Tövbe… Eğer gerçekten bir zihin oyunu değilse ve gerçekten hazin bir boşluğu dolduruyorsa ağırlığınca altın demektir. Peki, hayatın pek çok safhasında bir telâfi olarak görebileceğimiz bu duygu derinliği, siyaseten darmadağın edilmiş bir toplumun kaderini, elden çıkarılmış bütün kıymet unsurlarını yeni baştan bir araya getirip telâfi edebilir mi? Yönetim katında, siyasetin içinde ve yüksek bürokraside ve aydınların dünyasında yaşanmış pek çok taşkın gerginlikten sonra, gerçekten de samimi bir kimliğe dayalı gerçek bir tövbe olabilir mi? Hele hele son bir iki asırlık siyasi serüvenimizde pişmanlıklarından dolayı geri adım atmalar pek nadir olarak yaşanmıştır. Ne var ki, onlar da rastgele isteklerle dolu bir iç dünyanın güvenilecek bütün gücü kaybettikten ve iş işten geçtikten sonradır ki, müsbet mânâda bir faydası olmamıştır. Dağınık, yerini tam olarak bulamamış ikircikli ve öfke yüklü zihinlerde, büyük idealleri olan ve yüksek olgunluğa ermiş şahsiyetlerde görülebilecek nedamet duygusunu beklemek elbette mümkün değildir. Bu durum, hissî tepkilerini göz ardı edebilen ve geçici bir ânın heyecanını yenecek iradeyi ortaya koyabilenlerin işidir ki bu gerçekten de çok zor bir iştir. Ancak bazen macera ve heyecan mahsulü olup bireyi dönülmesi imkânsız olan yollara sürükleyen öyle hadiseler yaşanır ki, burada işlenen cürmün bedeli daha sonra yine aynı yerden ama çok ağır bir şekilde ödenir. Bu nedenle herhangi bir alanda ve özellikle de ideallere, büyük emellere mahsus alanlarda bireyin geleceğe dair verdiği hükümlerinin doğruluğunda mutlaka bir ihtiyat payı olmalıdır. Doğru murakabeyi ancak böyle bulabilirsiniz. İnsanımız ve aydınlarımız sürekli olarak kontrolsüz ve fevrî heyecan duygularıyla ve zaman zaman da gurur körlüğü içinde hareket ettikleri içindir ki, her dönemde, her devirde değişik şekilli facialar yaşamaktayız. Gerçekten de bazı yanlışlardan ders çıkarmak ve bu noktadaki hataları kabullenebilmek, o kişinin her zaman taze tuttuğu mesuliyet duygusu ve taşıdığı hassasiyetlerle ilgilidir. Ancak bizim toplumumuzda gerek aydınların(!) dünyasında gerekse siyaset sahasında her şey bir mücadele alanı olarak görüldüğü içindir ki; öfke, kibir ve benlik duygusu daima öncelenmiş ve en hayâtî meseleler, murakabesiz hiddetli söylemler, laf kalabalıkları ve boş muhtevalar içinde ziyan edilmiştir. Şunun çok iyi idrak edilmesi gerekmektedir; yaşamak ve ortaya bir muvaffakiyet koyabilmek için kimse ihtiraslara ve nefret duygularına muhtaç değildir.
İhtiraslarla, heyecanlarla ve boş hassasiyetlerle ne yazık ki bu toplumun bahtına şimdiye kadar bir türlü müsbet yol verilememiştir. Burada ayrıca İslâmî hassasiyeti varmış görünen pek çok kimsede, ne yazık ki dillendirdikleri meseleler ile eylemleri arasında abartılı zıtlıkları görünce, kendi iç dünyalarındaki diyaloglarında neleri yaşadıklarını merak etmekten kendimi alamıyorum. Çünkü özellikle bir mü’min için hayat, sıradan fikir ve lâfız kalıplarından ibaret değildir. O, doğrudan, tartışmasız Kur’an’a bağlı, Kur’an ile referansını sağlayan, hiçbir teville, gerekçeyle ve bahanelerle kırıştırmayan salt bir gerçekliktir. Bu böyle bilinir, böyle anlaşılır ve böyle yaşanılırsa ancak o zaman realitenin aydınlık vizyonu üzerinden bir yol çizilmiş olur. Siyasetin içine girmiş ve öyle sevgi uyandıran kişiler vardır ki tarihimizde onların bir dönem içinde yaptıkları yanlışları hangi zihnî şemalar içinde masum gösterebiliriz? Bunu bulmak çok zor. Tabiî mesele yalnızca yanlışlara karışmak değil, yapılan o en ciddi yanlışlardan sonra bazı sîmaların pişman olmamak gibi inatçı bir direnmeyi de kendilerinde vicdânî bir hak olarak görmeleridir. İşte bizim bugün toplum olarak hangi zümreyi ele alırsanız alın şartlanmalardan, kalıplaşmış ağdalı kanaatlerden, insanı bezdiren hayâlî doyurmalardan, asabî taşkınlıklardan ve anlamsız karşı duruşlardan sıyrılabilmeyi sağlayacak ciddi kültürel birikimlere ve ahlâkî disiplinlere ihtiyacımız var. Bu sebeple özellikle Müslümanlar, güven verici bir birikim ortaya koymadan önce yüksek sesle konuşma alışkanlığını bırakmalıdırlar.
Mü’min, çok sevdiği, saygı duyduğu kimseler de dâhil olmak üzere hiç kimsenin softası değildir. Siyasetin pişmanlığı, tövbesi denildiğinde ilk aklıma gelen kişi feylesof Rıza Tevfik Bölükbaşı’dır.
Sevr saltanat şûrasına katılan, bilâhare Sevr[2] görüşmelerinde imzası olan heyetin içindedir. Dönemin neredeyse bütün aydınları gibi Rıza Tevfik de II. Abdülhamid’i devirmek isteyen İbrahim Temolarla, Esat Toptanilerle, Emanuel Karasularla, Abdullah Cevdetlerle birlikte çaba gösterdi. İttihatçılarla birlikte olup Abdülhamid’e karşı yıkım çabalarında elbette yalnız değildi. Yanında Tevfik Fikret, Said Nursi, Süleyman Nazif, Mehmed Âkif de vardı. Uzun süren ve her şeyi ve her yalanı meşrû gören mücadelelerden sonra muvaffak olmuş bir gayretle hedeflerine vardılar. Bazen öyle vahim yanlışlar yapılır ki, bir anlık hatanın, küçük bir gafletin ceremesi uzun yıllar boyu ödeye ödeye bitmez. Rıza Tevfik ittihatçılarla birlikte bütün mesâisini Abdülhamid düşmanlığına hasreder. Neticede Abdülhamid yalan, iftira türlü desiselere dayalı bir fetva ile halledilerek Selânik’teki Yahudi bir ailenin Selâtini köşküne sürgüne gönderilir. Ülkemizde benzerleri bakımından tazeliğini de tarihini de hep canlı tutan bu hadisenin sonuçları, içinde barındırdığı entrikalar bakımından günümüze kadar diriliğini korumuştur. Akıl almaz heyecanların ateşlediği, pek çok cinayete ve hıyanete sahne olan bu çabalardan sonra ittihatçılar artık iktidar koltuğuna oturmuşlardır.[3] Artık yeni ittihatçı yönetim işbaşına geçtiği andan itibaren, aklın yerleşmiş düzenini ve kontrolünü reddeden, siyasi zaaflarla ve cinayetlerle dolu karanlık bir dönem başlar.
Zaaflarla diyorum, enteresandır, Şevket Süreyya, Rusya’da İttihatçıların beyin takımından olan Dr. Nazım’la görüştüğünde kendisine sorar:
“Efendim siz niye bu harekete kalkışmıştınız?”
“Biz anayasayı yeniden yürürlüğe koymak istiyorduk?”
“Peki, yürürlüğe koymayı düşündüğünüz anayasa nasıl bir anayasa idi?”
“Doğrusunu istersen hiç de merak edip okumamıştım…”
“??!!!”
İşte belki de ucuz tefrika romanlarında bile göremeyeceğimiz bu anlayışlar, bizi hayatın en karanlık yüzüyle karşı karşıya getirdi ne yazık ki. Akıl almaz türlü histerilerle yaşanılan bu acı, ıstırap ve çileli yıllardan sonra bir tür tövbekâr olan Rıza Tevfik Bölükbaşı bu pişmanlığını şöyle ifade eder;
Nerdesin ey Sultan Hamid Han?
Feryadım varır mı bârgâhına?
Ölüm uykusundan bir lâhza uyan
Şu nankör milletinin bak günahına
Tarihler adını andığı zaman
Sana hak verecek ey koca sultan
Bizdik utanmadan iftira atan
Asrın en siyasi padişahına
Padişah hem zalim hem deli dedik
İhtilâle kıyam etmeli dedik
Şeytan ne dediyse biz belî dedik
Çalıştık fitnenin intihabına
Sonra cinsi bozuk ahlâkı fena
Bir sürü türedi girdi meydana
Nerden çıktı bunca veled-i zîna!
Yuh olsun bunların ham ervahına!
Bunlar halkı didik ettiler
Katliama kadar sürüp gittiler
Saçak öpmeyenler secde ettiler
Bir âsî zabitin pis külâhına!
Hoş oldu cilvesi bu hürriyetin
Tadı yok ama şu meşrûtiyetin
Deccala zil çalan böyle milletin
Bundan başka çare yok ıslahına!
Evet, her türlü yalan ve desiselerin nakaratlarla hazırlandığı o günlerin fırtınalı havası, aradan geçen bunca yıla rağmen hâlâ aynı şiddetiyle esmektedir. Rıza Tevfik o gün için yaptıklarından tövbekâr olsa da bir süre sonra aynı ittihatçıların askerî kanadının kurduğu genç cumhuriyet tarafından hâin ilân edilerek vatandaşlıktan çıkarılır, yüzellilikler grubuna dâhil edilerek ülkeden kovulur. Burası çok enteresandır, insan mukadderatının değişmeyen bir tarafı, bir günahı nereden işliyorsanız diyetini de aynı yerden ödüyor olmanızdır. Bugün için de meseleleri anlamaya dâir toplumsal ölçülerimiz güven verici değildir. Hangi kesimi ele alırsanız alın, heyecana bağlı hassasiyetler asla terkedilemediği için bilgi ve birikimle değil, şuuraltının karanlık dili ile ve öngörülmüş zihinsel kalıplarla hareket edilmektedir. Yâni akıl aydınlığa kapalı olduğu için bütün hamlelerde silik, hedefsiz ve belirsizdir. Merhum Âkif de aynı şekilde siyaseten aynı kulvardadır. Ortaklaşa hisleri yaşadıkları ittihatçıların içinde yer aldığı o günlerdeki yazılarından dolayı sonradan pişmanlık duymamış, fakat sadece kurulan genç cumhuriyet değil, yeni dönemin havarisi yazarlar ve şâirleri tarafından da acı verecek şekilde horlanmıştır. Özellikle ihtiraslı hayâller içinde yaşayan Şükûfe Nihal tarafından alay konusu edilir. Âkif, en büyük dâvânın İslâm’dan uzaklaşmak ve onu gözden düşürmek olduğu bu dönemde hem takip altındadır hem de bir dönem birlikte olduğu kimseler tarafından yalnızlaştırılmıştır. Yeni cumhuriyetin Âkif nefreti o dereceye ulaşır ki, âdeta galeyan seviyesindedir ve Âkif “ İRTİCA-906 “ olarak kodlanır. Bir tür ruh sapkınlığından doğan ve insan vicdanını donduran ve karşı duran her şeyi kurutan bu karaltılı zihniyetin, Âkif’i nasıl bir ölçüde takibe aldıklarına dâir resmî bir iki raporu burada kaydetmek isterim:
1- 18.07.1936 tarihli rapor. Milli Emniyet Reisliğine. “Yurdumuza dönen ve tedavi için yattığı hastaneden çıkıp Beyoğlu’nda Mısır apartmanının beşinci katında Abbas Hilmi Paşa ailesinden Prenses Emine’nin vekili avukat Fuad’ın yanında oturan şair Mehmed Akif’in hariçle yapacağı muhaberesini lütfen kontrol ettirilmesine müsaadelerini saygı rica ve arz ederim.” Emniyet İ. Ş. Müdürü.
2- Em.7448 sayılı şifre…30.06.1936… Şair Mehmed Akif kansere müptela olduğundan tedavi için İstanbul’a gelmiştir. Maçka’da İzmir palasta oturan Abbas Hilmi Paşa ailesinden Prenses Emine’nin himaye ve yardımı ile 19-06-936’da Teşvikiye sağlık evine yatırılmıştır. Halen orada tedavi altındadır. Mısıra dönemeyeceğini ve bundan böyle memlekette kalacağını ziyaretçilerine söyleyen bu şahsın durumu tarassut altına aldırılmıştır. İstanbul’a gelişinde başka bir maksadının olup olmadığı da tahkik edilmektedir. Sonu arz edilecektir. (Vali Namına H. Karataban.)
Ne yazık ki bütün bu eziyetler milli bir hüviyetin korunması adına yapılmaktadır. Çünkü sistem artık kendisine yeni bir mabed inşa etmektedir. Âkif, kendisini hor ve hakir görenlerin sembolik olarak değil, gerçek mânâda kendilerini gösterdikleri bu durumu şiir dilindeki hissiyatıyla şöyle anlatır:
Hilvanlıların hepsinin ihlâsını ilkin
Bir bir sayıver, bitti mi defterdeki lâkin
Mevzun düşünür saçmayı bir saçma adam var
Manzum sayıklar gibi manzume sayıklar
Zannım mütekâid şueradan olacak ki;
Hiçbir yenilik yok, herifin her şeyi eski
Hâlâ ne sakaldan geçebilmiş ne bıyıktan
Âsârı da memnun görünür köhne kılıktan
Hicri, kamerî ayları ezbere sayar amma
Yirminci asır zihnine sığmaz ne muamma?
Ma’mure-i dünyayı dolaştıysa da yer yer
Son son, “Hadi sen kumda biraz oyna demişler.”
Âkif, bütün bunlardan insan tabiatını taşıyan birisi olarak elbette muzdariptir. Acı çeker, hicranı yaralanmıştır ve çoğu günlerini hayatının bölünmez bir parçası olan Babanzade Ahmed Nâim Bey’in kabri başında geçirir. Küfrün, ahlâksızlığın en bereketli toprakları hâline getirilen bir yerde haz ve nefret tuğyanlarından ibaret Nihal tarafından sürekli hücuma uğrar:
“Bize on dört asır evvelki ihtiyaçların yarattığı rejimden bahseden skolastik kafa”, “Bence Âkif orijinal değil, lisanda yüksek ve nezih değil, millî inkılabımıza baş çevirmiş, beşerî zekâya, kültür seviyesine müsait olmayan bir insan.” (Yusuf Turan Günaydın, Âkif İçin Ne Dediler.) Evet, bunlar nefretin dilini büyük bir maharetle kullandılar. Nereye tutunacaklarını bilemeyen ve her tarafa el atan bu yeni türedi zihniyetin dünyasında Âkif çaresizdir. Allah mekânını cennet eylesin, Âkif, işte o Devlet-i Aliyye’ye karşı en celâlli günlerinde akıbetin böyle bir sonuca evrilebileceğini hesap edememiştir. Âkif’in en yakın dostlarından Mithat Cemal Kuntay[4] bir hatırasını şöyle anlatır:
“Âkif üç padişahtan Reşad’a kızıyor, Hamid’den iğreniyor, Vahdettin’e hem kızıyor hem iğreniyordu.
Meselâ; Vahdettin acemi Abdülhamid’di. Meselâ; Bu Sultan Reşad’ı Abdülhamid ne diye otuz sene hapsetmişti, Sultan Hamid’in yerine ben olsaydım boynuna ip takar, sokak sokak gezdirir, benden sonra bu adam padişah olacak işte görün derdim.”
Abdülhamid’e gelince; Âkif, şair Eşref’i ona en güzel söven adam diye sever, bu kıtasına bayılırdı:
Besmele gûşeyleyen şeytan gibi
Korkuyorsun “Höt!” dese bir ecnebi
Padişahım öyle alçaksın ki sen
İzzet-i nefsin Arap İzzet gibi!
Abdülhamid’den yalnız mânen değil, maddeten de iğreniyordu. 1908 meşrûtiyetinde Meclis-i Mebusan’ın açıldığı günde Âkif ile Büyük Reşid Paşa türbesinin önünden geçiyorduk. Halk koşmaya başladı. İzdihamın koşması sâridir, biz de koştuk. Akif beni bıraktı, kalabalığı yardı, yarmasıyla beraber geri kaçtı, sapsarıydı.
“Bir cinayet mi var?” dedim.
“Aman dur, midem bulanıyor.” dedi. Midesinin bulanması ifade tarzı değildi, bütün safrası yüzündeydi.
“Hasta mısın yoksa?” dedim.
Hasta falan değildi, ömründe ilk defa Abdülhamid’in yüzünü görmüştü. Padişah açık bir arabada Meclis-i Mebusan’ın küşad resmine (açılış töreni) gidiyordu.
Akif: “Boyalı sakalıyla suratı birdenbire karşıma çıktı, fena oldum.” dedi. Halk geçip giden arabayı hâlâ alkışlıyordu. Akif: “Aman yarabbi, otuz üç sene bu! Hâlâ alkışlıyorlar. Kaçalım bir sokağa sapalım.” dedi. Bu alkışların duyulmayacağı bir yer arıyordu. Bir müddet sonra Sultan Hamid mebuslara Yıldız köşkünde bir akşam yemeği ziyafeti verdi. Yemekten sonra bazı mebuslar Abdülhamid’in elini öptüler. Akif bunlara haftalarca kızdı.
“Canım” dedim, “sen her şeye kızıyorsun!”, istihzamı anlamayacak kadar zehirliydi, haykırdı:
“Bu her şey mi?”
31 Mart irticası olunca Akif: “O yaptı, o!” diyor ve 31 Mart’ı niçin yapmaya cesaret ettiğini izah ediyordu.[5]
Aradan zaman geçer, yıl 1936. Bir yaz günü kendisini hastalığı için ziyarete gelen Matbuat Müdürü Hakkı Tarık Us ile görüşür. Ziyaret sonrası Hakkı Tarık, Mithat Cemal’e Akif’in şu sözlerini nakleder: “Tarık Bey” dedi “ben yemin etmem; fakat işte yemin ediyorum; ben milli mücadelede yanında bulundum, yakından tanıdım. Vallahi’l-azîm eğer Atatürk olmasaydı bu zafer kazanılamazdı.”[6] Akif’in çalkantılarla geçen hayatına baktığımızda siyasetin hiciv ve ağır tenkid dilini maharetle kullandığı Abdülhamid’e karşı herhangi bir pişmanlığını göremiyoruz.
Hamdullah Suphi de o hararetli yıllarda cerbezeli dilini kullanmaktan çekinmeyerek:
“Belinde kabza-i Osman bir elinde Kur’an
Beşiklerinde çocuklar boğan kızıl sultan.” (Anıları, s.38)
sözlerini haykıracak, ancak daha sonraları o da hizaya getirilecek, güçlü siyasal bir kadronun ezici gücü altında dersini alacak ve terbiye edilecektir. Evet, ne demiştim? Bir günahı nerede işlerseniz diyetini oradan ödersiniz.
Abdülhamid’e[7] karşı siyasetin en ağır ve en çirkin dilini kullananlar, genç cumhuriyetin ağır yaptırımları karşısında Takrir-i Sükûn kanunu önünde ve İstiklal Mahkemeleri’nin gölgesinde muma döndüler.
Süleyman Nazif:
Kaç zamandır gelmemişken yâda biz
İşte geldik senden istimdada biz
Öldürürler basarsak feryadı biz
Padişahım hasret olduk eski istibdada biz…
Diyerek nasıl acılı bir tablo içinde tövbekâr olduğunu itiraf eder. Zaten aynı dönem için İttihat ve Terakki kurucularından Abdullah Cevdet, yıllar sonra: “Yahu ben bile Abdülhamid hakkında en az yüz tane yalan söyledim de sonra bir tanesine kendim bile inandım.” diyerek o meşûm günlerin aydınlara hâkim olan havasını anlatır. İttihatçılardan sonra hep böyle yol buldu aydınların çoğu; bir ellerinde hükümler yazdıkları kalemler, öbür ellerinde infazda kullandıkları kemendler… Bu nedenle yer de gök de tanıktır nice zamandır utançsızlığımıza.
Tabiî dönemin pek çok pırıltılı siması var ki, Abdülhamid’e karşı hudutsuz nefretler ortaya koymuşlar, bazıları pişmanlıklarını açık bir dille ifade etmemiş olsalar da genç cumhuriyetin kendinden geçmiş taraftarlarının yarattığı tutku cehennemi içinde istenmedikleri, sevilmedikleri açıkça ifade edilmiş ve hayatlarından bezdirilmişlerdir. Nitekim CHP’nin 1931’de yapılan Üçüncü Genel Kongresi’nde, Kütahya milletvekili Alaattin Bey, partiye giriş şartlarını düzenleyen maddeye, partinin ulusu medenileştirmeyi amaçlayan inkılâpçı bir parti olduğu gerekçesiyle karşı çıkar. Bu yüzden, dindar kişiler kapsam dışında bırakılmalıdır; çünkü her ne kadar Mili Mücadele’ye onlar da aktif olarak katılmışsa da bu damarlarında Türk kanı taşıyanlar için bir namus meselesi olduğundan normal görülmeliydi. Oysa inkılâp bir ideoloji meselesiydi ve bu yüzden ülkenin bugünü ve geleceği üzerinde o insanların söyleyeceği hiçbir şey olmamalıydı. Ona göre, hiç kimse, Türk vatanı için gönüllü olarak canını verenlerin Türk inkılâbı içinde aynı şeyi yapabileceğini ileri süremezdi.[8] Evet, sistemin en ateşli taraftarları heyecanlarının en aşırı sınırlarına varabilmek için ne gerekiyorsa yaparlar ve bir dönem öncesi birlikte güç birliği yaptıkları kimselere karşı şimdi mutlak yargıçlar gibi davranmaktadırlar. Aslında ortada sıradan bir hayatın bayağılığından ve dizginlenemez kibirden başka bir şey yoktur.
Bizler eğer gelecekte aşırı pişmanlıkların ağırlığını yaşamak istemiyorsak, yabancı dünyaların içinde yolumuzu kaybetmemek zorundayız.
Aksi hâlde basit, sığ ve mevcut fikir yoksulluğu içinde sıkışıp içimizde yeni yeni mânâları hareketlendirmeden vahyin tembihlediği üstün bir vizyona kavuşamayacağız. Siyâsi tövbekârlık denildiğinde akla gelenlerden ve sâlim her akıl sahibine ibretler sunan vak’alardan bir diğeri de Şerif Hüseyin hâdisesidir. Bu ve benzeri olaylar tarihten ders almak isteyen samimi her tefekkür sahibi kişi için ibretler sunar.
Şerif Hüseyin’in kişiliğini iyi okuyan Abdülhamid, Hicaz bölgesinde vali ve bazı emirlerle ihtilâfa düşen Hüseyin’i İstanbul’a davet eder. Ona kendisini rahatlatacak ve hoşnut edecek pâyeler vererek yaklaşık on sekiz yıl İstanbul’dan ayrılmamasını sağlar. Çünkü Hüseyin’in İngilizler tarafından etki altına alınabilecek zaaflarını farketmiştir. Sonuç olarak 1892’de İstanbul’a gelen Şerif Hüseyin’den bir yıl sonra 1893’de Mekke emiri Abdullah b. Muhammed’in hanımı, oğulları ve yardımcıları İstanbul’a gelirler.[9]
Burada hem Harbiyeye devam ettiler hem de devlet yönetimi vs. konularda ders almaları sağlandı. Böylece on sekiz yıl geçer. Ne var ki Abdülhamid’i tahttan indiren ittihatçılar, Şerif Hüseyin’in gûya özgürlükçü bir gösterişle Hicaz’a dönmesine izin verirler. İşte bu safha İngilizlerin Hüseyin’i krallık hayalleriyle coşturup Osmanlı bağlarından koparmaya başladıkları dönemdir. İngilizlerin sağladığı siyâsî yalıtılmışlık içinde belirsiz bir serüvene girişen Hüseyin, tarihsel cehalete dayanan ütopyaları içinde sadece bir sahne adamı olduğunu fark edememiştir. Şatafatlı hayâllere bir kez teslim oldunuz mu, kendinize âit bütünleştirici bütün değerlerinizi kaybetmeye ve sizi kıymetlendiren geçmişe dâir bütün sadakatinizi de kaybetmeye başlarsınız. Seçtiği yol kendisine şeref getirmeyecek, sadece yanlış değil bir hıyanet yolu olduğunu az bir zaman sonra çok ağır pişmanlıklarla anlayacaktır.[10]Ancak âile bu tarihi hatanın sonunda öyle hazîn bir boşluğa düşer ki; buna ister siyâsî bir hayatın tesadüfleri deyin, isterseniz sizi tövbeye çeken kaderin ağır bir dersi deyin, bu ihanetin bedeli çok ağır olmuştur. Şerif Hüseyin’in bu ihanetinden kısa bir süre sonra kederli, yorgun ve pişman dudaklarından sürekli olarak tövbeler dökülmüştür, ama neden sonra?!!
Hüseyin’in oğlu Faysal Irak kralı olur fakat kısa süre sonra hastalanır ve ölür. Yerine oğlu I. Gazi geçer, fakat o da anlaşılmadık bir şekilde trafik kazasında hayatını kaybeder. Gazi’nin oğlu II. Faysal ise General Kasım’ın yaptığı ihtilâlde Nuri Said Paşa ile birlikte parçalanarak linç edilir ve öldürülür. Hüseyin’in diğer oğlu Abdullah ise Ürdün kralı yapılır ancak bir süre sonra o da suikasta kurban gider. Abdullah’ın oğlu Tallal ise delirir. Daha sonra tedavi için ihanet ettikleri Türkiye’ye getirilir ve uzun yıllar Ortaköy Şifa Yurdu’nda tedavi görür ve orada ölür. İngilizler Şerif Hüseyin’i gözden çıkarıp yerine İbn Suud’u getirdiklerinde Hüseyin Kıbrıs’a sürgün edilir. Rauf Denktaş hatıralarında şunları anlatır: “Babamla kendisini ziyarete giderdik ve bana her gittiğimizde bir altın verirdi. Babam, sürekli olarak “Ah! Ben ne yaptım! Nasıl ihanet ettim Osmanlıya?” diyerek ağlayan Şerif Hüseyin’i teselli etmeye çalışırdı. Sonra gramofonda bir taş plâk çalınır, onu dinlerken “Ahh Payitaht!” diyerek tekrar ağlamaya başlardı.” Şerif, hem kendi âilesine ve hem de Osmanlı Türkiyesi’ne çok pahalıya mâl olan bu ihanetinden sonra yurtsuz kuşlar gibi kendi yapayalnızlığında yaşadı ve öldü. Evet, bunlar büyük pişmanlıklardır fakat hesapsızca bütün imkânlar elden çıkarıldıktan sonra dökülen gözyaşlarında en küçük bir teselli payını bulamazsınız. Hiç düşünüyor muyuz, en olmaz yerlerde neden takılıp takılıp düşüyoruz? Neden güneş üstümüze aydınlığını değil de kahırlarını serpiyor sürekli olarak?! Çünkü mü’minin günlüğünde insanı canından bezdiren yanlışların tekrarı var… Bugün üzerinde dolaştığımız caddeler arınmamışsa hâlâ, bu henüz üzerimizden atamadığımız iri lekeler yüzündendir.
Dipnotlar:
[1]Nedim’in bu dörtlüğünü yıllar sonra Lemi Atlı besteler. İstiklal Mahkemeleri’nde idam edilecekler listesi Atatürk’e getirildiğinde gazi o listeyi gözden geçirir, en başta Dr. Nâzım’ın adını görünce yüzü sararır ve listeyi yere atar. Fakat İsmet Paşa yere atılan listeyi alarak elindeki kalemle birlikte Atatürk’e vererek; “Lütfen zaaf göstermeyiniz Paşam!” diyerek listeyi imzalatır. İdamdan sonra gazi yaverine Nâzım’ın son sözü ne oldu diye sorduğunda yaver; “Paşam, Nedim’in bu dörtlüğünü okudu” der. Ata’nın yüzü solgundur ve düşüncelidir. Sonra hafifçe mırıldanır; “Bu şarkı bundan sonra radyolarda okunmasın!” der. Böylece bu eser, Menderes’in katıldığı 1954 yılındaki bir toplantıda Alaaddin Yavaşça’nın icrasına kadar hiç okunmaz.
[2] Bugün hep dayatılan bir Sevr konusu vardır. Sultan Vahdeddin Sevr’i kabul etti diyerek asılsız suçlamalarla bir devri suçlamak isteyenler, eğer biraz dürüst olup Atatürk’ün nutkunu üstünkörü bile okumuş olsalar, Ata’nın ifadesinde şunu görecekler; Sevr bir anlaşma değil, tahakkuk edememiş bir projedir.
[3]İttihatçılar yönetimi bütünüyle ele geçirirler, Serbestî gazetesi yazarlarından Ahmet Samim (mezarı II. Mahmut türbesinin haziresindedir) ile başlayan cinayetleri payitahtta her türlü ıstırabı besleyen korkuları bir iktidar vasıtası hâline getirir. Bu cinayetler Hasan Fehmi ve diğerleri ile sürüp gider.
[4]M. Cemal Kuntay, Diyanet İşleri Başkanı Ahmet Hamdi Akseki’nin de hazır bulunduğu, Elmalı Hamdi ve M. Âkif’in meal ve tefsir çalışmalarını kabul ettikleri taahhütnameyi hazırlattırıp imzalayan İstanbul 4. Noteri’dir ve Âkif’in en yakın dostlarındandır.
[5] M. Cemal Kuntay, M. Akif Ersoy Hayatı-Seciyesi-Sanatı, s.250
[7]Burada Abdülhamid örneğini, o dönemin bütün şartları sebebiyle çok özgün olması ve tesirinin bugün bile sürüyor olmasından dolayı verdim, yoksa özel, simge bir isim olduğundan dolayı değil.
[8] Ahmet Yıldız, Ne Mutlu Türküm Diyebilene, CHF Üçüncü Büyük Kongre Zabıtları, s. 143
[9] Taha Öztürk, Şerif Hüseyin’in Mekke Emirliğine Atanma Sürecinde Ailesiyle İstanbul’da Geçirdiği Yıllar, s.157
[10] Günümüzde Arapların ihaneti olarak popüler hâle getirilen mesele, genç cumhuriyetin yanlış bir zeminde inşaya çalıştığı iddialardan ibarettir. Uzunca bir konudur, ancak bilinmesi gereken şudur; ihanet Şerif ailesinden ve birkaç kabileden gelmiştir yalnızca. Arapların o dönemde büyük bir kısmı zaten istilâ altındadır fakat önde gelen isimleri, büyük sîmâları Osmanlı Türkiye’sinin yanında yer almış ve cansiperane mücadele etmişlerdir. Meselâ bunlardan aynı zamanda bir dürzî olan Şekip Arslan I. Dünya Savaşı’nda 4. ordunun beynidir. Trablusgarb savaşından sonra Millî Mücadelede gerek Anadolu ve gerekse Ortadoğu’da en büyük gayretleri gösterenlerden birisi de Libyalı Şeyh Senûsî’dir.
Varoluşun temel olgularından biridir müzik. İnsanı büyüleme gücü en yüksek sanattır müzik. Sevgileri, coşkuları, hasreti sesler aracılığıyla anlatma sanatıdır müzik. Bir araya gelen ses dalgalarının oluşturduğu uyumlu, ritimli, hoşa giden, insanda çeşitli duygular oluşturan kompozisyonlardır müzik. Varlığı tanımlama biçimlerinden biridir müzik.
Bilim insanları, etik konularını çalışanlar, politika yapıcılar vs. biyo-teknoloji ile siber-teknoloji (yapay zekâ) kesişmesinin ne gibi sonuçlar doğuracağı üzerinde düşünmesi gerekir. Zira sentetik biyoloji ile yapay zekâ teknolojilerinin sağlıklı ve güvenli biçimde ilerlemesi için böylesi bir sorumluluğa ihtiyaç var. Yapay zekânın tasarımı ve uygulanması süreçleri gittikçe karmaşıklaşması kontrolü, denetimi ve düzenlenmesini zorlaştıracak görünüyor.
Âlemdeki düzenin en başında Allah vardır. Allah âlemi düzenli ve ahenkli bir şekilde var etmiş ve ona varlığını sürdürecek nitelikleri vermiştir. Bunun yanında insanlara da düzenli bir şekilde yaşamaları ve ortak bir amaca yönelmeleri için vahiy göndermiştir. Nasıl ki âlemin bir yöneticisi varsa gönderilen bu vahyi insanların uygulamasını sağlayacak bir yönetici olmalıdır. Aksi takdirde düzenli ve ortak amaca yönelmiş bir topluluk ortaya çıkamaz.
Peki, esas noktaya gelecek olursak, dini temelden yoksun kalındığında, ahlâki normlar hâlâ bağlayıcılığını koruyabilir mi? İnsanların, kendinden büyük bir otorite olmaksızın, bencillikten ve faydacı hesaplardan arınmış bir etik ilke etrafında birleşebilmesi mümkün müdür?
Güçlü, sağlıklı ve çalışma potansiyeli olanların dışındaki tüm insanları yok sayan kapitalist sistem ve güçlü tüm yapıları eritmeye kararlı modern sömürgeci dünya düzeninde hasta, yaşlı ve bakıma muhtaç çocuklar asla öncelenmez. Hatta bu insanların bakımı da sömürgeci sisteme hizmet eden bir sektöre dönüştürülür.
Tövbenin Siyaseti ya da Siyasetin Tövbesi
Bu imtidad-ı cevre kim bahtın şitabı var
Mihnet medâr olan feleğe intisâbı var
Eyler nesîm-i subhu bize girdbâd-ı gam
Bu râzigâr-ı bîmededin inkılâbı var
Nedim[1]
Tövbe… Eğer gerçekten bir zihin oyunu değilse ve gerçekten hazin bir boşluğu dolduruyorsa ağırlığınca altın demektir. Peki, hayatın pek çok safhasında bir telâfi olarak görebileceğimiz bu duygu derinliği, siyaseten darmadağın edilmiş bir toplumun kaderini, elden çıkarılmış bütün kıymet unsurlarını yeni baştan bir araya getirip telâfi edebilir mi? Yönetim katında, siyasetin içinde ve yüksek bürokraside ve aydınların dünyasında yaşanmış pek çok taşkın gerginlikten sonra, gerçekten de samimi bir kimliğe dayalı gerçek bir tövbe olabilir mi? Hele hele son bir iki asırlık siyasi serüvenimizde pişmanlıklarından dolayı geri adım atmalar pek nadir olarak yaşanmıştır. Ne var ki, onlar da rastgele isteklerle dolu bir iç dünyanın güvenilecek bütün gücü kaybettikten ve iş işten geçtikten sonradır ki, müsbet mânâda bir faydası olmamıştır. Dağınık, yerini tam olarak bulamamış ikircikli ve öfke yüklü zihinlerde, büyük idealleri olan ve yüksek olgunluğa ermiş şahsiyetlerde görülebilecek nedamet duygusunu beklemek elbette mümkün değildir. Bu durum, hissî tepkilerini göz ardı edebilen ve geçici bir ânın heyecanını yenecek iradeyi ortaya koyabilenlerin işidir ki bu gerçekten de çok zor bir iştir. Ancak bazen macera ve heyecan mahsulü olup bireyi dönülmesi imkânsız olan yollara sürükleyen öyle hadiseler yaşanır ki, burada işlenen cürmün bedeli daha sonra yine aynı yerden ama çok ağır bir şekilde ödenir. Bu nedenle herhangi bir alanda ve özellikle de ideallere, büyük emellere mahsus alanlarda bireyin geleceğe dair verdiği hükümlerinin doğruluğunda mutlaka bir ihtiyat payı olmalıdır. Doğru murakabeyi ancak böyle bulabilirsiniz. İnsanımız ve aydınlarımız sürekli olarak kontrolsüz ve fevrî heyecan duygularıyla ve zaman zaman da gurur körlüğü içinde hareket ettikleri içindir ki, her dönemde, her devirde değişik şekilli facialar yaşamaktayız. Gerçekten de bazı yanlışlardan ders çıkarmak ve bu noktadaki hataları kabullenebilmek, o kişinin her zaman taze tuttuğu mesuliyet duygusu ve taşıdığı hassasiyetlerle ilgilidir. Ancak bizim toplumumuzda gerek aydınların(!) dünyasında gerekse siyaset sahasında her şey bir mücadele alanı olarak görüldüğü içindir ki; öfke, kibir ve benlik duygusu daima öncelenmiş ve en hayâtî meseleler, murakabesiz hiddetli söylemler, laf kalabalıkları ve boş muhtevalar içinde ziyan edilmiştir. Şunun çok iyi idrak edilmesi gerekmektedir; yaşamak ve ortaya bir muvaffakiyet koyabilmek için kimse ihtiraslara ve nefret duygularına muhtaç değildir.
İhtiraslarla, heyecanlarla ve boş hassasiyetlerle ne yazık ki bu toplumun bahtına şimdiye kadar bir türlü müsbet yol verilememiştir. Burada ayrıca İslâmî hassasiyeti varmış görünen pek çok kimsede, ne yazık ki dillendirdikleri meseleler ile eylemleri arasında abartılı zıtlıkları görünce, kendi iç dünyalarındaki diyaloglarında neleri yaşadıklarını merak etmekten kendimi alamıyorum. Çünkü özellikle bir mü’min için hayat, sıradan fikir ve lâfız kalıplarından ibaret değildir. O, doğrudan, tartışmasız Kur’an’a bağlı, Kur’an ile referansını sağlayan, hiçbir teville, gerekçeyle ve bahanelerle kırıştırmayan salt bir gerçekliktir. Bu böyle bilinir, böyle anlaşılır ve böyle yaşanılırsa ancak o zaman realitenin aydınlık vizyonu üzerinden bir yol çizilmiş olur. Siyasetin içine girmiş ve öyle sevgi uyandıran kişiler vardır ki tarihimizde onların bir dönem içinde yaptıkları yanlışları hangi zihnî şemalar içinde masum gösterebiliriz? Bunu bulmak çok zor. Tabiî mesele yalnızca yanlışlara karışmak değil, yapılan o en ciddi yanlışlardan sonra bazı sîmaların pişman olmamak gibi inatçı bir direnmeyi de kendilerinde vicdânî bir hak olarak görmeleridir. İşte bizim bugün toplum olarak hangi zümreyi ele alırsanız alın şartlanmalardan, kalıplaşmış ağdalı kanaatlerden, insanı bezdiren hayâlî doyurmalardan, asabî taşkınlıklardan ve anlamsız karşı duruşlardan sıyrılabilmeyi sağlayacak ciddi kültürel birikimlere ve ahlâkî disiplinlere ihtiyacımız var. Bu sebeple özellikle Müslümanlar, güven verici bir birikim ortaya koymadan önce yüksek sesle konuşma alışkanlığını bırakmalıdırlar.
Sevr saltanat şûrasına katılan, bilâhare Sevr[2] görüşmelerinde imzası olan heyetin içindedir. Dönemin neredeyse bütün aydınları gibi Rıza Tevfik de II. Abdülhamid’i devirmek isteyen İbrahim Temolarla, Esat Toptanilerle, Emanuel Karasularla, Abdullah Cevdetlerle birlikte çaba gösterdi. İttihatçılarla birlikte olup Abdülhamid’e karşı yıkım çabalarında elbette yalnız değildi. Yanında Tevfik Fikret, Said Nursi, Süleyman Nazif, Mehmed Âkif de vardı. Uzun süren ve her şeyi ve her yalanı meşrû gören mücadelelerden sonra muvaffak olmuş bir gayretle hedeflerine vardılar. Bazen öyle vahim yanlışlar yapılır ki, bir anlık hatanın, küçük bir gafletin ceremesi uzun yıllar boyu ödeye ödeye bitmez. Rıza Tevfik ittihatçılarla birlikte bütün mesâisini Abdülhamid düşmanlığına hasreder. Neticede Abdülhamid yalan, iftira türlü desiselere dayalı bir fetva ile halledilerek Selânik’teki Yahudi bir ailenin Selâtini köşküne sürgüne gönderilir. Ülkemizde benzerleri bakımından tazeliğini de tarihini de hep canlı tutan bu hadisenin sonuçları, içinde barındırdığı entrikalar bakımından günümüze kadar diriliğini korumuştur. Akıl almaz heyecanların ateşlediği, pek çok cinayete ve hıyanete sahne olan bu çabalardan sonra ittihatçılar artık iktidar koltuğuna oturmuşlardır.[3] Artık yeni ittihatçı yönetim işbaşına geçtiği andan itibaren, aklın yerleşmiş düzenini ve kontrolünü reddeden, siyasi zaaflarla ve cinayetlerle dolu karanlık bir dönem başlar.
Zaaflarla diyorum, enteresandır, Şevket Süreyya, Rusya’da İttihatçıların beyin takımından olan Dr. Nazım’la görüştüğünde kendisine sorar:
“Efendim siz niye bu harekete kalkışmıştınız?”
“Biz anayasayı yeniden yürürlüğe koymak istiyorduk?”
“Peki, yürürlüğe koymayı düşündüğünüz anayasa nasıl bir anayasa idi?”
“Doğrusunu istersen hiç de merak edip okumamıştım…”
“??!!!”
İşte belki de ucuz tefrika romanlarında bile göremeyeceğimiz bu anlayışlar, bizi hayatın en karanlık yüzüyle karşı karşıya getirdi ne yazık ki. Akıl almaz türlü histerilerle yaşanılan bu acı, ıstırap ve çileli yıllardan sonra bir tür tövbekâr olan Rıza Tevfik Bölükbaşı bu pişmanlığını şöyle ifade eder;
Nerdesin ey Sultan Hamid Han?
Feryadım varır mı bârgâhına?
Ölüm uykusundan bir lâhza uyan
Şu nankör milletinin bak günahına
Tarihler adını andığı zaman
Sana hak verecek ey koca sultan
Bizdik utanmadan iftira atan
Asrın en siyasi padişahına
Padişah hem zalim hem deli dedik
İhtilâle kıyam etmeli dedik
Şeytan ne dediyse biz belî dedik
Çalıştık fitnenin intihabına
Sonra cinsi bozuk ahlâkı fena
Bir sürü türedi girdi meydana
Nerden çıktı bunca veled-i zîna!
Yuh olsun bunların ham ervahına!
Bunlar halkı didik ettiler
Katliama kadar sürüp gittiler
Saçak öpmeyenler secde ettiler
Bir âsî zabitin pis külâhına!
Hoş oldu cilvesi bu hürriyetin
Tadı yok ama şu meşrûtiyetin
Deccala zil çalan böyle milletin
Bundan başka çare yok ıslahına!
Evet, her türlü yalan ve desiselerin nakaratlarla hazırlandığı o günlerin fırtınalı havası, aradan geçen bunca yıla rağmen hâlâ aynı şiddetiyle esmektedir. Rıza Tevfik o gün için yaptıklarından tövbekâr olsa da bir süre sonra aynı ittihatçıların askerî kanadının kurduğu genç cumhuriyet tarafından hâin ilân edilerek vatandaşlıktan çıkarılır, yüzellilikler grubuna dâhil edilerek ülkeden kovulur. Burası çok enteresandır, insan mukadderatının değişmeyen bir tarafı, bir günahı nereden işliyorsanız diyetini de aynı yerden ödüyor olmanızdır. Bugün için de meseleleri anlamaya dâir toplumsal ölçülerimiz güven verici değildir. Hangi kesimi ele alırsanız alın, heyecana bağlı hassasiyetler asla terkedilemediği için bilgi ve birikimle değil, şuuraltının karanlık dili ile ve öngörülmüş zihinsel kalıplarla hareket edilmektedir. Yâni akıl aydınlığa kapalı olduğu için bütün hamlelerde silik, hedefsiz ve belirsizdir. Merhum Âkif de aynı şekilde siyaseten aynı kulvardadır. Ortaklaşa hisleri yaşadıkları ittihatçıların içinde yer aldığı o günlerdeki yazılarından dolayı sonradan pişmanlık duymamış, fakat sadece kurulan genç cumhuriyet değil, yeni dönemin havarisi yazarlar ve şâirleri tarafından da acı verecek şekilde horlanmıştır. Özellikle ihtiraslı hayâller içinde yaşayan Şükûfe Nihal tarafından alay konusu edilir. Âkif, en büyük dâvânın İslâm’dan uzaklaşmak ve onu gözden düşürmek olduğu bu dönemde hem takip altındadır hem de bir dönem birlikte olduğu kimseler tarafından yalnızlaştırılmıştır. Yeni cumhuriyetin Âkif nefreti o dereceye ulaşır ki, âdeta galeyan seviyesindedir ve Âkif “ İRTİCA-906 “ olarak kodlanır. Bir tür ruh sapkınlığından doğan ve insan vicdanını donduran ve karşı duran her şeyi kurutan bu karaltılı zihniyetin, Âkif’i nasıl bir ölçüde takibe aldıklarına dâir resmî bir iki raporu burada kaydetmek isterim:
1- 18.07.1936 tarihli rapor. Milli Emniyet Reisliğine. “Yurdumuza dönen ve tedavi için yattığı hastaneden çıkıp Beyoğlu’nda Mısır apartmanının beşinci katında Abbas Hilmi Paşa ailesinden Prenses Emine’nin vekili avukat Fuad’ın yanında oturan şair Mehmed Akif’in hariçle yapacağı muhaberesini lütfen kontrol ettirilmesine müsaadelerini saygı rica ve arz ederim.” Emniyet İ. Ş. Müdürü.
2- Em.7448 sayılı şifre…30.06.1936… Şair Mehmed Akif kansere müptela olduğundan tedavi için İstanbul’a gelmiştir. Maçka’da İzmir palasta oturan Abbas Hilmi Paşa ailesinden Prenses Emine’nin himaye ve yardımı ile 19-06-936’da Teşvikiye sağlık evine yatırılmıştır. Halen orada tedavi altındadır. Mısıra dönemeyeceğini ve bundan böyle memlekette kalacağını ziyaretçilerine söyleyen bu şahsın durumu tarassut altına aldırılmıştır. İstanbul’a gelişinde başka bir maksadının olup olmadığı da tahkik edilmektedir. Sonu arz edilecektir. (Vali Namına H. Karataban.)
Ne yazık ki bütün bu eziyetler milli bir hüviyetin korunması adına yapılmaktadır. Çünkü sistem artık kendisine yeni bir mabed inşa etmektedir. Âkif, kendisini hor ve hakir görenlerin sembolik olarak değil, gerçek mânâda kendilerini gösterdikleri bu durumu şiir dilindeki hissiyatıyla şöyle anlatır:
Hilvanlıların hepsinin ihlâsını ilkin
Bir bir sayıver, bitti mi defterdeki lâkin
Mevzun düşünür saçmayı bir saçma adam var
Manzum sayıklar gibi manzume sayıklar
Zannım mütekâid şueradan olacak ki;
Hiçbir yenilik yok, herifin her şeyi eski
Hâlâ ne sakaldan geçebilmiş ne bıyıktan
Âsârı da memnun görünür köhne kılıktan
Hicri, kamerî ayları ezbere sayar amma
Yirminci asır zihnine sığmaz ne muamma?
Ma’mure-i dünyayı dolaştıysa da yer yer
Son son, “Hadi sen kumda biraz oyna demişler.”
Âkif, bütün bunlardan insan tabiatını taşıyan birisi olarak elbette muzdariptir. Acı çeker, hicranı yaralanmıştır ve çoğu günlerini hayatının bölünmez bir parçası olan Babanzade Ahmed Nâim Bey’in kabri başında geçirir. Küfrün, ahlâksızlığın en bereketli toprakları hâline getirilen bir yerde haz ve nefret tuğyanlarından ibaret Nihal tarafından sürekli hücuma uğrar:
“Bize on dört asır evvelki ihtiyaçların yarattığı rejimden bahseden skolastik kafa”, “Bence Âkif orijinal değil, lisanda yüksek ve nezih değil, millî inkılabımıza baş çevirmiş, beşerî zekâya, kültür seviyesine müsait olmayan bir insan.” (Yusuf Turan Günaydın, Âkif İçin Ne Dediler.) Evet, bunlar nefretin dilini büyük bir maharetle kullandılar. Nereye tutunacaklarını bilemeyen ve her tarafa el atan bu yeni türedi zihniyetin dünyasında Âkif çaresizdir. Allah mekânını cennet eylesin, Âkif, işte o Devlet-i Aliyye’ye karşı en celâlli günlerinde akıbetin böyle bir sonuca evrilebileceğini hesap edememiştir. Âkif’in en yakın dostlarından Mithat Cemal Kuntay[4] bir hatırasını şöyle anlatır:
“Âkif üç padişahtan Reşad’a kızıyor, Hamid’den iğreniyor, Vahdettin’e hem kızıyor hem iğreniyordu.
Meselâ; Vahdettin acemi Abdülhamid’di. Meselâ; Bu Sultan Reşad’ı Abdülhamid ne diye otuz sene hapsetmişti, Sultan Hamid’in yerine ben olsaydım boynuna ip takar, sokak sokak gezdirir, benden sonra bu adam padişah olacak işte görün derdim.”
Abdülhamid’e gelince; Âkif, şair Eşref’i ona en güzel söven adam diye sever, bu kıtasına bayılırdı:
Besmele gûşeyleyen şeytan gibi
Korkuyorsun “Höt!” dese bir ecnebi
Padişahım öyle alçaksın ki sen
İzzet-i nefsin Arap İzzet gibi!
Abdülhamid’den yalnız mânen değil, maddeten de iğreniyordu. 1908 meşrûtiyetinde Meclis-i Mebusan’ın açıldığı günde Âkif ile Büyük Reşid Paşa türbesinin önünden geçiyorduk. Halk koşmaya başladı. İzdihamın koşması sâridir, biz de koştuk. Akif beni bıraktı, kalabalığı yardı, yarmasıyla beraber geri kaçtı, sapsarıydı.
Hasta falan değildi, ömründe ilk defa Abdülhamid’in yüzünü görmüştü. Padişah açık bir arabada Meclis-i Mebusan’ın küşad resmine (açılış töreni) gidiyordu.
Akif: “Boyalı sakalıyla suratı birdenbire karşıma çıktı, fena oldum.” dedi. Halk geçip giden arabayı hâlâ alkışlıyordu. Akif: “Aman yarabbi, otuz üç sene bu! Hâlâ alkışlıyorlar. Kaçalım bir sokağa sapalım.” dedi. Bu alkışların duyulmayacağı bir yer arıyordu. Bir müddet sonra Sultan Hamid mebuslara Yıldız köşkünde bir akşam yemeği ziyafeti verdi. Yemekten sonra bazı mebuslar Abdülhamid’in elini öptüler. Akif bunlara haftalarca kızdı.
31 Mart irticası olunca Akif: “O yaptı, o!” diyor ve 31 Mart’ı niçin yapmaya cesaret ettiğini izah ediyordu.[5]
Aradan zaman geçer, yıl 1936. Bir yaz günü kendisini hastalığı için ziyarete gelen Matbuat Müdürü Hakkı Tarık Us ile görüşür. Ziyaret sonrası Hakkı Tarık, Mithat Cemal’e Akif’in şu sözlerini nakleder: “Tarık Bey” dedi “ben yemin etmem; fakat işte yemin ediyorum; ben milli mücadelede yanında bulundum, yakından tanıdım. Vallahi’l-azîm eğer Atatürk olmasaydı bu zafer kazanılamazdı.”[6] Akif’in çalkantılarla geçen hayatına baktığımızda siyasetin hiciv ve ağır tenkid dilini maharetle kullandığı Abdülhamid’e karşı herhangi bir pişmanlığını göremiyoruz.
Hamdullah Suphi de o hararetli yıllarda cerbezeli dilini kullanmaktan çekinmeyerek:
“Belinde kabza-i Osman bir elinde Kur’an
Beşiklerinde çocuklar boğan kızıl sultan.” (Anıları, s.38)
sözlerini haykıracak, ancak daha sonraları o da hizaya getirilecek, güçlü siyasal bir kadronun ezici gücü altında dersini alacak ve terbiye edilecektir. Evet, ne demiştim? Bir günahı nerede işlerseniz diyetini oradan ödersiniz.
Süleyman Nazif:
Kaç zamandır gelmemişken yâda biz
İşte geldik senden istimdada biz
Öldürürler basarsak feryadı biz
Padişahım hasret olduk eski istibdada biz…
Diyerek nasıl acılı bir tablo içinde tövbekâr olduğunu itiraf eder. Zaten aynı dönem için İttihat ve Terakki kurucularından Abdullah Cevdet, yıllar sonra: “Yahu ben bile Abdülhamid hakkında en az yüz tane yalan söyledim de sonra bir tanesine kendim bile inandım.” diyerek o meşûm günlerin aydınlara hâkim olan havasını anlatır. İttihatçılardan sonra hep böyle yol buldu aydınların çoğu; bir ellerinde hükümler yazdıkları kalemler, öbür ellerinde infazda kullandıkları kemendler… Bu nedenle yer de gök de tanıktır nice zamandır utançsızlığımıza.
Tabiî dönemin pek çok pırıltılı siması var ki, Abdülhamid’e karşı hudutsuz nefretler ortaya koymuşlar, bazıları pişmanlıklarını açık bir dille ifade etmemiş olsalar da genç cumhuriyetin kendinden geçmiş taraftarlarının yarattığı tutku cehennemi içinde istenmedikleri, sevilmedikleri açıkça ifade edilmiş ve hayatlarından bezdirilmişlerdir. Nitekim CHP’nin 1931’de yapılan Üçüncü Genel Kongresi’nde, Kütahya milletvekili Alaattin Bey, partiye giriş şartlarını düzenleyen maddeye, partinin ulusu medenileştirmeyi amaçlayan inkılâpçı bir parti olduğu gerekçesiyle karşı çıkar. Bu yüzden, dindar kişiler kapsam dışında bırakılmalıdır; çünkü her ne kadar Mili Mücadele’ye onlar da aktif olarak katılmışsa da bu damarlarında Türk kanı taşıyanlar için bir namus meselesi olduğundan normal görülmeliydi. Oysa inkılâp bir ideoloji meselesiydi ve bu yüzden ülkenin bugünü ve geleceği üzerinde o insanların söyleyeceği hiçbir şey olmamalıydı. Ona göre, hiç kimse, Türk vatanı için gönüllü olarak canını verenlerin Türk inkılâbı içinde aynı şeyi yapabileceğini ileri süremezdi.[8] Evet, sistemin en ateşli taraftarları heyecanlarının en aşırı sınırlarına varabilmek için ne gerekiyorsa yaparlar ve bir dönem öncesi birlikte güç birliği yaptıkları kimselere karşı şimdi mutlak yargıçlar gibi davranmaktadırlar. Aslında ortada sıradan bir hayatın bayağılığından ve dizginlenemez kibirden başka bir şey yoktur.
Aksi hâlde basit, sığ ve mevcut fikir yoksulluğu içinde sıkışıp içimizde yeni yeni mânâları hareketlendirmeden vahyin tembihlediği üstün bir vizyona kavuşamayacağız. Siyâsi tövbekârlık denildiğinde akla gelenlerden ve sâlim her akıl sahibine ibretler sunan vak’alardan bir diğeri de Şerif Hüseyin hâdisesidir. Bu ve benzeri olaylar tarihten ders almak isteyen samimi her tefekkür sahibi kişi için ibretler sunar.
Şerif Hüseyin’in kişiliğini iyi okuyan Abdülhamid, Hicaz bölgesinde vali ve bazı emirlerle ihtilâfa düşen Hüseyin’i İstanbul’a davet eder. Ona kendisini rahatlatacak ve hoşnut edecek pâyeler vererek yaklaşık on sekiz yıl İstanbul’dan ayrılmamasını sağlar. Çünkü Hüseyin’in İngilizler tarafından etki altına alınabilecek zaaflarını farketmiştir. Sonuç olarak 1892’de İstanbul’a gelen Şerif Hüseyin’den bir yıl sonra 1893’de Mekke emiri Abdullah b. Muhammed’in hanımı, oğulları ve yardımcıları İstanbul’a gelirler.[9]
Burada hem Harbiyeye devam ettiler hem de devlet yönetimi vs. konularda ders almaları sağlandı. Böylece on sekiz yıl geçer. Ne var ki Abdülhamid’i tahttan indiren ittihatçılar, Şerif Hüseyin’in gûya özgürlükçü bir gösterişle Hicaz’a dönmesine izin verirler. İşte bu safha İngilizlerin Hüseyin’i krallık hayalleriyle coşturup Osmanlı bağlarından koparmaya başladıkları dönemdir. İngilizlerin sağladığı siyâsî yalıtılmışlık içinde belirsiz bir serüvene girişen Hüseyin, tarihsel cehalete dayanan ütopyaları içinde sadece bir sahne adamı olduğunu fark edememiştir. Şatafatlı hayâllere bir kez teslim oldunuz mu, kendinize âit bütünleştirici bütün değerlerinizi kaybetmeye ve sizi kıymetlendiren geçmişe dâir bütün sadakatinizi de kaybetmeye başlarsınız. Seçtiği yol kendisine şeref getirmeyecek, sadece yanlış değil bir hıyanet yolu olduğunu az bir zaman sonra çok ağır pişmanlıklarla anlayacaktır.[10]Ancak âile bu tarihi hatanın sonunda öyle hazîn bir boşluğa düşer ki; buna ister siyâsî bir hayatın tesadüfleri deyin, isterseniz sizi tövbeye çeken kaderin ağır bir dersi deyin, bu ihanetin bedeli çok ağır olmuştur. Şerif Hüseyin’in bu ihanetinden kısa bir süre sonra kederli, yorgun ve pişman dudaklarından sürekli olarak tövbeler dökülmüştür, ama neden sonra?!!
Hüseyin’in oğlu Faysal Irak kralı olur fakat kısa süre sonra hastalanır ve ölür. Yerine oğlu I. Gazi geçer, fakat o da anlaşılmadık bir şekilde trafik kazasında hayatını kaybeder. Gazi’nin oğlu II. Faysal ise General Kasım’ın yaptığı ihtilâlde Nuri Said Paşa ile birlikte parçalanarak linç edilir ve öldürülür. Hüseyin’in diğer oğlu Abdullah ise Ürdün kralı yapılır ancak bir süre sonra o da suikasta kurban gider. Abdullah’ın oğlu Tallal ise delirir. Daha sonra tedavi için ihanet ettikleri Türkiye’ye getirilir ve uzun yıllar Ortaköy Şifa Yurdu’nda tedavi görür ve orada ölür. İngilizler Şerif Hüseyin’i gözden çıkarıp yerine İbn Suud’u getirdiklerinde Hüseyin Kıbrıs’a sürgün edilir. Rauf Denktaş hatıralarında şunları anlatır: “Babamla kendisini ziyarete giderdik ve bana her gittiğimizde bir altın verirdi. Babam, sürekli olarak “Ah! Ben ne yaptım! Nasıl ihanet ettim Osmanlıya?” diyerek ağlayan Şerif Hüseyin’i teselli etmeye çalışırdı. Sonra gramofonda bir taş plâk çalınır, onu dinlerken “Ahh Payitaht!” diyerek tekrar ağlamaya başlardı.” Şerif, hem kendi âilesine ve hem de Osmanlı Türkiyesi’ne çok pahalıya mâl olan bu ihanetinden sonra yurtsuz kuşlar gibi kendi yapayalnızlığında yaşadı ve öldü. Evet, bunlar büyük pişmanlıklardır fakat hesapsızca bütün imkânlar elden çıkarıldıktan sonra dökülen gözyaşlarında en küçük bir teselli payını bulamazsınız. Hiç düşünüyor muyuz, en olmaz yerlerde neden takılıp takılıp düşüyoruz? Neden güneş üstümüze aydınlığını değil de kahırlarını serpiyor sürekli olarak?! Çünkü mü’minin günlüğünde insanı canından bezdiren yanlışların tekrarı var… Bugün üzerinde dolaştığımız caddeler arınmamışsa hâlâ, bu henüz üzerimizden atamadığımız iri lekeler yüzündendir.
Dipnotlar:
[1]Nedim’in bu dörtlüğünü yıllar sonra Lemi Atlı besteler. İstiklal Mahkemeleri’nde idam edilecekler listesi Atatürk’e getirildiğinde gazi o listeyi gözden geçirir, en başta Dr. Nâzım’ın adını görünce yüzü sararır ve listeyi yere atar. Fakat İsmet Paşa yere atılan listeyi alarak elindeki kalemle birlikte Atatürk’e vererek; “Lütfen zaaf göstermeyiniz Paşam!” diyerek listeyi imzalatır. İdamdan sonra gazi yaverine Nâzım’ın son sözü ne oldu diye sorduğunda yaver; “Paşam, Nedim’in bu dörtlüğünü okudu” der. Ata’nın yüzü solgundur ve düşüncelidir. Sonra hafifçe mırıldanır; “Bu şarkı bundan sonra radyolarda okunmasın!” der. Böylece bu eser, Menderes’in katıldığı 1954 yılındaki bir toplantıda Alaaddin Yavaşça’nın icrasına kadar hiç okunmaz.
[2] Bugün hep dayatılan bir Sevr konusu vardır. Sultan Vahdeddin Sevr’i kabul etti diyerek asılsız suçlamalarla bir devri suçlamak isteyenler, eğer biraz dürüst olup Atatürk’ün nutkunu üstünkörü bile okumuş olsalar, Ata’nın ifadesinde şunu görecekler; Sevr bir anlaşma değil, tahakkuk edememiş bir projedir.
[3]İttihatçılar yönetimi bütünüyle ele geçirirler, Serbestî gazetesi yazarlarından Ahmet Samim (mezarı II. Mahmut türbesinin haziresindedir) ile başlayan cinayetleri payitahtta her türlü ıstırabı besleyen korkuları bir iktidar vasıtası hâline getirir. Bu cinayetler Hasan Fehmi ve diğerleri ile sürüp gider.
[4]M. Cemal Kuntay, Diyanet İşleri Başkanı Ahmet Hamdi Akseki’nin de hazır bulunduğu, Elmalı Hamdi ve M. Âkif’in meal ve tefsir çalışmalarını kabul ettikleri taahhütnameyi hazırlattırıp imzalayan İstanbul 4. Noteri’dir ve Âkif’in en yakın dostlarındandır.
[5] M. Cemal Kuntay, M. Akif Ersoy Hayatı-Seciyesi-Sanatı, s.250
[6] Kuntay, A.g.e., s. 240
[7]Burada Abdülhamid örneğini, o dönemin bütün şartları sebebiyle çok özgün olması ve tesirinin bugün bile sürüyor olmasından dolayı verdim, yoksa özel, simge bir isim olduğundan dolayı değil.
[8] Ahmet Yıldız, Ne Mutlu Türküm Diyebilene, CHF Üçüncü Büyük Kongre Zabıtları, s. 143
[9] Taha Öztürk, Şerif Hüseyin’in Mekke Emirliğine Atanma Sürecinde Ailesiyle İstanbul’da Geçirdiği Yıllar, s.157
[10] Günümüzde Arapların ihaneti olarak popüler hâle getirilen mesele, genç cumhuriyetin yanlış bir zeminde inşaya çalıştığı iddialardan ibarettir. Uzunca bir konudur, ancak bilinmesi gereken şudur; ihanet Şerif ailesinden ve birkaç kabileden gelmiştir yalnızca. Arapların o dönemde büyük bir kısmı zaten istilâ altındadır fakat önde gelen isimleri, büyük sîmâları Osmanlı Türkiye’sinin yanında yer almış ve cansiperane mücadele etmişlerdir. Meselâ bunlardan aynı zamanda bir dürzî olan Şekip Arslan I. Dünya Savaşı’nda 4. ordunun beynidir. Trablusgarb savaşından sonra Millî Mücadelede gerek Anadolu ve gerekse Ortadoğu’da en büyük gayretleri gösterenlerden birisi de Libyalı Şeyh Senûsî’dir.
İlgili Yazılar
Popüler Kültürden Uzak Bir Müzik
Varoluşun temel olgularından biridir müzik. İnsanı büyüleme gücü en yüksek sanattır müzik. Sevgileri, coşkuları, hasreti sesler aracılığıyla anlatma sanatıdır müzik. Bir araya gelen ses dalgalarının oluşturduğu uyumlu, ritimli, hoşa giden, insanda çeşitli duygular oluşturan kompozisyonlardır müzik. Varlığı tanımlama biçimlerinden biridir müzik.
Kalpsiz Bir Dünyadan Kalpsiz Bir Algoritmaya
Bilim insanları, etik konularını çalışanlar, politika yapıcılar vs. biyo-teknoloji ile siber-teknoloji (yapay zekâ) kesişmesinin ne gibi sonuçlar doğuracağı üzerinde düşünmesi gerekir. Zira sentetik biyoloji ile yapay zekâ teknolojilerinin sağlıklı ve güvenli biçimde ilerlemesi için böylesi bir sorumluluğa ihtiyaç var. Yapay zekânın tasarımı ve uygulanması süreçleri gittikçe karmaşıklaşması kontrolü, denetimi ve düzenlenmesini zorlaştıracak görünüyor.
Kitâbü’l-Mille Çerçevesinde Fârâbî’de Şehrin Meşruiyeti
Âlemdeki düzenin en başında Allah vardır. Allah âlemi düzenli ve ahenkli bir şekilde var etmiş ve ona varlığını sürdürecek nitelikleri vermiştir. Bunun yanında insanlara da düzenli bir şekilde yaşamaları ve ortak bir amaca yönelmeleri için vahiy göndermiştir. Nasıl ki âlemin bir yöneticisi varsa gönderilen bu vahyi insanların uygulamasını sağlayacak bir yönetici olmalıdır. Aksi takdirde düzenli ve ortak amaca yönelmiş bir topluluk ortaya çıkamaz.
Seküler Bir Ahlâkın İmkânı Nedir?
Peki, esas noktaya gelecek olursak, dini temelden yoksun kalındığında, ahlâki normlar hâlâ bağlayıcılığını koruyabilir mi? İnsanların, kendinden büyük bir otorite olmaksızın, bencillikten ve faydacı hesaplardan arınmış bir etik ilke etrafında birleşebilmesi mümkün müdür?
Aile Kurumunun Sömürgeci Zihnin Güdümünde Geçirdiği Değişim ve Dönüşüm
Güçlü, sağlıklı ve çalışma potansiyeli olanların dışındaki tüm insanları yok sayan kapitalist sistem ve güçlü tüm yapıları eritmeye kararlı modern sömürgeci dünya düzeninde hasta, yaşlı ve bakıma muhtaç çocuklar asla öncelenmez. Hatta bu insanların bakımı da sömürgeci sisteme hizmet eden bir sektöre dönüştürülür.