Hayat nedir ve ne zaman başlar? Günü güne eklemeyi hayattan saymalı mıyız mesela? Bir modern dünya insanı olarak devletin, ailenin, okulun önümüze koyduğu hedefleri tek tek gerçekleştirmek için koşturup dururken, hayatı yaşadığımdan emin değildim. Tam bir tarifi olmasa da hep bir şeyleri ıskalamışlık hissi yakamdan tutup sıkıştırıyordu beni. Hayat, yaşamaktan ziyade cevabını aradığım bir soruydu içimde. Üniversiteyi henüz kazanmıştım, yaşım 17’ydi. Beni onca zaman okutan hocalarıma hem teşekkür hem de veda etmek için mezun olduğum liseye gitmiştim. Okul müdürüm gözlerimin içine bakarak büyük bir ciddiyetle,’’ şimdiye kadar yaşadığını geç, asıl hayat şimdi başlıyor.’’ demişti. Uzun zaman sınava hazırlanmış yorgun gençler için iyi bir temenni olarak düşündüm bu cümleyi. Sonra gurbette bir serçe misali tek başına kalınca, hayat bu mu acaba dedim kendi kendime. Kış akşamlarının o ürpertici karanlığında, evde seni bekleyen bir babanın verdiği güvenden yoksun, anne yemeği sıcağından nasipsiz öğrenci evine dönerken, hayatın ne zaman başlayacağını, nereden başlayacağını hep merak ettim durdum. Günler; hayatla karşılaştım mı, karşılaşmadım mı hiç bilemeden gelip geçerken, mezun olup atanmıştım. O mistik cümle yine gelip beni bulmuştu işte: ‘’ Emir altında çalış bakalım, gör dünya kaç bucakmış. Hayat senin için daha yeni başlıyor şekerim…’’ Diyorlardı. Doğru söylüyorlardı, açıkçası bu bahsi geçen hayat, ağırıma gitmişti bir zamanlar. Şu henüz keşfedemediğim hayat yolculuğunda birlikte yürümek için bir el elimi tuttuğunda, annem o meşhur sözü söyledi, ‘’ şimdiye kadar yaşadığın, gördüğün ne ki kızım, hele bir ele karış hayat neymiş görürsün işte.’’ Annem de haklıydı, hayatla ilk defa burun buruna gelmiştim. Sonraları da çok duydum bu sözü. Mesela hiç unutmuyorum; ilk anne olduğumda, varlığımı varlığına kayıtsız, şartsız ve de uykusuz adadığım elli cm’lik evladım, kucağımda günün on yedi, on sekiz saatini ağlayarak geçirdiğinde, ben öldüm sanmıştım. Artık benim için hayat bitti, sadece O doysun, rahat rahat uyusun, benim şu yaşımda bulamadığım hayata güvenle bağlansın diye ben yaşatılıyorum sanıyordum ki; üç dört çocuk büyütmüş koca koca kadınlar, yüzlerinde kocaman bir gülümsemeyle ‘’ ah canım kıyamam size, ömrünün en güzel zamanları, tadını çıkar, hayat daha yeni başlıyor sizin için…’’ Demişti. İronik.
Bu durumda hayat beni zorlayan her anın bir diğer adı mıydı? Emin değildim.
Yirmili yaşları tükettiğinde doğum günlerinin gittikçe ağırlaşan bir hüzün kondurduğu o aydınlanma anı, ömürde önemli bir köşe taşıdır zannımca. Bundan sebep, doğum günümü hatırlayanlara keyifsiz keyifsiz ‘’yaşlanıyorum artık’’ dediğimde, ‘’ yok canım daha neler, hayat daha yeni başlıyor’’ diyorlar. Bunun bir teselli cümlesi olduğunu bilecek yaştayım oysaki. Gerçi sevgili Jung’ da hayatın kırk yaşında başlayacağını iddia ediyor ve öncesinin bir araştırma süreci olduğunu da ekliyor. Ben de o araştırma sürecinin tam içindeyim sanırım. Velhasıl, hayat üzerine bu kadar konuştuktan sonra size esaslı tespitler sunmak isterdim ama, maalesef. Şimdiye kadar ki hayat serüvenimde pek de bir cevap bulamadım doğrusu, ama yeni sorular edindim diyebilirim. Mesela, hayat insan doğduğu an mı başlar? Ya da herkesin hayatının başladığı an farklı mıdır? Hayatı yaşamak nedir? Hayata anlam katmak nedir? Bu sorulardan bazıları diyebilirim.
Hayat nefes alıp vermekten ibaret bir var oluş değildir muhakkak. Eğer öyle olsaydı hayat sizce nedir diye sorduğum insanlar şöyle cevaplar vermezdi zannımca. Mesela babasını küçük yaşta yitirmiş bir bey, ‘’ babamın öldüğü gün büyüdüm, benim hayatım o zaman başladı…’’ demişti. Uzun yıllar anne olmak isteyen bir hanım ‘’ Kucağıma kızımı aldığımda işte hayat bu dedim.’’ diye cevapladı bu soruyu. Geçirdiği beyin kanaması üzerine iki ay hastanede kalan bir kadın, iyileşip evine döndüğünde bu benim ikinci hayatımın ilk günü demişti mesela. Hayat üzerine biri birinden çokça farklı nice hikayeler, nice tanımlar dinledim.
Tüm bu arayışlar, sorular, cevaplar, kaçışlar ve duvara toslayışlar bana öğretti ki hayat herkes için başka bir yaşta, başka bir boyutta, birçok kez ve bambaşka olaylarla başlıyor. Hayat; tekdüze giden yaşamın (olumlu veya olumsuz fark etmeksizin) var olanın zıddıyla temasında başlıyor zannımca. Bu kapıdan olaylara bakınca ikramların ve lütufların, imtihanlardan pek de bir farkı kalmıyor aslında. Hayat sıfır noktasından başlamıyor yani bir başka deyişle. Seneca bu durumu biraz da alaycı bir dille şöyle ifade eder: ‘’ Hayatın bazı bölümleri için ağlamaya ne gerek var? Bütün hayat gözyaşı dökmeye değer.’’
Öğrencilik yıllarımdan kalan bir alışkanlık olarak, bir konuyu iyice öğrenmek istediğimde mutlaka onun kavramsal çerçevesini, sözlük anlamını da inceler, bunun üzerine bir yol belirlerim. Hayat kelimesini de buradan yola çıkarak ele aldığımız da; Arapça kökenli bir kelime olduğunu ve ‘’ canlı olma, yaşama, yaşam’’ anlamlarına geldiğini görüyoruz. Aynı zamanda Yüce Rabbimizin de subuti sıfatlarından olan ‘Hayat’, O’nun (cc) daima diri oluşunu ifade etmektedir. İnsan ve diğer canlılar için ise ‘hayat’; sınırlı da olsa bir nevi canlılık süresi, ömür olarak ifade edilebilir. Canlılık ise hareket içeren bir eylemdir. Herhangi bir canlının durağanlığı, o canlının yaşamı hakkında tereddüte düşürür bizi. İnsanın çok boyutlu bir varlık olduğu göz önünde bulundurulursa, hayatın da farklı boyutları olduğu sonucunu çıkartabiliriz.
Öyleyse hayat doğumla başlayan bir varoluş süreci olarak görülse de bundan ibaret değildir. Nefes alıp vermek gibi en temel varoluş eylemini de içine alan daha karmaşık bir süreçtir.
İnsanın dünyaya gelmesiyle beraber dahil olduğu hayat süreci, kendi deneyimlerini tecrübe etmesiyle birlikte anlamlı bir zemine oturmaya başlar. Şairin,
‘’Geç farkettim taşın sert olduğunu.
Su insanı boğar, ateş yakarmış!
Sözleri bize bu durumu ustaca anlatır. Bu tecrübeler zaferler, yenilgiler, sevmeler, sevilmeler, arzular, ihtiraslar, ayrılıklar, ölümler, savaşlar gibi pek çok duygu/durum barındırabilir elbette. İnsanın iliklerine kadar yaşadığını hissetmesi, hayatının makas değiştirdiği o kritik anlarda gerçekleşir daha çok. Tüm bunlardan yola çıkarak diyebiliriz ki hayat; modern dünyanın bize dayattığı gününü gün ederek yaşanınca elde edilen varoluşsal bir edinim değildir. Tüketici toplumların inşasında pazarlanan konformist yaşam biçimi, insanı etken bir varlık olmaktan çok edilgen bir varoluşa, yani başkaları tarafından tasarlanmış bir hayatı yaşamaya mecbur hale getirmektedir. Öznesi olmadığımız bu hayat biçimi, aynı zamanda yaşanmışlık hissinden de nakıs bir hayat biçimidir ve simülatif bir hayattır aslında. Başkaları tarafından inşa edilmiş bir sistemin parçaları haline getirilen insan, yaşadığını ancak insan fıtratının ana kodlarına döndüren imtihanlar, beklenmedik ilahi lütuflar aracılığıyla idrak edebilir. Örneğin, dokuz altı yollarında günleri geçen bir insanın ansızın, kendini hiç ummadığı bir yaşta bulması kaçınılmazdır. Oysa olağan dışı hadiseler, imtihanlar görünüşte hayatı alt üst etse de durup düşünme, hayatı ve anlamını idrak etme imkanı sunar. Kendi tecrübem ve gözlemlerim bana öğretti ki; simülatif olmayan, gerçek hayatla karşılaştığımız nadide anlardan biri de ebeveynliktir. Zira uzmanların ya da kitapların dediği her şeyi yapmanıza rağmen uyumayan, yemeyen bebek, belirlediğiniz davranış kalıplarına uymayan çocuk bizi tekdüze ve sıradan günlerden diri bir hayata çeker. Bu vesileyle daha çok annelik olmak kaydıyla genel olarak ebeveynlik, hayatı yeni baştan fıtrata göre tasarlama fırsatıdır. Çünkü fıtrat dinamik, etken, aksiyoner bir hayatın kodunu barındırır. Oysa günümüzde, özellikle akademik hayatı başarılarla dolu modern dünya kadınları için annelik bir duvara toslama, adeta hayatla çarpışma anıdır. O yaşa kadar dayatılan tüm hedeflere tik atarak, durmaksızın ve sorgulamaksızın kendi için takdir edilen menzilde koşan modern insan/kadın; annelikle/ebeveynlikle beraber iki artı ikinin dört etmediği gerçekliğiyle yüzleşir. Elbette ebeveyn olmak tüm zorluklara rağmen, hayata ilahi kudretin (şükür gerektiren) şefkatli bir dokunuşudur. Ve pek tabii ebeveynlik ya da daha özelde annelik konunun izahı için sadece tek bir örnektir. Bunun yanı sıra yukarıda da bahsettiğimiz acı tatlı pek çok an bizi hayatın gerçekliği ile buluşturabilir. Bu sihirli anlarla karşılaşan kişi, bir an durup düşündüğünde hayatın anlamını, gerçekliğini ve içinde bulunduğu durumun yaşamsal amacını idrak etmeye başlayacaktır. Bu idrak ya da hayatın kusurlu yapısını kabul bilinci, tatmin edici bir hayatın da yegâne anahtarıdır kanaatimce. Pazarlanan ütopik hayatlar, sahte amaçlar, maddiyatla ölçülen mutluluk simülasyonları ise insan için bir aldatmacadan ibarettir. Necip Fazıl’ın ‘’ hayat süren leşler’’ tanımı belki de bu konformist düşüncenin ürünü olan kokuşmuş insanı tarif etmektedir. Oysa vahyin yücelttiği hayat biçimi, bazen ölümü de kapsayan aksiyoner bir hayattır. Günümüzde bunun en güzel ve somut örneğini modern dünyanın bir hayatı yaşamak adına dayattığı tüm kıstaslardan yoksun Gazze temsil etmektedir. Her gün dava şuuruyla şehit ve şahitlikleriyle hayata damga vuran bu insanlar için hayat, en üst perdeden sergiledikleri bir temsildir adeta. Bin yıl konfor içre yaşamayla varılamayacak bir hayat makamın temsilidir üstelik. Zaten Yüce Rabbimiz böyle yaşam sahiplerini kutsal kitabımız da şöyle tarif ediyor: ‘’… Onların her biri bin yıl yaşamak ister. Hâlbuki uzun yaşamak, onları azaptan kurtaracak değildir. Allah, onların bütün işlediklerini görür.’’ Tam da bu bağlamdan hareketle kutsal bir dava uğruna, her türlü insani haktan mahrum olmasına rağmen direne direne var olan, gerektiğinde de ölmekten çekinmeyen bu insanlar için hayatı yaşamadı diyebilir miyiz? Ya da hayatının, var oluşunun maksadı hasıl olmadı diyebilir miyiz? Ya da tersten gidersek ultra güvenli ve akıllı evlerde tıka basa yiyip içen, hiç üşümeyen, akşama yiyecek bir şey değil pek çok şey bulacağından emin, tüm sevdikleri sağ ve yanında olan insanların yaşadığı hayat anlamını bulmuş bir hayat olarak nitelenebilir mi? Böylesi bir hayat insanlık adına bir değer üretebilir mi? Kokuşmukluktan nasıl kurtulabilir? Kısacası Gazze’nin dünyaya kattığını katabilir mi? Dünyaya bir katkı sunabilir mi? Kitleleri derin ve varoluşsal bir sorguya sevk edebilir mi? Kısacası Gazze’nin dünyaya kattığını katabilir mi? Kesin ve net olarak hayır diyebiliriz. Çünkü konfor, üretmek değil tüketmek üzerine konuşlanmış atalet barındıran bir kavramdır. Gerçek bir hayat inşa etmek ise fedakarlıklar, vazgeçişler, sert ve ani değişimler karşısında kararlı duruşlarla elde edilebilir. Bu da hayatımızın ilkelerini, amacını ve ahlaki prensiplerini doğru ve net bir şekilde belirlemekten geçmektedir. Ancak böyle bir insan, modern dünyanın tüm ayartıcılarına karşı kendi hayatını inşa etmenin şanlı mücadelesini yazabilir. Hayatın gerçekliğiyle barışık, kendi hayatının dinamiklerini inşa etmenin mücadelesini veren herkes için İsmet Özel ‘’ Yıkılmak Olmaz’’ diyerek omuz vermektedir. Şiirin derin gücüyle yeniden hayata karışmaya, katışmaya ‘’Bismillah’’ diyelim.
Takip edilecek akıl yürütme, duygular üzerinden olabildiği gibi müziğin özü, mânâsı üzerinden olabilir. Hatta katılımcılardan gelen neden-sonuç zincirlerine göre duygular üzerinden yapılan akıl yürütmeye müziğin özü, mânâsı eklemlenebilir.
Hangi coğrafyada ne ölçüde insanlıktan çıkıldığını ve hangi insanlara insan olma hakkı tanınmadığını uzunca tartışmadan başka bir tuhaflığın peşine düşeceğim: Aynı beyaz adam iktisadi açıdan verimsiz bulduğu kölelik sisteminden vazgeçip öldürmeyen ama süründüren İşçi-işveren; toprak sahibi-ortakçı gibi unvanları keşfetti.
Anneden, babadan uzaklaşan çocukların (ölüm, ayrılık vs.) başat temalardan biri olduğu çocuk edebiyatında, hem yol hikâyesi anlatıp hem de temel ihtiyaçlardan mahrum kalışı duygu sağanağının altında sakince önümüze seren kitaplardan biriyle kesişti yolum.
Sinema okuryazarı ve okuryazarlığı, filmleri edilgen bir şekilde tüketmekle aynı anlama gelmez. Onlarla aktif bir diyalog içine girerek, kendi kültürel önyargılarını sorgular ve filmler aracılığıyla dünyaya dair daha geniş, daha derin bir perspektif edinmeye ulaşmayı sağlayabilir. Belki de bu, hem okuryazarlık hem okuryazar kavramı için dönüştürücü gücü temsil eder; bireyi daha eleştirel, daha empatik ve daha bilgili bir insan yapar.
Dikkat! Hayat Çıkabilir.
‘’bizi kıvıl kıvıl bekliyorken hayat
yıkılmak elinde mi?’’
Hayat nedir ve ne zaman başlar? Günü güne eklemeyi hayattan saymalı mıyız mesela? Bir modern dünya insanı olarak devletin, ailenin, okulun önümüze koyduğu hedefleri tek tek gerçekleştirmek için koşturup dururken, hayatı yaşadığımdan emin değildim. Tam bir tarifi olmasa da hep bir şeyleri ıskalamışlık hissi yakamdan tutup sıkıştırıyordu beni. Hayat, yaşamaktan ziyade cevabını aradığım bir soruydu içimde. Üniversiteyi henüz kazanmıştım, yaşım 17’ydi. Beni onca zaman okutan hocalarıma hem teşekkür hem de veda etmek için mezun olduğum liseye gitmiştim. Okul müdürüm gözlerimin içine bakarak büyük bir ciddiyetle,’’ şimdiye kadar yaşadığını geç, asıl hayat şimdi başlıyor.’’ demişti. Uzun zaman sınava hazırlanmış yorgun gençler için iyi bir temenni olarak düşündüm bu cümleyi. Sonra gurbette bir serçe misali tek başına kalınca, hayat bu mu acaba dedim kendi kendime. Kış akşamlarının o ürpertici karanlığında, evde seni bekleyen bir babanın verdiği güvenden yoksun, anne yemeği sıcağından nasipsiz öğrenci evine dönerken, hayatın ne zaman başlayacağını, nereden başlayacağını hep merak ettim durdum. Günler; hayatla karşılaştım mı, karşılaşmadım mı hiç bilemeden gelip geçerken, mezun olup atanmıştım. O mistik cümle yine gelip beni bulmuştu işte: ‘’ Emir altında çalış bakalım, gör dünya kaç bucakmış. Hayat senin için daha yeni başlıyor şekerim…’’ Diyorlardı. Doğru söylüyorlardı, açıkçası bu bahsi geçen hayat, ağırıma gitmişti bir zamanlar. Şu henüz keşfedemediğim hayat yolculuğunda birlikte yürümek için bir el elimi tuttuğunda, annem o meşhur sözü söyledi, ‘’ şimdiye kadar yaşadığın, gördüğün ne ki kızım, hele bir ele karış hayat neymiş görürsün işte.’’ Annem de haklıydı, hayatla ilk defa burun buruna gelmiştim. Sonraları da çok duydum bu sözü. Mesela hiç unutmuyorum; ilk anne olduğumda, varlığımı varlığına kayıtsız, şartsız ve de uykusuz adadığım elli cm’lik evladım, kucağımda günün on yedi, on sekiz saatini ağlayarak geçirdiğinde, ben öldüm sanmıştım. Artık benim için hayat bitti, sadece O doysun, rahat rahat uyusun, benim şu yaşımda bulamadığım hayata güvenle bağlansın diye ben yaşatılıyorum sanıyordum ki; üç dört çocuk büyütmüş koca koca kadınlar, yüzlerinde kocaman bir gülümsemeyle ‘’ ah canım kıyamam size, ömrünün en güzel zamanları, tadını çıkar, hayat daha yeni başlıyor sizin için…’’ Demişti. İronik.
Bu durumda hayat beni zorlayan her anın bir diğer adı mıydı? Emin değildim.
Yirmili yaşları tükettiğinde doğum günlerinin gittikçe ağırlaşan bir hüzün kondurduğu o aydınlanma anı, ömürde önemli bir köşe taşıdır zannımca. Bundan sebep, doğum günümü hatırlayanlara keyifsiz keyifsiz ‘’yaşlanıyorum artık’’ dediğimde, ‘’ yok canım daha neler, hayat daha yeni başlıyor’’ diyorlar. Bunun bir teselli cümlesi olduğunu bilecek yaştayım oysaki. Gerçi sevgili Jung’ da hayatın kırk yaşında başlayacağını iddia ediyor ve öncesinin bir araştırma süreci olduğunu da ekliyor. Ben de o araştırma sürecinin tam içindeyim sanırım. Velhasıl, hayat üzerine bu kadar konuştuktan sonra size esaslı tespitler sunmak isterdim ama, maalesef. Şimdiye kadar ki hayat serüvenimde pek de bir cevap bulamadım doğrusu, ama yeni sorular edindim diyebilirim. Mesela, hayat insan doğduğu an mı başlar? Ya da herkesin hayatının başladığı an farklı mıdır? Hayatı yaşamak nedir? Hayata anlam katmak nedir? Bu sorulardan bazıları diyebilirim.
Hayat nefes alıp vermekten ibaret bir var oluş değildir muhakkak. Eğer öyle olsaydı hayat sizce nedir diye sorduğum insanlar şöyle cevaplar vermezdi zannımca. Mesela babasını küçük yaşta yitirmiş bir bey, ‘’ babamın öldüğü gün büyüdüm, benim hayatım o zaman başladı…’’ demişti. Uzun yıllar anne olmak isteyen bir hanım ‘’ Kucağıma kızımı aldığımda işte hayat bu dedim.’’ diye cevapladı bu soruyu. Geçirdiği beyin kanaması üzerine iki ay hastanede kalan bir kadın, iyileşip evine döndüğünde bu benim ikinci hayatımın ilk günü demişti mesela. Hayat üzerine biri birinden çokça farklı nice hikayeler, nice tanımlar dinledim.
Tüm bu arayışlar, sorular, cevaplar, kaçışlar ve duvara toslayışlar bana öğretti ki hayat herkes için başka bir yaşta, başka bir boyutta, birçok kez ve bambaşka olaylarla başlıyor. Hayat; tekdüze giden yaşamın (olumlu veya olumsuz fark etmeksizin) var olanın zıddıyla temasında başlıyor zannımca. Bu kapıdan olaylara bakınca ikramların ve lütufların, imtihanlardan pek de bir farkı kalmıyor aslında. Hayat sıfır noktasından başlamıyor yani bir başka deyişle. Seneca bu durumu biraz da alaycı bir dille şöyle ifade eder: ‘’ Hayatın bazı bölümleri için ağlamaya ne gerek var? Bütün hayat gözyaşı dökmeye değer.’’
Öğrencilik yıllarımdan kalan bir alışkanlık olarak, bir konuyu iyice öğrenmek istediğimde mutlaka onun kavramsal çerçevesini, sözlük anlamını da inceler, bunun üzerine bir yol belirlerim. Hayat kelimesini de buradan yola çıkarak ele aldığımız da; Arapça kökenli bir kelime olduğunu ve ‘’ canlı olma, yaşama, yaşam’’ anlamlarına geldiğini görüyoruz. Aynı zamanda Yüce Rabbimizin de subuti sıfatlarından olan ‘Hayat’, O’nun (cc) daima diri oluşunu ifade etmektedir. İnsan ve diğer canlılar için ise ‘hayat’; sınırlı da olsa bir nevi canlılık süresi, ömür olarak ifade edilebilir. Canlılık ise hareket içeren bir eylemdir. Herhangi bir canlının durağanlığı, o canlının yaşamı hakkında tereddüte düşürür bizi. İnsanın çok boyutlu bir varlık olduğu göz önünde bulundurulursa, hayatın da farklı boyutları olduğu sonucunu çıkartabiliriz.
İnsanın dünyaya gelmesiyle beraber dahil olduğu hayat süreci, kendi deneyimlerini tecrübe etmesiyle birlikte anlamlı bir zemine oturmaya başlar. Şairin,
‘’Geç farkettim taşın sert olduğunu.
Su insanı boğar, ateş yakarmış!
Sözleri bize bu durumu ustaca anlatır. Bu tecrübeler zaferler, yenilgiler, sevmeler, sevilmeler, arzular, ihtiraslar, ayrılıklar, ölümler, savaşlar gibi pek çok duygu/durum barındırabilir elbette. İnsanın iliklerine kadar yaşadığını hissetmesi, hayatının makas değiştirdiği o kritik anlarda gerçekleşir daha çok. Tüm bunlardan yola çıkarak diyebiliriz ki hayat; modern dünyanın bize dayattığı gününü gün ederek yaşanınca elde edilen varoluşsal bir edinim değildir. Tüketici toplumların inşasında pazarlanan konformist yaşam biçimi, insanı etken bir varlık olmaktan çok edilgen bir varoluşa, yani başkaları tarafından tasarlanmış bir hayatı yaşamaya mecbur hale getirmektedir. Öznesi olmadığımız bu hayat biçimi, aynı zamanda yaşanmışlık hissinden de nakıs bir hayat biçimidir ve simülatif bir hayattır aslında. Başkaları tarafından inşa edilmiş bir sistemin parçaları haline getirilen insan, yaşadığını ancak insan fıtratının ana kodlarına döndüren imtihanlar, beklenmedik ilahi lütuflar aracılığıyla idrak edebilir. Örneğin, dokuz altı yollarında günleri geçen bir insanın ansızın, kendini hiç ummadığı bir yaşta bulması kaçınılmazdır. Oysa olağan dışı hadiseler, imtihanlar görünüşte hayatı alt üst etse de durup düşünme, hayatı ve anlamını idrak etme imkanı sunar. Kendi tecrübem ve gözlemlerim bana öğretti ki; simülatif olmayan, gerçek hayatla karşılaştığımız nadide anlardan biri de ebeveynliktir. Zira uzmanların ya da kitapların dediği her şeyi yapmanıza rağmen uyumayan, yemeyen bebek, belirlediğiniz davranış kalıplarına uymayan çocuk bizi tekdüze ve sıradan günlerden diri bir hayata çeker. Bu vesileyle daha çok annelik olmak kaydıyla genel olarak ebeveynlik, hayatı yeni baştan fıtrata göre tasarlama fırsatıdır. Çünkü fıtrat dinamik, etken, aksiyoner bir hayatın kodunu barındırır. Oysa günümüzde, özellikle akademik hayatı başarılarla dolu modern dünya kadınları için annelik bir duvara toslama, adeta hayatla çarpışma anıdır. O yaşa kadar dayatılan tüm hedeflere tik atarak, durmaksızın ve sorgulamaksızın kendi için takdir edilen menzilde koşan modern insan/kadın; annelikle/ebeveynlikle beraber iki artı ikinin dört etmediği gerçekliğiyle yüzleşir. Elbette ebeveyn olmak tüm zorluklara rağmen, hayata ilahi kudretin (şükür gerektiren) şefkatli bir dokunuşudur. Ve pek tabii ebeveynlik ya da daha özelde annelik konunun izahı için sadece tek bir örnektir. Bunun yanı sıra yukarıda da bahsettiğimiz acı tatlı pek çok an bizi hayatın gerçekliği ile buluşturabilir. Bu sihirli anlarla karşılaşan kişi, bir an durup düşündüğünde hayatın anlamını, gerçekliğini ve içinde bulunduğu durumun yaşamsal amacını idrak etmeye başlayacaktır. Bu idrak ya da hayatın kusurlu yapısını kabul bilinci, tatmin edici bir hayatın da yegâne anahtarıdır kanaatimce. Pazarlanan ütopik hayatlar, sahte amaçlar, maddiyatla ölçülen mutluluk simülasyonları ise insan için bir aldatmacadan ibarettir. Necip Fazıl’ın ‘’ hayat süren leşler’’ tanımı belki de bu konformist düşüncenin ürünü olan kokuşmuş insanı tarif etmektedir. Oysa vahyin yücelttiği hayat biçimi, bazen ölümü de kapsayan aksiyoner bir hayattır. Günümüzde bunun en güzel ve somut örneğini modern dünyanın bir hayatı yaşamak adına dayattığı tüm kıstaslardan yoksun Gazze temsil etmektedir. Her gün dava şuuruyla şehit ve şahitlikleriyle hayata damga vuran bu insanlar için hayat, en üst perdeden sergiledikleri bir temsildir adeta. Bin yıl konfor içre yaşamayla varılamayacak bir hayat makamın temsilidir üstelik. Zaten Yüce Rabbimiz böyle yaşam sahiplerini kutsal kitabımız da şöyle tarif ediyor: ‘’… Onların her biri bin yıl yaşamak ister. Hâlbuki uzun yaşamak, onları azaptan kurtaracak değildir. Allah, onların bütün işlediklerini görür.’’ Tam da bu bağlamdan hareketle kutsal bir dava uğruna, her türlü insani haktan mahrum olmasına rağmen direne direne var olan, gerektiğinde de ölmekten çekinmeyen bu insanlar için hayatı yaşamadı diyebilir miyiz? Ya da hayatının, var oluşunun maksadı hasıl olmadı diyebilir miyiz? Ya da tersten gidersek ultra güvenli ve akıllı evlerde tıka basa yiyip içen, hiç üşümeyen, akşama yiyecek bir şey değil pek çok şey bulacağından emin, tüm sevdikleri sağ ve yanında olan insanların yaşadığı hayat anlamını bulmuş bir hayat olarak nitelenebilir mi? Böylesi bir hayat insanlık adına bir değer üretebilir mi? Kokuşmukluktan nasıl kurtulabilir? Kısacası Gazze’nin dünyaya kattığını katabilir mi? Dünyaya bir katkı sunabilir mi? Kitleleri derin ve varoluşsal bir sorguya sevk edebilir mi? Kısacası Gazze’nin dünyaya kattığını katabilir mi? Kesin ve net olarak hayır diyebiliriz. Çünkü konfor, üretmek değil tüketmek üzerine konuşlanmış atalet barındıran bir kavramdır. Gerçek bir hayat inşa etmek ise fedakarlıklar, vazgeçişler, sert ve ani değişimler karşısında kararlı duruşlarla elde edilebilir. Bu da hayatımızın ilkelerini, amacını ve ahlaki prensiplerini doğru ve net bir şekilde belirlemekten geçmektedir. Ancak böyle bir insan, modern dünyanın tüm ayartıcılarına karşı kendi hayatını inşa etmenin şanlı mücadelesini yazabilir. Hayatın gerçekliğiyle barışık, kendi hayatının dinamiklerini inşa etmenin mücadelesini veren herkes için İsmet Özel ‘’ Yıkılmak Olmaz’’ diyerek omuz vermektedir. Şiirin derin gücüyle yeniden hayata karışmaya, katışmaya ‘’Bismillah’’ diyelim.
Çünkü;
‘’yaşamak
bizimçün dokunaklı bir şarkı değil ki.
…
Köpüren, köpürtücü bir hayatın nadasıdır kardeşim
bütün devrimcilerin çektikleri
biliriz dünyadaki yorgunluk habire mızraklanır
dağlarda gürbüz bir ölümdür bizim arkadaşlarınki
pusmuş bir şahanız şimdilik, ne kadar şahan olsak
ama budandıkça fışkıran da bizleriz
ölüyoruz, demek ki yaşanılacak…’’
İsmet Özel-( YIKILMA SAKIN)
İlgili Yazılar
Felsefe Atölyeleri ve Müzik
Takip edilecek akıl yürütme, duygular üzerinden olabildiği gibi müziğin özü, mânâsı üzerinden olabilir. Hatta katılımcılardan gelen neden-sonuç zincirlerine göre duygular üzerinden yapılan akıl yürütmeye müziğin özü, mânâsı eklemlenebilir.
Beyaz Adama Aldırma, Umudunu Kaybetme
Hangi coğrafyada ne ölçüde insanlıktan çıkıldığını ve hangi insanlara insan olma hakkı tanınmadığını uzunca tartışmadan başka bir tuhaflığın peşine düşeceğim: Aynı beyaz adam iktisadi açıdan verimsiz bulduğu kölelik sisteminden vazgeçip öldürmeyen ama süründüren İşçi-işveren; toprak sahibi-ortakçı gibi unvanları keşfetti.
Kaybolmamak İçin Yola Çıkanlara; Hiç Durmayanlara
Anneden, babadan uzaklaşan çocukların (ölüm, ayrılık vs.) başat temalardan biri olduğu çocuk edebiyatında, hem yol hikâyesi anlatıp hem de temel ihtiyaçlardan mahrum kalışı duygu sağanağının altında sakince önümüze seren kitaplardan biriyle kesişti yolum.
1 Uzun 1 Kısa İle Sinema Okuryazarlığı: Ördeklerin Göçü& Şemsiye
Sinema okuryazarı ve okuryazarlığı, filmleri edilgen bir şekilde tüketmekle aynı anlama gelmez. Onlarla aktif bir diyalog içine girerek, kendi kültürel önyargılarını sorgular ve filmler aracılığıyla dünyaya dair daha geniş, daha derin bir perspektif edinmeye ulaşmayı sağlayabilir. Belki de bu, hem okuryazarlık hem okuryazar kavramı için dönüştürücü gücü temsil eder; bireyi daha eleştirel, daha empatik ve daha bilgili bir insan yapar.