Duyguların en gerçeğidir “acı”. Renkler, diller, dinler, yaşam biçimleri, fiziksel özellikler değişse de insanın yüzündeki acı ifadesi hiç değişmemiştir. Üzüntünün kalbe yansımasını yüzler hep aynı mimikle gösterir çünkü. Olumsuz bir durum, olay, davranış karşısında verilen tepkilerden biridir acı. İnsanda bırakılan derin izlerin dışavurumudur acı. Aklın, kalbin, ruhun, bedenin, zihnin uyumlu çalışmasıyla ancak kendi anlamını kavrayabilen insan için bu bütünlüğü sağlama yolunda uyarıcı bir iletidir acı.
“İnsanın alışamayacağı acı yoktur” diyenler var. İnsanı alçaltmaz mı bazı acılara alışması? Acıya alışmak mı, ona uyum sağlamak mı? Acıya direnmek mi? Her neyse, bir şekilde acılar da gizlenebiliyor diğer duygular gibi.
Gerçek acıyı tadınca acıya alışamadığını anlıyor insan. Ruhun derinliklerinde gözyaşlarını akıtıp da acıya boyun bükmek zorunda kaldığı zaman anlıyor insan acıya alışılamadığını. Enkaz altından çıkarılan bebekleri, yanmış yüzleri gördüğü zaman… Ağlama yeteneğini kaybettiği zaman… Kas ağrılarına benzemiyor çünkü bu acı. Nasıl alışabilir insan derinlere inen acıya?
Acı da fanidir elbette her şey gibi. Çekilen acıların karşılığını kuşkusuz görecektir insan. Bir günü, bir ay yapan acının…
İnsanı insan yapan onun acılarıdır belki de. Peygamberler en büyük acıları çekmiştir. Kemale doğru yürüyen bir varlıktır insan. Bu da ancak ruhun olgunlaşması ile mümkündür. Ruhu olgunlaştıran ise acıdır.
Acının kutsanması değildir bu. Bu vesileyle kullarını arındırmak istiyor Yaratan. Birçok ilahi hikmetin acılar sonunda ancak ortaya çıkabileceğini unutmamak gerek.
Her acı da bir değildir elbette. Acı vardır konuştukça dindirilen… Acı vardır sessizlikte sakinleşen… Acı vardır giderek derinleşen…
İncelikleri olan acılar vardır. İfsat eden değil, ıslah eden… Yıpratan değil, yenileyen… Üreten, değer katan, yücelten… O acıları sırtlanıp yürümek, o acılara göre yaşamak, o acıların öğrettiklerini büyütmek… Yeter ki doğru yerinden kavransın, yüklenildiğinde değerlenen acı olsun.
İnsanın içi kor gibi yanarken susması acıların en kötüsüdür belki de. Acıyı sessizce yudumlamak… İç çekerek… Kahrolarak… Sessizliğin çığlığında boğularak…
Derin acıların dilsiz olduğu söylenir. Onlar başka acılara benzemez çünkü. İşte öyledir Gazze’nin acısı.
Gazze… Bitmeyen, dinmeyen acı…
Gazze… Yiğitlerin otağı… Allah yolunda ölümü kuşanıp ölümü öldüren Ebu Ubeydeler’in diyarı. Şehadete meftun yiğitlerin yurdu… Her akşam birbirleriyle helalleşerek başlarını yastığa koyan annelerin, babaların, çocukların ülkesi…
Gökten yağmur gibi füzelerin, bombaların yağdığı yerin adıdır Gazze… Her metrekaresine yüzlerce şehidin düştüğü topraklar… Masum insanların katledildiği, rehin alındığı; sivil yerleşim yerlerinin bombalandığı… Yerinden edilmelerin, alıkonulmaların, yakıp yıkmaların, işkencelerin yaşandığı… Hak ile bâılın, iman ile küfrün, adalet ile zulmün ayrıştığı… Safların netleştiği, niyetlerin açığa çıktığı…
Dünyanın en vahşi, en zalim ordusuyla korkusuzca savaşan erler oradadır. Yalnız bırakılmalarına rağmen Müslümanlar adına büyük bedeller ödeyen onurlu halk… İmanın tadına varmamış olsalardı meydan okurlar mıydı dünyaya? Şehit düştüler birer birer. İşaret parmaklarını dünyanın kör gözüne sokarcasına uzatarak… Şehadet getirerek… Acısı tarih boyu sürecek bir soykırım yaşanırken… Jeopolitik entrikaların her zamankinden daha fazla belirleyici olduğu bir dönemde… Dünyada en kısa sürede en fazla çocuğun öldürüldüğü yer olarak tarihe geçecektir kuşkusuz, acının tarihi yazılırken. Ondandır, Gazze hakkında yazı yazmanın zorluğu.
Yalnızca enkaz yığınlarıyla, yitirilmiş hayatlarla doludur Gazze sokakları. İnsanlığımızın bir parçası olan cesetlerin enkaz altından çıkarılmasında yankılanıyor her bir çığlık, her bir gözyaşı. Birlikte yaşadıklarımız, birlikte öldüklerimizdir onlar.
Bir görünen, bir de görünmeyen yüzü vardır Gazze’nin. Açıklanan doğru ya da yanlış bilgiler görünen yüzüdür onun… Açıklanmayanlar ya da açıklanamayanlar ise görünmeyen yüzüdür kuşkusuz: Acı, korku, kayıp, yalnızlık, çaresizlik, açlık, susuzluk… Soykırım… Duyulmayan çığlıklar…
O kadar acı var ki küçücük Gazze’de… Çocuklara kıyan kahrolası bir ölüm makinesi duruyor karşılarında. Lanetlemez mi azıcık vicdanı olanlar bu ölüm makinesini? Evet, vicdanı olan herkes ağlar, toprakları küçük ama dâvaları büyük Gazzeliler’e.
İslam beldelerini kan gölüne çeviren zalimlerdir, Siyonistler ve onların sözde insan haklarını önemseyen Batılı müttefikleri. Vicdan kapısını kapatanlar… Dünyayı ve insanlığı zulüm ve vahşetle kuşatanlar… İnsanları topraksız bırakıp ardından da toprağı insansız bırakmak isteyenler… Parçaladıkları çocuk gövdelerinin üzerinden efendiliklerinin onaylanmasını isteyenler… Hem de gün ortasında ve herkesin önünde yapabilirliğin verdiği küstahlıkla… İnsanlığın ortak vicdanını hükümsüz kılarcasına… İnsanları bir acı nihilizmine sürüklemek istercesine… Kötülüğün mutlak galibiyetinin kabul edilmesini dayatırcasına…
“Rabbimiz! Onların mallarını yerin dibine geçir ve onların kalplerinin üzerini şiddetle bağla.” (Yunus, 10/88)
Terörle mücadele bahane edilmiştir bir halk toptan imha edilirken… Gazzeli bebekler terörist miydi gerçekten? Kötülük kolaylaştırıldığı için mi olup bitenler terör söylemi üzerinden meşrulaştırılmaya, makulleştirilmeye çalışılmaktadır? Yahudi Hannah Arendt’in kötülüğün sıradanlaşması ile ilgili sözleri şimdi İsrail için geçerli değil midir?
ABD-İsrail koalisyonu kötülüğü meşrulaştırmaya, makulleştirmeye çalışsa da onlara karşı büyük bir mücadele sergilemektedir Gazze halkı. Bu nedenle Gazze’deki halkın mücadelesini, direnişini bir yana bırakıp yalnızca “acı” üzerinden bir duyarlılık oluşturmak doğru değildir. Bir direniş varsa eğer, bir zafer vardır zaten. Yılgınlık, çaresizlik, yakınmak umutsuz olanların yaklaşım tarzıdır. Gazze’de insanların gözü önünde yaşanan zulüm insanlık vicdanını ayyuka çıkarmıştır; bu doğru, ama tüm dünya söz konusu zulme karşı verilen direnişe, haksızlıklarla baş edebilecek bir kahramanlığa tanık olmaktadır.
Gazze’de direnen yiğitler var. Direnen yiğitler kadar şehit olan, yaralanan, enkaz altından çıkarılan insanların sergiledikleri sabır, kararlılık, hayata ve ölüme bakma biçimleri bir kurtuluşa davet edecek kadar içinde mesaj barındırmaktadır. İnsana acı veren, yıkımlara neden olan bu sosyolojik deprem, insanların düşüncelerinde bir takım olumlu değişimlere neden olabilir. Çünkü acı ve zorluklar insanlar için hep olumsuz sonuç doğurmaz; aksine, bazen onlar için iyi bir eğitici-öğretici olurlar. Acı ve zorluklardan elde edilen deneyimler insanlara farklı kazanımlar sağlayabilir. Acının dönüştürücü gücüdür bu. Acının dönüştürücü gücü ile hayatın anlamı arasında olumlu yönden bir ilişki vardır.
Acı ve zorluklarla mücadele etmek farklı bakış açılarının ortaya çıkmasına ve verilen mücadelelerin daha anlamlı bir hale dönüşmesine katkıda bulunur.
Tüm duygular işlevseldir aslında. Bu duygular birbirini tamamlayınca bir anlam ifade edebilir. Yine, insan parçalardan oluşan bir bütündür ve bu bütün insandan daha fazlasıdır. Umut, düşünce, sevinç gibi acı da insana bir şey katar. Acı, insani yanın halen ne kadar güçlü olduğunu gösteren önemli işaretlerden biridir. Doğru ve anlamlı yaşanırsa eğer diğer tüm duygular gibi insana çok şey kazandırır. İnsanın acıdan kaçması yerine onunla birlikte yürümesi gerektiği söylenir.
İnsan, acısı ile gerçek değerini bulur. Acı, insanı duyarlılaştırarak doğru eylemlerde bulunmanın kapılarını aralar. Acılar sorgulamanın, araştırmanın aracıdır. İnsan, acı üzerinden kazanmış olduğu deneyimlerle hata payını azaltır. Acı, sevincin hem nedeni hem de kaynağıdır. Önemli olan, acı üzerinden elde edilen deneyimlerle yeni bir dünyanın kurulmasına katkıda bulunmaktır.
Acı; aklı, kalbi ve ruhu güçlendirir, olgunlaştırır. “Beni öldürmeyen şey güçlendirir” diyor Friedrich Nietzsche. Akıl, kalp ve ruh acı çekerek duyarlılık inşa eder ve insan bu inşa edilişin sonunda yeni anlam dünyalarına, ideallere yolculuğa başlar. Bu yolculuk onda bir çözüm arayışını başlatır.
Büyük ideallerin peşinden gidenlerin çoğu acılarla yoğrulanlardır. Mücadele edebilme ve direnme gücü gelişir acılarla. Acılar, daha zorlu dönemlere hazırlar insanı. Dayanma gücünü, direnci artırır. Zorluklar karşısında asla yılmamayı öğretir. İdealler uğruna canları, malları, statüleri feda edebilmeyi… Yanlışlara meydan okuyabilmeyi… Sabretmeyi… Yakınmamayı…
Acıyı yaşamak insanı bitirmez. İnsanı bitiren, acıyı yaşayamamaktır. Acıyı anlamlandırarak yaşayan bir insan daha ileri bir insani duyguya erişir. Acı, derman olur o vakit.
Acı çekmek insan olmanın gereğidir aslında. Her şeyin yolunda gittiği, istenilen her şeyin elde edildiği bir hayatta insan nasıl şekillenebilir? Olup bitenler karşısında hangi tepkiyi, duyarlılığı gösterebilir acı çekmeyen insan.
Acı çekmek… Dövünmeden… İsyan etmeden… Çekilen acıların büyük sınavın bir parçası olduğu bilinciyle… Böylesinin daha hayırlı olabileceğine inanarak… Vakarla… İleride daha büyük ve daha farklı acıların da yaşanabileceğini düşünerek… Şükrederek… Her şeyin Allah’ın bilgisi dâhilinde olduğunu unutmadan… Dünyada çekilen acıların ve her türlü üzüntünün ödülünün hesap gününde fazlasıyla verileceği inancıyla… Sabır ve tevekkül edilsin yeter ki.
Acılar, sabır ve tevekkülle doğru yönetilir. Akıl ve irade ile… Vicdan ve bilinç ile… İman ile… Dua ile… O takdirde ancak acılar insana yol gösterici olurlar.
“Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır, ayaklarımızı sabit kıl ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et.” (Bakara, 2/250)
Özgürlük isteniyorsa eğer sıkıntıya, açlığa katlanmak gerek. Özgürlük yolu acı, gözyaşı ve kanla doludur çünkü. Kalplerdeki acı ile birlikte umut etmek zamanıdır şimdi. Yine, yalnızca acımak yetmez, bu acıların bitmesi için her türlü imkânı seferber etmek gerekir.
Mazluma yardımın en büyüğü onlara el uzatmak, zulmü birlikte bitirmektir.
Onlara acımak insani bir durumdur ama önemli olan, acı ile birlikte bir çözüm yolu bulmak için kafa yormak, eldeki tüm imkânları zulmün son bulması için kullanmaktır. Çaresizlikten söz edilmesi kabul edilemez. Hangi imkân kullanıldı da Gazze konusunda çaresizlikten söz edilsin? Askeri bir yardımda bulunmaya engel nedir? Gazzeliler’in payına düşen yalnızca eylemsiz dua mı? Ne zaman yardımda bulunacak Gazze’nin sözde savunucuları? Gazze bittikten sonra mı? Umursanması gereken acılardan değil midir Gazze halkına uygulanan soykırım?
Bir davası, bir ideali olmayanlar için bazı acılar hiç de umursanacak acılar değildir. Davası, ideali olan insanların derdi vardır ve onlar dertlerini severler. O dert nedeniyle çekilen acıdan da yakınmazlar. Onların acıları dünyalık peşinde olanların acılarından çok farklıdır çünkü. Susamaz, gözünü ve kulağını kapatamaz onlar. Kardeşlerinin acısını derinden hissederler.
“Müslümanlar birbirini sevmekte, birbirine acımakta, birbirini korumakta bir vücut gibidir. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman diğer uzuvları da bu nedenle uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.” (Müslim, Buharî)
Başkalarına yapılan zulümden de sorumlu olduklarının bilincindedir onlar. Zulüm karşısında kayıtsız kalmak düşkünlüktür çünkü. Kime yapılırsa ve kim yaparsa…
O acının yanından geçmeyenler de var. Çağın barbarlığını görmezden gelenler… Büyük bir soykırım yaşanırken susanlar, kör taklidi yapanlar, kulaklarını kapatanlar… Hiçbir şey olmamış gibi davrananlar… Her şey normalmiş gibi rutin hayata devam edenler…
Hangi kelimelerle anlatmak gerekir bu kayıtsızlık halini? Tüketim hırsına yenik bir toplumda hazzın bönlüğü, gösteriş düşkünlüğü acının suskunluğuna, mahremiyetine galip mi geldi yoksa? Kimileri kendilerinin olmayan bir acı olarak mı görüyor masum bebeklerin katledilmelerini? Hiç mi gündemlerine almayacaklar Gazze’deki cihadı/soykırımı bazı sözde Müslüman yazarlar, çizerler, akademisyenler? Müslümanların ölümüne hükmedilirken… Acılar üzerinden siyasal kariyer biçilirken… Ölü bebek gövdeleri üzerinden güvenlik vaat edilirken…
Gazze’deki soykırım ve vahşet gözler önünde iken, çocuk ve kadınların feryadı kulaklarda çınlarken başka konuların gündemde tutulması olacak şey mi?
Gazze’deki acıdan daha büyük bir acı mı var? Gazze’deki açlıktan, yoksulluktan daha zor bir açlık, yoksulluk mu var? Tarihin hiçbir döneminde bu kadar küçük bir toprak parçasına bu kadar çok bomba yağdırılmamıştır. Böylesine daracık bir alanda tarihe adlarını kahraman olarak yazdıran bu kadar kahraman da yok.
Çocuklar, kadınlar, yaşlılar, engelliler birer birer katledilirken utanmaz mı Müslümanlar canlarını Allah için veremediklerinden? Suskunluğun acı zehrini yudumlamazlar mı? Hangi yüzle Müslüman olduklarını söyleyecekler bunlar?
İki milyon Gazze halkı iki milyar sözde Müslüman adına cihad ederken, birçok gerçekliği de gün yüzüne çıkarmıştır kuşkusuz: Müslüman dünyanın biten değerlerini… Göstermelik kurumlarını… “Birlik-beraberlik”, “İslam kardeşliği”, “Ümmet” gibi kavramların içlerinin çoktan boşaltılmış olduğunu… Tüm paradigmaların, tüm süslü retoriklerin çöktüğünü… Tüm sözde kurtarıcıların planlarının, Gazze’de şehid edilen çocuğun düşen uçurtması gibi, Akdeniz’in sularına gömüldüğünü…
Bugün baba otoritesi, anne şefkati, aile, terbiye, ahlâk gibi tüm değer ve kurumları hedef alan topyekûn bir saldırı hatta bir toplum mühendisliği projesi ile karşı karşıyayız. Aile içinde baba otoritesinin sarsılması, anneliğin ve anne şefkatinin sanki bir yükmüş gibi algılanıyor olması, çocukların bencil ve narsist bir psikolojinin içerisine sürüklenmesi, aile ile birlikte toplumu ve insanlığı hedef alan topyekûn bir saldırıdır.
Tarihsel olarak özgürlüğün yayılması, özellikle ekonomik ve siyasi alanlarda, egemen güçlerin çıkarlarıyla çatışmış ve bu durum daha sıkı ideolojik denetim mekanizmalarının devreye sokulmasına yol açmıştır. Günümüzde de benzer süreçler yaşanmaktadır; halkın bilgiye erişimi ve özgür düşünce pratiği genişledikçe, bu alanda müdahaleler ve baskılar çoğalmaktadır.
İddiasını kaybetmiş bir din söylemi ya tarih sahnesinden çekilecek ya da başka ideolojilerin boyunduruğuna girmekten başka bir yol bulamayacaktır. Biz İslam’ın tarih boyunca olduğu gibi bugün de insanlığın problemlerine çözüm bulma potansiyeline sahip olduğuna inanıyoruz. Bu anlamıyla İslam, misyonunu tamamlayarak tarih sahnesindeki yerini almış bir din değildir.
Peki, acı kelimesi yüzümüzde gülücükler açmaya neden olmasın ama hayatın gerçeği değilmiş, hiç önemi yokmuş, gereksizmiş gibi algılanmasına da itirazımız, söyleyeceklerimiz olmasın mı? O halde acı, hüzün; mutluluk, haz, bu kavramlardan ne anlıyoruz, ne anlayabiliriz ya da ne anlamalıyız?
Gazze ya da Acının Onmaz Hali
Duyguların en gerçeğidir “acı”. Renkler, diller, dinler, yaşam biçimleri, fiziksel özellikler değişse de insanın yüzündeki acı ifadesi hiç değişmemiştir. Üzüntünün kalbe yansımasını yüzler hep aynı mimikle gösterir çünkü. Olumsuz bir durum, olay, davranış karşısında verilen tepkilerden biridir acı. İnsanda bırakılan derin izlerin dışavurumudur acı. Aklın, kalbin, ruhun, bedenin, zihnin uyumlu çalışmasıyla ancak kendi anlamını kavrayabilen insan için bu bütünlüğü sağlama yolunda uyarıcı bir iletidir acı.
“İnsanın alışamayacağı acı yoktur” diyenler var. İnsanı alçaltmaz mı bazı acılara alışması? Acıya alışmak mı, ona uyum sağlamak mı? Acıya direnmek mi? Her neyse, bir şekilde acılar da gizlenebiliyor diğer duygular gibi.
Gerçek acıyı tadınca acıya alışamadığını anlıyor insan. Ruhun derinliklerinde gözyaşlarını akıtıp da acıya boyun bükmek zorunda kaldığı zaman anlıyor insan acıya alışılamadığını. Enkaz altından çıkarılan bebekleri, yanmış yüzleri gördüğü zaman… Ağlama yeteneğini kaybettiği zaman… Kas ağrılarına benzemiyor çünkü bu acı. Nasıl alışabilir insan derinlere inen acıya?
Acı da fanidir elbette her şey gibi. Çekilen acıların karşılığını kuşkusuz görecektir insan. Bir günü, bir ay yapan acının…
İnsanı insan yapan onun acılarıdır belki de. Peygamberler en büyük acıları çekmiştir. Kemale doğru yürüyen bir varlıktır insan. Bu da ancak ruhun olgunlaşması ile mümkündür. Ruhu olgunlaştıran ise acıdır.
Acının kutsanması değildir bu. Bu vesileyle kullarını arındırmak istiyor Yaratan. Birçok ilahi hikmetin acılar sonunda ancak ortaya çıkabileceğini unutmamak gerek.
Her acı da bir değildir elbette. Acı vardır konuştukça dindirilen… Acı vardır sessizlikte sakinleşen… Acı vardır giderek derinleşen…
İncelikleri olan acılar vardır. İfsat eden değil, ıslah eden… Yıpratan değil, yenileyen… Üreten, değer katan, yücelten… O acıları sırtlanıp yürümek, o acılara göre yaşamak, o acıların öğrettiklerini büyütmek… Yeter ki doğru yerinden kavransın, yüklenildiğinde değerlenen acı olsun.
İnsanın içi kor gibi yanarken susması acıların en kötüsüdür belki de. Acıyı sessizce yudumlamak… İç çekerek… Kahrolarak… Sessizliğin çığlığında boğularak…
Derin acıların dilsiz olduğu söylenir. Onlar başka acılara benzemez çünkü. İşte öyledir Gazze’nin acısı.
Gazze… Bitmeyen, dinmeyen acı…
Gazze… Yiğitlerin otağı… Allah yolunda ölümü kuşanıp ölümü öldüren Ebu Ubeydeler’in diyarı. Şehadete meftun yiğitlerin yurdu… Her akşam birbirleriyle helalleşerek başlarını yastığa koyan annelerin, babaların, çocukların ülkesi…
Gökten yağmur gibi füzelerin, bombaların yağdığı yerin adıdır Gazze… Her metrekaresine yüzlerce şehidin düştüğü topraklar… Masum insanların katledildiği, rehin alındığı; sivil yerleşim yerlerinin bombalandığı… Yerinden edilmelerin, alıkonulmaların, yakıp yıkmaların, işkencelerin yaşandığı… Hak ile bâılın, iman ile küfrün, adalet ile zulmün ayrıştığı… Safların netleştiği, niyetlerin açığa çıktığı…
Dünyanın en vahşi, en zalim ordusuyla korkusuzca savaşan erler oradadır. Yalnız bırakılmalarına rağmen Müslümanlar adına büyük bedeller ödeyen onurlu halk… İmanın tadına varmamış olsalardı meydan okurlar mıydı dünyaya? Şehit düştüler birer birer. İşaret parmaklarını dünyanın kör gözüne sokarcasına uzatarak… Şehadet getirerek… Acısı tarih boyu sürecek bir soykırım yaşanırken… Jeopolitik entrikaların her zamankinden daha fazla belirleyici olduğu bir dönemde… Dünyada en kısa sürede en fazla çocuğun öldürüldüğü yer olarak tarihe geçecektir kuşkusuz, acının tarihi yazılırken. Ondandır, Gazze hakkında yazı yazmanın zorluğu.
Yalnızca enkaz yığınlarıyla, yitirilmiş hayatlarla doludur Gazze sokakları. İnsanlığımızın bir parçası olan cesetlerin enkaz altından çıkarılmasında yankılanıyor her bir çığlık, her bir gözyaşı. Birlikte yaşadıklarımız, birlikte öldüklerimizdir onlar.
Bir görünen, bir de görünmeyen yüzü vardır Gazze’nin. Açıklanan doğru ya da yanlış bilgiler görünen yüzüdür onun… Açıklanmayanlar ya da açıklanamayanlar ise görünmeyen yüzüdür kuşkusuz: Acı, korku, kayıp, yalnızlık, çaresizlik, açlık, susuzluk… Soykırım… Duyulmayan çığlıklar…
O kadar acı var ki küçücük Gazze’de… Çocuklara kıyan kahrolası bir ölüm makinesi duruyor karşılarında. Lanetlemez mi azıcık vicdanı olanlar bu ölüm makinesini? Evet, vicdanı olan herkes ağlar, toprakları küçük ama dâvaları büyük Gazzeliler’e.
Yağıyor üzerlerine bombalar. İnançlarından, vakarlarından ödün vermedikleri için… Sömürgecilerin önünde eğilmedikleri için… Asimile edilmeyi kabul etmedikleri için… Ruhen ezilmeyi reddettikleri için… Zulme meydan okudukları için…
İslam beldelerini kan gölüne çeviren zalimlerdir, Siyonistler ve onların sözde insan haklarını önemseyen Batılı müttefikleri. Vicdan kapısını kapatanlar… Dünyayı ve insanlığı zulüm ve vahşetle kuşatanlar… İnsanları topraksız bırakıp ardından da toprağı insansız bırakmak isteyenler… Parçaladıkları çocuk gövdelerinin üzerinden efendiliklerinin onaylanmasını isteyenler… Hem de gün ortasında ve herkesin önünde yapabilirliğin verdiği küstahlıkla… İnsanlığın ortak vicdanını hükümsüz kılarcasına… İnsanları bir acı nihilizmine sürüklemek istercesine… Kötülüğün mutlak galibiyetinin kabul edilmesini dayatırcasına…
“Rabbimiz! Onların mallarını yerin dibine geçir ve onların kalplerinin üzerini şiddetle bağla.” (Yunus, 10/88)
Terörle mücadele bahane edilmiştir bir halk toptan imha edilirken… Gazzeli bebekler terörist miydi gerçekten? Kötülük kolaylaştırıldığı için mi olup bitenler terör söylemi üzerinden meşrulaştırılmaya, makulleştirilmeye çalışılmaktadır? Yahudi Hannah Arendt’in kötülüğün sıradanlaşması ile ilgili sözleri şimdi İsrail için geçerli değil midir?
ABD-İsrail koalisyonu kötülüğü meşrulaştırmaya, makulleştirmeye çalışsa da onlara karşı büyük bir mücadele sergilemektedir Gazze halkı. Bu nedenle Gazze’deki halkın mücadelesini, direnişini bir yana bırakıp yalnızca “acı” üzerinden bir duyarlılık oluşturmak doğru değildir. Bir direniş varsa eğer, bir zafer vardır zaten. Yılgınlık, çaresizlik, yakınmak umutsuz olanların yaklaşım tarzıdır. Gazze’de insanların gözü önünde yaşanan zulüm insanlık vicdanını ayyuka çıkarmıştır; bu doğru, ama tüm dünya söz konusu zulme karşı verilen direnişe, haksızlıklarla baş edebilecek bir kahramanlığa tanık olmaktadır.
Gazze’de direnen yiğitler var. Direnen yiğitler kadar şehit olan, yaralanan, enkaz altından çıkarılan insanların sergiledikleri sabır, kararlılık, hayata ve ölüme bakma biçimleri bir kurtuluşa davet edecek kadar içinde mesaj barındırmaktadır. İnsana acı veren, yıkımlara neden olan bu sosyolojik deprem, insanların düşüncelerinde bir takım olumlu değişimlere neden olabilir. Çünkü acı ve zorluklar insanlar için hep olumsuz sonuç doğurmaz; aksine, bazen onlar için iyi bir eğitici-öğretici olurlar. Acı ve zorluklardan elde edilen deneyimler insanlara farklı kazanımlar sağlayabilir. Acının dönüştürücü gücüdür bu. Acının dönüştürücü gücü ile hayatın anlamı arasında olumlu yönden bir ilişki vardır.
Tüm duygular işlevseldir aslında. Bu duygular birbirini tamamlayınca bir anlam ifade edebilir. Yine, insan parçalardan oluşan bir bütündür ve bu bütün insandan daha fazlasıdır. Umut, düşünce, sevinç gibi acı da insana bir şey katar. Acı, insani yanın halen ne kadar güçlü olduğunu gösteren önemli işaretlerden biridir. Doğru ve anlamlı yaşanırsa eğer diğer tüm duygular gibi insana çok şey kazandırır. İnsanın acıdan kaçması yerine onunla birlikte yürümesi gerektiği söylenir.
İnsan, acısı ile gerçek değerini bulur. Acı, insanı duyarlılaştırarak doğru eylemlerde bulunmanın kapılarını aralar. Acılar sorgulamanın, araştırmanın aracıdır. İnsan, acı üzerinden kazanmış olduğu deneyimlerle hata payını azaltır. Acı, sevincin hem nedeni hem de kaynağıdır. Önemli olan, acı üzerinden elde edilen deneyimlerle yeni bir dünyanın kurulmasına katkıda bulunmaktır.
Acı; aklı, kalbi ve ruhu güçlendirir, olgunlaştırır. “Beni öldürmeyen şey güçlendirir” diyor Friedrich Nietzsche. Akıl, kalp ve ruh acı çekerek duyarlılık inşa eder ve insan bu inşa edilişin sonunda yeni anlam dünyalarına, ideallere yolculuğa başlar. Bu yolculuk onda bir çözüm arayışını başlatır.
Büyük ideallerin peşinden gidenlerin çoğu acılarla yoğrulanlardır. Mücadele edebilme ve direnme gücü gelişir acılarla. Acılar, daha zorlu dönemlere hazırlar insanı. Dayanma gücünü, direnci artırır. Zorluklar karşısında asla yılmamayı öğretir. İdealler uğruna canları, malları, statüleri feda edebilmeyi… Yanlışlara meydan okuyabilmeyi… Sabretmeyi… Yakınmamayı…
Acıyı yaşamak insanı bitirmez. İnsanı bitiren, acıyı yaşayamamaktır. Acıyı anlamlandırarak yaşayan bir insan daha ileri bir insani duyguya erişir. Acı, derman olur o vakit.
Acı çekmek insan olmanın gereğidir aslında. Her şeyin yolunda gittiği, istenilen her şeyin elde edildiği bir hayatta insan nasıl şekillenebilir? Olup bitenler karşısında hangi tepkiyi, duyarlılığı gösterebilir acı çekmeyen insan.
Acı çekmek… Dövünmeden… İsyan etmeden… Çekilen acıların büyük sınavın bir parçası olduğu bilinciyle… Böylesinin daha hayırlı olabileceğine inanarak… Vakarla… İleride daha büyük ve daha farklı acıların da yaşanabileceğini düşünerek… Şükrederek… Her şeyin Allah’ın bilgisi dâhilinde olduğunu unutmadan… Dünyada çekilen acıların ve her türlü üzüntünün ödülünün hesap gününde fazlasıyla verileceği inancıyla… Sabır ve tevekkül edilsin yeter ki.
Acılar, sabır ve tevekkülle doğru yönetilir. Akıl ve irade ile… Vicdan ve bilinç ile… İman ile… Dua ile… O takdirde ancak acılar insana yol gösterici olurlar.
“Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır, ayaklarımızı sabit kıl ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et.” (Bakara, 2/250)
Özgürlük isteniyorsa eğer sıkıntıya, açlığa katlanmak gerek. Özgürlük yolu acı, gözyaşı ve kanla doludur çünkü. Kalplerdeki acı ile birlikte umut etmek zamanıdır şimdi. Yine, yalnızca acımak yetmez, bu acıların bitmesi için her türlü imkânı seferber etmek gerekir.
Onlara acımak insani bir durumdur ama önemli olan, acı ile birlikte bir çözüm yolu bulmak için kafa yormak, eldeki tüm imkânları zulmün son bulması için kullanmaktır. Çaresizlikten söz edilmesi kabul edilemez. Hangi imkân kullanıldı da Gazze konusunda çaresizlikten söz edilsin? Askeri bir yardımda bulunmaya engel nedir? Gazzeliler’in payına düşen yalnızca eylemsiz dua mı? Ne zaman yardımda bulunacak Gazze’nin sözde savunucuları? Gazze bittikten sonra mı? Umursanması gereken acılardan değil midir Gazze halkına uygulanan soykırım?
Bir davası, bir ideali olmayanlar için bazı acılar hiç de umursanacak acılar değildir. Davası, ideali olan insanların derdi vardır ve onlar dertlerini severler. O dert nedeniyle çekilen acıdan da yakınmazlar. Onların acıları dünyalık peşinde olanların acılarından çok farklıdır çünkü. Susamaz, gözünü ve kulağını kapatamaz onlar. Kardeşlerinin acısını derinden hissederler.
“Müslümanlar birbirini sevmekte, birbirine acımakta, birbirini korumakta bir vücut gibidir. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman diğer uzuvları da bu nedenle uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.” (Müslim, Buharî)
Başkalarına yapılan zulümden de sorumlu olduklarının bilincindedir onlar. Zulüm karşısında kayıtsız kalmak düşkünlüktür çünkü. Kime yapılırsa ve kim yaparsa…
O acının yanından geçmeyenler de var. Çağın barbarlığını görmezden gelenler… Büyük bir soykırım yaşanırken susanlar, kör taklidi yapanlar, kulaklarını kapatanlar… Hiçbir şey olmamış gibi davrananlar… Her şey normalmiş gibi rutin hayata devam edenler…
Hangi kelimelerle anlatmak gerekir bu kayıtsızlık halini? Tüketim hırsına yenik bir toplumda hazzın bönlüğü, gösteriş düşkünlüğü acının suskunluğuna, mahremiyetine galip mi geldi yoksa? Kimileri kendilerinin olmayan bir acı olarak mı görüyor masum bebeklerin katledilmelerini? Hiç mi gündemlerine almayacaklar Gazze’deki cihadı/soykırımı bazı sözde Müslüman yazarlar, çizerler, akademisyenler? Müslümanların ölümüne hükmedilirken… Acılar üzerinden siyasal kariyer biçilirken… Ölü bebek gövdeleri üzerinden güvenlik vaat edilirken…
Gazze’deki acıdan daha büyük bir acı mı var? Gazze’deki açlıktan, yoksulluktan daha zor bir açlık, yoksulluk mu var? Tarihin hiçbir döneminde bu kadar küçük bir toprak parçasına bu kadar çok bomba yağdırılmamıştır. Böylesine daracık bir alanda tarihe adlarını kahraman olarak yazdıran bu kadar kahraman da yok.
Çocuklar, kadınlar, yaşlılar, engelliler birer birer katledilirken utanmaz mı Müslümanlar canlarını Allah için veremediklerinden? Suskunluğun acı zehrini yudumlamazlar mı? Hangi yüzle Müslüman olduklarını söyleyecekler bunlar?
İki milyon Gazze halkı iki milyar sözde Müslüman adına cihad ederken, birçok gerçekliği de gün yüzüne çıkarmıştır kuşkusuz: Müslüman dünyanın biten değerlerini… Göstermelik kurumlarını… “Birlik-beraberlik”, “İslam kardeşliği”, “Ümmet” gibi kavramların içlerinin çoktan boşaltılmış olduğunu… Tüm paradigmaların, tüm süslü retoriklerin çöktüğünü… Tüm sözde kurtarıcıların planlarının, Gazze’de şehid edilen çocuğun düşen uçurtması gibi, Akdeniz’in sularına gömüldüğünü…
İlgili Yazılar
Meskulen Erkek, Feminen Kadın Bağlamında İnsan ve Aile
Bugün baba otoritesi, anne şefkati, aile, terbiye, ahlâk gibi tüm değer ve kurumları hedef alan topyekûn bir saldırı hatta bir toplum mühendisliği projesi ile karşı karşıyayız. Aile içinde baba otoritesinin sarsılması, anneliğin ve anne şefkatinin sanki bir yükmüş gibi algılanıyor olması, çocukların bencil ve narsist bir psikolojinin içerisine sürüklenmesi, aile ile birlikte toplumu ve insanlığı hedef alan topyekûn bir saldırıdır.
Düşüncenin Evrimi
Tarihsel olarak özgürlüğün yayılması, özellikle ekonomik ve siyasi alanlarda, egemen güçlerin çıkarlarıyla çatışmış ve bu durum daha sıkı ideolojik denetim mekanizmalarının devreye sokulmasına yol açmıştır. Günümüzde de benzer süreçler yaşanmaktadır; halkın bilgiye erişimi ve özgür düşünce pratiği genişledikçe, bu alanda müdahaleler ve baskılar çoğalmaktadır.
İddiasını Kaybetmiş Bir Din Söylemi ya da İçtihadı Yeniden Düşünmek
İddiasını kaybetmiş bir din söylemi ya tarih sahnesinden çekilecek ya da başka ideolojilerin boyunduruğuna girmekten başka bir yol bulamayacaktır. Biz İslam’ın tarih boyunca olduğu gibi bugün de insanlığın problemlerine çözüm bulma potansiyeline sahip olduğuna inanıyoruz. Bu anlamıyla İslam, misyonunu tamamlayarak tarih sahnesindeki yerini almış bir din değildir.
Acılarından Filizlenir İnsan
Peki, acı kelimesi yüzümüzde gülücükler açmaya neden olmasın ama hayatın gerçeği değilmiş, hiç önemi yokmuş, gereksizmiş gibi algılanmasına da itirazımız, söyleyeceklerimiz olmasın mı? O halde acı, hüzün; mutluluk, haz, bu kavramlardan ne anlıyoruz, ne anlayabiliriz ya da ne anlamalıyız?