Bu makalede, “gaslighting”in oldukça derinlere uzanan, âdeta insanın benlik toprağını yeni baştan kazıp karan özelliklerine dikkat çekmek istedim. Terapistin ne yapması gerektiğini ilkesel olarak belirttim. Ancak bilerek terapinin detaylarına girmedim. Terapi sürecinin farklı kuramlar çerçevesinde ele alınmasından önce, kültürümüzde fazlaca türevleri bulunan süreci, psikanalitik çerçevede yeniden değerlendirmek istedim.
Kültürümüzde bu evrensel kandırmacanın mutlaka bir karşılığı vardır diye ararken, aklıma aşağıdaki hikâye düştü:
Bir gün Nasreddin Hoca ve arkadaşları iddiaya tutuşmuşlar. Eğer Hoca karanlık ve soğuk bir gecede, sabaha kadar köy meydanında bekleyebilirse arkadaşları ona güzel bir ziyafet çekecekmiş. Şayet bunu beceremezse o, arkadaşlarına ziyafet çekecek. Kararlaştırılan gün Hoca meydanın ortasında, sabaha kadar tir tir titreyerek beklemiş.
Sonra yanına gelenlere, “Tamam” demiş, “iddiayı kazandım.”
“Ne oldu ne yaptın?” demişler.
“Bekledim sabaha kadar” demiş.
“Hayır,” demişler. “Sen uzaktaki bir mum ışığı ile ısınmışsın. İddiayı kaybettin! Ziyafetimizi hazırla!
Hoca çaresiz kabul etmiş. Ziyafet vakti kocaman bir kazanın altına minicik bir mum koymuş. Güya yemek pişirecek.
“Ne yapıyorsun?” demişler. Kıs kıs gülerek cevap vermiş:
“Bu mum sıcağıyla size yemek pişireceğim arkadaşlar. Uzaktaki bir mum ışığıyla ben nasıl ısındıysam, bu kazandaki yemek de öyle pişecek.”
Olay, henüz elektrikli aydınlatmanın yaygınlaşmadığı bir dönemde geçer. Evler gaz lambasıyla aydınlanır. Bella, saf bir kadındır. Kocası Jack’i çok sever. Kocasının da kendisini sevdiğinden emindir. Ne var ki Jack, bu güveni Bella’nın aleyhine kullanır. Jack, gaz lambalarının ışığını Bella’nın haberi olmadan azaltıp artırarak, Bella’nın görme duyusundan şüphelenmesini sağlar. Küçük yalanlarını gaz lambasının sönüklüğüne ve parlaklığına kilitler. Bella’nın aklını çelmeyi başarır.
Bella’nın gerçeklik algısı, çok güvendiği için hiç sorgulamadığı kocası Jack’in parmak uçlarına geçer. Jack, Bella’yı hasta, unutkan, deli, şaşkın, aptal olduğuna inandırır. Kendi şartlarına uymasına bağlı olarak iyileşebileceğine ikna eder.
1938’de Patrick Hamilton tarafından yazılan “Gaslight” adlı tiyatro oyununun teması özetle böyledir. Oyun, zihinsel manipülasyon ve duygusal istismar üzerine yoğunlaşır. Oyunun gaz lambasını ayarlamayı ifade eden İngilizce “gaslighting” ifadesi, artık psikolojinin her kültürde farklı deyimlerle karşılanan başlığı hâline gelir. Gaslighting, bir insanı ya da bir grup insanı gerçeklik algısını sorgulatacak şekilde manipüle etmek anlamına gelir.
İnsanlar zaman zaman bu manipülasyonun zorbası ya da kurbanı olabilir. Gaslighting’in kurbanı olanlar, gerçeklik algılarının değişmiş olması nedeniyle, bu durumu uzunca bir süre fark etmeyebilir. Oyunda olduğu gibi, Jack ve Bella arasındaki ilişkiye dışarıdan bakabilen bir üçüncü göz, yani detektif, sorunu çözer. Zorbayı da kurbanı da ettikleriyle yüzleştirir.
Psikolojik bağlama gelince, detektifin yerini terapist alır. Terapistten beklenen, otomatik pilotta yaşayan, sürekli kendini tekrar eden, zorbasının telkin ettiği ‘kurgulanmış gerçeklik’e itirazsız boyun eğen kurbana ne olup bittiğini göstermektir. Kültürel bağlamda, “gaslighting’i o kültürün “baskın hikâyesi” diyebileceğimiz anlatılar da otomatik ve etkin biçimde icra eder. Örneğin, Arap kültüründe “kadın” olmaya dair baskın ve yaygın anlatıları o kültürde doğan her kadın hemen benimser. Sözgelimi Türk kültüründe “dul kadın” olmak etrafında seslendirilen telkinler, yıllar içinde oluşturulmuş zanlar, ayarlanmış kurgusal sahneler hemen işlemeye başlar. “Dul kadın” kendine biçilen rolü, Bella gibi, itirazsız oynamaya başlar. Klinik deneyimlerimde çokça karşıma çıkan, otoriter annelerin “Sütümü helal etmem!” tehdidi, hukuken hiçbir karşılığı olmadığı hâlde, çoğu insanı mahkûm eder, mecbur bırakır, kısıtlar. Tercih hakkını elinden alır. Yeni “Babaya itaat, Allah’a itaattir” diye uydurulmuş bir sözün hükmettiği, cemaat ya da tarikat olarak adlandırılan kimi kapalı toplumlarda, öncelikle erkek çocuklar ömür boyu, sahte kutsallığın desteklediği ‘gaslighting’in kurbanı olurlar.
Terapistin görevi, bireyleri, “gaz lambalarının ayarladığı” gerçeklikten sıyırıp gerçeğin kendisiyle tanışmasını sağlamaktır. Kurbanın yıllarca taşıdığı onca yükü, üstelik çokça yorulduğu hâlde, üzerinden atamayışının tek nedeni zorbasına olan tam güvenidir. Gaslighting’in motoru, bu sorgulanmayan güvendir. Zorba, bu güveni sonuna kadar kullanır; kurbanının asla uyanmasına izin vermez. Son tahlilde, gerçeği belirleyen kendisidir. Kurbanını çocuk moduna geçirip orada tutar ve otoriter ebeveyn rolünü tüm olumsuzluklarıyla dayatır.
Gaslighting’in etki mekanizmalarını şöyle özetleyebiliriz:
Kurbanın kendisine ve gerçekliğe dair algısını rafine yöntemlerle dönüştürür. Olağanüstü bir ustalıkla yürütülen duygusal manipülasyon sürecidir. Aşağıdakilere benzer söylemlerle kurbanda, şüphe, akıl karışıklığı ve inisiyatif kaybına yol açar:
“Ama sen de çok alıngansın!”
“Hayâl görüyorsun.”
“Kafandan uyduruyorsun.”
“Hafızan seni yanıltıyor.”
Kişisel hikâyesini sorgulatır:
Hafızasını sorgulatır.
Kararlarından şüphe ettirir.
Algılamalarını deforme eder.
Güvenilmez olduklarına inandırır.
Beceriksiz ya da “hasta” olduklarını telkin eder.
Ses kaybına yol açar:
Kurbanın kendi deneyimlerini geçersizleştirir, olayları anlama/anlatma seçeneklerini elinden alır.
Yalnızlaştırır:
Kendi algılarına güvenmeyi unutan, duyguları geçersizleşen kurban giderek yalnızlaşır. Gerçeğin kaynağı olabilecek diğer verilere ulaşamaz, başka insanlarla görüşemez hâle gelir.
Yabancılaştırır:
Kurbanın yalnızlaşmasının doğal sonucu olarak hem çevresel verilere hem içsel verilere ulaşmasını engellediği için kurban, doğal olarak, yabancılaşır.
Reddedilme korkusunu alevlendirerek, kurbanı kendine boyun eğdirir. İçselleştirilmiş “eleştirel ebeveyn”in kurbanda kökleştirdiği iç sesleri yükseltir, korkularını alevlendirir.
Gaslighting, algıya moderatörlük yapan “ego”ya saldırır; algılamaları deforme eder. Kurban, içsel dünya ile dışsal gerçeklikler arasında (düşünceler ve duygular) bir kopukluk olduğu yanılgısına yol açar. Uzun süreli “gaslighting”, kurbanın içsel fantezileri ile dışsal gerçeklikler arasında ayırım yapma yeteneğini elinden alır. Freud’un “gerçeklik testi” diye adlandırdığı beceriyi bozar.
Gaslighting zorbası da aslında bir ‘kurban’dır; kendi güvensizliklerini ve kırıklıklarını kurbana yansıtır. Kurbanda, asıl kendisinde var olan “hasta hâli”ni ya da “hafıza kaybı”nın yansımasını görür. Yansıtmalı Özdeşim yapar.
Gaslighting, Fairbairn ve Klein’ın “içsel nesne ilişkileri” olarak tanımladığı, erken yaşlarda gelişmiş zihinsel kendilik temsillerini tahrip eder. Kurban, zorbasını hem “şefkatli koruyucu” hem “acımasız cezalandırıcı” olarak görür; iki zıt algı arasında ayırım yapamadığı için zorbaya bağımlı hâle gelir.
Gaslighting bilinçdışı suçluluk duygusunu açığa çıkarır. Kurbanların bir kısmı, kötü davranılmayı hak ettiklerine inandırılırlar. Çocukluğunda sürekli suçlandığı için yetersiz ve değersiz hisseden bir yetişkin, gaslighting sürecinde “travmatik” olduğu hâlde sırf “tanıdık” olduğu için güvenli hissettiği sahneye iyice yerleşir.
Bu sahne, kurbanda “yinelenen zorlantıları” başlatır; bilinçdışında çözülmemiş çocukluk dinamiklerini hortlatır. Yanında olmayan, kendisini onaylamayan, uzak ve soğuk ebeveynden onay ve takdir umar. Umduğunu alamayınca, kendini yeniden değersiz hissetmeye başlar. Değersizlik onay arayışını, onay alamamak değersizliği doğurur.
Güçlü, sağlıklı ve çalışma potansiyeli olanların dışındaki tüm insanları yok sayan kapitalist sistem ve güçlü tüm yapıları eritmeye kararlı modern sömürgeci dünya düzeninde hasta, yaşlı ve bakıma muhtaç çocuklar asla öncelenmez. Hatta bu insanların bakımı da sömürgeci sisteme hizmet eden bir sektöre dönüştürülür.
Tedavinin bir netice vermesi için doğru bir teşhis şarttır. Yukarıda özetlenen fikirler İslam âleminin hâl-i pür melali ile içtihat kapısının kapanması arasında bir sebep sonuç ilişkisi kurmakta dolayısıyla çözümü de burada aramaktadır. Peki, esas mesele hukuki değilse o zaman ne olacaktır?
Nerdesin ey Sultan Hamid Han?
Feryadım varır mı bârgâhına?
Ölüm uykusundan bir lâhza uyan
Şu nankör milletinin bak günahına
Tarihler adını andığı zaman
Sana hak verecek ey koca sultan
Bizdik utanmadan iftira atan
Asrın en siyasi padişahına
Padişah hem zalim hem deli dedik
İhtilâle kıyam etmeli dedik
Şeytan ne dediyse biz belî dedik
Çalıştık fitnenin intihabına
Sonra cinsi bozuk ahlâkı fena
Daha önce toplumsal ilişkilerce belirlenen insan modeli, toplumsal ilişkilerin belirlediği, ahlakın belirlediği, dinin belirlediği ya da daha çok böyle pagan toplumlarında da olsa oradaki kabilevi töre ilişkilerinin belirlediği insan modeli Sanayi Devrimi ve hemen sonrasında 19. yüzyılda ise bu defa daha iktisadi içerikle tanınmaya başlanıyor. Burada şöyle bir tartışma ortaya çıkıyor: Acaba insan doğasını nasıl tanımlayabiliriz, bir insan doğası var mı, bu insan doğası gerçekten hani toplumsal ilişkiler tarafından mı belirleniyor yoksa ekonominin merkezde olduğu ve ekonominin diğer tüm toplumsal ilişkileri belirlediği bir insan doğası mı, bu insanı nasıl tanımlayabiliriz?
Tahir bin Âşûr’a göre şeriat yalnızca bireysel ibadetler ya da belirli ahlaki normlarla sınırlı değildir. Şeriat, insanların dünyadaki ve ahiretteki mutluluğunu sağlama amacı güder. Bu nedenle, şeriatın amaçlarını (makâsıd-şeriat) doğru anlamak, içtihat ve hukuki uygulamaların doğru bir şekilde yapılabilmesi için gereklidir.
Gaslighting: Gaz Lambasının Unutulmaz Marifetleri
Bu makalede, “gaslighting”in oldukça derinlere uzanan, âdeta insanın benlik toprağını yeni baştan kazıp karan özelliklerine dikkat çekmek istedim. Terapistin ne yapması gerektiğini ilkesel olarak belirttim. Ancak bilerek terapinin detaylarına girmedim. Terapi sürecinin farklı kuramlar çerçevesinde ele alınmasından önce, kültürümüzde fazlaca türevleri bulunan süreci, psikanalitik çerçevede yeniden değerlendirmek istedim.
Kültürümüzde bu evrensel kandırmacanın mutlaka bir karşılığı vardır diye ararken, aklıma aşağıdaki hikâye düştü:
Bir gün Nasreddin Hoca ve arkadaşları iddiaya tutuşmuşlar. Eğer Hoca karanlık ve soğuk bir gecede, sabaha kadar köy meydanında bekleyebilirse arkadaşları ona güzel bir ziyafet çekecekmiş. Şayet bunu beceremezse o, arkadaşlarına ziyafet çekecek. Kararlaştırılan gün Hoca meydanın ortasında, sabaha kadar tir tir titreyerek beklemiş.
Sonra yanına gelenlere, “Tamam” demiş, “iddiayı kazandım.”
“Ne oldu ne yaptın?” demişler.
“Bekledim sabaha kadar” demiş.
“Hayır,” demişler. “Sen uzaktaki bir mum ışığı ile ısınmışsın. İddiayı kaybettin! Ziyafetimizi hazırla!
Hoca çaresiz kabul etmiş. Ziyafet vakti kocaman bir kazanın altına minicik bir mum koymuş. Güya yemek pişirecek.
“Ne yapıyorsun?” demişler. Kıs kıs gülerek cevap vermiş:
“Bu mum sıcağıyla size yemek pişireceğim arkadaşlar. Uzaktaki bir mum ışığıyla ben nasıl ısındıysam, bu kazandaki yemek de öyle pişecek.”
Olay, henüz elektrikli aydınlatmanın yaygınlaşmadığı bir dönemde geçer. Evler gaz lambasıyla aydınlanır. Bella, saf bir kadındır. Kocası Jack’i çok sever. Kocasının da kendisini sevdiğinden emindir. Ne var ki Jack, bu güveni Bella’nın aleyhine kullanır. Jack, gaz lambalarının ışığını Bella’nın haberi olmadan azaltıp artırarak, Bella’nın görme duyusundan şüphelenmesini sağlar. Küçük yalanlarını gaz lambasının sönüklüğüne ve parlaklığına kilitler. Bella’nın aklını çelmeyi başarır.
Bella’nın gerçeklik algısı, çok güvendiği için hiç sorgulamadığı kocası Jack’in parmak uçlarına geçer. Jack, Bella’yı hasta, unutkan, deli, şaşkın, aptal olduğuna inandırır. Kendi şartlarına uymasına bağlı olarak iyileşebileceğine ikna eder.
1938’de Patrick Hamilton tarafından yazılan “Gaslight” adlı tiyatro oyununun teması özetle böyledir. Oyun, zihinsel manipülasyon ve duygusal istismar üzerine yoğunlaşır. Oyunun gaz lambasını ayarlamayı ifade eden İngilizce “gaslighting” ifadesi, artık psikolojinin her kültürde farklı deyimlerle karşılanan başlığı hâline gelir. Gaslighting, bir insanı ya da bir grup insanı gerçeklik algısını sorgulatacak şekilde manipüle etmek anlamına gelir.
İnsanlar zaman zaman bu manipülasyonun zorbası ya da kurbanı olabilir. Gaslighting’in kurbanı olanlar, gerçeklik algılarının değişmiş olması nedeniyle, bu durumu uzunca bir süre fark etmeyebilir. Oyunda olduğu gibi, Jack ve Bella arasındaki ilişkiye dışarıdan bakabilen bir üçüncü göz, yani detektif, sorunu çözer. Zorbayı da kurbanı da ettikleriyle yüzleştirir.
Psikolojik bağlama gelince, detektifin yerini terapist alır. Terapistten beklenen, otomatik pilotta yaşayan, sürekli kendini tekrar eden, zorbasının telkin ettiği ‘kurgulanmış gerçeklik’e itirazsız boyun eğen kurbana ne olup bittiğini göstermektir. Kültürel bağlamda, “gaslighting’i o kültürün “baskın hikâyesi” diyebileceğimiz anlatılar da otomatik ve etkin biçimde icra eder. Örneğin, Arap kültüründe “kadın” olmaya dair baskın ve yaygın anlatıları o kültürde doğan her kadın hemen benimser. Sözgelimi Türk kültüründe “dul kadın” olmak etrafında seslendirilen telkinler, yıllar içinde oluşturulmuş zanlar, ayarlanmış kurgusal sahneler hemen işlemeye başlar. “Dul kadın” kendine biçilen rolü, Bella gibi, itirazsız oynamaya başlar. Klinik deneyimlerimde çokça karşıma çıkan, otoriter annelerin “Sütümü helal etmem!” tehdidi, hukuken hiçbir karşılığı olmadığı hâlde, çoğu insanı mahkûm eder, mecbur bırakır, kısıtlar. Tercih hakkını elinden alır. Yeni “Babaya itaat, Allah’a itaattir” diye uydurulmuş bir sözün hükmettiği, cemaat ya da tarikat olarak adlandırılan kimi kapalı toplumlarda, öncelikle erkek çocuklar ömür boyu, sahte kutsallığın desteklediği ‘gaslighting’in kurbanı olurlar.
Terapistin görevi, bireyleri, “gaz lambalarının ayarladığı” gerçeklikten sıyırıp gerçeğin kendisiyle tanışmasını sağlamaktır. Kurbanın yıllarca taşıdığı onca yükü, üstelik çokça yorulduğu hâlde, üzerinden atamayışının tek nedeni zorbasına olan tam güvenidir. Gaslighting’in motoru, bu sorgulanmayan güvendir. Zorba, bu güveni sonuna kadar kullanır; kurbanının asla uyanmasına izin vermez. Son tahlilde, gerçeği belirleyen kendisidir. Kurbanını çocuk moduna geçirip orada tutar ve otoriter ebeveyn rolünü tüm olumsuzluklarıyla dayatır.
Gaslighting’in etki mekanizmalarını şöyle özetleyebiliriz:
Kurbanın kendi deneyimlerini geçersizleştirir, olayları anlama/anlatma seçeneklerini elinden alır.
Kendi algılarına güvenmeyi unutan, duyguları geçersizleşen kurban giderek yalnızlaşır. Gerçeğin kaynağı olabilecek diğer verilere ulaşamaz, başka insanlarla görüşemez hâle gelir.
Kurbanın yalnızlaşmasının doğal sonucu olarak hem çevresel verilere hem içsel verilere ulaşmasını engellediği için kurban, doğal olarak, yabancılaşır.
Reddedilme korkusunu alevlendirerek, kurbanı kendine boyun eğdirir. İçselleştirilmiş “eleştirel ebeveyn”in kurbanda kökleştirdiği iç sesleri yükseltir, korkularını alevlendirir.
İlgili Yazılar
Aile Kurumunun Sömürgeci Zihnin Güdümünde Geçirdiği Değişim ve Dönüşüm
Güçlü, sağlıklı ve çalışma potansiyeli olanların dışındaki tüm insanları yok sayan kapitalist sistem ve güçlü tüm yapıları eritmeye kararlı modern sömürgeci dünya düzeninde hasta, yaşlı ve bakıma muhtaç çocuklar asla öncelenmez. Hatta bu insanların bakımı da sömürgeci sisteme hizmet eden bir sektöre dönüştürülür.
İslam Dünyasının “Geri” Kalması ve İslam Hukukunda İçtihat Kapısı
Tedavinin bir netice vermesi için doğru bir teşhis şarttır. Yukarıda özetlenen fikirler İslam âleminin hâl-i pür melali ile içtihat kapısının kapanması arasında bir sebep sonuç ilişkisi kurmakta dolayısıyla çözümü de burada aramaktadır. Peki, esas mesele hukuki değilse o zaman ne olacaktır?
Tövbenin Siyaseti ya da Siyasetin Tövbesi
Nerdesin ey Sultan Hamid Han?
Feryadım varır mı bârgâhına?
Ölüm uykusundan bir lâhza uyan
Şu nankör milletinin bak günahına
Tarihler adını andığı zaman
Sana hak verecek ey koca sultan
Bizdik utanmadan iftira atan
Asrın en siyasi padişahına
Padişah hem zalim hem deli dedik
İhtilâle kıyam etmeli dedik
Şeytan ne dediyse biz belî dedik
Çalıştık fitnenin intihabına
Sonra cinsi bozuk ahlâkı fena
Hayatın Merkezine Oturan Kaygı: Ekonomik Kaygılı İnsan Çağı
Daha önce toplumsal ilişkilerce belirlenen insan modeli, toplumsal ilişkilerin belirlediği, ahlakın belirlediği, dinin belirlediği ya da daha çok böyle pagan toplumlarında da olsa oradaki kabilevi töre ilişkilerinin belirlediği insan modeli Sanayi Devrimi ve hemen sonrasında 19. yüzyılda ise bu defa daha iktisadi içerikle tanınmaya başlanıyor. Burada şöyle bir tartışma ortaya çıkıyor: Acaba insan doğasını nasıl tanımlayabiliriz, bir insan doğası var mı, bu insan doğası gerçekten hani toplumsal ilişkiler tarafından mı belirleniyor yoksa ekonominin merkezde olduğu ve ekonominin diğer tüm toplumsal ilişkileri belirlediği bir insan doğası mı, bu insanı nasıl tanımlayabiliriz?
M. Tahir bin Âşûr’un Makasıda ve İçtihada Bakışı
Tahir bin Âşûr’a göre şeriat yalnızca bireysel ibadetler ya da belirli ahlaki normlarla sınırlı değildir. Şeriat, insanların dünyadaki ve ahiretteki mutluluğunu sağlama amacı güder. Bu nedenle, şeriatın amaçlarını (makâsıd-şeriat) doğru anlamak, içtihat ve hukuki uygulamaların doğru bir şekilde yapılabilmesi için gereklidir.