Umarım iyisindir, diyerek söze başlıyorum, zira ümit, benim tutunabileceğim en büyük köklerimden biri. Ümit; uykunun da uyanmanın da doğru anlaşılmasına zemin hazırlayan bir duygu. Ümit; sevgiyi beşiğinde büyüten, sevenin gönlünü genişleten, yolları başka türlü tarif ettiren, anlaşılma gayretinde cesur kılan bir duygu. Ümit, farklı bir iklim ve hepimizin ihtiyacı olan önemli bir dayanak. En önemlisi de duanın kardeşidir ümit… Dua edersin, duyulduğundan emin… Dua edersin, yanlış anlaşılmayacağından emin… Dua edersin, elinden geleni yaptıktan sonrasına razı olmana dayanak… Dua edersin ve kabul edilme ümidinle beklemeye sabır eklersin…
Zira ümide ihtiyacımız vardır, yarınları şekillendirirken, eksik olanı tamamlama gayretini gereği gibi gösterirken. Ümide ihtiyacımız vardır, birini teselli ederken… Ümide ihtiyacımız vardır, zor zamanların yükünü çekerken… Ümide ihtiyacımız vardır, hastayı teselli ederken… Ümide ihtiyacımız vardır, iyiliklerin gerçekleşmesi için belkilere yatırım yaparken…
Öyle işte, ümitliyim ben, nerelisin diye sorsalar, ümitliyim demek isteyecek kadar ümitliyim. “Neden?” diye sormazsın muhtemelen, lakin ben, ümit konusunda konuşmayı önemseyen biri olarak söylemek isterim, sarılacak yaraları, acımasız sancıları, gurbette yüreği kalanları ve tüm zorda olanları düşününce onlar için ümit bambaşka bir tedavi bence…
Bir konuda yazmaya niyetlenerek kalemi elime aldığım veya klavyenin başına geçtiğim çok olmuştur ama nasıl oluyorsa süreç ve sonuç çoğu zaman bana bile sürprize dönüşebilmiştir. Serbest yazmak benimki. Diyeceklerim var, belki işe yarar ümidimle, duyacaklarım var “acaba bir şey yapabilir miyim?” sorusuna doğru cevap oluşturmak için… Demem o ki ben yazmayı tercih ediyorum, diğer türlüsünü bilmediğim için değil, yazarak ‘belki’lere yatırım yapıp olası bir damla gözyaşı eksik akar ümidimle…
Bildiğin bazı zamanlar vardır, bazıları için özel bir öneme sahiptir… Hayata ve hatıralara öyle bir imza atar ki o zaman, dönüp dolaşıp zihnimiz ve gönlümüz takılır kalır oraya.
Nasıl bir bağ ise o, adeta bir çekim gücüne sahiptir ve biz istesek de ona karşı koyamayız. Ya çok mutlu olduğumuz bir zamandır bu ya da canımızın yandığı zaman. Bilmiyorum herkes bu soruya nasıl cevap verebilir ama bildiğim bir şey varsa o da, herkesin çakılı kaldığı o zaman diliminin nedenleri kendisince malûmdur, bunu paylaşacak dostları varsa işte o insan gerçekten gönüldaşını bulmuş, güven hazinesinin anahtarını emanet edecek biriyle tanışmış demektir. Bu büyük bir zenginliktir, insan güven duygusuyla tanıştığında emin adımlarla yürümek, büyük hayaller kurmak için daha çok nedene sahip demektir. Bir yandan sır sandığımızın anahtarını teslim edecek insan ararken, diğer yandan da bize anahtar teslim edecek kadar insanlara güven sağlamak için gayret etmemiz gerekir. Ümid ediyorum ki senin, anahtarlardan oluşan bir sandığın vardır, yük edinmediğin sırlar için ne mutlu sana derim.
Aslında zamanı konuşmak kolay bir konu değil, ‘zamanı gelir’, ‘zamanla gelir’, ‘zamanında gelir’ gibi ifadelerle ‘zaman’ en çok kullandığımız kelimelerden biridir. Kullukta da bu böyledir, zamana bağlı ibaretlerimiz vardır, namaz, oruç, hac gibi… Bir de zamanın bütününe yayılan görevlerimiz vardır, toplamına kulluk deriz. Adil olmak, dürüst olmak, samimi olmak, iyi olmak, statümüz neyi gerektiriyorsa onu en güzel şekilde yapmak gibi… Doğruyu öğrenmek için devamlı gayrette olmak gibi…
“Zaman ilaçtır” ifadesi de teselli için kullanılırken, yürekteki ateşe su serper şüphesiz. Acının derecesinin değişeceğini, ateşin alevinin dineceğini anlatır. Zamanın tedavi eden yanıdır, vaktinde olması. Örneğin, karnı tok olana yemek ikram etmek faydasızken, karnı aç olana zamanında ikram etmemek de büyük bir zorluğu doğurur. Doğum da öyledir mesela, zamanından erken olması da sorundur, sonra olması da sorundur. Zamanında olmalı her şey, olmalı ki zaman ilaç olabilsin.
“Sizin zamanınızdaydı o” ifadesiyle “bizim zamanımızda” ifadesi de birbirine paraleldir ve ben anlamakta zorlanırım nedenlice. Şimdi birisinin “sizin zamanınızda” dediği kişinin yaşadığı dönem kimin zamanıdır, onun dönemi geçtiyse o kimin zamanında yaşamaktadır, kimin zamanına misafirdir? Özellikle yaşlılar için kullanılan bu ifade aslında bir dışlamadır diğer yandan. Oysa zaman, yaşayan herkesin zamanıdır.
Zamanla ilgili herkes ne çok şey yazmıştır, tıpkı konuşmalarda olduğu gibi, zira zaman, tarihimizi tarifte önemli bir tutanaktır.
Aslında her zaman diliminin kendine ait sorumlulukları vardır, bildiğin gibi, işte sorun, bu zamanın sorumluluğunu yerine getirmemekten kaynaklanır. Sorundur, zamanında olmamız gereken yerde olmamak, olmamız gereken halde olmamak veya olmamamız gereken yerde olmak, olmamamız gereken halde olmak. Mesela, bir çocuğun çocukluk zamanını gereği gibi yaşamaması bütün hayatına yayılan bir sorunun temelidir, nedenidir. Bir gencin, gençlik zamanını gereği gibi yaşamaması büyük bir sorunun kaynağıdır, bu sorun kendisi büyümeye devam ettiği müddetçe karşısına çıkacak büyük bir pişmanlığın nedeni olabilir. Bir yaşlının, yaşlılık zamanını doğru şekilde yaşamaması onun için, hatta çevresindekiler için onarılması zor yaralar açabilir. Tüm bunlar bir bütünün parçalarıdır ve zamanın doğru yaşanması için bireylerin ve dolayısıyla toplumun üzerine düşen önemli sorumluluklar vardır.
“Zaman öldürmek” ifadesi, zamanın gereği gibi değerlendirilmemesinin tarifidir diğer bir yaklaşımla. Bunun doğurduğu zorlukları aşmak kolay olmayacaktır her hâlükârda. Zamanı diri yaşamak, zamanda gereği gibi diri kalmak, yapılacak en güzel tercihlerden biri hatta diğer güzelliklere zemin hazırlayan ilklerdendir zannımca.
Bir de israfı vardır zamanın, zamanın israfı ne büyük ziyandır, asla geri gelmeyecek olan büyük bir ikramdır zaman. Ziyan edilen zaman, hesabı en zor verilen imkânlardandır.
Denilecek bir sürü sözden bazılarını yazdım bu mektupta. Şükür ki inanç en büyük imkân ve ikramdır, olumsuzlukları olumluya çevirmek, zamanı doğru değerlendirmek, yanlışı zamanında düzeltmek için tövbe kapılarının açık olduğunu bilmek… Büyük hesabın zamanı gelmeden, zamanında ve zamanla ilgili de muhasebe yapabilmek…
‘Bir gün’ diye başlayan cümlelerde zamanın bir parçasını anlatırken iyiliklerden, doğrudan, güzel olandan haber verebilmek büyük bir imkândır… Böyle cümleler kuracak nedenler biriktirenlere hürmetlerimle… Mektubu noktalama zamanı da geldi diyerek, bir sonraki mektup zamanına kadar güzellikler temennim duamdır nedenlice…
Aşikâr ki ölüm dikkatini yitirmeden dünyanın -ve iç dünyamızın- ayartıcılarına tam anlamıyla kapılamıyoruz. Bunun farkında olarak çarklarını döndürmek isteyen sistem, ölüm düşüncesini hayatın büsbütün dışına atmak için elinden geleni yapıyor. Bunu yapamadığındaysa ona alışmamızı ve sıradan bir hadise olarak yorumlamamızı istiyor.
“Hem size hem bize, yarı sana yarı bana.” İnsan, yaşamı boyunca her zaman ilişki içinde olacağı doğayı anlamaya çalışmıştır. İnsan ve doğa ilişkisi insanlık var olmaya başladığından beri süregelen bir durumdur. Nitekim bu ilişki aslında insanlık için bir zorunluluktur. Doğa, kendi başına var olabilen, gelişebilen, kendi yaşamsal döngüsünü gerçekleştirebilen bir yapıdadır. Fakat insanlar için doğa, …
Memleketin ahvali böyleyken, oyuncak bebeklerin kırık-kopuk kafaları yollar boyunca uzanırken, küçüğümüz ilk arkadaşını buluyor. Gösterişli oyuncaklarla çevrelenmiş küçük kızın başı dönmemiş olacak ki tatlı küçük at diye sarıp sarmalıyor kahramanımızı. Öylesine duyarlı, öylesine sevgi dolu ki elli öpücük ve kâfi miktar yiyecekle uğurluyor tahta atı.
Şiirin en çok hangi mısrası Demirel’in derhal faksa sarılmasına yol açmıştır, bunu kestirmek güç. Belki tamamı, belki de bazı bölümleri. Ancak “Köylü milletin efendisidir.” şiarının söylem olarak takipçisi sayılan ve “Çoban Sülü” olarak da anılan mezkûr politikacı, belki de şu mısradan daha fazla rahatsız olmuştur:
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Çünkü onlar yanlış partilere oy verirler.
Bilirsiniz; insana en kolay ve en bol verebildiğimiz şeydir nasihat. “Biz eskiden..” der başlarız anlatmaya ama artık “o dediğin eskide kaldı” deyip Batı’dan ithal tecrübeleriyle bilgiçlik taslarlar. Tabiî ki gençler ve çocuklar.. Haklılık payları var elbet, dünden bugüne dediğin 20 yılda, eskiye oranla ‘haddini aşmış bilgi’ye ulaştık ve devam ediyor bu hazır bilgiye direncimizin yetersizliği. Çocuklarda kalıcı hasara sebep olmakta. Toplumun her an gelen bilgi yığını karşısında ‘ayırt etme bilinci’ne sahip olmaması bugünkü sıkıntılarımızın temelidir.
Mektup III
Umarım iyisindir, diyerek söze başlıyorum, zira ümit, benim tutunabileceğim en büyük köklerimden biri. Ümit; uykunun da uyanmanın da doğru anlaşılmasına zemin hazırlayan bir duygu. Ümit; sevgiyi beşiğinde büyüten, sevenin gönlünü genişleten, yolları başka türlü tarif ettiren, anlaşılma gayretinde cesur kılan bir duygu. Ümit, farklı bir iklim ve hepimizin ihtiyacı olan önemli bir dayanak. En önemlisi de duanın kardeşidir ümit… Dua edersin, duyulduğundan emin… Dua edersin, yanlış anlaşılmayacağından emin… Dua edersin, elinden geleni yaptıktan sonrasına razı olmana dayanak… Dua edersin ve kabul edilme ümidinle beklemeye sabır eklersin…
Zira ümide ihtiyacımız vardır, yarınları şekillendirirken, eksik olanı tamamlama gayretini gereği gibi gösterirken. Ümide ihtiyacımız vardır, birini teselli ederken… Ümide ihtiyacımız vardır, zor zamanların yükünü çekerken… Ümide ihtiyacımız vardır, hastayı teselli ederken… Ümide ihtiyacımız vardır, iyiliklerin gerçekleşmesi için belkilere yatırım yaparken…
Öyle işte, ümitliyim ben, nerelisin diye sorsalar, ümitliyim demek isteyecek kadar ümitliyim. “Neden?” diye sormazsın muhtemelen, lakin ben, ümit konusunda konuşmayı önemseyen biri olarak söylemek isterim, sarılacak yaraları, acımasız sancıları, gurbette yüreği kalanları ve tüm zorda olanları düşününce onlar için ümit bambaşka bir tedavi bence…
Bir konuda yazmaya niyetlenerek kalemi elime aldığım veya klavyenin başına geçtiğim çok olmuştur ama nasıl oluyorsa süreç ve sonuç çoğu zaman bana bile sürprize dönüşebilmiştir. Serbest yazmak benimki. Diyeceklerim var, belki işe yarar ümidimle, duyacaklarım var “acaba bir şey yapabilir miyim?” sorusuna doğru cevap oluşturmak için… Demem o ki ben yazmayı tercih ediyorum, diğer türlüsünü bilmediğim için değil, yazarak ‘belki’lere yatırım yapıp olası bir damla gözyaşı eksik akar ümidimle…
Nasıl bir bağ ise o, adeta bir çekim gücüne sahiptir ve biz istesek de ona karşı koyamayız. Ya çok mutlu olduğumuz bir zamandır bu ya da canımızın yandığı zaman. Bilmiyorum herkes bu soruya nasıl cevap verebilir ama bildiğim bir şey varsa o da, herkesin çakılı kaldığı o zaman diliminin nedenleri kendisince malûmdur, bunu paylaşacak dostları varsa işte o insan gerçekten gönüldaşını bulmuş, güven hazinesinin anahtarını emanet edecek biriyle tanışmış demektir. Bu büyük bir zenginliktir, insan güven duygusuyla tanıştığında emin adımlarla yürümek, büyük hayaller kurmak için daha çok nedene sahip demektir. Bir yandan sır sandığımızın anahtarını teslim edecek insan ararken, diğer yandan da bize anahtar teslim edecek kadar insanlara güven sağlamak için gayret etmemiz gerekir. Ümid ediyorum ki senin, anahtarlardan oluşan bir sandığın vardır, yük edinmediğin sırlar için ne mutlu sana derim.
Aslında zamanı konuşmak kolay bir konu değil, ‘zamanı gelir’, ‘zamanla gelir’, ‘zamanında gelir’ gibi ifadelerle ‘zaman’ en çok kullandığımız kelimelerden biridir. Kullukta da bu böyledir, zamana bağlı ibaretlerimiz vardır, namaz, oruç, hac gibi… Bir de zamanın bütününe yayılan görevlerimiz vardır, toplamına kulluk deriz. Adil olmak, dürüst olmak, samimi olmak, iyi olmak, statümüz neyi gerektiriyorsa onu en güzel şekilde yapmak gibi… Doğruyu öğrenmek için devamlı gayrette olmak gibi…
“Zaman ilaçtır” ifadesi de teselli için kullanılırken, yürekteki ateşe su serper şüphesiz. Acının derecesinin değişeceğini, ateşin alevinin dineceğini anlatır. Zamanın tedavi eden yanıdır, vaktinde olması. Örneğin, karnı tok olana yemek ikram etmek faydasızken, karnı aç olana zamanında ikram etmemek de büyük bir zorluğu doğurur. Doğum da öyledir mesela, zamanından erken olması da sorundur, sonra olması da sorundur. Zamanında olmalı her şey, olmalı ki zaman ilaç olabilsin.
“Sizin zamanınızdaydı o” ifadesiyle “bizim zamanımızda” ifadesi de birbirine paraleldir ve ben anlamakta zorlanırım nedenlice. Şimdi birisinin “sizin zamanınızda” dediği kişinin yaşadığı dönem kimin zamanıdır, onun dönemi geçtiyse o kimin zamanında yaşamaktadır, kimin zamanına misafirdir? Özellikle yaşlılar için kullanılan bu ifade aslında bir dışlamadır diğer yandan. Oysa zaman, yaşayan herkesin zamanıdır.
Zamanla ilgili herkes ne çok şey yazmıştır, tıpkı konuşmalarda olduğu gibi, zira zaman, tarihimizi tarifte önemli bir tutanaktır.
Aslında her zaman diliminin kendine ait sorumlulukları vardır, bildiğin gibi, işte sorun, bu zamanın sorumluluğunu yerine getirmemekten kaynaklanır. Sorundur, zamanında olmamız gereken yerde olmamak, olmamız gereken halde olmamak veya olmamamız gereken yerde olmak, olmamamız gereken halde olmak. Mesela, bir çocuğun çocukluk zamanını gereği gibi yaşamaması bütün hayatına yayılan bir sorunun temelidir, nedenidir. Bir gencin, gençlik zamanını gereği gibi yaşamaması büyük bir sorunun kaynağıdır, bu sorun kendisi büyümeye devam ettiği müddetçe karşısına çıkacak büyük bir pişmanlığın nedeni olabilir. Bir yaşlının, yaşlılık zamanını doğru şekilde yaşamaması onun için, hatta çevresindekiler için onarılması zor yaralar açabilir. Tüm bunlar bir bütünün parçalarıdır ve zamanın doğru yaşanması için bireylerin ve dolayısıyla toplumun üzerine düşen önemli sorumluluklar vardır.
“Zaman öldürmek” ifadesi, zamanın gereği gibi değerlendirilmemesinin tarifidir diğer bir yaklaşımla. Bunun doğurduğu zorlukları aşmak kolay olmayacaktır her hâlükârda. Zamanı diri yaşamak, zamanda gereği gibi diri kalmak, yapılacak en güzel tercihlerden biri hatta diğer güzelliklere zemin hazırlayan ilklerdendir zannımca.
Bir de israfı vardır zamanın, zamanın israfı ne büyük ziyandır, asla geri gelmeyecek olan büyük bir ikramdır zaman. Ziyan edilen zaman, hesabı en zor verilen imkânlardandır.
Denilecek bir sürü sözden bazılarını yazdım bu mektupta. Şükür ki inanç en büyük imkân ve ikramdır, olumsuzlukları olumluya çevirmek, zamanı doğru değerlendirmek, yanlışı zamanında düzeltmek için tövbe kapılarının açık olduğunu bilmek… Büyük hesabın zamanı gelmeden, zamanında ve zamanla ilgili de muhasebe yapabilmek…
‘Bir gün’ diye başlayan cümlelerde zamanın bir parçasını anlatırken iyiliklerden, doğrudan, güzel olandan haber verebilmek büyük bir imkândır… Böyle cümleler kuracak nedenler biriktirenlere hürmetlerimle… Mektubu noktalama zamanı da geldi diyerek, bir sonraki mektup zamanına kadar güzellikler temennim duamdır nedenlice…
Hoşça ve dostça kal…
İlgili Yazılar
Gassal: Randevuyla Çalışmıyoruz
Aşikâr ki ölüm dikkatini yitirmeden dünyanın -ve iç dünyamızın- ayartıcılarına tam anlamıyla kapılamıyoruz. Bunun farkında olarak çarklarını döndürmek isteyen sistem, ölüm düşüncesini hayatın büsbütün dışına atmak için elinden geleni yapıyor. Bunu yapamadığındaysa ona alışmamızı ve sıradan bir hadise olarak yorumlamamızı istiyor.
Bal Ülkesinin Acı Tadı
“Hem size hem bize, yarı sana yarı bana.” İnsan, yaşamı boyunca her zaman ilişki içinde olacağı doğayı anlamaya çalışmıştır. İnsan ve doğa ilişkisi insanlık var olmaya başladığından beri süregelen bir durumdur. Nitekim bu ilişki aslında insanlık için bir zorunluluktur. Doğa, kendi başına var olabilen, gelişebilen, kendi yaşamsal döngüsünü gerçekleştirebilen bir yapıdadır. Fakat insanlar için doğa, …
Bir Çocuğun Karakutusu Olarak Oyuncak ve Dünyanın Türlü Türlü Halleri
Memleketin ahvali böyleyken, oyuncak bebeklerin kırık-kopuk kafaları yollar boyunca uzanırken, küçüğümüz ilk arkadaşını buluyor. Gösterişli oyuncaklarla çevrelenmiş küçük kızın başı dönmemiş olacak ki tatlı küçük at diye sarıp sarmalıyor kahramanımızı. Öylesine duyarlı, öylesine sevgi dolu ki elli öpücük ve kâfi miktar yiyecekle uğurluyor tahta atı.
Köylülerin Öç Alma Vakti mi?
Şiirin en çok hangi mısrası Demirel’in derhal faksa sarılmasına yol açmıştır, bunu kestirmek güç. Belki tamamı, belki de bazı bölümleri. Ancak “Köylü milletin efendisidir.” şiarının söylem olarak takipçisi sayılan ve “Çoban Sülü” olarak da anılan mezkûr politikacı, belki de şu mısradan daha fazla rahatsız olmuştur:
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Çünkü onlar yanlış partilere oy verirler.
Bir An Önce
Bilirsiniz; insana en kolay ve en bol verebildiğimiz şeydir nasihat. “Biz eskiden..” der başlarız anlatmaya ama artık “o dediğin eskide kaldı” deyip Batı’dan ithal tecrübeleriyle bilgiçlik taslarlar. Tabiî ki gençler ve çocuklar.. Haklılık payları var elbet, dünden bugüne dediğin 20 yılda, eskiye oranla ‘haddini aşmış bilgi’ye ulaştık ve devam ediyor bu hazır bilgiye direncimizin yetersizliği. Çocuklarda kalıcı hasara sebep olmakta. Toplumun her an gelen bilgi yığını karşısında ‘ayırt etme bilinci’ne sahip olmaması bugünkü sıkıntılarımızın temelidir.