Eski çamlar bardak olmuş, o devirler eskide kalmış, akıl almaz şeylermiş kimin umurunda, bizi hâlâ hikâyeler bağlıyor birbirimize. Mantarların toprak altına döşediği olağanüstü iletişim hattına benzer şekilde geçmişi, biz olma bilincini, birleşip ayrıştığımız nice şeyi fi tarihindeki anlatılar taşıyor belleğimize ve belleğimizin ötesine. “Hepiniz şahitsiniz işte…” denen nice olay bile çok farklı anlaşılıyor ve anlatılıyor. Çünkü şimdi başlamıyor hemen hiçbir şey. Pazardan aldığı iki kilo sebzeyi annesinin nikâhına bağlayan geçmiş ve köken sevdalılarıyız.
Bilim de geri durmuyor bu yarışta, söylenceler, masallar, anılar, tarih hatta din geçmişten hızlı trenler kaldırırken durmak ve teslim olmak bilime yakışmazdı zaten. Üç yüz beş yüz, hadi en kabadayısı üç bin, beş bin yıllık çok iddialı hamaset raporlarını iki parmağıyla tutup silkeliyor. Boğazını temizliyor ve şöyle başlıyor anlatmaya: “Hiçbir şey yokken, kabaca on dört milyar yıl önce, sıfır noktasında büyük bir patlama gerçekleşti.” Boşa koysak dolmuyor, doluya koysak kargalar korosu gülmek için nöbet tutuyor. Ne milyarlarca yılı anlayabiliyoruz, ne boşluktan fışkıran galaksileri. Merakla okumaya, bilimi dinlemeye devam edenler bakıyor ki, bunun birçok alternatifi de var. Meğer bilim kibirli değilmiş, bilim tarikatının postnişinleriymiş kibre doymayanlar, bilim tekelci de değilmiş, “şimdilik ulaşabildiğim en makul sonuç bu ama çalışıyorum daha” diyen çileci bir dervişmiş. Zihinleri kir pas içindeki yetişkinlere ulaşmak bilimi yorunca o da çareyi çocuklara seslenmekte bulmuş. İnsanlığın ortak birikimi olan bilimi olanca tevazusu ve derinliğiyle bilgeler ve çocuklar anlayabilirmiş.
Zarf değil mazruf sözünden nicedir şüphedeyim. Bağlamı ıskaladığınızda eldeki baklavadan bile olabilirsiniz. Birçok iyi kitapla; çok iyi kapağı, harika cildi ve göz okşayan fontu sayesinde tanıştım. Nice klasikten, tarih şaheserinden; özensiz kapağı, berbat baskısı ve göz kırbaçlayan fontu yüzünden kaçtım ardıma bakmadan. Çocuk kitaplarında ise zarf daha bir koyuyor ağırlığını. Stephen Hawking yazsa umurunda olmaz çocuğun, güzel resimler, şemalar, uçuşan renkler eşlik etmediğinde. Sabaha kadar örnek kitap adı yazabilirim ama burası yeri değil.
2023 yılı, çocuk edebiyatı yayıncılığı açısından mütevazı bir devrime sahne olmuştu. “Yeryüzünün Kayıp Manzaraları” kitabı basıldı, yayınlandı, okundu ve bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmadı.
Ömrüm masalla geçti olacak o kadar abartı. Katalan yazar-çizer Aina Bestard, evrenin on dört milyar yıllık hikâyesini illüstrasyonun tarihini selamlayarak anlattı. Heybe öylesine doluydu ki, mizaha, konu dışı göndermelere, siyasal eleştiriye vs. hiç yer vermedi. Başta da dediğim gibi bu evrenin kabul edilen en popüler hikâyesiydi. Tabir yerindeyse, heterodoksiye hiç yüz vermeyip ortodoks takıldı.
Bölümlendirme, sınıflandırma, zaman çizelgesine özenle oturtma, terimlerin hedef dildeki karşılığı, doğru yazımı, bilimsel editörlük bu alabildiğine yaratıcı çalışmanın olmazsa olmazları. Greko-Latin dil, ağırlığıyla omuzlarımızı çökertmesin diye yeterince ev ödevi yapmadığımızdan ben hâlâ yeterli Türkçeleştirmeyi göremiyorum ve üzülüyorum. Allah’tan bu kitap özelinde sorun büyük ölçüde aşılmış.
Dünyanın jeolojik tarihiyle açılıyor kitap. Temel jeolojik dönemlere eonotem deniyormuş. Hadeen eonotem, arkeen eonotem, proterozoyik eonotem ve fanerozoyik eonotem. İlk iki dönemde bizim tanığı olduğumuz canlılığın ortaya çıkması için kıyametler kopuyor. Yeryüzü soğuyor, atmosfer oluşuyor, yüreğimize su serpiliyor. İlk kıtalar gül cemalin gösteriyor ancak dikenler fazla büyük, aman diyeyim! Proterozoyik eonotemde, suyun altı servet biriktirmeye başlıyor. Sadece beş yüz kırk bir milyon yılı kapsayan fanerozoyik eonotem ise yanımızı yöremizi kuşatan milyarlarca varlığın sahne aldığı ahir zamanlar. Verimli bir okuma tecrübesi için bölümler renklere, şemalarla eonotemler zamanlara ayrılmış. Görsel bombardımanın narin eceleri asetatlar, elinize değdirirken bile büyük bir özeni hak ediyor. Zar misali sayfaya kondurulmuş muhteşem çizimler, teknik mesaiden kaçmanızı ve düşsel olmayan evreni düşlemenizi sağlıyor. Acelemiz yok; seksen sayfaya yakın kitabı belki sekiz yüz seksen sekiz kez okuyacağız ve mümkünü yok doymayacağız.
Fosiller ve iskeletler mini saklambaç oyunuyla ciddi kitabı haylazlaştırıyor. Oyun oynamadan bilim olmaz. Sayfanın üstünde kayaya nakşolmuş eğreltiotu fosilinin altında, otun yemyeşil hâlini görüyoruz. Aynı şekilde yaşına hürmet ettiğimiz Priscacara balığı ve Dickinsonia canlısının da hem kaya baskısını hem de yaşarken neye benzediğini görüyoruz. Liseye kadar çocuklara eşlik edecek kitap, pop-up benzeri esprileriyle okuryazar olmayan minnacığı bilim yolculuğuna çıkarabilir. Evvet benim gibi ellisine yaklaşan bir ukala dümbeleğini ve doksanlık pirifâniyi de cezbediyor.
Fanerozoyik eonotem; Paleozoyik, Mezozoyik ve Senozoyik zamanlara ayrılıyor. Artık formülü çözmüşsünüzdür. Birincisi en uzun, sonuncusu insanın da “ceeee” yaptığı en kısa zaman. Anlam olarak da “eski yaşam”, “orta yaşam” ve “yeni yaşam”. Yeni yaşam bile altmış altı milyon yılı tamamlayıp altmış yediden gün almış, düşünün artık. Orta yaşamda, çocukların sevgilisi dinozorlar toprağı iyice bir çiğnemiş Jura ve Kretase dönemlerinde kabaca yüz elli milyon yıl boyunca hanedanlarına kimseyi ortak etmemişler. İbn Haldun asabiye teorisi dinolara işlemediğinden, dev göktaşları ve iklim bozulması sonrasında ruhlarını teslim etmişler. Halefleri memeliler ve içlerinde insanların bu işi pek beceremediğini görseler toprağın derinlerinden hortlarlar mı bilinmez.
Kayalar, fosiller, katmanlar, iskeletler hakkında tecrübeye yakınsak bilgiler sunan yazar evrenin ortasına atıyor bizi. Handiyse geriye sayacağız büyük patlama için. 13,8 milyar yıl dile kolay. İşin komiği bir devletin üç yıl önce beş yıl sonra kurulduğunu anlamak için yıllarını veren tarihçilere nazaran, teorilerini restore ederken yüz milyonlar hatta milyarlar yılı feda etmekten çekinmiyor astrofizikçiler. Her yiğidin yoğurt yiyişi ayrı.
Bir evren (orada durun, sonsuz evrenler teorisi de var) trilyonlarca galaksi ve her birinde trilyonlarca yıldız, bit kadar güneş sistemi, bit tırnağı kadar dünya ve içinde biz… beeeeeen diye söze başlamadan önce evrendeki konumumuza göz atmakta fayda var.
Bir patlama sayısız patlamayı tetiklemiş. Dünya bir patlamalar silsilesidir desek boşa düşmeyiz. Lav denizleri, meteor bombardımanları, Ay tufanı…
Ay demişken, Mars büyüklüğündeki bir gök cisminin dünyaya çarpması sonrasında dünyadan kopan parçaların, az ötede dönüp durarak ayı oluşturduğunu biliyor muydunuz? Canım dünya güzelim ayı doğurmuş haberimiz yok. Tamam, sabah akşam bilim dergisi okuyan aşırı zeki tatlı çocuk, sen biliyorsun kızma bana.
Borçlu olduğumuz sayısız varlığı tek tek sayamasak da, bakterilere epey bir borçluymuşuz. Büyük değişimlere ayak uyduran bakteriler nice yaşam biçimini örgütlemiş. Ortada henüz bitki, hayvan, eşya, ülke, şehir, artis falan yok. Siyanobakteriler fotosentez yapıp oksijen saldıkça çeşitlilik artmış. Kıtaların kıtası diyebileceğiz Ur, (ur; köken anlamına geliyor) bitkilerden ve hayvanlardan hazzetmese de yeryüzünün imar planını yapmaya başlamış. Bazalt hâkimiyeti sona ermiş granit ve benzeri taşlar yaygınlaşmış. Bugün bile çoğu üyesiyle tanışamadığımız okyanusta, organik moleküller birikip “ilkel çorba”yı oluşturmuş. Endogamiye karşı olmayan moleküller aralarında birleşip hücreleri ve gittikçe karmaşıklaşan yapıları üretmiş. Sonra da gelsin ilk ekosistemler; Stromatolitler. Üç buçuk milyar yaşında bu süpernine ötesi varlıklara bugün bile Avustralya’da ve Karayipler’de rastlanıyormuş.
Çeşitlilik hızını kesmiyor, okyanustan karalar neşet ediyor, süper kıta Rodinia, tahtını Pangaea’ya bırakıyor, yüzlerce milyon yıl sonra Pangaea ayrılıp dinozorların döneminde bugünkü hâline benzeyen kıtalar hâline geliyor. Yeşil algler bitkileri yavaş yavaş hayata hazırlıyor. Sekiz yüz milyon yıllık tecrübe dile kolay.
Dünya önce yanmış yakılmış, sonra üşümüş hatta donmuş. Yazıklanmaya kalmadan dünyanın bu badireyi de atlattığını bildiğimden acep nasıl olmuş diye kopya çekiyorum. Birkaç milyon yıl süren yüzey sıcaklığının -50 derecelere indiği, okyanuslarda bir kilometreden kalın buz tabakalarının oluştuğu iddia ediliyor. “Kartopu hipotezi” dünyanın buna benzer hipotermiler atlattığını ve ıhlamur içmeden ayağa kalktığını savlıyor.
Bitkiler ve hayvanlar, hatta nankör insanlar yavaşça gezegeni ele geçirmeden önce kitabın neden böylesine önemli olduğunu yineleyeyim. Ne de olsa varlığımın ve bu yazının arkasında 13,8 milyar yıllık birikim ve sabır var.
Sert kapağı, sayfa tasarımı, cildi, özenli çevirisi, konuyu toparlayan ve yol almayı kolaylaştıran kurgusuyla parça parça okumaya alıştığımız nice şey burada bir arada karşımıza çıkıyor. Sıçramalı okuyuşla her şeyin birbiriyle bağlantısını görebiliyorsunuz. Bir yanıyla çizgisel zamansallığa uyumlu ve bunu özellikle gözetmiş kitabın, diğer yanıyla okurun keyfine karışmayıp döngüsel, anlamsal, türsel nice okumayı kışkırtması sır değil. İllüstrasyon tekniği çok büyük bir takdiri hak ediyor. Kişisel merakımdan ötürü yüzyıllar önce başlayan bilimsel illüstrasyon örneklerine dadandığımdan, Aina Bestard’ın, modern illüstrasyon ile sanatın yolunu açmış klasikleri sentezlediğini çekinmeden söyleyebilirim. Canlıları artistik abartıdan mümkün olduğunca kaçınarak çizen Bestard, yeryüzünü resimlerken tondan tona koşmuş, taşbaskıların, gravürlerin ruhunu yardıma çağırmış. Asetatların işlevselliği, paletinin konuyla mükemmel uyumu da eklenince bilimsel faydası görsel şöleniyle paslaşıp duran çocuklara layık bir güzelliğe banıp durmak da bize kalmış.
“Her şey tıpatıp aynıydı: Islık çalan sütçü, aynı at arabası… ama arabada çok fazla süt şişesi vardı ve bu kötüye işaretti. Her fazla şişe gece bir ailenin daha bombalandığı anlamına geliyordu.”
Gerçeklik olarak “Amele özgü olan nedir?”, yöntemine ilişkin olarak da “Yapılması uygun düşen amel nedir?” iki soruyla amel mefhumunun manevî boyutunu anlamlandırma ile pratik hayattaki işlevsel boyutunu kullanma yönünde karşılaştırmalı bir bakış açısı geliştirmek önemli.
Sinemada eğitimcileri, muallimleri konu alan filmlerin mühim bir bölümünde onların yaşadıkları zorluklardan bahsedilir. Bu zorluk, kimi zaman eğitim sistemindeki aksaklıklardan, disiplin ve ceza mekanizmasını işleten yönetici kadrolardan kaynaklandığı gibi talebelerin, öğrencilerin terbiye edilmeleri, eğitim-öğretim hayatları içerisinde karşılaşılan durumlardan ibaret olabilmektedir.
Sorular soruldu zeytin ağacına. Uzunca süre ağzını açmadı. Çağlar açıldı çağlar kapandı. Kimse ağzından bir şey alamadı. Mikrofon, kamera icat edildi. Artık dayanamaz konuşur denildi. Yine bıçak açmadı ağzını. Nihayet. Bir gün konuşmaya karar verdi.
– Ne zaman?
– Dalına çıkacak tek bir çocuk kalınca.
Kosmosun Gölgesinde Dirayetli Bir Kaos Öyküsü: Evrenin Öncesi ve Şimdisi
Eski çamlar bardak olmuş, o devirler eskide kalmış, akıl almaz şeylermiş kimin umurunda, bizi hâlâ hikâyeler bağlıyor birbirimize. Mantarların toprak altına döşediği olağanüstü iletişim hattına benzer şekilde geçmişi, biz olma bilincini, birleşip ayrıştığımız nice şeyi fi tarihindeki anlatılar taşıyor belleğimize ve belleğimizin ötesine. “Hepiniz şahitsiniz işte…” denen nice olay bile çok farklı anlaşılıyor ve anlatılıyor. Çünkü şimdi başlamıyor hemen hiçbir şey. Pazardan aldığı iki kilo sebzeyi annesinin nikâhına bağlayan geçmiş ve köken sevdalılarıyız.
Bilim de geri durmuyor bu yarışta, söylenceler, masallar, anılar, tarih hatta din geçmişten hızlı trenler kaldırırken durmak ve teslim olmak bilime yakışmazdı zaten. Üç yüz beş yüz, hadi en kabadayısı üç bin, beş bin yıllık çok iddialı hamaset raporlarını iki parmağıyla tutup silkeliyor. Boğazını temizliyor ve şöyle başlıyor anlatmaya: “Hiçbir şey yokken, kabaca on dört milyar yıl önce, sıfır noktasında büyük bir patlama gerçekleşti.” Boşa koysak dolmuyor, doluya koysak kargalar korosu gülmek için nöbet tutuyor. Ne milyarlarca yılı anlayabiliyoruz, ne boşluktan fışkıran galaksileri. Merakla okumaya, bilimi dinlemeye devam edenler bakıyor ki, bunun birçok alternatifi de var. Meğer bilim kibirli değilmiş, bilim tarikatının postnişinleriymiş kibre doymayanlar, bilim tekelci de değilmiş, “şimdilik ulaşabildiğim en makul sonuç bu ama çalışıyorum daha” diyen çileci bir dervişmiş. Zihinleri kir pas içindeki yetişkinlere ulaşmak bilimi yorunca o da çareyi çocuklara seslenmekte bulmuş. İnsanlığın ortak birikimi olan bilimi olanca tevazusu ve derinliğiyle bilgeler ve çocuklar anlayabilirmiş.
Zarf değil mazruf sözünden nicedir şüphedeyim. Bağlamı ıskaladığınızda eldeki baklavadan bile olabilirsiniz. Birçok iyi kitapla; çok iyi kapağı, harika cildi ve göz okşayan fontu sayesinde tanıştım. Nice klasikten, tarih şaheserinden; özensiz kapağı, berbat baskısı ve göz kırbaçlayan fontu yüzünden kaçtım ardıma bakmadan. Çocuk kitaplarında ise zarf daha bir koyuyor ağırlığını. Stephen Hawking yazsa umurunda olmaz çocuğun, güzel resimler, şemalar, uçuşan renkler eşlik etmediğinde. Sabaha kadar örnek kitap adı yazabilirim ama burası yeri değil.
Ömrüm masalla geçti olacak o kadar abartı. Katalan yazar-çizer Aina Bestard, evrenin on dört milyar yıllık hikâyesini illüstrasyonun tarihini selamlayarak anlattı. Heybe öylesine doluydu ki, mizaha, konu dışı göndermelere, siyasal eleştiriye vs. hiç yer vermedi. Başta da dediğim gibi bu evrenin kabul edilen en popüler hikâyesiydi. Tabir yerindeyse, heterodoksiye hiç yüz vermeyip ortodoks takıldı.
Bölümlendirme, sınıflandırma, zaman çizelgesine özenle oturtma, terimlerin hedef dildeki karşılığı, doğru yazımı, bilimsel editörlük bu alabildiğine yaratıcı çalışmanın olmazsa olmazları. Greko-Latin dil, ağırlığıyla omuzlarımızı çökertmesin diye yeterince ev ödevi yapmadığımızdan ben hâlâ yeterli Türkçeleştirmeyi göremiyorum ve üzülüyorum. Allah’tan bu kitap özelinde sorun büyük ölçüde aşılmış.
Dünyanın jeolojik tarihiyle açılıyor kitap. Temel jeolojik dönemlere eonotem deniyormuş. Hadeen eonotem, arkeen eonotem, proterozoyik eonotem ve fanerozoyik eonotem. İlk iki dönemde bizim tanığı olduğumuz canlılığın ortaya çıkması için kıyametler kopuyor. Yeryüzü soğuyor, atmosfer oluşuyor, yüreğimize su serpiliyor. İlk kıtalar gül cemalin gösteriyor ancak dikenler fazla büyük, aman diyeyim! Proterozoyik eonotemde, suyun altı servet biriktirmeye başlıyor. Sadece beş yüz kırk bir milyon yılı kapsayan fanerozoyik eonotem ise yanımızı yöremizi kuşatan milyarlarca varlığın sahne aldığı ahir zamanlar. Verimli bir okuma tecrübesi için bölümler renklere, şemalarla eonotemler zamanlara ayrılmış. Görsel bombardımanın narin eceleri asetatlar, elinize değdirirken bile büyük bir özeni hak ediyor. Zar misali sayfaya kondurulmuş muhteşem çizimler, teknik mesaiden kaçmanızı ve düşsel olmayan evreni düşlemenizi sağlıyor. Acelemiz yok; seksen sayfaya yakın kitabı belki sekiz yüz seksen sekiz kez okuyacağız ve mümkünü yok doymayacağız.
Fosiller ve iskeletler mini saklambaç oyunuyla ciddi kitabı haylazlaştırıyor. Oyun oynamadan bilim olmaz. Sayfanın üstünde kayaya nakşolmuş eğreltiotu fosilinin altında, otun yemyeşil hâlini görüyoruz. Aynı şekilde yaşına hürmet ettiğimiz Priscacara balığı ve Dickinsonia canlısının da hem kaya baskısını hem de yaşarken neye benzediğini görüyoruz. Liseye kadar çocuklara eşlik edecek kitap, pop-up benzeri esprileriyle okuryazar olmayan minnacığı bilim yolculuğuna çıkarabilir. Evvet benim gibi ellisine yaklaşan bir ukala dümbeleğini ve doksanlık pirifâniyi de cezbediyor.
Fanerozoyik eonotem; Paleozoyik, Mezozoyik ve Senozoyik zamanlara ayrılıyor. Artık formülü çözmüşsünüzdür. Birincisi en uzun, sonuncusu insanın da “ceeee” yaptığı en kısa zaman. Anlam olarak da “eski yaşam”, “orta yaşam” ve “yeni yaşam”. Yeni yaşam bile altmış altı milyon yılı tamamlayıp altmış yediden gün almış, düşünün artık. Orta yaşamda, çocukların sevgilisi dinozorlar toprağı iyice bir çiğnemiş Jura ve Kretase dönemlerinde kabaca yüz elli milyon yıl boyunca hanedanlarına kimseyi ortak etmemişler. İbn Haldun asabiye teorisi dinolara işlemediğinden, dev göktaşları ve iklim bozulması sonrasında ruhlarını teslim etmişler. Halefleri memeliler ve içlerinde insanların bu işi pek beceremediğini görseler toprağın derinlerinden hortlarlar mı bilinmez.
Kayalar, fosiller, katmanlar, iskeletler hakkında tecrübeye yakınsak bilgiler sunan yazar evrenin ortasına atıyor bizi. Handiyse geriye sayacağız büyük patlama için. 13,8 milyar yıl dile kolay. İşin komiği bir devletin üç yıl önce beş yıl sonra kurulduğunu anlamak için yıllarını veren tarihçilere nazaran, teorilerini restore ederken yüz milyonlar hatta milyarlar yılı feda etmekten çekinmiyor astrofizikçiler. Her yiğidin yoğurt yiyişi ayrı.
Bir evren (orada durun, sonsuz evrenler teorisi de var) trilyonlarca galaksi ve her birinde trilyonlarca yıldız, bit kadar güneş sistemi, bit tırnağı kadar dünya ve içinde biz… beeeeeen diye söze başlamadan önce evrendeki konumumuza göz atmakta fayda var.
Ay demişken, Mars büyüklüğündeki bir gök cisminin dünyaya çarpması sonrasında dünyadan kopan parçaların, az ötede dönüp durarak ayı oluşturduğunu biliyor muydunuz? Canım dünya güzelim ayı doğurmuş haberimiz yok. Tamam, sabah akşam bilim dergisi okuyan aşırı zeki tatlı çocuk, sen biliyorsun kızma bana.
Borçlu olduğumuz sayısız varlığı tek tek sayamasak da, bakterilere epey bir borçluymuşuz. Büyük değişimlere ayak uyduran bakteriler nice yaşam biçimini örgütlemiş. Ortada henüz bitki, hayvan, eşya, ülke, şehir, artis falan yok. Siyanobakteriler fotosentez yapıp oksijen saldıkça çeşitlilik artmış. Kıtaların kıtası diyebileceğiz Ur, (ur; köken anlamına geliyor) bitkilerden ve hayvanlardan hazzetmese de yeryüzünün imar planını yapmaya başlamış. Bazalt hâkimiyeti sona ermiş granit ve benzeri taşlar yaygınlaşmış. Bugün bile çoğu üyesiyle tanışamadığımız okyanusta, organik moleküller birikip “ilkel çorba”yı oluşturmuş. Endogamiye karşı olmayan moleküller aralarında birleşip hücreleri ve gittikçe karmaşıklaşan yapıları üretmiş. Sonra da gelsin ilk ekosistemler; Stromatolitler. Üç buçuk milyar yaşında bu süpernine ötesi varlıklara bugün bile Avustralya’da ve Karayipler’de rastlanıyormuş.
Çeşitlilik hızını kesmiyor, okyanustan karalar neşet ediyor, süper kıta Rodinia, tahtını Pangaea’ya bırakıyor, yüzlerce milyon yıl sonra Pangaea ayrılıp dinozorların döneminde bugünkü hâline benzeyen kıtalar hâline geliyor. Yeşil algler bitkileri yavaş yavaş hayata hazırlıyor. Sekiz yüz milyon yıllık tecrübe dile kolay.
Dünya önce yanmış yakılmış, sonra üşümüş hatta donmuş. Yazıklanmaya kalmadan dünyanın bu badireyi de atlattığını bildiğimden acep nasıl olmuş diye kopya çekiyorum. Birkaç milyon yıl süren yüzey sıcaklığının -50 derecelere indiği, okyanuslarda bir kilometreden kalın buz tabakalarının oluştuğu iddia ediliyor. “Kartopu hipotezi” dünyanın buna benzer hipotermiler atlattığını ve ıhlamur içmeden ayağa kalktığını savlıyor.
Bitkiler ve hayvanlar, hatta nankör insanlar yavaşça gezegeni ele geçirmeden önce kitabın neden böylesine önemli olduğunu yineleyeyim. Ne de olsa varlığımın ve bu yazının arkasında 13,8 milyar yıllık birikim ve sabır var.
Sert kapağı, sayfa tasarımı, cildi, özenli çevirisi, konuyu toparlayan ve yol almayı kolaylaştıran kurgusuyla parça parça okumaya alıştığımız nice şey burada bir arada karşımıza çıkıyor. Sıçramalı okuyuşla her şeyin birbiriyle bağlantısını görebiliyorsunuz. Bir yanıyla çizgisel zamansallığa uyumlu ve bunu özellikle gözetmiş kitabın, diğer yanıyla okurun keyfine karışmayıp döngüsel, anlamsal, türsel nice okumayı kışkırtması sır değil. İllüstrasyon tekniği çok büyük bir takdiri hak ediyor. Kişisel merakımdan ötürü yüzyıllar önce başlayan bilimsel illüstrasyon örneklerine dadandığımdan, Aina Bestard’ın, modern illüstrasyon ile sanatın yolunu açmış klasikleri sentezlediğini çekinmeden söyleyebilirim. Canlıları artistik abartıdan mümkün olduğunca kaçınarak çizen Bestard, yeryüzünü resimlerken tondan tona koşmuş, taşbaskıların, gravürlerin ruhunu yardıma çağırmış. Asetatların işlevselliği, paletinin konuyla mükemmel uyumu da eklenince bilimsel faydası görsel şöleniyle paslaşıp duran çocuklara layık bir güzelliğe banıp durmak da bize kalmış.
İlgili Yazılar
Bir Rutinbozar ve Çocuksavar Olarak Savaş
“Her şey tıpatıp aynıydı: Islık çalan sütçü, aynı at arabası… ama arabada çok fazla süt şişesi vardı ve bu kötüye işaretti. Her fazla şişe gece bir ailenin daha bombalandığı anlamına geliyordu.”
Modern İnsandan Arınmış İnsan Çabası
Gerçeklik olarak “Amele özgü olan nedir?”, yöntemine ilişkin olarak da “Yapılması uygun düşen amel nedir?” iki soruyla amel mefhumunun manevî boyutunu anlamlandırma ile pratik hayattaki işlevsel boyutunu kullanma yönünde karşılaştırmalı bir bakış açısı geliştirmek önemli.
Kara Tahta’dan Öğretmenliğe Dair Notlar
Sinemada eğitimcileri, muallimleri konu alan filmlerin mühim bir bölümünde onların yaşadıkları zorluklardan bahsedilir. Bu zorluk, kimi zaman eğitim sistemindeki aksaklıklardan, disiplin ve ceza mekanizmasını işleten yönetici kadrolardan kaynaklandığı gibi talebelerin, öğrencilerin terbiye edilmeleri, eğitim-öğretim hayatları içerisinde karşılaşılan durumlardan ibaret olabilmektedir.
Küçürek Öyküler
Sorular soruldu zeytin ağacına. Uzunca süre ağzını açmadı. Çağlar açıldı çağlar kapandı. Kimse ağzından bir şey alamadı. Mikrofon, kamera icat edildi. Artık dayanamaz konuşur denildi. Yine bıçak açmadı ağzını. Nihayet. Bir gün konuşmaya karar verdi.
– Ne zaman?
– Dalına çıkacak tek bir çocuk kalınca.