Mutlakçı dil ile ilgili tanımlamaların, modernlik içinden yapıldığının altını çizmek gerekir. Gelenek ve modernlik arasında yapılagelen ayrımların Türk düşünce tarihi açısından özel yerinin olduğu açıktır. Tanzimat ile birlikte yüzünü Batı’ya çeviren Osmanlı, Batı ile karşılaşmasında bir ‘medeniyet krizi’ yaşar. Söz konusu kriz çok yönlüdür. Örneğin Batılılaştığını sanan aydının bilinçli ya da bilinçsiz geleneğin diliyle konuşması, bu krizin yıllarca sürecek işaretlerini barındırır. Esasen bunda farkında olunsun ya da olunmasın, geleneğin, hayatın en küçük parçasına dek sirayetinin etkisi vardır. Çünkü zihniyetler, değişimlere karşı dirençli yapılardır ve zihniyet değişimleri de bu nedenle tarihte yavaşlığın tarihi olarak adlandırılırlar.
Tanpınar, metinlerinde kimi zaman “mutlakçı şair”, “mutlakçı sanatkâr” gibi ifadelere yer verir. Mutlak kavramı Tanpınar’ın lügatinde, sanatkârın bir şekilde ‘muayyen’ bir hayat iklimine yaslanıyor olarak konuşmasına gönderme yapar. Bu iklimde insanın aslî vazifesi, ebedi asl’a ulaşmaktır. Dolayısıyla kavram, geleneğin hayat, insan ve eşya karşısında almış olduğu tavrı da içerir. Nitekim Tanpınar, 19. yüzyıldaki medeniyet krizini, “mutlakı kaybetmekten doğan buhran” şeklinde betimler.
Mutlakı kaybetmek, o dünyaya ait olan dili kaybetmekle aynı anlama gelir. Bu bir lügat değişimi demektir. Esasen bunda insanın hayat karşısındaki duruşunun, tavrının değişimi de vardır.
Dil ile tavır, nihayetinde birbirinden ayrılmazlar. Bunların birbirine içkin olma durumu, aralarındaki ilgiyi kopmaz kılan unsurlardan biridir. İrfan geleneği de bu ilgiye başka bir yönden zaman zaman vurgu yapar. Örneğin gönül denizdir, dil kıyı. Hâliyle kıyıya vuran denizde olandır. Dile vuran ise gönülde olandır. Bu tür analojileri çoğaltmak mümkündür fakat burada dilin, irfanî geleneğin vurgusundan farklı olarak anlamla ilgisi üzerinde durulduğunu ifade edelim. Çünkü dil ile tavır arasındaki birlikteliği muhkem kılan unsur büyük ölçüde söylemin kendisidir. Yapısalcı teorinin yazar ile metin arasındaki ilgiyi koparması, metni yazarından bağımsız bir olgu hatta dil gibi ‘bizzat kendi içinde bir sistem’ olarak görmesi hususunu, dili başka boyutlarıyla ele alan yaklaşım olarak dışarıda tuttuğumuzu belirtelim.
Mutlakçı dil ile ilgili bir tanıma doğru seyrederken hâliyle söylemin müntesiplerine vaat ettikleri ya da etmedikleri üzerinde durulur. Klasik edebiyatı merkeze alarak diyebiliriz ki “ister şiir olsun isterse kıssa, alegorik veya sembolik metin olsun, hemen hepsinde dile gelen, muayyen bir hayatın ufku yahut bu hayatın sonunda vaat edilen mutluluk yahut tesellidir. Büyük bir iddiayla bu söylem, bir insan hayatını tanzim etmeyi diler. Böylece insanın kaderi üzerinde doğrudan ya da dolaylı bir tahakküm kurar. Gerekleri yerine getirildiğinde ise vaat ettiği mutluluk yahut maruz kalınan bir yığın acının tesellisidir.” Esasen bunda belirleyici olan söylemin gücüdür. Nihayetinde söylem “hakkında söz ettiği şeyi belirli bir epistemolojiye dayalı olarak kurar, yapılandırır ve onu toplumun kabulleri arasına katar. İnsanın eşya ve madde karşısındaki tavrı da yapılandırılmış kavram ya da nesneye göre şekillenir. Toplum da bir şekle bürünmüş olan bu tavra eşlik eder. Söylem böylece mensupları üzerinde belirleyici ve yönlendirici bir güce erişmiş olur. O artık kendisine kolayca karşı çıkılamayandır. Doğrudan ya da dolaylı kendini mutlak bir değer kapsamında muhafaza eder ve toplumun bir bütün hâlinde ayakta durmasını sağlayan unsura döner. Bu yönüyle kendisini sahiplenenler ya da reddedenler üzerinde neredeyse aynı oranda tahakküm kurar.” Söylem böylece kendine tabi olanın yazgısını hep daha iyiye olacak şekilde tayin etme temennisindedir. Söylemin, müntesipleri üzerindeki tahakkümünün vaadi ise yukarıda değinildiği gibi mutluluk yahut da tesellidir.
Tanpınar, klasik edebiyatın dayandığı zihniyet sistemini tahlil ederken saray istiaresinden yararlanır ve bu istiare üzerinden müşterek medeniyet dediği Müslüman Şark’ın dolaylı olarak da kadim Şark’ın düşünce sisteminin temelindeki ortaklığı açık eder. Evren üzerinde Tanrı’nın, hayat ve reaya üzerinde hükümdarın, maşuk üzerinde ise sevgilinin mutlak hâkimiyetinden söz eden Tanpınar, sosyal hayatta sarayı merkezi bir konum olarak ele alır. O tıpkı Tanrı gibi feyzin, ışığın kaynağıdır. İnsan ona yakın olduğu kadar mesut, ondan uzak olduğu kadar da bahtsız sayılır. Burada her üç merkezin de keyfi bir iradeye dayalı olarak hareket ettiğine vurgu yapan Tanpınar, her üçünün de idare ettikleri üzerinde denetlenemez egemenliğinden bahis açar. Bu durum haliyle aşağının her saadetini yukarının muhtemel gazabıyla tehdit eder. Sorgulanamaz iradesiyle yukarı, aşağının yazgısını yönlendirir, denetler. Bu gücün kaynağında ise mutlak idareyle elde edilmiş mutlak bilgi vardır. Mutlakçı idarelerle mutlakçı dil arasındaki paralellik de bu doğrultuda kurulabilir. Mutlakiyetçi idareler, kendilerinin her tür tehditten emin kılınmasını önceleyen siyasi yapılar olarak karşımıza çıkarlar. Mutlak yetki aynı zamanda sıradan hayatlara doğrudan müdahale etme salahiyetini de kendinde bulur. Siyasi anlamda, kendini denetleyecek enstrümanları dışarıda tutan mutlakiyetçi idarelerin dilde de birtakım yansımalarının olması kaçınılmazdır. Nitekim klasik dönemin dili bu anlamda mutlakçı bir düşünüş sisteminin üzerine kurulu olarak şekillenir. Onda da sorgulanamaz ve doğrulanamaz bir dilin teferruatları görülür. Bu doğrultuda mutlakiyetçi düşünüşün farklı sahalardaki ortak zuhurundan söz edilebilir.
Mutlakçı dil veya söylem, kendisine itaat edenlere mutluluk yahut teselli gibi cömert vaatlerde bulunurken kendisine itaat etmeyenleri ise tersinden mutsuzluk yahut da kahır gibi acılara maruz bırakır. Bu yönüyle mutlakçı dil, istekli olsun olmasın, muhatap üzerinde bir çeşit baskı kurar. Baskı, sürece yayılır gibi kokusu ve rengi gittikçe yaklaşan bir ağırlığa dönüşür. Bu kendini ağırdan hissettiren bir dayatmadır. Dayatma temelde muhatap üzerinde birtakım hesaplara girişir ve çoklukla da onu değiştirmeyi ya da kendine benzetmeyi hedefler. Bu doğrultudaki dayatmanın ancak hakikati temsil iddiasıyla hayatiyet kazanabileceğini görmek zor değildir. Burada anahtar görevi üstlenen hakikatlilik sözü ve değeri ile karşı karşıyayızdır. Elbette insanın, bile isteye veya herhangi bir meşru gerekçeye dayanmadan ya da hakikatten bütünüyle yoksun olarak dahası bilinçli şekilde bir yanlışın içinde bulunarak muhatabına karşı dayatmaya girişmesinin pek de insan doğasıyla örtüşmediğini, bunun tabii bir insan davranışı olmadığını kabul ettiğimiz takdirde bu böyledir. Çünkü mutlakçı dil, başka hayatları yönlendirme ve onlara yön tayin etmedeki cesaretini yaslandığı düşüncenin hakikatlilik değerinden alır. Başka ifadeyle hakikat bilgisine sahip olmak kişiye onu başkalarına aktarma ve hatta dayatma hakkını da dolaylı olarak telkin eder. Bilme eyleminin nihai hedefinin kesin bilgiye ulaşmak olduğundan herhalde kuşku duyulmaz. Hakikat bilgisine sahip olduğunu düşünen ya da sahip olduğu bilgi ve söylemin hakikatlilik değerinden kuşku duymayan bir insanın bütün bir estetik ihmale rağmen hakikatliliğin değerine ve gücüne yaslanarak kendini var kılabildiği açıktır.
Mutlakçı dil, hakikati inhisar altına alan bir konuşmayla yoluna devam eder. Oysa hakikatin temellük edilemez niteliği, onun inhisar altına alınamayacağını ima eder.
Hakikati temellük etme kişiye onu dayatma gücünü verir veya en azından kabul ettirmede herhangi bir feragate sevk etmez. Diğer taraftan hakikat bilgisine sahip bir edayla konuşma öyle ya da böyle kişiyi, yeniye açık olmada veya mevcudu sorgulamada ketum kılar. Bu tür edebi metinlerde söyleyicinin kendini hakikat merkezi telakki ederek konuşmasına tanık olunur. Neyin iyi neyin kötü olduğu bellidir. İyinin, güzelin, çirkinin, yanlışın sınırları çizilmiştir. Ne iyi ne kötü; ne güzel ne çirkin kavramları tartışılabilir. Kavramlar, söylemin denetimindedir ve toplumca sorgulanamaz olarak kabul edilirler. Bu yüzden mevcudun dışına çıkan kolaylıkla tanımlanabilir. Dijk’ın dediği gibi “yüklemlerin çoğu, belirli toplum ve kültürde değerlendirmeci (güzel, kibar, doğru, yanlış vb ) veya gerçeğe dayalı (sandalye, taş kâğıt araba vb) bakış açısına sahiptirler; hatta bunlar ister gerçeğe dayalı isterse değerlendirmeci olsun (hırsız, terörist, ağır, kirlilik vb) grup üyelerinin ideolojisine dayanırlar.” Mutlakçı dilin sınırlarında iyi niyetle olsun olmasın dil muhatabın düşüncesini ya da davranışını yukarıda belirtilen şekilde tanımlama eğilimine girer. Ona başkasını tanımlama gücünü veren esas unsurun ise içerikleri sabitlenmiş kavramlar dünyasının olduğu açıktır.
Adorno’nun deyişiyle önemli olan konuşan kişinin; kendi düşüncesinin de yanlışlık içerebileceğine dair bir seziyi her defasında muhatabına ulaştırabilmesidir. Esasen bu ufukta serdedilen oldukça lezzetli bir ifade de “benim doğrum, yanlış olma ihtimali olan doğrudur, senin yanlışın ise doğru olma ihtimali olan yanlıştır” şeklinde İslam düşüncesinin merkezinde yer edinir. Bu bakış açısı, söylenenin önünde sonunda bir yorumdan veya te’vilden öteye geçemeyeceğinin altını çizer. Nihayetinde herhangi bir söylem de bir görme biçimidir ve esasında bir yorumdan fazlası değildir. Bu doğrultuda insanın da hayat içinde dile getirdikleri, tek gözün görme biçimi olarak bir yorumdan ötede görülemez.
Sonuç olarak dilde mutlakiyetçilik, nüzul edilmiş ve sorgulanamaz bilgi üzerine kurulan, söylenenin doğruluk ya da yanlışlığı üzerinde fikrin herhangi bir denetiminin bulunmadığı, muhatabın kabul veya red konumunda kaldığı, geleneğin içeriği sabitlenmiş kavramlarının tekrar edildiği ve aktarıldığı, muhataplarını sunulan bilgiye davet eden, buna karşılık onlara hayatın mutluluğunu yahut tesellisini vaat eden, verili olanı aktarıcı, ezberleyici, yineleyiciyi olarak temellük eden bir konuşmaya tekabül eder.
Bunlarla birlikte mutlakçı dilin eğer karşıtından söz edilecekse bunun tecrübî dil olduğunu belirtmekte yarar vardır. Tecrübî dil, Batı Avrupa dilini özetler, temsil eder. Mutlakçı dil ise Türk, Pers ve Hint gibi kadim Şark’ın ve büyük ölçüde bunlardan tevarüs edilen müşterek medeniyetin dilini özetler, temsil eder.
Dilin ihtiyaç duyduğu sesler, iletişim betimleri, simgeler, sözcükler, renkler ve ona anlam katan birçok etmen, bu hazinenin yaşantısını sürdürmesine, kendini geliştirip ilerletmesine ve dahası varlığını yenilemesine olanak sağlarken, bireyden topluma kültür miraslarını kaydederek, nesilleri birbirine bağlar. Bu yönüyle dil toplumsal bir köprüdür. Elbette bu köprü toplumların sadece filolojisiyle yetinmez. Onların anlam atfettiği simgesel betimlere de kucak açar.
Kadın ve erkeği birbirine düşman etmek, aralarındaki ilişkiyi bir çıkar ilişkisine dönüştürmek; ailede yaşanan sıkıntıları göze alamayan, tek kişilik bir hayat kurgulamak; insan fıtratına uygun olmadığı gibi sağlıklı nesiller yetiştirmenin önünde de büyük bir engeldir. Böyle bir hayat hem erkeğe hem de kadına maddi ve manevi büyük zararlar verecektir.
Tarihsel olarak özgürlüğün yayılması, özellikle ekonomik ve siyasi alanlarda, egemen güçlerin çıkarlarıyla çatışmış ve bu durum daha sıkı ideolojik denetim mekanizmalarının devreye sokulmasına yol açmıştır. Günümüzde de benzer süreçler yaşanmaktadır; halkın bilgiye erişimi ve özgür düşünce pratiği genişledikçe, bu alanda müdahaleler ve baskılar çoğalmaktadır.
İçinde bulunduğumuz zamanın tüm gerçeklerine ve sanallaştırılmış her türlü ortamına rağmen düşünebilen insanların gelir geçer sorularına/sorunlarına bulduğu cevap ve cevaplar, ‘oflamalar’ eşliğinde gelen bahaneleri ve yakınmaları bir türlü gideremiyor, ‘zamanın vahimliğiyle’ ilgili söylemleri silip atmaya yetmiyor. “Ben” diyebilen insanın kendi olabilmesi için görmezden geldiği “gerçek”le yüzleşmek istememesi onu parçalamaya iştiyaklı ve parçalanmaya müsait kılıyor. Galip olarak başlanan hayat yolculuğunda uğranılan yenilgiler ve bu yenilgilere yüklenen anlamlar bu parçalar tarafından belirlenmeye başlıyor. “Bir” olanların taksimatı yolun mecrasını değiştirirken herkesten âdil olmasını bekleyen insan kendisine zulmettiğini göremiyor.
Peki, acı kelimesi yüzümüzde gülücükler açmaya neden olmasın ama hayatın gerçeği değilmiş, hiç önemi yokmuş, gereksizmiş gibi algılanmasına da itirazımız, söyleyeceklerimiz olmasın mı? O halde acı, hüzün; mutluluk, haz, bu kavramlardan ne anlıyoruz, ne anlayabiliriz ya da ne anlamalıyız?
“Mutlakçı Dil ” Etrafında Birkaç Söz
Mutlakçı dil ile ilgili tanımlamaların, modernlik içinden yapıldığının altını çizmek gerekir. Gelenek ve modernlik arasında yapılagelen ayrımların Türk düşünce tarihi açısından özel yerinin olduğu açıktır. Tanzimat ile birlikte yüzünü Batı’ya çeviren Osmanlı, Batı ile karşılaşmasında bir ‘medeniyet krizi’ yaşar. Söz konusu kriz çok yönlüdür. Örneğin Batılılaştığını sanan aydının bilinçli ya da bilinçsiz geleneğin diliyle konuşması, bu krizin yıllarca sürecek işaretlerini barındırır. Esasen bunda farkında olunsun ya da olunmasın, geleneğin, hayatın en küçük parçasına dek sirayetinin etkisi vardır. Çünkü zihniyetler, değişimlere karşı dirençli yapılardır ve zihniyet değişimleri de bu nedenle tarihte yavaşlığın tarihi olarak adlandırılırlar.
Tanpınar, metinlerinde kimi zaman “mutlakçı şair”, “mutlakçı sanatkâr” gibi ifadelere yer verir. Mutlak kavramı Tanpınar’ın lügatinde, sanatkârın bir şekilde ‘muayyen’ bir hayat iklimine yaslanıyor olarak konuşmasına gönderme yapar. Bu iklimde insanın aslî vazifesi, ebedi asl’a ulaşmaktır. Dolayısıyla kavram, geleneğin hayat, insan ve eşya karşısında almış olduğu tavrı da içerir. Nitekim Tanpınar, 19. yüzyıldaki medeniyet krizini, “mutlakı kaybetmekten doğan buhran” şeklinde betimler.
Dil ile tavır, nihayetinde birbirinden ayrılmazlar. Bunların birbirine içkin olma durumu, aralarındaki ilgiyi kopmaz kılan unsurlardan biridir. İrfan geleneği de bu ilgiye başka bir yönden zaman zaman vurgu yapar. Örneğin gönül denizdir, dil kıyı. Hâliyle kıyıya vuran denizde olandır. Dile vuran ise gönülde olandır. Bu tür analojileri çoğaltmak mümkündür fakat burada dilin, irfanî geleneğin vurgusundan farklı olarak anlamla ilgisi üzerinde durulduğunu ifade edelim. Çünkü dil ile tavır arasındaki birlikteliği muhkem kılan unsur büyük ölçüde söylemin kendisidir. Yapısalcı teorinin yazar ile metin arasındaki ilgiyi koparması, metni yazarından bağımsız bir olgu hatta dil gibi ‘bizzat kendi içinde bir sistem’ olarak görmesi hususunu, dili başka boyutlarıyla ele alan yaklaşım olarak dışarıda tuttuğumuzu belirtelim.
Mutlakçı dil ile ilgili bir tanıma doğru seyrederken hâliyle söylemin müntesiplerine vaat ettikleri ya da etmedikleri üzerinde durulur. Klasik edebiyatı merkeze alarak diyebiliriz ki “ister şiir olsun isterse kıssa, alegorik veya sembolik metin olsun, hemen hepsinde dile gelen, muayyen bir hayatın ufku yahut bu hayatın sonunda vaat edilen mutluluk yahut tesellidir. Büyük bir iddiayla bu söylem, bir insan hayatını tanzim etmeyi diler. Böylece insanın kaderi üzerinde doğrudan ya da dolaylı bir tahakküm kurar. Gerekleri yerine getirildiğinde ise vaat ettiği mutluluk yahut maruz kalınan bir yığın acının tesellisidir.” Esasen bunda belirleyici olan söylemin gücüdür. Nihayetinde söylem “hakkında söz ettiği şeyi belirli bir epistemolojiye dayalı olarak kurar, yapılandırır ve onu toplumun kabulleri arasına katar. İnsanın eşya ve madde karşısındaki tavrı da yapılandırılmış kavram ya da nesneye göre şekillenir. Toplum da bir şekle bürünmüş olan bu tavra eşlik eder. Söylem böylece mensupları üzerinde belirleyici ve yönlendirici bir güce erişmiş olur. O artık kendisine kolayca karşı çıkılamayandır. Doğrudan ya da dolaylı kendini mutlak bir değer kapsamında muhafaza eder ve toplumun bir bütün hâlinde ayakta durmasını sağlayan unsura döner. Bu yönüyle kendisini sahiplenenler ya da reddedenler üzerinde neredeyse aynı oranda tahakküm kurar.” Söylem böylece kendine tabi olanın yazgısını hep daha iyiye olacak şekilde tayin etme temennisindedir. Söylemin, müntesipleri üzerindeki tahakkümünün vaadi ise yukarıda değinildiği gibi mutluluk yahut da tesellidir.
Tanpınar, klasik edebiyatın dayandığı zihniyet sistemini tahlil ederken saray istiaresinden yararlanır ve bu istiare üzerinden müşterek medeniyet dediği Müslüman Şark’ın dolaylı olarak da kadim Şark’ın düşünce sisteminin temelindeki ortaklığı açık eder. Evren üzerinde Tanrı’nın, hayat ve reaya üzerinde hükümdarın, maşuk üzerinde ise sevgilinin mutlak hâkimiyetinden söz eden Tanpınar, sosyal hayatta sarayı merkezi bir konum olarak ele alır. O tıpkı Tanrı gibi feyzin, ışığın kaynağıdır. İnsan ona yakın olduğu kadar mesut, ondan uzak olduğu kadar da bahtsız sayılır. Burada her üç merkezin de keyfi bir iradeye dayalı olarak hareket ettiğine vurgu yapan Tanpınar, her üçünün de idare ettikleri üzerinde denetlenemez egemenliğinden bahis açar. Bu durum haliyle aşağının her saadetini yukarının muhtemel gazabıyla tehdit eder. Sorgulanamaz iradesiyle yukarı, aşağının yazgısını yönlendirir, denetler. Bu gücün kaynağında ise mutlak idareyle elde edilmiş mutlak bilgi vardır. Mutlakçı idarelerle mutlakçı dil arasındaki paralellik de bu doğrultuda kurulabilir. Mutlakiyetçi idareler, kendilerinin her tür tehditten emin kılınmasını önceleyen siyasi yapılar olarak karşımıza çıkarlar. Mutlak yetki aynı zamanda sıradan hayatlara doğrudan müdahale etme salahiyetini de kendinde bulur. Siyasi anlamda, kendini denetleyecek enstrümanları dışarıda tutan mutlakiyetçi idarelerin dilde de birtakım yansımalarının olması kaçınılmazdır. Nitekim klasik dönemin dili bu anlamda mutlakçı bir düşünüş sisteminin üzerine kurulu olarak şekillenir. Onda da sorgulanamaz ve doğrulanamaz bir dilin teferruatları görülür. Bu doğrultuda mutlakiyetçi düşünüşün farklı sahalardaki ortak zuhurundan söz edilebilir.
Mutlakçı dil veya söylem, kendisine itaat edenlere mutluluk yahut teselli gibi cömert vaatlerde bulunurken kendisine itaat etmeyenleri ise tersinden mutsuzluk yahut da kahır gibi acılara maruz bırakır. Bu yönüyle mutlakçı dil, istekli olsun olmasın, muhatap üzerinde bir çeşit baskı kurar. Baskı, sürece yayılır gibi kokusu ve rengi gittikçe yaklaşan bir ağırlığa dönüşür. Bu kendini ağırdan hissettiren bir dayatmadır. Dayatma temelde muhatap üzerinde birtakım hesaplara girişir ve çoklukla da onu değiştirmeyi ya da kendine benzetmeyi hedefler. Bu doğrultudaki dayatmanın ancak hakikati temsil iddiasıyla hayatiyet kazanabileceğini görmek zor değildir. Burada anahtar görevi üstlenen hakikatlilik sözü ve değeri ile karşı karşıyayızdır. Elbette insanın, bile isteye veya herhangi bir meşru gerekçeye dayanmadan ya da hakikatten bütünüyle yoksun olarak dahası bilinçli şekilde bir yanlışın içinde bulunarak muhatabına karşı dayatmaya girişmesinin pek de insan doğasıyla örtüşmediğini, bunun tabii bir insan davranışı olmadığını kabul ettiğimiz takdirde bu böyledir. Çünkü mutlakçı dil, başka hayatları yönlendirme ve onlara yön tayin etmedeki cesaretini yaslandığı düşüncenin hakikatlilik değerinden alır. Başka ifadeyle hakikat bilgisine sahip olmak kişiye onu başkalarına aktarma ve hatta dayatma hakkını da dolaylı olarak telkin eder. Bilme eyleminin nihai hedefinin kesin bilgiye ulaşmak olduğundan herhalde kuşku duyulmaz. Hakikat bilgisine sahip olduğunu düşünen ya da sahip olduğu bilgi ve söylemin hakikatlilik değerinden kuşku duymayan bir insanın bütün bir estetik ihmale rağmen hakikatliliğin değerine ve gücüne yaslanarak kendini var kılabildiği açıktır.
Hakikati temellük etme kişiye onu dayatma gücünü verir veya en azından kabul ettirmede herhangi bir feragate sevk etmez. Diğer taraftan hakikat bilgisine sahip bir edayla konuşma öyle ya da böyle kişiyi, yeniye açık olmada veya mevcudu sorgulamada ketum kılar. Bu tür edebi metinlerde söyleyicinin kendini hakikat merkezi telakki ederek konuşmasına tanık olunur. Neyin iyi neyin kötü olduğu bellidir. İyinin, güzelin, çirkinin, yanlışın sınırları çizilmiştir. Ne iyi ne kötü; ne güzel ne çirkin kavramları tartışılabilir. Kavramlar, söylemin denetimindedir ve toplumca sorgulanamaz olarak kabul edilirler. Bu yüzden mevcudun dışına çıkan kolaylıkla tanımlanabilir. Dijk’ın dediği gibi “yüklemlerin çoğu, belirli toplum ve kültürde değerlendirmeci (güzel, kibar, doğru, yanlış vb ) veya gerçeğe dayalı (sandalye, taş kâğıt araba vb) bakış açısına sahiptirler; hatta bunlar ister gerçeğe dayalı isterse değerlendirmeci olsun (hırsız, terörist, ağır, kirlilik vb) grup üyelerinin ideolojisine dayanırlar.” Mutlakçı dilin sınırlarında iyi niyetle olsun olmasın dil muhatabın düşüncesini ya da davranışını yukarıda belirtilen şekilde tanımlama eğilimine girer. Ona başkasını tanımlama gücünü veren esas unsurun ise içerikleri sabitlenmiş kavramlar dünyasının olduğu açıktır.
Adorno’nun deyişiyle önemli olan konuşan kişinin; kendi düşüncesinin de yanlışlık içerebileceğine dair bir seziyi her defasında muhatabına ulaştırabilmesidir. Esasen bu ufukta serdedilen oldukça lezzetli bir ifade de “benim doğrum, yanlış olma ihtimali olan doğrudur, senin yanlışın ise doğru olma ihtimali olan yanlıştır” şeklinde İslam düşüncesinin merkezinde yer edinir. Bu bakış açısı, söylenenin önünde sonunda bir yorumdan veya te’vilden öteye geçemeyeceğinin altını çizer. Nihayetinde herhangi bir söylem de bir görme biçimidir ve esasında bir yorumdan fazlası değildir. Bu doğrultuda insanın da hayat içinde dile getirdikleri, tek gözün görme biçimi olarak bir yorumdan ötede görülemez.
Sonuç olarak dilde mutlakiyetçilik, nüzul edilmiş ve sorgulanamaz bilgi üzerine kurulan, söylenenin doğruluk ya da yanlışlığı üzerinde fikrin herhangi bir denetiminin bulunmadığı, muhatabın kabul veya red konumunda kaldığı, geleneğin içeriği sabitlenmiş kavramlarının tekrar edildiği ve aktarıldığı, muhataplarını sunulan bilgiye davet eden, buna karşılık onlara hayatın mutluluğunu yahut tesellisini vaat eden, verili olanı aktarıcı, ezberleyici, yineleyiciyi olarak temellük eden bir konuşmaya tekabül eder.
Bunlarla birlikte mutlakçı dilin eğer karşıtından söz edilecekse bunun tecrübî dil olduğunu belirtmekte yarar vardır. Tecrübî dil, Batı Avrupa dilini özetler, temsil eder. Mutlakçı dil ise Türk, Pers ve Hint gibi kadim Şark’ın ve büyük ölçüde bunlardan tevarüs edilen müşterek medeniyetin dilini özetler, temsil eder.
İlgili Yazılar
Sosyal Medyanın Gölgesinde Dilin Varlığı
Dilin ihtiyaç duyduğu sesler, iletişim betimleri, simgeler, sözcükler, renkler ve ona anlam katan birçok etmen, bu hazinenin yaşantısını sürdürmesine, kendini geliştirip ilerletmesine ve dahası varlığını yenilemesine olanak sağlarken, bireyden topluma kültür miraslarını kaydederek, nesilleri birbirine bağlar. Bu yönüyle dil toplumsal bir köprüdür. Elbette bu köprü toplumların sadece filolojisiyle yetinmez. Onların anlam atfettiği simgesel betimlere de kucak açar.
Algı Yönetimine Feda Edilen Kurum: Aile
Kadın ve erkeği birbirine düşman etmek, aralarındaki ilişkiyi bir çıkar ilişkisine dönüştürmek; ailede yaşanan sıkıntıları göze alamayan, tek kişilik bir hayat kurgulamak; insan fıtratına uygun olmadığı gibi sağlıklı nesiller yetiştirmenin önünde de büyük bir engeldir. Böyle bir hayat hem erkeğe hem de kadına maddi ve manevi büyük zararlar verecektir.
Düşüncenin Evrimi
Tarihsel olarak özgürlüğün yayılması, özellikle ekonomik ve siyasi alanlarda, egemen güçlerin çıkarlarıyla çatışmış ve bu durum daha sıkı ideolojik denetim mekanizmalarının devreye sokulmasına yol açmıştır. Günümüzde de benzer süreçler yaşanmaktadır; halkın bilgiye erişimi ve özgür düşünce pratiği genişledikçe, bu alanda müdahaleler ve baskılar çoğalmaktadır.
Muâdil(!) Gerçekliğin Popülaritesinde Yeni Kulluklar
İçinde bulunduğumuz zamanın tüm gerçeklerine ve sanallaştırılmış her türlü ortamına rağmen düşünebilen insanların gelir geçer sorularına/sorunlarına bulduğu cevap ve cevaplar, ‘oflamalar’ eşliğinde gelen bahaneleri ve yakınmaları bir türlü gideremiyor, ‘zamanın vahimliğiyle’ ilgili söylemleri silip atmaya yetmiyor. “Ben” diyebilen insanın kendi olabilmesi için görmezden geldiği “gerçek”le yüzleşmek istememesi onu parçalamaya iştiyaklı ve parçalanmaya müsait kılıyor. Galip olarak başlanan hayat yolculuğunda uğranılan yenilgiler ve bu yenilgilere yüklenen anlamlar bu parçalar tarafından belirlenmeye başlıyor. “Bir” olanların taksimatı yolun mecrasını değiştirirken herkesten âdil olmasını bekleyen insan kendisine zulmettiğini göremiyor.
Acılarından Filizlenir İnsan
Peki, acı kelimesi yüzümüzde gülücükler açmaya neden olmasın ama hayatın gerçeği değilmiş, hiç önemi yokmuş, gereksizmiş gibi algılanmasına da itirazımız, söyleyeceklerimiz olmasın mı? O halde acı, hüzün; mutluluk, haz, bu kavramlardan ne anlıyoruz, ne anlayabiliriz ya da ne anlamalıyız?