl ikametgâhımızı bu inanç çerçeveliyor, biz bu anlam dünyasının içinde yaşıyoruz. Kıyamet kopsa da elimizdeki fidanı toprakla buluşturmak inancımızın bir gereği. Yani hem dünyanın geldiği yeri görmek, insanın insana yaptığı kötülüklere şahit olmak ve hem de yaşamaya çalışmak: Buruk bir sevinç hali dünyada olmak.
Edgar Morin üzerinden “Şiir ve Zihinselleştirilmiş Kategori” ilişkisine değinerek iki hâlden, iki var oluş biçiminden söz ediyorsunuz. İlkel olarak adlandırılan insanın her iki kategoriyi de bünyesinde, zihninde birleştirdiğini söyledikten sonra bu kategorilerin, sonradan büsbütün ayrıldığını vurguluyorsunuz. Modern şiiri doğuran şeylerin yolu bu ayrışmadan mı geçiyor?
Modern dünya, büyük oranda bilimsel pozitivizm tarafından biçimlendirildi. Deneysel bilginin dışında kalan tüm bilgilenme biçimleri, hurafe addedilerek kapı dışarı edildi. Dini bilgi başta olmak üzere, şiir ve felsefe de bundan nasibini aldı. Geriye, insan da dâhil her şeyi kendince araçsallaştıran, nesneleştiren kuru bir faydacılık kaldı. İnsanın, insan tarafından acımasızca sömürüldüğü bir çağda yaşıyoruz. Sömürülen insan emeği gündeme gelirken yok edilen insanın iç dünyası ve ruhsallığı pek gündeme gelmiyor. Edgar Morin, modern insanın zihinselleştirilmiş bir kategori içinde, hakikat duygusu olmayan bir hakikati yaşadığını söyler. Modern insanın bu durumunu birinci hâlde yaşamak olarak adlandırır. Morin’e göre birinci hâl; akılcı, deneysel, pratik ve teknik durumlara tekabül eder. Birinci hâl aynı zamanda düzyazının da dünyasıdır. Edgar Morin bir de ikinci hâlde yaşamaktan söz eder. İkinci hâl simgenin, mitin, şarkının, tapınmanın, törenlerin, mecazların; şiirin ve öznelliğin dünyasıdır. İlkel diye isimlendirdiğimiz insanın yaşamı sözü edilen bu ikinci hâlin şiirselliği içinde gerçekleşiyordu. İlkel insan adeta, yeryüzünde şiirsel bir varlık olarak yaşıyordu. Modernlikle birlikte bu iki kategorinin arası bir daha bir araya gelemeyecek şekilde açıldı. Edgar Morin’in buna aşırı-düzyazı boşanması diyor. Aşırı-düzyazı boşanması ekonomik, teknik bürokratik sonuçlarıyla insanının varoluşsal/manevi bağlarını yok edip insanı hikâyesiz bir otomata çeviren bir istiladır. Kapitalist uygarlık bu insansız temeller üzerine yükselir. Modern şiir ise en başından itibaren bu ruhsuz dünyaya bir isyandır. Modern şiir, kapitalist dünyanın yok ettiği insani değerleri geri çağırma ve soyut ilişkiler dünyasında insani ısıyı aramaktır. Alman romantiklerinde bu durum çok belirgindir. Fakat modern şiirin bu özelliği ne yazık ki hep gözden kaçmıştır.
Kimi kelimeler zihin dünyamızda birbiriyle aşağı yukarı yakın anlama sahiptir. Hatta sözlükte birbirinin anlam hanesine karşılıklı olarak yazıldıkları bile olur. “Şaşırmak” ve “Hayret Etmek” gibi. Siz ise ontolojik durum bakımından “Şaşkın Özne” ile “Hayretin Öznesi”ni birbirinden keskin sınırlarla ayırıyorsunuz. Şaşkın insanla hayret eden insanın -dolayısıyla şairin- birbirinden farklı yerde bulunmasını nasıl açıklarsınız?
Şaşkınlığın gündelik hayatın şoklarına yönelik bir duygu olduğunu düşünüyorum. Yaşarken beklenmedik birçok durumla karşılaşıyoruz. Örneğin bir arkadaşımızın hiç beklemediğimiz farklı bir yüzüyle… Bu durumda bizi bekleyen duygu şaşkınlıktır. Nasıl olur da bunu bana yapar diye tepki gösteririz. Bunun politik dildeki karşılığı “Sen de mi Brütüs!” şeklinde özetlenir. Şaşkınlığın en güzel estetik örneğini ise Oğuz Atay’da buluruz: “Canım insanlar, bana bunu da yaptınız!” Şaşırmak bizi dünya ilişkilerinde biraz daha dikkatli yapar. Yaşadığımız şoklarla olgunlaşırız. Belki daha az sukutuhayale uğrarız. Dolayısıyla şaşırmak eylemi bu dünyayla ve insanlarla kurduğumuz ilişkilerin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Şaşkınlık yatay bir düzlemde olur. Oysa hayret, bizi bu dünyanın dışına çıkartacak bir merak duygusunu tetikler. Hayret metafizik yönümüzün dışa vurumudur. Hayretle dikey bir varoluşa yöneliriz. Hazreti İbrahim’in arayış öyküsü hayret duygusuyla ilintilidir. Dolayısıyla insan olarak aşkın yönümüz hayret duygusu etrafında tamamlanır. Daha anlaşılır bir şekilde özetlemek gerekirse, şaşkınlıkla bilgi sahibi olabiliriz fakat hayretle ulaşacağımız hasıla bilgeliktir.
İkinci Yeni şiirini “Ruhsal Bir Kramp”a benzetiyorsunuz. Bu akımın şairlerini buna müptela veya mecbur kılan saikler nelerdir?
İkinci Yeni şairleri modern hayatın tehlikeli boyutlarını birçok düşünce adamına göre daha yakından gözlemlemiştir. Turgut Uyar bunu “Her şey naylondandı o kadar.” dizesiyle özetler. Cemal Süreya ise daha yakıcı bir imge kullanır: Uçurumda Açan Çiçek. Edip Cansever ise bir köşede unutulduğundan “Çağrılmayan Yakup”tur. Modern hayata ve bu hayatın kurumlaşmış hali olan devlete en sert eleştiriyi Ece Ayhan’da görürüz. Ece Ayhan şiirini verili dünyaya saldırmak üzere kurmuştur. İkinci Yeni’de dilin deforme edilmesi de verili dünyanın şiddetli bir şekilde reddidir. Fakat onlardaki estetik ret ulvi bir kabule açılmamıştır. Bu noktada belki de yetişme şartları ve eğitimleri gereği yeterli donanımları yoktur. Bu şairler, dönemin en güçlü şairlerinden Sezai Karakoç’ta olduğu gibi manevi/metafizik bir ikametgâha sahip olmadıklarından sözünü ettiğimiz o ruhsal krampla trajik bir şekilde yaşamak zorunda kalmışlardır. Karakoç, bu manevi ikametgâha ya da referans ağına “Hükümler Mecellesi” adını verir. İkinci Yeni şairleri dünyanın gerçekliğini fark ettikten sonra birkaç adım daha atmalıydılar belki ama Karakoç’un işaret ettiği o sabit hükümler mecellesine sahip olmadıklarından teşhisteki iradeyi tedaviye taşıyamadılar. Bu nedenle yazdıkları şiirler haz, hüzün, melankoli, kuşku ve ironiden oluşan bir estetiğin trajik dışa vurumu oldu.
Yaşamakta olduğumuz günler, “Söz Uygarlığından Göz Uygarlığına” evrildiği bir döneme denk düşüyor gibi. “Gündelik hayatta binlerce akışkan görsele maruz kalan insan sersemliyor, kendisinden ve çevresinden uzaklaşıyor. Günün sonunda elde edilen içeriksiz bilgiler de insanın hakikatle bağ kurmasını tümüyle engelliyor.” diyerek kanımca çok önemli bir şeyin altını çiziyorsunuz. Chul Han’ın da anlatının krizi dediği şey budur bence. Böyle bir kriz döneminde şiirin, sözün, hakikatin saçağı altında buluşmak nasıl bir çabayı göze almayı gerektiriyor?
Bu mesele çoktandır düşünce adamlarını meşgul eden bir konu. Konuyla ilgili olarak Bauman’ın, Baudrillard’ın ve Ellul’un kitaplarına bakılabilir. Onların da vurguladığı üzere modern dünya tamamen görsel efektlerle süslenmiş sanal bir dünyaya dönüştü.
Gerçeklik duygusu yaratan bir simülasyon. Söz karşısında gözün mutlak hâkimiyeti var. Hakikatin algılanması açısından baktığınızda bu durum mutlak bir körlük demektir aslında.
Çünkü bunca görsel akışa maruz kalmak özünde etik ve estetik bir varlık olan insanın kaldırabileceği bir yük değil. Bu nedenle derinlik isteyen her şey kaybolup gidiyor hayatımızdan. Her şeyin meşru kabul edildiği bir görecelik dünyasında hızla yol alıyoruz. Tefekkür ve tecessüs yok hayatımızda. Günümüz insanı dinin, sanatın ve felsefenin kendi varlığına ve eşyaya hikmetle bakma anlayışını yitirdi. Dolayısıyla müthiş bir idrak kaybı yaşıyor modern insan. Fakat çok hızlı ve eğlenceli bir ekosistemde yaşadığı için kayıplarının farkına varamıyor. Bu dünyada hem akıl hem de kalp gerekli hamleyi yapamıyor. İdrak kaybının asıl nedeni de bu. Kadim öğretilerde kalp bilgisinin kulakla özdeşleşmiş bir şekli de söz odaklıdır. Bu nedenle birçok kadim metin, insana hitap ederken “Dinle” diye başlar. Artık dinlemenin, dolayısıyla da anlamanın çok mümkün olmadığı bulanık ve sisli bir modernlik içindeyiz. Metafizik yoksulluk… Modern insan kayboluyor fakat kaybolduğunun da farkında değil. Evet, buna hem anlatı hem de hakikat krizi diyebiliriz. Bu noktada, şiirin ve sözün bizi incelterek hakikate yönlendiren büyük bir imkân olduğunu düşünüyorum. Çünkü şiirin en önemli özelliği, yaşadığımız dünyanın asıl yurdumuz olmadığı uyanıklığını bize vermesi ve bu modern dünyanın sahte ışıklarını ifşa etmesidir. Şiir dikkat ve uyanıklıktır bu noktadan baktığımızda, bu nedenle de kapısı daima hakikate açıktır.
Kitabınızın bir yerinde, yakın sayılabilecek bir dönemde İlber Ortaylı’nın Necip Fazıl Kısakürek üzerinden şiire dair: “Şiir okunur, şiirle duygulanılır, şiirle dilini öğrenirsin, güzel konuşmayı öğrenirsin ama şiirle düşünülmez. Şiirle tefekkür yapan toplumlar geri toplumlardır. Hatta bir ayıp laf söyleyeyim, hödük toplumlardır, yarı gelişmişlerdir.” şeklindeki yargısını hatırlıyoruz. Aslında bu konudaki gerekli açıklamaları ilgili metinde söylediğiniz için, soruyu biraz farklı sormak istiyorum. Neden düşünürlerin veya aydınların bir kısmında şiir düşünce üreten bir faaliyet olarak görülmüyor?
Bunun bize mahsus bir anakronizm olduğunu düşünüyorum. Bizde büyük adam(!) tabirine uygun yafta taşıyanlar, büyük adamlığı hiç sekteye uğramadan sanat ve edebiyatın yanından geçmeyebiliyor. Tuhaf bir bilimselliktir bu. İlber Ortaylı belki de en masumu. Bu anlayış şiiri; üst bir dilden ziyade boş bir uğraş, gerçeklikten kopuk bir santimantalizm olarak görüyor ve küçümsüyor. Özellikle bilimsel pozitivist gelenekten gelen aydınlarda ve akademisyenlerde bu durum çok barizdir. Şiirin ya da sezginin içsel bir zekâ ve kavrayış gerektirdiği gözden kaçıyor. Modern dünya maalesef bu anlayışın eseridir. Horkeimer’in “Akıl Tutulması” dediği şiirsellikten yoksun, dünyayı cehenneme çeviren bir anlayış bu. Bu aydınlar, sadece ölçülebilir başarının, sayısal değerlerin ve sınırsız ilerlemenin peşindeler. Oysa şiir hem düşünce hem de duygudur. Necip Fazıl’ın dediği gibi duygulaşmış düşünce, düşünceleşmiş duygudur; akılla kalp arasında bir ahenktir. Vaktiyle Yusuf Akçura’nın Mehmet İzzet’e “Bize filozof değil demirci lazım.” anlayışını pek aşabildiğimiz söylenemez. Halen aynı yerde, meseleye bir teknisyen edasıyla bakmaya devam ediyoruz. Keşke meseleye daha derinlikli; örneğin Jung, Eliade ve Bergson gibi bakılabilseydi. O zaman şiirin bilimsel/pozitivist bilgiden farklı olarak varlıkla ve insanla doğrudan ilişki kuran bir bilgilenme biçimi olduğu görülürdü. Bilimle insanları bir araya getiremeyiz, toplum ruhunu diri tutamayız. Büyük bir şiir ve anlatı geleneği olmadan büyük toplum da kuramayız. Şiir toplumun ruhu ve kalbidir.
Maalesef hepimizin tanık olduğu üzere çok daha evveliyatı olmakla birlikte, geçtiğimiz yılın Ekim ayından beri İsrail işgal devletinin Filistinliler üzerinde tarifi mümkün olmayan zulümlerini, caniliklerini seyrediyoruz. Vicdan sahibi insanlar dünyanın dört bir köşesinde bazen kariyerlerini, geçim kaynaklarını, özgürlüklerini yitirme pahasına bu kıyıma tepkisini dile getiriyor. Sizce şaire, aydına, entelektüele düşen sorumluluklar nelerdir bu direniş davasında?
Yaşadığımız coğrafyada maalesef “İsrail Sorunu” diye kangren olmuş bir sorun var. Bu sorun İsrail kurulduğundan bu yana devam ediyor. Dünyaya da Filistin sorunu olarak yansıtılıyor.
Teoman Duralı Hoca’nın müthiş adlandırmasıyla İngiliz Yahudi Medeniyeti, Siyonistleri masum göstermek için elindeki tüm sosyoekonomik enstrümanları kullandı, kullanmamaya da devam ediyor.
Fakat bu da bir yere kadar, kara göründü sanki. Ben şahsen 90’lı yıllardan bu yana İsrail’in kardeşlerimize yaptığı bu insanlık dışı zulümlerin bizatihi tanığıyım. Bu çaresiz tanıklık bizi epeyce de yordu. Elimizden yazıp çizmekten, kınamaktan, zaman zaman toplanıp dağılmaktan fazla bir şey de gelmiyor yazık ki. Fakat bu acı tablo içinde biraz olsun bizi teselli eden bir durum gelişiyor. Dünya halkları Siyonist İsrail diye kanla beslenen bir vampirin varlığını daha yakından teşhis ediyor. İsrail kurulduğu tarihten bu yana dünyada bu denli yalnızlaşmamıştı. Bu yalnızlaşma İsrail’in sonunu getirene kadar devam edecek umarım. Din yerine tarihsel hurafelerine inanan ve üstün ırk zehabıyla yaşayan bu gözü dönmüş ırkın bu topraklardan sökülüp atılacağını da göreceğiz inşallah. Bu süreç içerisinde dünyanın vicdanlı insanlarının bu mesele üzerinde oluşturduğu kamuoyunu destekleyecek, birlikteliği daha ileri götürecek işler yapmalıyız. Anlaşıldı ki, İslam dünyası bu zulmü kendi imkânlarıyla durdurabilecek kıratta değil. Diğer yandan ölmek pahasına, haysiyet ve onurlarını kaybetmeyen, diz çökmeyen bir avuç Filistinli kardeşimiz bizler için destansı bir direniş ahlakı da geliştirdi, bu ahlakı da yaşatmalıyız. Onlar bizim bu yüzyıldaki namusumuz.
Uzun yıllardır Maraş’ta yaşıyorsunuz. Ben ise birkaç yılımı Maraş’ta geçirdim. Orada bulunduğumu öğrenenler, sizin de çok defa muhatap olduğunuzu düşündüğüm “Bu Maraş’ın huyundan mı, suyundan mı nedir ki bu kadar çok edebiyatçı çıkıyor?” sorusunu soruyor. Hocam bunca sene Maraş’ın hem havasından hem suyundan istifade etmiş biri olarak siz bu durumu neye bağlıyorsunuz?
Evet, bu konu ya da soru hepimizi bir şekilde buluyor. Benim durumum biraz daha farklı. Sanatla edebiyatla uğraşan çoğu insan beni Maraşlı zannediyor oysa ben Samsunluyum. Uzun yıllardır Maraş’ta yaşıyorum. Artık bu durumu tashih etme gereği de duymuyorum. Bir şehirle (Maraş’la) özdeşleşmek güzel bir şey. Huyu ve suyu meselesine gelince sadece coğrafi ya da maddi şartlarla Maraş’ın edebî hüviyetini açıklamak yanlış olur kanaatindeyim. Tarih açısından bakıldığında da benzer bir yanlışlığa düşebiliriz. Çünkü diğer Anadolu şehirlerinden farklı olarak çok büyük bir şiir geleneğinden söz edemiyoruz. Belki Karakoç kardeşlerde en güzel örneklerini vermiş olan ozan geleneğinden söz edebiliriz ki, halen daha oldukça canlı bir gelenektir bu. Fakat modern şiir/edebiyat söz konusu olduğunda en önemli yolun ve ufuk açıcılığın Maraş’la özdeşleşen Necip Fazıl’ın hanesine yazılması gerektiği kanaatindeyim. Necip Fazıl’ın öncülüğünde Yedi Güzel Adam tabiriyle bilinen edebiyat ve düşünce adamlarının modern sanatın çağdaş dilini yakalamaları, sanata mahsus kaliteler çerçevesinde iş çıkartmaları, Maraş edebiyatını belirleyen en büyük etkendir bana göre. Meselenin huyu ve suyu bence burada oluşan edebî sinerjiye dayanıyor. Sözü edilen kurucu kimliklerin oluşturduğu bu edebî sinerji sadece Maraş için değil Türkiye için de çok belirleyici bir mayadır. Daha sonra gelenler de burada üretilmiş kaliteyi esas alarak yola koyulmuşlardır. Ve bu durum, sanat ve edebiyatı ciddiye alanlar açısından büyük oranda halen devam etmektedir.
Maraş demişken geçtiğimiz yıl yaşanan büyük depremlerde Maraş’taydınız. Hem size hem de tüm depremzede insanlarımıza tekrar geçmiş olsun, vefat eden kardeşlerimiz, arkadaşlarımız inşallah mağfurdurlar. Allah bir daha böyle acılar yaşatmasın. Depremden bu zamana yaklaşık bir buçuk sene geçti. Bu yaşantılar sizi, ailenizi ve çalışmalarınızı nasıl etkiledi?
Teşekkürler, âmin. Deprem, onu yaşamayanlara anlatılabilecek bir şey değil. Kelimelere dökülemeyecek kadar ağır, neredeyse kıyamet denebilecek bir deneyim oldu bizim için. O yüzden depremle ilgili, istediğim halde hiç yazı yazamadım, halen de yazamıyorum. Çünkü depremle ilgili yazı yazmak o anı/anları yeniden yaşamak gibi ağır yük gibi getiriyor bana. İstesem de bunun cesaretini yol ve yöntemini kendimde bulamıyorum. Belki daha sonra… Kolayca yazanlara da hep hayret ediyorum. Yazılacak çok şey de var aslında. Depremden sonra haliyle, sanat edebiyat çalışmalarımız epey sekteye uğradı. Epey göçebe bir hayat yaşadık. Oradan oraya… Bir sürü acıklı anı arasında yazmak, okumak lüks gibi duruyordu. Epey bir zaman sonra zor da olsa rutinlerimize, okumaya ve yazmaya geri döndük. Buna rutin denebilirse tabii…
Sen onları ahlaklı olarak tanımlıyorsun ve ben de ama aynı zamanda ahlaklılığın doğasını da merak ediyorum. Ahlak, tarafsızlık, ılımlılık, her iki taraf… Bunların bağlamları yok mu? Açık adaletsizlik konusunda ılımlı olmak gerçekten bir erdem midir?
Ahlâk, ahlâkın mahiyeti ve önemi, ahlâkın kaynağı, ahlâkın gerekliliği, ahlâki olan ile ahlâki olmayanın nasıl ayırt edileceği, dinden bağımsız, seküler bir ahlâkın mahiyeti ve imkânı, bilginin ahlâkiliği ve Kant’ın ahlâk anlayışı gibi ahlâka dair temel meseleleri Ömer Türker hocayla konuştuk.
“İnsan insanın kurdudur.” kabulünden yola çıkan Hobbes, bu insanların güvenli bir şekilde yaşayabilmeleri için Leviathan’a ihtiyaçları olduğunu belirtir. Bu ihtiyacın oluşumu olan modern devlet, insanı da oluşumunun içine dahil ederek onu vatandaş kılar.
. Organik bir açıklama gibi göz önünde ve bir yönetme meselesi olarak otoritenin kullanımı cihetinden baktığımızda bunun başlangıcını aileye kadar götürebiliriz. Aile, sosyal bir dünya olduğu gibi aynı zamanda bir yönetim merkezi ve dinî/duygusal bir örgütlenme modelidir. Zira beşerî beraberlik daima bir yönetim meselesi dolayısıyla bir otoriteyle karşı karşıyadır.
Mustafa Köneçoğlu İle “Şiiri Yeniden Çağırmak”
Kahramana ait değerler dünyanın ufkundan çekilirken, kazanç dünyasının kavramlarından yeni ve cesur bir dünya imal edildi. Modern insanın doğayı denetleyerek tüm varlığı sömürgeleştirmesi, böylece bir yeryüzü cenneti kurma ideali, kadim dünyanın yegâne iletişim biçimi olan sözü de yerinden etti. Sözün yerini gösteri (göz) etkinliği aldı. Sözün/şiirin, dolaysıyla şairin, belirleyici bir konumda olmamasının nedeni; tehlikeden riske, kahramandan girişimciye, sözden gösteriye uzanan bu tarihî kesitte aranmalı. Artık eğitim, sanat, bilgi ve görgü gibi en temel insani değerler, girişimci kapitalistin rafine usullerle belirlediği enformatik/enrtopik çağa emanettir. Bu enformatik çağ bir yandan insanları kitleselleştirilmiş eğlence kültürüyle oyalarken diğer yandan onların kendilerine ve dünyaya yönelik sahici sorular sormasını engelliyor.
Mustafa Köneçoğlu “Şiiri Geri Çağırmak” isimli kitabında içinde bulunduğumuz çağın portresini böyle çiziyor. Böyle bir zamanda, sözü ve şiiri hakiki manasıyla hayatlarımıza davet etmenin hayati bir önem taşıdığını söylerken varoluşsal bakımdan doğru koordinatları işaretleyebilmek için hayatlarımızı şiire yaklaştırma çağrısında bulunuyor. Mustafa Köneçoğlu ile “Şiiri Geri Çağırmak” kitabı üzerine yaptığımız söyleşiyi istifadenize sunuyoruz.
Modern şiiri betimlerken sık sık “yaralanmak” metaforu kullanılır, siz de yazılarınızda modern şair ve şiirle yara almak/yaralı olmak arasında bağlantılar kuruyorsunuz. Yaralanma bahsi, modern şiirin bir yazgısı mıdır?
İnsanın kendi gerçekliğinin farkına varması ancak acıyla ve dolayısıyla da yaralanmakla mümkün oluyor. Yaralanmanın olduğu yerde uyanma başlıyor. Varoluşsal bir durumdur bu. Acı/yara insanın dönüp kendine bakmasının gerekçesi oluyor. Bunun yerine başka bir olgu koyamıyoruz maalesef. Klişe olacak belki ama mutlu insanın hikâyesi yoktur. Mutluluk, insanı dışsal bir illüzyonla kaplayıp kendi varlığının dışına düşürüyor. Oysa acı ve yara insanı tam da ruhunun ortasından yakalıyor ve kendi içine düşürüyor. Hatırlayalım, Hazreti Peygamber hüzün peygamberidir. Farkındalık, duyarlık ya da kendilik bilinci bu şekilde oluşuyor. Bu anlamda, insanın insan olarak hikâyesi yaralanmakla ya da yara almakla başlıyor diyebiliriz. Cennetten yeryüzüne düşmek de ontolojik bir yaralanma türü değil mi? Düştüğünü fark eden insan ayağa kalkmaya çalışıyor. İnsan olmak inançla ve duayla ayağa kalkmaya çalışmaktır. Modern şiir de dünyanın gidişatından yaralanmış insanın şiiridir. Diğer yandan modern şiir, kapitalist caniliğin insanı ve dünyayı hunharca yağmalamasına duyulan bir tepkidir. Modern şiir insanın ruhsal kayıplarının çetelesini tutuyor. Bunu bazen bilinçli bazen de bilinçsiz yapıyor. Şairin yaraları aslında tüm insanlığın yarasıdır, şair insanlık adına öncülük yapıyor. Bazen de sayıklıyor. Dolayısıyla yaralanmak ya da acıya maruz kalmak, yeterli bir durum olmamakla birlikte gerekli bir koşul gibi geliyor bana. Bazı şiir kuramcıları ilk şiiri, Kabil’in Habil’i öldürmesi üzerine Hazreti Âdem’in yazdığını söyler. Bence şiir teorisiyle ilgili en yakıcı yaklaşımlardan birisi budur. Şiire buradan baktığımızda yaralanmış bir babanın, bir peygamberin gözyaşı, feryadı ve duasıdır diyebiliriz. Şiir, Hazreti Âdem’den bu yana kanayan bir yaradır.
Kitabı okurken, dikkatimi çeken bir kısmı kendi sosyal medya hesabımda paylaşmıştım: “Dünya, sermaye akışının kesintiye uğramaması için tüm insani olanakların seferber edildiği güvenlikli bir pazara dönüştürülmüştür. Fakat bu pazar, Yunus Emre’nin ‘Bir kefen aldım döndüm mezara’ dediği şiirsel sembolizme açık dünya pazarı değildir.” Devamında da bu pazar ortamında sıkışan insanın derin bağlantılarını ve manevi ikametgâhını yitirdiğinden bahsediyordunuz. Gönderiyi gören bir yakınım, bu kadar ümitsiz olmak bize yakışmaz minvalinde bir şeyler söylemişti. Ne dersiniz, sahici umutları ve ikametgâh adresimizi aramak için yolumuzu buraya düşürmek mi gerekiyor?
Kadim gelenek dünyanın geçici bir pazar yeri olduğunu söyler. Malum, pazarlar belirli bir süre aralığında kurulur. Alışverişinizi yapıp pazardan ayrılırsınız. Dünya pazarı söz konusu olduğunda ayrılırken alacağınız en anlamlı eşya da kefen bezidir, diğerleri ise gereksiz bir teferruattır. Gölgelikte kuruludur kadim geleneğin ima ettiği pazar. Bizim çoğu türkümüz bu fanilik idrakinden doğar. (Şu dünyada üç beş arşın bezin var/ Tüm bedesten senin olsa ne fayda!) Modernlik, dünyanın bu geçici yurt olma vasfını diğer birçok değerle birlikte anlamsızlaştırdı. Kapitalizm, Marx’ın da vurguladığı gibi insana mahsus ne kadar asil/insani değer varsa hepsini yerinden edip alınıp satılan bir pazar nesnesi haline getirdi. İnsan da bu dünyada bir pazar nesnesinden başka bir şey değil. Girişinde “Paran kadar konuş.” levhası asılı seküler bir pazar yeridir modern dünya. Niceliğin niteliği katledip tarih dışına ittiği bir pazar. Dolayısıyla bu olgu, bizim fanilikten kinaye pazar anlayışımıza ebediyen kapalı. Ölüm burada insanı terbiye eden bir öğretiden ziyade, iç içe geçmiş hız ve haz duygusuyla sürekli unutturulmaya çalışılan bir umacı gibi. Çoğunluksa her zaman çağın geçer akçe değerleriyle hemhal olmayı tercih ediyor yazık ki. Bizlerin sanat, edebiyat ve düşünceyle uğraşan insanlar olarak önce dünyanın bulunduğu/geldiği yeri iyi tespit etmemiz gerekiyor. Buna umutsuzluk denir mi, bilemiyorum. Dünya yakılıp yıkılırken değerler hiyerarşisi yerle bir olmuşken kafamızı kuma mı gömmeliyiz? Bu tür eden bir iyimserlikte gizli bir polyannacılık var gibi geliyor bana. Umut ayrı tabi… Allah var gam yok diyoruz çünkü. Bizim asıl ikametgâhımızı bu inanç çerçeveliyor, biz bu anlam dünyasının içinde yaşıyoruz. Kıyamet kopsa da elimizdeki fidanı toprakla buluşturmak inancımızın bir gereği. Yani hem dünyanın geldiği yeri görmek, insanın insana yaptığı kötülüklere şahit olmak ve hem de yaşamaya çalışmak: Buruk bir sevinç hali dünyada olmak.
Edgar Morin üzerinden “Şiir ve Zihinselleştirilmiş Kategori” ilişkisine değinerek iki hâlden, iki var oluş biçiminden söz ediyorsunuz. İlkel olarak adlandırılan insanın her iki kategoriyi de bünyesinde, zihninde birleştirdiğini söyledikten sonra bu kategorilerin, sonradan büsbütün ayrıldığını vurguluyorsunuz. Modern şiiri doğuran şeylerin yolu bu ayrışmadan mı geçiyor?
Modern dünya, büyük oranda bilimsel pozitivizm tarafından biçimlendirildi. Deneysel bilginin dışında kalan tüm bilgilenme biçimleri, hurafe addedilerek kapı dışarı edildi. Dini bilgi başta olmak üzere, şiir ve felsefe de bundan nasibini aldı. Geriye, insan da dâhil her şeyi kendince araçsallaştıran, nesneleştiren kuru bir faydacılık kaldı. İnsanın, insan tarafından acımasızca sömürüldüğü bir çağda yaşıyoruz. Sömürülen insan emeği gündeme gelirken yok edilen insanın iç dünyası ve ruhsallığı pek gündeme gelmiyor. Edgar Morin, modern insanın zihinselleştirilmiş bir kategori içinde, hakikat duygusu olmayan bir hakikati yaşadığını söyler. Modern insanın bu durumunu birinci hâlde yaşamak olarak adlandırır. Morin’e göre birinci hâl; akılcı, deneysel, pratik ve teknik durumlara tekabül eder. Birinci hâl aynı zamanda düzyazının da dünyasıdır. Edgar Morin bir de ikinci hâlde yaşamaktan söz eder. İkinci hâl simgenin, mitin, şarkının, tapınmanın, törenlerin, mecazların; şiirin ve öznelliğin dünyasıdır. İlkel diye isimlendirdiğimiz insanın yaşamı sözü edilen bu ikinci hâlin şiirselliği içinde gerçekleşiyordu. İlkel insan adeta, yeryüzünde şiirsel bir varlık olarak yaşıyordu. Modernlikle birlikte bu iki kategorinin arası bir daha bir araya gelemeyecek şekilde açıldı. Edgar Morin’in buna aşırı-düzyazı boşanması diyor. Aşırı-düzyazı boşanması ekonomik, teknik bürokratik sonuçlarıyla insanının varoluşsal/manevi bağlarını yok edip insanı hikâyesiz bir otomata çeviren bir istiladır. Kapitalist uygarlık bu insansız temeller üzerine yükselir. Modern şiir ise en başından itibaren bu ruhsuz dünyaya bir isyandır. Modern şiir, kapitalist dünyanın yok ettiği insani değerleri geri çağırma ve soyut ilişkiler dünyasında insani ısıyı aramaktır. Alman romantiklerinde bu durum çok belirgindir. Fakat modern şiirin bu özelliği ne yazık ki hep gözden kaçmıştır.
Kimi kelimeler zihin dünyamızda birbiriyle aşağı yukarı yakın anlama sahiptir. Hatta sözlükte birbirinin anlam hanesine karşılıklı olarak yazıldıkları bile olur. “Şaşırmak” ve “Hayret Etmek” gibi. Siz ise ontolojik durum bakımından “Şaşkın Özne” ile “Hayretin Öznesi”ni birbirinden keskin sınırlarla ayırıyorsunuz. Şaşkın insanla hayret eden insanın -dolayısıyla şairin- birbirinden farklı yerde bulunmasını nasıl açıklarsınız?
Şaşkınlığın gündelik hayatın şoklarına yönelik bir duygu olduğunu düşünüyorum. Yaşarken beklenmedik birçok durumla karşılaşıyoruz. Örneğin bir arkadaşımızın hiç beklemediğimiz farklı bir yüzüyle… Bu durumda bizi bekleyen duygu şaşkınlıktır. Nasıl olur da bunu bana yapar diye tepki gösteririz. Bunun politik dildeki karşılığı “Sen de mi Brütüs!” şeklinde özetlenir. Şaşkınlığın en güzel estetik örneğini ise Oğuz Atay’da buluruz: “Canım insanlar, bana bunu da yaptınız!” Şaşırmak bizi dünya ilişkilerinde biraz daha dikkatli yapar. Yaşadığımız şoklarla olgunlaşırız. Belki daha az sukutuhayale uğrarız. Dolayısıyla şaşırmak eylemi bu dünyayla ve insanlarla kurduğumuz ilişkilerin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Şaşkınlık yatay bir düzlemde olur. Oysa hayret, bizi bu dünyanın dışına çıkartacak bir merak duygusunu tetikler. Hayret metafizik yönümüzün dışa vurumudur. Hayretle dikey bir varoluşa yöneliriz. Hazreti İbrahim’in arayış öyküsü hayret duygusuyla ilintilidir. Dolayısıyla insan olarak aşkın yönümüz hayret duygusu etrafında tamamlanır. Daha anlaşılır bir şekilde özetlemek gerekirse, şaşkınlıkla bilgi sahibi olabiliriz fakat hayretle ulaşacağımız hasıla bilgeliktir.
İkinci Yeni şiirini “Ruhsal Bir Kramp”a benzetiyorsunuz. Bu akımın şairlerini buna müptela veya mecbur kılan saikler nelerdir?
İkinci Yeni şairleri modern hayatın tehlikeli boyutlarını birçok düşünce adamına göre daha yakından gözlemlemiştir. Turgut Uyar bunu “Her şey naylondandı o kadar.” dizesiyle özetler. Cemal Süreya ise daha yakıcı bir imge kullanır: Uçurumda Açan Çiçek. Edip Cansever ise bir köşede unutulduğundan “Çağrılmayan Yakup”tur. Modern hayata ve bu hayatın kurumlaşmış hali olan devlete en sert eleştiriyi Ece Ayhan’da görürüz. Ece Ayhan şiirini verili dünyaya saldırmak üzere kurmuştur. İkinci Yeni’de dilin deforme edilmesi de verili dünyanın şiddetli bir şekilde reddidir. Fakat onlardaki estetik ret ulvi bir kabule açılmamıştır. Bu noktada belki de yetişme şartları ve eğitimleri gereği yeterli donanımları yoktur. Bu şairler, dönemin en güçlü şairlerinden Sezai Karakoç’ta olduğu gibi manevi/metafizik bir ikametgâha sahip olmadıklarından sözünü ettiğimiz o ruhsal krampla trajik bir şekilde yaşamak zorunda kalmışlardır. Karakoç, bu manevi ikametgâha ya da referans ağına “Hükümler Mecellesi” adını verir. İkinci Yeni şairleri dünyanın gerçekliğini fark ettikten sonra birkaç adım daha atmalıydılar belki ama Karakoç’un işaret ettiği o sabit hükümler mecellesine sahip olmadıklarından teşhisteki iradeyi tedaviye taşıyamadılar. Bu nedenle yazdıkları şiirler haz, hüzün, melankoli, kuşku ve ironiden oluşan bir estetiğin trajik dışa vurumu oldu.
Yaşamakta olduğumuz günler, “Söz Uygarlığından Göz Uygarlığına” evrildiği bir döneme denk düşüyor gibi. “Gündelik hayatta binlerce akışkan görsele maruz kalan insan sersemliyor, kendisinden ve çevresinden uzaklaşıyor. Günün sonunda elde edilen içeriksiz bilgiler de insanın hakikatle bağ kurmasını tümüyle engelliyor.” diyerek kanımca çok önemli bir şeyin altını çiziyorsunuz. Chul Han’ın da anlatının krizi dediği şey budur bence. Böyle bir kriz döneminde şiirin, sözün, hakikatin saçağı altında buluşmak nasıl bir çabayı göze almayı gerektiriyor?
Bu mesele çoktandır düşünce adamlarını meşgul eden bir konu. Konuyla ilgili olarak Bauman’ın, Baudrillard’ın ve Ellul’un kitaplarına bakılabilir. Onların da vurguladığı üzere modern dünya tamamen görsel efektlerle süslenmiş sanal bir dünyaya dönüştü.
Çünkü bunca görsel akışa maruz kalmak özünde etik ve estetik bir varlık olan insanın kaldırabileceği bir yük değil. Bu nedenle derinlik isteyen her şey kaybolup gidiyor hayatımızdan. Her şeyin meşru kabul edildiği bir görecelik dünyasında hızla yol alıyoruz. Tefekkür ve tecessüs yok hayatımızda. Günümüz insanı dinin, sanatın ve felsefenin kendi varlığına ve eşyaya hikmetle bakma anlayışını yitirdi. Dolayısıyla müthiş bir idrak kaybı yaşıyor modern insan. Fakat çok hızlı ve eğlenceli bir ekosistemde yaşadığı için kayıplarının farkına varamıyor. Bu dünyada hem akıl hem de kalp gerekli hamleyi yapamıyor. İdrak kaybının asıl nedeni de bu. Kadim öğretilerde kalp bilgisinin kulakla özdeşleşmiş bir şekli de söz odaklıdır. Bu nedenle birçok kadim metin, insana hitap ederken “Dinle” diye başlar. Artık dinlemenin, dolayısıyla da anlamanın çok mümkün olmadığı bulanık ve sisli bir modernlik içindeyiz. Metafizik yoksulluk… Modern insan kayboluyor fakat kaybolduğunun da farkında değil. Evet, buna hem anlatı hem de hakikat krizi diyebiliriz. Bu noktada, şiirin ve sözün bizi incelterek hakikate yönlendiren büyük bir imkân olduğunu düşünüyorum. Çünkü şiirin en önemli özelliği, yaşadığımız dünyanın asıl yurdumuz olmadığı uyanıklığını bize vermesi ve bu modern dünyanın sahte ışıklarını ifşa etmesidir. Şiir dikkat ve uyanıklıktır bu noktadan baktığımızda, bu nedenle de kapısı daima hakikate açıktır.
Kitabınızın bir yerinde, yakın sayılabilecek bir dönemde İlber Ortaylı’nın Necip Fazıl Kısakürek üzerinden şiire dair: “Şiir okunur, şiirle duygulanılır, şiirle dilini öğrenirsin, güzel konuşmayı öğrenirsin ama şiirle düşünülmez. Şiirle tefekkür yapan toplumlar geri toplumlardır. Hatta bir ayıp laf söyleyeyim, hödük toplumlardır, yarı gelişmişlerdir.” şeklindeki yargısını hatırlıyoruz. Aslında bu konudaki gerekli açıklamaları ilgili metinde söylediğiniz için, soruyu biraz farklı sormak istiyorum. Neden düşünürlerin veya aydınların bir kısmında şiir düşünce üreten bir faaliyet olarak görülmüyor?
Bunun bize mahsus bir anakronizm olduğunu düşünüyorum. Bizde büyük adam(!) tabirine uygun yafta taşıyanlar, büyük adamlığı hiç sekteye uğramadan sanat ve edebiyatın yanından geçmeyebiliyor. Tuhaf bir bilimselliktir bu. İlber Ortaylı belki de en masumu. Bu anlayış şiiri; üst bir dilden ziyade boş bir uğraş, gerçeklikten kopuk bir santimantalizm olarak görüyor ve küçümsüyor. Özellikle bilimsel pozitivist gelenekten gelen aydınlarda ve akademisyenlerde bu durum çok barizdir. Şiirin ya da sezginin içsel bir zekâ ve kavrayış gerektirdiği gözden kaçıyor. Modern dünya maalesef bu anlayışın eseridir. Horkeimer’in “Akıl Tutulması” dediği şiirsellikten yoksun, dünyayı cehenneme çeviren bir anlayış bu. Bu aydınlar, sadece ölçülebilir başarının, sayısal değerlerin ve sınırsız ilerlemenin peşindeler. Oysa şiir hem düşünce hem de duygudur. Necip Fazıl’ın dediği gibi duygulaşmış düşünce, düşünceleşmiş duygudur; akılla kalp arasında bir ahenktir. Vaktiyle Yusuf Akçura’nın Mehmet İzzet’e “Bize filozof değil demirci lazım.” anlayışını pek aşabildiğimiz söylenemez. Halen aynı yerde, meseleye bir teknisyen edasıyla bakmaya devam ediyoruz. Keşke meseleye daha derinlikli; örneğin Jung, Eliade ve Bergson gibi bakılabilseydi. O zaman şiirin bilimsel/pozitivist bilgiden farklı olarak varlıkla ve insanla doğrudan ilişki kuran bir bilgilenme biçimi olduğu görülürdü. Bilimle insanları bir araya getiremeyiz, toplum ruhunu diri tutamayız. Büyük bir şiir ve anlatı geleneği olmadan büyük toplum da kuramayız. Şiir toplumun ruhu ve kalbidir.
Maalesef hepimizin tanık olduğu üzere çok daha evveliyatı olmakla birlikte, geçtiğimiz yılın Ekim ayından beri İsrail işgal devletinin Filistinliler üzerinde tarifi mümkün olmayan zulümlerini, caniliklerini seyrediyoruz. Vicdan sahibi insanlar dünyanın dört bir köşesinde bazen kariyerlerini, geçim kaynaklarını, özgürlüklerini yitirme pahasına bu kıyıma tepkisini dile getiriyor. Sizce şaire, aydına, entelektüele düşen sorumluluklar nelerdir bu direniş davasında?
Yaşadığımız coğrafyada maalesef “İsrail Sorunu” diye kangren olmuş bir sorun var. Bu sorun İsrail kurulduğundan bu yana devam ediyor. Dünyaya da Filistin sorunu olarak yansıtılıyor.
Fakat bu da bir yere kadar, kara göründü sanki. Ben şahsen 90’lı yıllardan bu yana İsrail’in kardeşlerimize yaptığı bu insanlık dışı zulümlerin bizatihi tanığıyım. Bu çaresiz tanıklık bizi epeyce de yordu. Elimizden yazıp çizmekten, kınamaktan, zaman zaman toplanıp dağılmaktan fazla bir şey de gelmiyor yazık ki. Fakat bu acı tablo içinde biraz olsun bizi teselli eden bir durum gelişiyor. Dünya halkları Siyonist İsrail diye kanla beslenen bir vampirin varlığını daha yakından teşhis ediyor. İsrail kurulduğu tarihten bu yana dünyada bu denli yalnızlaşmamıştı. Bu yalnızlaşma İsrail’in sonunu getirene kadar devam edecek umarım. Din yerine tarihsel hurafelerine inanan ve üstün ırk zehabıyla yaşayan bu gözü dönmüş ırkın bu topraklardan sökülüp atılacağını da göreceğiz inşallah. Bu süreç içerisinde dünyanın vicdanlı insanlarının bu mesele üzerinde oluşturduğu kamuoyunu destekleyecek, birlikteliği daha ileri götürecek işler yapmalıyız. Anlaşıldı ki, İslam dünyası bu zulmü kendi imkânlarıyla durdurabilecek kıratta değil. Diğer yandan ölmek pahasına, haysiyet ve onurlarını kaybetmeyen, diz çökmeyen bir avuç Filistinli kardeşimiz bizler için destansı bir direniş ahlakı da geliştirdi, bu ahlakı da yaşatmalıyız. Onlar bizim bu yüzyıldaki namusumuz.
Uzun yıllardır Maraş’ta yaşıyorsunuz. Ben ise birkaç yılımı Maraş’ta geçirdim. Orada bulunduğumu öğrenenler, sizin de çok defa muhatap olduğunuzu düşündüğüm “Bu Maraş’ın huyundan mı, suyundan mı nedir ki bu kadar çok edebiyatçı çıkıyor?” sorusunu soruyor. Hocam bunca sene Maraş’ın hem havasından hem suyundan istifade etmiş biri olarak siz bu durumu neye bağlıyorsunuz?
Evet, bu konu ya da soru hepimizi bir şekilde buluyor. Benim durumum biraz daha farklı. Sanatla edebiyatla uğraşan çoğu insan beni Maraşlı zannediyor oysa ben Samsunluyum. Uzun yıllardır Maraş’ta yaşıyorum. Artık bu durumu tashih etme gereği de duymuyorum. Bir şehirle (Maraş’la) özdeşleşmek güzel bir şey. Huyu ve suyu meselesine gelince sadece coğrafi ya da maddi şartlarla Maraş’ın edebî hüviyetini açıklamak yanlış olur kanaatindeyim. Tarih açısından bakıldığında da benzer bir yanlışlığa düşebiliriz. Çünkü diğer Anadolu şehirlerinden farklı olarak çok büyük bir şiir geleneğinden söz edemiyoruz. Belki Karakoç kardeşlerde en güzel örneklerini vermiş olan ozan geleneğinden söz edebiliriz ki, halen daha oldukça canlı bir gelenektir bu. Fakat modern şiir/edebiyat söz konusu olduğunda en önemli yolun ve ufuk açıcılığın Maraş’la özdeşleşen Necip Fazıl’ın hanesine yazılması gerektiği kanaatindeyim. Necip Fazıl’ın öncülüğünde Yedi Güzel Adam tabiriyle bilinen edebiyat ve düşünce adamlarının modern sanatın çağdaş dilini yakalamaları, sanata mahsus kaliteler çerçevesinde iş çıkartmaları, Maraş edebiyatını belirleyen en büyük etkendir bana göre. Meselenin huyu ve suyu bence burada oluşan edebî sinerjiye dayanıyor. Sözü edilen kurucu kimliklerin oluşturduğu bu edebî sinerji sadece Maraş için değil Türkiye için de çok belirleyici bir mayadır. Daha sonra gelenler de burada üretilmiş kaliteyi esas alarak yola koyulmuşlardır. Ve bu durum, sanat ve edebiyatı ciddiye alanlar açısından büyük oranda halen devam etmektedir.
Maraş demişken geçtiğimiz yıl yaşanan büyük depremlerde Maraş’taydınız. Hem size hem de tüm depremzede insanlarımıza tekrar geçmiş olsun, vefat eden kardeşlerimiz, arkadaşlarımız inşallah mağfurdurlar. Allah bir daha böyle acılar yaşatmasın. Depremden bu zamana yaklaşık bir buçuk sene geçti. Bu yaşantılar sizi, ailenizi ve çalışmalarınızı nasıl etkiledi?
Teşekkürler, âmin. Deprem, onu yaşamayanlara anlatılabilecek bir şey değil. Kelimelere dökülemeyecek kadar ağır, neredeyse kıyamet denebilecek bir deneyim oldu bizim için. O yüzden depremle ilgili, istediğim halde hiç yazı yazamadım, halen de yazamıyorum. Çünkü depremle ilgili yazı yazmak o anı/anları yeniden yaşamak gibi ağır yük gibi getiriyor bana. İstesem de bunun cesaretini yol ve yöntemini kendimde bulamıyorum. Belki daha sonra… Kolayca yazanlara da hep hayret ediyorum. Yazılacak çok şey de var aslında. Depremden sonra haliyle, sanat edebiyat çalışmalarımız epey sekteye uğradı. Epey göçebe bir hayat yaşadık. Oradan oraya… Bir sürü acıklı anı arasında yazmak, okumak lüks gibi duruyordu. Epey bir zaman sonra zor da olsa rutinlerimize, okumaya ve yazmaya geri döndük. Buna rutin denebilirse tabii…
İlgili Yazılar
Farid Esack ile Güney Afrikalı Nazarında İsrail Apartheidi
Sen onları ahlaklı olarak tanımlıyorsun ve ben de ama aynı zamanda ahlaklılığın doğasını da merak ediyorum. Ahlak, tarafsızlık, ılımlılık, her iki taraf… Bunların bağlamları yok mu? Açık adaletsizlik konusunda ılımlı olmak gerçekten bir erdem midir?
Ömer Türker ile Bütünlük ve Yetkinlik Temelinde Ahlâk Üzerine…
Ahlâk, ahlâkın mahiyeti ve önemi, ahlâkın kaynağı, ahlâkın gerekliliği, ahlâki olan ile ahlâki olmayanın nasıl ayırt edileceği, dinden bağımsız, seküler bir ahlâkın mahiyeti ve imkânı, bilginin ahlâkiliği ve Kant’ın ahlâk anlayışı gibi ahlâka dair temel meseleleri Ömer Türker hocayla konuştuk.
Prof. Dr. Ali Yaşar Sarıbay ile Devletin Ne’liği Üzerine
“İnsan insanın kurdudur.” kabulünden yola çıkan Hobbes, bu insanların güvenli bir şekilde yaşayabilmeleri için Leviathan’a ihtiyaçları olduğunu belirtir. Bu ihtiyacın oluşumu olan modern devlet, insanı da oluşumunun içine dahil ederek onu vatandaş kılar.
Abdurrahman Arslan İle Modern Devlet ve Açmazları Üzerine
. Organik bir açıklama gibi göz önünde ve bir yönetme meselesi olarak otoritenin kullanımı cihetinden baktığımızda bunun başlangıcını aileye kadar götürebiliriz. Aile, sosyal bir dünya olduğu gibi aynı zamanda bir yönetim merkezi ve dinî/duygusal bir örgütlenme modelidir. Zira beşerî beraberlik daima bir yönetim meselesi dolayısıyla bir otoriteyle karşı karşıyadır.