Çocuklarla bir araya geldiğimde, onlara yüklenen ezberleri yıkamasam bile, şöyle bir sallasam yeter diyorum ve soruyorum: Sizi en çok geliştiren şey ne biliyor musunuz? Çoğunlukla en sevdiğimiz ezberi yineliyorlar ve “kitaplaaaar” ya da “kitap okumaaaaak” diyorlar. Kimi köşelerden benim en sevmediğim ezber olan “ders çalışmaaaaak” nidası yükseliyor. Ben de onların gıcık abisi, tuhaf eşlikçileri olarak onlara uyup “Haaayır,” diyorum “oyun oynamak”.
Ata sporu diye bir şeyden bahsedilecekse o, oyun oynamak olmalı. Savaş bile yetişkinlerin yüzlerine gözlerine bulaştırdıkları kanlı bir oyun değil mi? Çocukken sağlıklı bir şekilde oyun oynamayanlar, hırsla, rekabetle, bencillikle kötürümleştirilenlerin, büyüdüklerinde; hele de ellerine orantısız bir güç geçtiğinde savruldukları mecburi sapak. Ben gene de sıyrılmak istiyorum kötü örnekten ve tertemiz oyundan, oyun arkadaşlığından bahis açıp safları sıklaştıran kitaba iltica ediyorum.
Beni az buçuk tanıyanlar tefrika müptelası olduğumu bilirler. Bu bilgiyi koltuğumuza sıkıştırdığımızda yolumun neden Jip ile Janneke adlı şaheserle kesiştiğini bulmak işten değil. Hele de çocuk edebiyatının başat ve çılgın örneklerini veren Hollanda’nın, adı kısalmayasıca yazarı Anna Maria Geertrudia Schmidt’in kalemi değdiyse, o kitabın yanında yıllık izne çıkılsa yeridir.
Kısa mı kısa, derin mi derin metinler; 1952-1957 yılları arasında, II.Büyük Savaş’ta direniş için kurulmuş günlük gazete Het Parool’da haftada bir kez, iki yüz elli kelimeyi geçmeyecek şekilde yayınlanmış. Jip ve Janneke adlı biri erkek diğeri kız iki çocuğun, hayatın tüm birimlerini kuşatan arkadaşlığı, oyun merkezli muzip öykücüklerle dile gelmiş. Öykücükler birleşmeye ve kitaplaşmaya karar verince Çinçe’den Latince’ye birçok dile çevrilip çocukluğun edebi zirvelerinden birine dönüşmüş. Herkesin anlayabileceği sıradan dili ifade etmek isteyenler “jip-en janneketaal” (jip ile janneke dili) deyimini kullanmışlar. Anlayacağınız bu deha hanımefendinin mütevazı dokunuşlarıyla; çocukların başucu kitabı, ülkenin gurur kaynağı, bir çeşit insanlık mirası dünyaya gelivermiş. Bugün kurnaz birileri çıksa da, Jip ile Janneke ile büyümüş, ondan etkilenmiş çocukları bir araya getirmeye kalksa, Çin’den Maçin’e muhteşem bir şenliğin ortaya çıkması ve insanlara umut aşılaması muhtemel.
Jip bahçede canı sıkkın dolaşırken çitte gördüğü delikten öbür tarafa bakıyor ve bir çift mavi gözle karşılaşıp konforundan oluyor. “Burada oturuyorum” diyen Janneke’ye, “ama dün burada oturmuyordun” diye karşılık veriyor Jip. Alegorik yanıyla Adem ile Havva’nın buluşmasına benzeyen bu açılış, metinlerin başına çok yakışıyor.
Çocukların oynaması lazım ama oynamadan önce yemeğini bitirmesi lazım, yemeğin bitmesi pek kolay değil, ağızda büyüyor her lokma. Dışarısı ve oyun çok büyük motivasyon sunarken, sıkıcı masada oturup sıkıcı yemeği yemek, sıkıcı lokmaları sıkıla sıkıla ağza tıkıştırmaya çalışmak kabir azabı adeta. Gam, kasvetsavar olarak Janneke geliyor ve yemek belasından kurtulmanın tek yolunun yemeği (cezayı) paylaşmak olduğunu savlıyor. İkisine bile çok gelen dilimleri Ayıcık olmasa bitiremeyecekler. Dört dilimin üstüne nazlanıyor Ayıcık, pek yemek istemiyor, ama yemesi, güçlenmesi lazım. Neyse ki Ayıcık, tatlı bir çocuk ve büyüklerinin tekerine çomak sokmuyor. Birilerinin yaratıcı yazarlık seminerlerine gitmesine, yazarlık kılavuzlarının teori yüklü satırlarında kaybolmalarına ihtiyacı yok sanki. Bir sayfacığa bu kadar çok şey sığdıran kutlu kişinin kitaplarını bir, iki, üç, beş… kez okuması yetip artacak gibi.
Oynamanın önünde engel var mı peki? Oyunu durduran, imha ya da iptal eden şartlar hangileri? Çatık kaşlı modern tıbbı kaale almayan Patch Adams, hastalığın son safhasına kadar oyundan faydanılabileceğini cümle aleme göstermişti.1945 doğumlu Patch Adams’ın Jip ile Janneke okuduğunu farz etmek hoşuma gidiyor. Grip olan Janneke ile oynamaması gereken Jip, pencere kenarına gelip Janneke ile iletişime geçiyor, cama burunları yaslayıp selamlaşmak bile oyun, hem de oyunun dikalası! Yetişkinler anlasın diye dile geliyor jip ile janneke dili: “Yine de Janneke’yle oynadım.” yaramaz çocuk seni diyen annesine karşı cevabı cebinde “ama camın arkasından”.
Çocuklar annelerini kızdırmayı severler, bu oyunun önemli bir parçasıdır. Anne çok kızmadan oyunu yetişkin diline çevirip yollarına devam ederler.
Yetişkinler bir zamanlar çocuk olduklarını unutmazlarsa bu oyunsu iletişim herkese kat kat kâr sağlar.
Kızlar daha iyi ip atlasa ve erkekler daha hızlı koşsa da, kızlar ve erkekler ayrımını yaparken dışlayıcılıktan uzak dururduk. İp atlamayı kızlardan öğrenmiştim. Sevdiğim kıza sevgimi balonunu patlatarak söylemiştim! Gene de küçük şehrimizin baca dediğimiz hayat ve oyun dolu alanına kolay kolay kızlar gelemezdi hani hiç gelemezdi diyeceğim ama temkin iminde fayda var. Onlara taş attığımız da, onlara atılan taşın önünde durduğumuz da olurdu. Bizim küçük taşramızdaki kız-erkek rolleri, endüstri devi Hollanda’nın iki güzel kurgusal çocuğu Jip ve Janneke’nin tatlı atışmalarından pek de farklı değildi. Jip bile oyuncak bebeklerle oynamak istemiyor, Janneke’nin bebek evini tahliye edip arabalarını dizdiği garaja dönüştürüyor. Bayburt’un ayazında, kartol ve dayak yiye yiye büyüyen oğlanlar n’apsın!
Evcilik oyunu çocuk-yetişkin gerilimini dindirmek için mükemmel bir katalizör: Janneke, “Bey” diye hitap ettiği Jip’e çay dolduruyor, içip içip duruyorlar ve çocukları olmadığından sıkılıyorlar. Neden yok çocukları? Jans bebeğin kafası çıktı da ondan şapşikler sizi!
“Ne kadar üzücü. Tek çocuklu bir anne ve baba. Üstelik çocuklarının kafası yok.” Hamfendi Schmidt, sadece bu cümlesiyle bile Swift,Vonnegut ve Vian gibi ironi ustalarının şampiyonlar ligine katılabilir. Kedi ve köpeğe elbise giydirip bebek arabasında tur atarlarken, Janneke’nin annesi onları “hayvanlara elbise giydirilmez” diye uyarıyor. Okur olarak hunharca gülüyoruz. “Bir varmış bir yokmuş. Uzak bir diyarda hayvanlara elbise giydirilmezmiş” diye masalcılık oynayıp uslanıyoruz.
Birileri, “hanım hanım, bizim bebeler yemek yemiyor” deyip yazarın beynini oymuş olacak ki, yemek sorununu oyunla aşma hamlesi bir kez daha geliyor. İlkinde çocuklar oyunu yazmış oynamıştı bu kez Jip’in babası klas bir senarist olarak kaşığı eline alıyor. Hayvanların, kulübelerine girmeleri lazımmış. Eh, bir yetişkin için fena bir başlangıç değil! Janneke, yetişkine haddini bildirmekten geri durmuyor ve “ağzım kulübe değildi” diye son noktayı koyuyor. Sayın yetişkin, biz oyun oynadığımızı biliyoruz herhalde!
Dört kitabın tamamında oyun baş köşeye otursa da, ilk kitapta arkadaşlık, üçüncü kitapta hayvanlar ve dördüncü kitapta bayramlar vurgulanıyor. “Beraber Oynayalım mı?” başlıklı, benim seksen sekiz kez okusam usanmayacağım kitapta; su birikintilerinde zıplama, altyapının dev borularında konaklama, ısırgan otlarıyla kucaklaşma, dikenli tellere paçayı kaptırma, köpük baloncuklar imal edip gökyüzüne uğurlama, mesleklerden meslek beğenme, tabii ki kral ve kraliçe olma, tahterevalli gibi insanlık tarihinin en güçlü sembolik aletlerinden birinde uyum ve uyumsuzluğu deneyimleme, kum havuzlarında tepişip saç diplerine tırnak içlerine kadar kum zerresi istifleme, uçurtma uçurtma, saklanıp kaybolma gibi dünya tarihinin en güzel işleri yer alıyor. Yani sen az göbekli ofis hayatlı baba ve sen az homurdanan bilmiş öğretmen anne, çocuğa uzattığın tablet ya da telefonu sakince öteye koy ve çocuğuna bu kitabı uzat.
Janneke boncuk dizerken sıkılan Jip, boncuğu burnuna sokuyor, sonra panikleyip bağırıp çağırıyor, neyse ki annesi az çabayla çıkarıp az azar ve tembihle tehlikeyi savuşturuyor. Buz dağının görünmeyen yüzünde reçel ve peynirin de lebaleb boncukla dolu olduğu, yetmedi baba terliğinin boncuğa doyduğu gerçeği yatıyor. Annem okuyacak, babam kızacak yazmayayım diyorum ama, beş altı yaşlarında boncuğu kulağıma sokup çıkarışım, bu kez kolay oldu daha derine iteyim diye uğraşıp parmağımla çıkaramayışım, annemin tığını alıp kulağımın içine sokup boncuğu özgürlüğe kavuşturuşum daha dün gibi aklımda. Sonra da vay efendim ben neden uslu yurttaş olamıyorum!
Yıldızlarla donattığım muhteşem Jans Bebek Hasta bölümünde yazar oyuna doğrudan katılıyor. Uzaktan bakarak yazdığı mesafeyi tuzla buz edip çocukların arasına karışıyor.
“Jans Bebek çok hasta, doktoru arayayım” diyor anne, doktor perdenin arkasından yerleri süpüren bir paltoyla çıkıyor. Muayene ederken tahta kaşıkla Jans Bebek’in başına vuruyor. Vurmayın çocuğa diye çıkışıyor doktora anne, “ateşi var köpüklü sıcak suya sokulması lazım” diyor doktor, bilinçli anne itiraz ediyor. Tartışma büyüyor, Jans Bebek’in bacaklarını çekiştirerek cephe savaşı sürdürülüyor. Neyse ki tarafsız diplomatik güçler devreye giriyor ve sulh sağlanıyor.
Tepeden inme birçok saçma projeyle zamanları çalınan çocuklar, sadece şu bölümü ezberleyip, kendi güzel yorumlarını da katıp sahneleseler, birçok rolü, mesleği deneyimleme yanında sahne tozu da yutmuş olacaklar. Oyun özneyi genişleten bir deneyim. Birçok şeye hem içeriden hem dışarıdan bakma fırsatı sunan kutlu bir uğraş. Metaforlar, tersinlemeler, abartılar, sorgulamalar, çatışma ve uzlaşmalarla, hayatın sıkıştırılmış dosyası. Uçakçılık oynarken; “düşerlerse paraşütleri var, paraşütleri takılı değilse maalesef çocuğunuz hayatını kaybetti” alaycılığında dile gelen soğukkanlı kabullenişe de ihtiyacımız var. Bir baba, bombandırman esnasında kızını oyunla hayata bağlıyordu, siyasi metnini biraz kaba bulduğum Hayat Güzeldir, en korkunç anlara bile oyun yüklendiğinde en aciz insana sabır ve direnç aşıladığını hatırlatıyordu. Keşke herkes, keşke tüm çocuklar, Annie Schmidt adlı muhteşem yazarın kendilerini kutladığı, çocuk dünyasına kırmızı halı serdiği metinleri huzur içinde, tepelerine çökmemiş evlerinde, sağ salim anne baba ve yakınlarıyla, su ve yiyecek bulma endişesi taşımadan okuyabilse. Kedi tırmaladı diye hemşirecilik oynasak, itfaiye arabası yaramaz oyuncak ayımızın çıkarttığı yangını söndürse, kel bebek önünde yemek olduğu halde şımarıklığından yemek yemese. Elbiselerimizi su birikintisinde kirletip, komşunun bahçesine giderken, pantolunumuzu tele kaptırsak.
Anlıyorum ki, birileri çok fena oyunsuz kalmış ve biz oyun oynayanların, oyunu sevenlerin dünyasına musallat olmuş. Her şeye rağmen biz beraber oynayacağız ve sonsuza dek arkadaş kalacağız.
Merhabaların anlamını kaybetmediği hakikatten hareketle, merhabalar diyorum bu mektupta da… Zira Arapça bir kelime olan merhaba “rahaba” kelimesinden türeyen “ferahlıkla” anlamına gelir. Ferahlık ne çok ihtiyaç duyduğumuz bir dönem, sıkılıyor içimiz, daralıyor yüreğimiz. Nedenleri meçhul, sonuçları malum, kötülük için gayret edenler yordu dünyanın her yerinde hayata tutunmaya gayret edenleri. Adaletsizlik büktü boynumuzu. Ferahlık için fersah fersah yol kat edip hakikate ulaşmaya, hakikatle buluşmaya, hakikatin hayat bulması için çalışmaya ihtiyacımız var. Aslında mecburuz buna. Diyeceğim bunlar değildi aslında ama nedenlice böyle geldi kelam daha başlar başlamaz dertleşmekten çok dert-deşmeye hatta dert-dermeye durdu kalem…
Hayat ne kadar gürültülüyse, ölüm o kadar sessiz. Hayat ne kadar teslim almaya gayreti zorluyorsa, ölüm teslim olmanın adresi. Hayat sahip olma telaşesi iken, ölüm vazgeçişin belgesi. Hayat iddia kumkuması iken, ölüm ispatın tarifi. Hayat telaşenin canlı filmi ise ölüm sükûnetin resmi. Söylenecek ne çok tarif varken benim aklıma gelenler bunlardı işte. Bence hayatı idrak ölümü doğru anlamakla birebir alakalı. Ancak yaşayanlar ölecektir öyle değil mi?
Antonio Gramsci’nin kavramlaştırdığı “kültürel hegemonya” teorisine göre, güçlü uluslar hâkimiyetlerini yalnızca askeri ve ekonomik yollarla değil, aynı zamanda kültürel araçlarla da pekiştirerek kurarlar. Bu bakımdan genel sanat teorisi bağlamında sanatın hemen bütün dallarında olduğu gibi özellikle yazının ve yazınsal üretimin toplamı niteliğindeki edebiyatın, emperyalist düşüncenin yayılması, yerel ve genel eksenlerde dal budak salması ve giderek meşrulaştırılmasında önemli bir rol oynadığının altını çizmek gerekmektedir.
İki Dil Bir Bavul (2008), iki yönetmenin elinden çıkmış, hem belgesel yönü hem de dramatik unsurları harmanlayan kurmaca özelliğiyle öne çıkan bir yapımdır. Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde (Demirci Köyü) yapılan film, Anadolu’nun doğusunda bir köye atanmış genç bir öğretmenin yaşadığı deneyimleri konu edinir.
Frankfurt Okulu’nun önemli temsilcilerinden Adorno’nun deyişiyle “kültür endüstri”sine rağmen bir şeyler yapmak, akıntıya karşı küreklere davranmaya benziyor. Bu nedenle farklı yaş grubundaki bireylerin, dayatılan tek tip müzik endüstrisinden sıyrılıp aynı şarkılara, ezgilere gönlünde yer açması gittikçe türüne az rastlanan bir durum.
Jip ile Janneke: Arkadaşlık ve Oyunla Güzelleşen Dünyanın Belgesi
Çocuklarla bir araya geldiğimde, onlara yüklenen ezberleri yıkamasam bile, şöyle bir sallasam yeter diyorum ve soruyorum: Sizi en çok geliştiren şey ne biliyor musunuz? Çoğunlukla en sevdiğimiz ezberi yineliyorlar ve “kitaplaaaar” ya da “kitap okumaaaaak” diyorlar. Kimi köşelerden benim en sevmediğim ezber olan “ders çalışmaaaaak” nidası yükseliyor. Ben de onların gıcık abisi, tuhaf eşlikçileri olarak onlara uyup “Haaayır,” diyorum “oyun oynamak”.
Ata sporu diye bir şeyden bahsedilecekse o, oyun oynamak olmalı. Savaş bile yetişkinlerin yüzlerine gözlerine bulaştırdıkları kanlı bir oyun değil mi? Çocukken sağlıklı bir şekilde oyun oynamayanlar, hırsla, rekabetle, bencillikle kötürümleştirilenlerin, büyüdüklerinde; hele de ellerine orantısız bir güç geçtiğinde savruldukları mecburi sapak. Ben gene de sıyrılmak istiyorum kötü örnekten ve tertemiz oyundan, oyun arkadaşlığından bahis açıp safları sıklaştıran kitaba iltica ediyorum.
Beni az buçuk tanıyanlar tefrika müptelası olduğumu bilirler. Bu bilgiyi koltuğumuza sıkıştırdığımızda yolumun neden Jip ile Janneke adlı şaheserle kesiştiğini bulmak işten değil. Hele de çocuk edebiyatının başat ve çılgın örneklerini veren Hollanda’nın, adı kısalmayasıca yazarı Anna Maria Geertrudia Schmidt’in kalemi değdiyse, o kitabın yanında yıllık izne çıkılsa yeridir.
Kısa mı kısa, derin mi derin metinler; 1952-1957 yılları arasında, II.Büyük Savaş’ta direniş için kurulmuş günlük gazete Het Parool’da haftada bir kez, iki yüz elli kelimeyi geçmeyecek şekilde yayınlanmış. Jip ve Janneke adlı biri erkek diğeri kız iki çocuğun, hayatın tüm birimlerini kuşatan arkadaşlığı, oyun merkezli muzip öykücüklerle dile gelmiş. Öykücükler birleşmeye ve kitaplaşmaya karar verince Çinçe’den Latince’ye birçok dile çevrilip çocukluğun edebi zirvelerinden birine dönüşmüş. Herkesin anlayabileceği sıradan dili ifade etmek isteyenler “jip-en janneketaal” (jip ile janneke dili) deyimini kullanmışlar. Anlayacağınız bu deha hanımefendinin mütevazı dokunuşlarıyla; çocukların başucu kitabı, ülkenin gurur kaynağı, bir çeşit insanlık mirası dünyaya gelivermiş. Bugün kurnaz birileri çıksa da, Jip ile Janneke ile büyümüş, ondan etkilenmiş çocukları bir araya getirmeye kalksa, Çin’den Maçin’e muhteşem bir şenliğin ortaya çıkması ve insanlara umut aşılaması muhtemel.
Jip bahçede canı sıkkın dolaşırken çitte gördüğü delikten öbür tarafa bakıyor ve bir çift mavi gözle karşılaşıp konforundan oluyor. “Burada oturuyorum” diyen Janneke’ye, “ama dün burada oturmuyordun” diye karşılık veriyor Jip. Alegorik yanıyla Adem ile Havva’nın buluşmasına benzeyen bu açılış, metinlerin başına çok yakışıyor.
Çocukların oynaması lazım ama oynamadan önce yemeğini bitirmesi lazım, yemeğin bitmesi pek kolay değil, ağızda büyüyor her lokma. Dışarısı ve oyun çok büyük motivasyon sunarken, sıkıcı masada oturup sıkıcı yemeği yemek, sıkıcı lokmaları sıkıla sıkıla ağza tıkıştırmaya çalışmak kabir azabı adeta. Gam, kasvetsavar olarak Janneke geliyor ve yemek belasından kurtulmanın tek yolunun yemeği (cezayı) paylaşmak olduğunu savlıyor. İkisine bile çok gelen dilimleri Ayıcık olmasa bitiremeyecekler. Dört dilimin üstüne nazlanıyor Ayıcık, pek yemek istemiyor, ama yemesi, güçlenmesi lazım. Neyse ki Ayıcık, tatlı bir çocuk ve büyüklerinin tekerine çomak sokmuyor. Birilerinin yaratıcı yazarlık seminerlerine gitmesine, yazarlık kılavuzlarının teori yüklü satırlarında kaybolmalarına ihtiyacı yok sanki. Bir sayfacığa bu kadar çok şey sığdıran kutlu kişinin kitaplarını bir, iki, üç, beş… kez okuması yetip artacak gibi.
Oynamanın önünde engel var mı peki? Oyunu durduran, imha ya da iptal eden şartlar hangileri? Çatık kaşlı modern tıbbı kaale almayan Patch Adams, hastalığın son safhasına kadar oyundan faydanılabileceğini cümle aleme göstermişti.1945 doğumlu Patch Adams’ın Jip ile Janneke okuduğunu farz etmek hoşuma gidiyor. Grip olan Janneke ile oynamaması gereken Jip, pencere kenarına gelip Janneke ile iletişime geçiyor, cama burunları yaslayıp selamlaşmak bile oyun, hem de oyunun dikalası! Yetişkinler anlasın diye dile geliyor jip ile janneke dili: “Yine de Janneke’yle oynadım.” yaramaz çocuk seni diyen annesine karşı cevabı cebinde “ama camın arkasından”.
Yetişkinler bir zamanlar çocuk olduklarını unutmazlarsa bu oyunsu iletişim herkese kat kat kâr sağlar.
Kızlar daha iyi ip atlasa ve erkekler daha hızlı koşsa da, kızlar ve erkekler ayrımını yaparken dışlayıcılıktan uzak dururduk. İp atlamayı kızlardan öğrenmiştim. Sevdiğim kıza sevgimi balonunu patlatarak söylemiştim! Gene de küçük şehrimizin baca dediğimiz hayat ve oyun dolu alanına kolay kolay kızlar gelemezdi hani hiç gelemezdi diyeceğim ama temkin iminde fayda var. Onlara taş attığımız da, onlara atılan taşın önünde durduğumuz da olurdu. Bizim küçük taşramızdaki kız-erkek rolleri, endüstri devi Hollanda’nın iki güzel kurgusal çocuğu Jip ve Janneke’nin tatlı atışmalarından pek de farklı değildi. Jip bile oyuncak bebeklerle oynamak istemiyor, Janneke’nin bebek evini tahliye edip arabalarını dizdiği garaja dönüştürüyor. Bayburt’un ayazında, kartol ve dayak yiye yiye büyüyen oğlanlar n’apsın!
Evcilik oyunu çocuk-yetişkin gerilimini dindirmek için mükemmel bir katalizör: Janneke, “Bey” diye hitap ettiği Jip’e çay dolduruyor, içip içip duruyorlar ve çocukları olmadığından sıkılıyorlar. Neden yok çocukları? Jans bebeğin kafası çıktı da ondan şapşikler sizi!
“Ne kadar üzücü. Tek çocuklu bir anne ve baba. Üstelik çocuklarının kafası yok.” Hamfendi Schmidt, sadece bu cümlesiyle bile Swift,Vonnegut ve Vian gibi ironi ustalarının şampiyonlar ligine katılabilir. Kedi ve köpeğe elbise giydirip bebek arabasında tur atarlarken, Janneke’nin annesi onları “hayvanlara elbise giydirilmez” diye uyarıyor. Okur olarak hunharca gülüyoruz. “Bir varmış bir yokmuş. Uzak bir diyarda hayvanlara elbise giydirilmezmiş” diye masalcılık oynayıp uslanıyoruz.
Birileri, “hanım hanım, bizim bebeler yemek yemiyor” deyip yazarın beynini oymuş olacak ki, yemek sorununu oyunla aşma hamlesi bir kez daha geliyor. İlkinde çocuklar oyunu yazmış oynamıştı bu kez Jip’in babası klas bir senarist olarak kaşığı eline alıyor. Hayvanların, kulübelerine girmeleri lazımmış. Eh, bir yetişkin için fena bir başlangıç değil! Janneke, yetişkine haddini bildirmekten geri durmuyor ve “ağzım kulübe değildi” diye son noktayı koyuyor. Sayın yetişkin, biz oyun oynadığımızı biliyoruz herhalde!
Dört kitabın tamamında oyun baş köşeye otursa da, ilk kitapta arkadaşlık, üçüncü kitapta hayvanlar ve dördüncü kitapta bayramlar vurgulanıyor. “Beraber Oynayalım mı?” başlıklı, benim seksen sekiz kez okusam usanmayacağım kitapta; su birikintilerinde zıplama, altyapının dev borularında konaklama, ısırgan otlarıyla kucaklaşma, dikenli tellere paçayı kaptırma, köpük baloncuklar imal edip gökyüzüne uğurlama, mesleklerden meslek beğenme, tabii ki kral ve kraliçe olma, tahterevalli gibi insanlık tarihinin en güçlü sembolik aletlerinden birinde uyum ve uyumsuzluğu deneyimleme, kum havuzlarında tepişip saç diplerine tırnak içlerine kadar kum zerresi istifleme, uçurtma uçurtma, saklanıp kaybolma gibi dünya tarihinin en güzel işleri yer alıyor. Yani sen az göbekli ofis hayatlı baba ve sen az homurdanan bilmiş öğretmen anne, çocuğa uzattığın tablet ya da telefonu sakince öteye koy ve çocuğuna bu kitabı uzat.
Janneke boncuk dizerken sıkılan Jip, boncuğu burnuna sokuyor, sonra panikleyip bağırıp çağırıyor, neyse ki annesi az çabayla çıkarıp az azar ve tembihle tehlikeyi savuşturuyor. Buz dağının görünmeyen yüzünde reçel ve peynirin de lebaleb boncukla dolu olduğu, yetmedi baba terliğinin boncuğa doyduğu gerçeği yatıyor. Annem okuyacak, babam kızacak yazmayayım diyorum ama, beş altı yaşlarında boncuğu kulağıma sokup çıkarışım, bu kez kolay oldu daha derine iteyim diye uğraşıp parmağımla çıkaramayışım, annemin tığını alıp kulağımın içine sokup boncuğu özgürlüğe kavuşturuşum daha dün gibi aklımda. Sonra da vay efendim ben neden uslu yurttaş olamıyorum!
“Jans Bebek çok hasta, doktoru arayayım” diyor anne, doktor perdenin arkasından yerleri süpüren bir paltoyla çıkıyor. Muayene ederken tahta kaşıkla Jans Bebek’in başına vuruyor. Vurmayın çocuğa diye çıkışıyor doktora anne, “ateşi var köpüklü sıcak suya sokulması lazım” diyor doktor, bilinçli anne itiraz ediyor. Tartışma büyüyor, Jans Bebek’in bacaklarını çekiştirerek cephe savaşı sürdürülüyor. Neyse ki tarafsız diplomatik güçler devreye giriyor ve sulh sağlanıyor.
Tepeden inme birçok saçma projeyle zamanları çalınan çocuklar, sadece şu bölümü ezberleyip, kendi güzel yorumlarını da katıp sahneleseler, birçok rolü, mesleği deneyimleme yanında sahne tozu da yutmuş olacaklar. Oyun özneyi genişleten bir deneyim. Birçok şeye hem içeriden hem dışarıdan bakma fırsatı sunan kutlu bir uğraş. Metaforlar, tersinlemeler, abartılar, sorgulamalar, çatışma ve uzlaşmalarla, hayatın sıkıştırılmış dosyası. Uçakçılık oynarken; “düşerlerse paraşütleri var, paraşütleri takılı değilse maalesef çocuğunuz hayatını kaybetti” alaycılığında dile gelen soğukkanlı kabullenişe de ihtiyacımız var. Bir baba, bombandırman esnasında kızını oyunla hayata bağlıyordu, siyasi metnini biraz kaba bulduğum Hayat Güzeldir, en korkunç anlara bile oyun yüklendiğinde en aciz insana sabır ve direnç aşıladığını hatırlatıyordu. Keşke herkes, keşke tüm çocuklar, Annie Schmidt adlı muhteşem yazarın kendilerini kutladığı, çocuk dünyasına kırmızı halı serdiği metinleri huzur içinde, tepelerine çökmemiş evlerinde, sağ salim anne baba ve yakınlarıyla, su ve yiyecek bulma endişesi taşımadan okuyabilse. Kedi tırmaladı diye hemşirecilik oynasak, itfaiye arabası yaramaz oyuncak ayımızın çıkarttığı yangını söndürse, kel bebek önünde yemek olduğu halde şımarıklığından yemek yemese. Elbiselerimizi su birikintisinde kirletip, komşunun bahçesine giderken, pantolunumuzu tele kaptırsak.
Anlıyorum ki, birileri çok fena oyunsuz kalmış ve biz oyun oynayanların, oyunu sevenlerin dünyasına musallat olmuş. Her şeye rağmen biz beraber oynayacağız ve sonsuza dek arkadaş kalacağız.
İlgili Yazılar
Mektup VI
Merhabaların anlamını kaybetmediği hakikatten hareketle, merhabalar diyorum bu mektupta da… Zira Arapça bir kelime olan merhaba “rahaba” kelimesinden türeyen “ferahlıkla” anlamına gelir. Ferahlık ne çok ihtiyaç duyduğumuz bir dönem, sıkılıyor içimiz, daralıyor yüreğimiz. Nedenleri meçhul, sonuçları malum, kötülük için gayret edenler yordu dünyanın her yerinde hayata tutunmaya gayret edenleri. Adaletsizlik büktü boynumuzu. Ferahlık için fersah fersah yol kat edip hakikate ulaşmaya, hakikatle buluşmaya, hakikatin hayat bulması için çalışmaya ihtiyacımız var. Aslında mecburuz buna. Diyeceğim bunlar değildi aslında ama nedenlice böyle geldi kelam daha başlar başlamaz dertleşmekten çok dert-deşmeye hatta dert-dermeye durdu kalem…
Mektup VIII
Hayat ne kadar gürültülüyse, ölüm o kadar sessiz. Hayat ne kadar teslim almaya gayreti zorluyorsa, ölüm teslim olmanın adresi. Hayat sahip olma telaşesi iken, ölüm vazgeçişin belgesi. Hayat iddia kumkuması iken, ölüm ispatın tarifi. Hayat telaşenin canlı filmi ise ölüm sükûnetin resmi. Söylenecek ne çok tarif varken benim aklıma gelenler bunlardı işte. Bence hayatı idrak ölümü doğru anlamakla birebir alakalı. Ancak yaşayanlar ölecektir öyle değil mi?
Emperyalizm ve Edebiyat
Antonio Gramsci’nin kavramlaştırdığı “kültürel hegemonya” teorisine göre, güçlü uluslar hâkimiyetlerini yalnızca askeri ve ekonomik yollarla değil, aynı zamanda kültürel araçlarla da pekiştirerek kurarlar. Bu bakımdan genel sanat teorisi bağlamında sanatın hemen bütün dallarında olduğu gibi özellikle yazının ve yazınsal üretimin toplamı niteliğindeki edebiyatın, emperyalist düşüncenin yayılması, yerel ve genel eksenlerde dal budak salması ve giderek meşrulaştırılmasında önemli bir rol oynadığının altını çizmek gerekmektedir.
Doğu’da Eğitime ve Eğitimciye Bakmak: İki Dil Bir Bavul’dan Okul Tıraşı’na Bir Okuma
İki Dil Bir Bavul (2008), iki yönetmenin elinden çıkmış, hem belgesel yönü hem de dramatik unsurları harmanlayan kurmaca özelliğiyle öne çıkan bir yapımdır. Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde (Demirci Köyü) yapılan film, Anadolu’nun doğusunda bir köye atanmış genç bir öğretmenin yaşadığı deneyimleri konu edinir.
Barış’a da Bir Sorsalar
Frankfurt Okulu’nun önemli temsilcilerinden Adorno’nun deyişiyle “kültür endüstri”sine rağmen bir şeyler yapmak, akıntıya karşı küreklere davranmaya benziyor. Bu nedenle farklı yaş grubundaki bireylerin, dayatılan tek tip müzik endüstrisinden sıyrılıp aynı şarkılara, ezgilere gönlünde yer açması gittikçe türüne az rastlanan bir durum.