Merhaba hocam. ‘Hekaton’la Son Tango’ kitabınız içeriği itibariyle çok büyük farkındalık ortaya koyan, daha da koyacak olan bir çalışma. Ellerinize sağlık. Kitabınız çerçevesindeki konular hakkında konuşalım istiyorum. Kitabınızı okurken ‘klasik ve modern dönem sömürgecilik canlandı zihnimde. Klasik ve neo-sömürgecilikten başka bir şeydi; belki de hiper sömürgecilik denebilir. Siz kitabınızda, Judith Butler ve Yuval Harari gibi isimlerden atıfla ‘İnsanlığı Yeniden Yapılandırma Küresel Projesi’ diyorsunuz.
Konuya çalışırken, derinleştikçe sizi de ürperten bir şeyle karşılaştığınızı söylüyorsunuz. Kitabı okuyan bir arkadaştan şöyle bir itiraz geldi: ‘Toplumlar sürekli bir değişim halindedir. Kadın, erkek ve aile yapısının ekonomik, siyasi ve teknolojik sebeplerle bir değişim yaşaması normaldir; bugün yaşanan da benzeri bir durumdur’. Siz ise daha komplike ve planlı bir ifsat sürecinden bahsediyorsunuz. Buradan başlayalım istiyorum. Değişim anlamında yaşananları normal değişim süreçlerinden farklı kılan nedir?
Sosyal dalgalanmaların bir hızı vardır. Farklı sebeplerden sosyal dalgalanmalar ortaya çıkar. Köyden şehre göç, endüstrileşme, küresel pandemiler, savaşlar vs. sosyal dalgalanmaları tetikler, etkiler. Ve bunların bir dinamiği vardır. Eğer bu sosyal dalgalanmalar olağanüstü bir hızla cereyan ediyorsa birisi bu dalgayı yaratıyor demektir. Jean M. Twenge’in “Ben Nesli” kitabını lütfen okuyun. Amerikalı sosyolog 2012 tarihinden itibaren dünyadaki özellikle Z kuşağının yani gençliğin geçirdiği değişimi tanımlarken bu bir tsunami diyor. ‘Ve ben, bu tsunamiyi başka hiçbir şeyle değil; akıllı telefonların devreye girmesiyle ilişkilendiriyorum’ diyor. Bu çok önemli! Normalde bildiğimiz sosyal dinamiklerin dışında bir şeyle karşı karşıyayız.
Bu sosyal dinamikler multi-merkezlidir, çok merkezlidir. Faklı ülkelerde, farklı dinamikler devreye girer. Ve daha sonra bunlar diğer ülkeleri tesiri altına alır. Ama burada tesir gücünü elinde tutan ve dinamiğe yön veren tek bir ülke var. Dünyaya ritmi veren Amerika Birleşik Devletleri. Kitapta bunu anlatmaya çalıştık, sürekli bir ülke üzerinden farklı kişilerin belirttiği azınlığın güdümünde olan bir değişimle karşı karşıyayız. Amerika’daki Yahudiler, yüzde iki buçuk oranlarıyla yüzde altmış temsil gücüne sahip.
Hollywood, şer üretim merkezlerinden bir tanesi ve Yahudilerin tekeli altında. Sosyal medya, Mark Zuckerberg… Google… Kim oldukları çok belli. Bunun gibi nice örnekler… Baktığınız zaman bir azınlık. Bunun meta analizini yaparken Yahudilerin 2000 senelik tarih akışı boyunca kadim Yahudi ve Hristiyan medeniyetinin içinde bir gerilim var. Birçok ülkede Yahudiler takibe uğramışlar; Almanya’da olduğu gibi, Polonya’da olduğu gibi, İspanya’da olduğu gibi… Bunun meta analizini yaptığınız zaman karşılaştığımız bir durum var. Biz bütün Avrupa’nın Yahudi olmasını beklerdik. Niye? Çünkü tek tanrılı bir din, çok büyük bir avantaj getiriyor. Karşısında mitraizim var, çok tanrılı dinler var. Yani bütün Avrupa’nın Hristiyan olmak yerine Yahudi olması beklenirdi. Çünkü Avrupa’yla ilk temas edenler Yahudiler. Niye olmadı? Çünkü seçilmiş bir kavim inancı ve içlerine kabul etmeme durumu var. Dolayısıyla bir Amerikalı sosyoloğun, Kevin Macdonald’ın, dediği gibi “kendini yalnızlığa mahkûm etmiş bir azınlık”. İspanya’da olanları doğal bir şey olarak göremezsiniz; ciddi bir mesele yaşanmış. Ve son olarak Almanya’da yaşanan o büyük soykırım, holokosttan sonra bu azınlık Amerika’ya göç ediyor. Özellikle Frankfurt Ekolü mensupları Amerika’ya göç ediyor. Amerika’da, biraz evvel söylediğim gibi, bir de fark ediyorlar ki Avrupa’da değişik ülkelerde dağınık olan cemaat Amerika’da süper bir cemaat haline dönüşmüş.
Ve ondan sonra ‘never again/bir daha asla’ projesi devreye giriyor? “Bu ‘Go(im)’ yani Yahudi olmayan kavimleri nasıl zararsız hale getiririz?” konusu üzerinde düşünüyorlar. Neticede başlarına gelen böyle bir şeyin asla olmasını istemiyorlar. Ellerindeki çok büyük bir güçle sosyal değişimler başlatıyorlar. Bana müracaat eden bir STK’nın esas bana sorduğu konu olan cinsel sapkınlıkların üzerine bir çalışmanın başlamasıyla meselenin sadece ‘cinsel sapkınlık’ meselesi olmadığını gördüm. İnsanlık beş cephe üzerinden saldırıya uğruyordu.
İşte bunlardan bir tanesi otoriteye karşı yapılan savaş. Kitabımda adını verdiğim Kevin Mcdonald’ın kitabı çok önemli, bu sürecin mantığını anlatıyor. Sosyoloji nasıl ele geçirilmiş, otoriteye karşı bir savaş açılıyor. Bunu da Freudyen Oedipus teorisi üzerinden yapmak istiyorlar. Diyorlar ki “eğer biz çekirdek ailede babaya karşı olan öfkeyi bir şekilde bertaraf edebilirsek bu öfke birikmez, yer değiştirmez. Psikolojide ‘yer değiştirme’ diye bir şey var.
Dolayısıyla baba otoritesi ortadan kaldırılırsa aile içinde öfke birikmez. Eric Fromm’u okusunlar. Açık açık ‘otoriter aile sado-mazoşist yapıdadır’ diyor otoriter aile için. Bizi kast ediyor, bizi. Önünde ayak ayaküstüne atmadığımız, önünde sigara içmediğimiz, edepli oturduğumuz babamız, annemiz ailemiz vs. sado mazoşist bir sistemmiş.
Kitapta birinci cepheyi ‘terbiyesiz eğitim sistemi’ olarak gösterdim. Ama şimdi fikrimi değiştirdim. Birinci cephe ‘otoriteye karşı açılan savaş’. İşte bu otoriteye karşı açılan savaşlar farklı alanlara da etki ediyor.
İkinci cephe nedir? Terbiyesiz eğitim sistemi. Yine bunların tekeli altında… Yine bunlar kalkıyorlar, dünyada şimdiye kadar gördüğüm böyle bir eğitim sisteminin eşi benzeri yok. Bir öğretmen çocuğa ‘şu doğrudur, şu yanlıştır dememeli’. The redefinication of values. Bunun ne kadar zarar verici bir şey olduğunu ben 2009 senesinde fark etmiştim. Jean M. Twenge’in “Ben Nesli” kitabını Türkçe tercüme ettirdim. Önsözünü yazdım. Jean M. Twenge bütün bunları anlatıyor zaten kitabında. Baba otoritesini yok etmenin nasıl büyük bir tahribat getirdiğini Kevin Macdonald sosyal analizler üzerinden kitabında açıklıyor.
Kitabınızda cephe savaşlarının hukuki bir ayağının olduğunu da söylüyorsunuz. Babasını şikâyet eden bir çocuklu aileler, ailelerinden uzaklaştırma alan babaların sayısının artması, bu sürecin hukuki ayağının da ciddi bir mesafe aldığını gösteriyor.
İstanbul sözleşmesi… Benim bahçede çalışan bahçıvanımın kızı olmadık işler yapmaya başladı. Babası da zorla kızını eve getirmek istedi. Kız polise gitti şikâyet etti. Polis yapamazsın dedi. Rüştü tamamlanmamış bir kızdan bahsediyorum. İşte bu sürecin ayaklarından bir tanesi ‘otoriteyi sarsmak’sa diğer ayağı ‘cinsiyetsiz toplum inşa’ sürecidir. İstanbul Sözleşmesinin ana fikir kaynağı, ritim verici fikirleri üreten Judith Butler. Yani parçaları bir araya getirdiğiniz zaman olay meydana çıkıyor. Ama işte bu parçaları bir araya getirmek lazım. Bunlar birbirinden bağımsız değil. Tek gaye uğruna oluşturulan bir azınlık tarafından oluşturulan bir sistem. Onun için “Hekaton” dedim. Çok kollu, çok başlı, tek bir gövdeye bağlı bir şey. Böyle bir projeden bahsettiğiniz zaman hemen ‘bir komplo teorisidir’ savunması devreye giriyor. Veya ‘sen Yahudi düşmanlığı yapıyorsun’. Bütün bunlar beynimize yerleştirilmiş mayınlar. Bugün siz kalkıp da ‘Gazze’de Yahudiler soykırım yapıyor’ diyemezsiniz. Onu soykırım kapsamına almazlar. Ama bunların yaptıklarını bir şekilde eleştirdiğiniz zaman komplo teorisi vesaire gibi suçlamalarla karşı karşıya gelirsiniz.
Katıldığım tüm toplantılarda anlattığım bir şey var, cinsel sapkınlıklar üzerine konsantre olduğumuzda diğer cepheleri[1] gözden kaçırıyoruz. Bakın kadının erkekleştirilme projesi… Bu şimdi o kadar önemli ki Cumhurbaşkanımız nüfus azalmasından, nüfus artışının 1,6’ya düşmesinden bahsediyor. 2009 tarihinde kitabı aldım. Ankara’da fellik fellik bakanlıkları dolaştım. Türkiye çapında bütün sosyal araştırmalar, alan taramaları yapmamız lazım. Enerji Bakanı Taner Yıldız dışında kimse anlamadı beni. O kitapta kadınların 19 senedeki erkekleştirilme oranı için “ben ölçeği” diye bir ölçek vardır. O ölçek üzerinde yüzde seksen veriyor Jean M. Twenge. “Bunun mimarı Hollywood’dur.” diyor. Film örnekleri veriyor. Hatta orada futbolcu bir kız örneği var. Avrupa futbol kadınlar şampiyonası oyuncusu şu anda. Yani dantel örermiş gibi dantel çalışması yaparmış gibi. Kadınlar üzerinden, annelik üzerinden, otorite üzerinden, her türlü cinsel sapkınlıklar üzerinden dantel yaparmış gibi bir projeyle karşı karşıyayız. Ve bunun da tek bir mantığı var. Neticede böyle bir şeyin bir mantığı olması lazım. “İnsanlığı yeniden yapılandırmak” istiyorlar. “Komplo teorisi ya!” İşin ilginç yanı bunu ben demiyorum.
Butler’i okuyun. Harari’nin “Homo Deus” kitabını okuyun. Açık açık söylüyorlar. “Ne vicdan vardır, ne güzel ahlâk vardır, ne de ruh vardır.
Siz bir veri bankası/birikiminden başka bir şey değilsiniz. Sizin hepinizi kapatmak lazım.” diyorlar. Ve bir azınlık dışarıda kalacak diyor. Başka ne desin adam.
Daha ne kadar açık söylensin?
Daha ne kadar açık? Ve bu insanların elinde bu güç birikimi var Fatih Beyciğim. Türkiye’de bir kitabı yayınlatmaya çalışıyorum; Amerikalı bir psikolog. Kitabın adı “The Anxious Generation”. Amerika’da gençlerin durumunu anlatıyor. 16 saat sosyal medya. Biz gümbür gümbür gidiyoruz bu tarafa doğru.
Peki, sosyal medya kimin elinde? Zuckerberg’in elinde. TikTok’u bir tarafa bıraktım. Çünkü TikTok o da başka bir dert. Yani öyle bir güçle karşı karşıyayız. Trilyonlarca dolar bir gücü olan, sermayesi olan, her alandan üstümüze gelen, her alana nüfuz eden bir güç. İşte yasal alandan tutun Birleşmiş Milletler’e, oradan politikaya müdahale eden bir canavarla karşı karşıyayız. İşin en komik tarafı ben bunu anlatırken, yaptığım toplantılarda beni davet eden, dinleyen hocalar cep telefonlarıyla oynuyor. 7,5 saat yetişkinlerdeki ekran zamanı. Bir gün bir bakan var karşımda. O gün deli damarım tutmadı. Bende biraz Çerkezlik, biraz Rumelilik vardır. O gün diyecektim ki bakana; ben bu konuşmayı yaparken cep telefonunu bırakın, diyemedim. O gün için çok kızgınım kendime.
Çünkü hocam şöyle de bir şey var. Şimdi kadınların erkekleştirilmesi bu ikinci cephe olarak kitabınızda geçiyor. Aileyi ifsat ve insanlığın yeniden yapılandırılması veya yaratılması projesi kapsamında mesela şu itirazla karşılaşılabilir: ‘Ne yani, kadın eve kapanacak ve çocuğuna mı bakacak? Evinde oturup erkeğini mi bekleyecek?’ Sizin söylemek istediğiniz bu mudur? ‘Kadının erkekleştirilmesi’ meselesini bir de bu itirazlara cevap bağlamında açıklar mısınız? Bugünkü sosyolojik süreci geriye/geçmişe döndürmekten mi bahsediliyor?
Hayır, şimdi benim ikinci kitabımda ‘Nefs Psikolojisi ve Rüyaların Dili’nde geciktirilmiş annelik sendromu diye yeni bir sendromdan bahsediliyor. Yani bir kadının anneliğinin 25 yaşından 30 yaşına, 35 yaşına yükseltilmesinin bir dizi psikosomatik yan etkileri var. Bakın bu çok önemli, bunu anlamamız gerekiyor. Mesela kadının bedeni çürüyor. Geç evlenen kızlarımızın büyük bir ihtimalle baktığınız zaman yumurtalık, rahim, göğüs kanserleri artıyor; romatizmal hastalıklar artıyor. Bir dizi başka hastalık… Çünkü bir milyon senedir kadınlar rüştüne erdikten sonra veya çocuk taşıma yaşına geldikten sonra ard arda çocuk sahibi olmuşlar. Ve bu ‘geciktirilmiş annelik’ fikri benim aklıma, Amerikalı, Japon asıllı bir kuantum fizikçisi Michio Kaku’dan geldi. Diyor ki ‘…östrojeni yüksek oktavlı bir benzin gibi düşünün. Eğer bir kadın bütün hayatı boyunca o yüksek oktavlı benzine maruz kalırsa bu, tam gaz verdiğiniz bir arabanın motorunu yakmaya benzer’. Okudum, şaşırdım kaldım ve konu üzerine tefekkür ettim. Hatta östrojen progestron dinlenmeleri devreye girmezse, yani üç senede, beş senede kadının tekrardan bir anne olması devreye girmezse kadın bedeni çürümeye başlıyor, kitapta bir dizi istatistik verdim. Ve bunu ne jinekologlar biliyor ne sosyologlar biliyor ne psikiyatrlar biliyor. Bu mevzu tabu! Kadının merhamet duyguları, kadının içindeki işte o cemal halleri çıkmazsa kadın büyük bir gerilimin içine giriyor. Bundan dolayı başarılı kadınların, holding patronu kadınların vb. yüzde kırkı antidepresan alıyor. Bir bakın bütün bunlar bilinmiyor toplumda. Yani bir kadının neticede anne olması, annelik hallerini, duygularını yaşaması kadının hayatını kurtarıyor.
Kitapta da yazdım. Kadın çalışacak, kadın üniversiteye gidecek ama kadının ilk vazifesinin, evvela annelik olması lazım. Okumuyorlar kitabı, ondan sonra da sen kadınları eve kapatacaksın diyorlar. Okuyun kitabı lütfen. Amerika’da bunu anlayanlar var. Erken evliliğin çok önemli olduğunu anlayıp bunu bir devlet politikası haline getirmek için farklı yasalar çıkartanlar var. Dolayısıyla bizim temel sorunumuz; okumuyoruz. Okusalar bunun gibi nelerle karşılaşacaklar.
Kitabınızda ‘kadim bilgelik’ veya ‘kadim eğitim’den bahsediyorsunuz. Fakat bugün şöyle psikolojik bir eşik var: Kendinden olana yabancı ve hatta kendinden olanı yadsıyan, tahfif eden ve küçümseyen bir bakış…
Bu da projenin bir parçası. Kadın eşittir özgürlük, spor yapmak, boksör olmak, güreşçi olmak, erkek gibi olmak; eşittir güçlü olmak, eşittir ideal olmak. Bu da projenin bir parçası. Algoritma mühendisliği üzerinden bu da çalışılıyor. Allah aşkına söyler misiniz? Yüzü gözü patlamış bir kadın, bunun neresi bir kadınlığa yakışıyor? O göğüslerini bantlayıp yumruk attırmak… Tüm bu projeleri birbiriyle bağlantı halinde görmemiz lazım. Mesela
Türkiye’de yaşadığımız çok önemli şeylerden bir tanesi, son zamanlarda hayvan sevgisindeki artış. Normal bir artış değil bu artış! Çocuk arabasında kedi köpek gezdirilmez.
Geçen gün bir arkadaşım kızına demiş: “Bu kadar parayı hayvanlara harcayacağına sen bu para ile Afrika’da üç çocuğu bir ay beslersin.” Aldığı cevap korkunç: “Çocuklar beni ilgilendirmiyor”. Bu da yine algoritma mühendisliği. Çünkü normal insan yavrusuna olan merhameti kaydırmaları lazım. Çünkü evlat sevgisi evlilik motivasyonlarından bir tanesidir. O merhameti bir yere kaydıracak; işte hayvanlara kaydırıyor. Dolayısıyla evlenmiyorlar. Evlenmeme nedenlerinden bir tanesi de bu. Yani parçaları bir ara getirirseniz insanlık tarihinde görülmemiş dehşet verici bir sosyal mühendislik projesiyle karşı karşıyayız.
Baba otoritesinin kaldırılmasından bahsediyorsunuz. Kitabınızı okurken Foucault’un özne ve iktidar, bio-iktidar okumaları canlandı zihnimde. İnsan üzerindeki her türlü belirlenim ve otoritenin reddi. Bir zaman sonra ‘cinsiyetle birlikte gelen’ rollerin de reddi. Bu rollerin, hatta cinsiyetin insana ağır gelmesi söz konusu. Bir otorite ortadan kaldırıldığında insan otoritesiz kalmıyor aslında, tüm otoritelerden kurtulmuş insan belki daha soft ve aslında daha otoriter ‘bir otoritenin altına giriyor. ‘Küçük bir azınlık…’
Aynen, açık açık söylüyorlar bunu. Bir azınlık dışarıda kalacak sadece. Ruhumuzu kime teslim etmiş vaziyetteyiz? Ekranlar karşısında nerelerde dolaşıyorsak oranın sahiplerine ruhumuzu teslim etmiş vaziyetteyiz. Ve bu hepimiz için geçerli.
Ve bütün insanlık için aslında.
Evet, bütün insanlık için geçerli. Ne yapmamız lazım? Neticede evvela bir uyanış için meseleyi anlamamız lazım. Yavaş yavaş uyanıyor insanlar. Çünkü bunu anlamak çok zor; senelerdir damardan zerk ediyorlar. Bak ne diyor mesela: “Biz eve mi kapanacağız?” Yok benim güzel kardeşim, eve kapanmayacaksın. Ben başka bir şey anlatıyorum. “Ne olacak canım? Baba otoritesi, otorite olmasa ne olur?” Aile dağılır.
Allah aşkına bakın! Amerikan gençliğinin haline bakın. Girin bir internete Amerika’daki insanların haline bakın. Bir de proje başlamadan evvelki 1900’ler, 1920’ler, 1930’lar, 1940’lardaki bir Amerikan filmini seyredin bir de. Oradaki insanlar nasıl düzenli, nasıl disiplin var ailelerde. Bir de şu hale bakın. Yani gözler önünde cereyan ediyor bütün bunlar. Biz de doludizgin bu duruma doğru gidiyoruz.
Dolayısıyla ne yapmamız lazım? Evvela uyanış. Artık anlamamız lazım bu projenin detaylarını ama bütün cephelerini anlamamız lazım. Sonra da karşı tedbir olarak evvela bir korunma, yani bir algoritma analizi yapan, algoritma filtrasyonu yapan bir sistem ve ondan sonra da bize ait bir sosyal medya, ki ben buna ifsat algoritmaları yerine ıslah algoritmaları diyorum. Islah algoritmaları üreten bir sosyal medya arama motoru, rahmani bir arama motoru ve rahmani bir yapay zekâ tasarlamamız lazım. Artık Google devreden çıkacak, yapay zekâ devreye girecek. O zaman işimiz çok daha kötü. Bir de bunun üç boyutlusunu çıkartırlarsa, Meta’yı çıkartırlarsa Mark Zuckerberg’in ‘matrix’inin tamamen içindeyiz.
İnstagramda robot eş tasarımları gösterilmeye, gözler ve zihinler hazırlanmaya başlandı. Avatarlar… Avatarlaşma.
Dediğiniz gibi bir Avatar yaratacaksınız. O sizin arkadaşınız olacak. Bakın trilyonlarca bit bilgi biriktirmişler. Yani sizi sizden daha iyi tanıyor, bilinçaltınızı ve bilinçdışınızı da biliyor. O bilgiyle bir avatar yaratacak. Bir kız yaratacak, karşına koyacak. İnsan da diyecek ki: “Abi en iyisi bu, ne diye eşinle uğraşacaksın?”
Bir dataizm dininden bahsediyorsunuz…
Dataizm dinini ben demiyorum, Harari diyor. Ne derseniz deyin ama tabii bunun arkasında bir şeytan var. Yani büyük pir(!) Şeytan! Şeytani bir proje bu!
Bir büyük data matrix kafesi oluşturuyor ve ilginç olan insan, ‘rızası imal edilmiş’ olarak bu matrix’de yer alıyor.
İnsan ruhunu alıp bir bilgisayar programına programla, böyle bir şey olmaz. Çünkü ruh Rabbimiz’in emrindedir. Kur’an-ı Kerim’den bildiğiniz gibi insan ruhu alınmaz. İnsan ruhu başka bir boyuttan, bu olmaz. Ama bugünkü durumumuzu anlamamız için matrix çok önemli. Şimdi bu olmaz ama başka bir şey olabilir Fatih Beyciğim
Biz tıpış tıpış isteyerek matriksin içine gireriz. Ruhumuzu teslim ederiz. Bak bu farklı bir şey. Onlar bunu, benim ruhumu alamazlar, yapamazlar bunu. Peki, ben ruhumu onlara teslim edersem! Neticede bununla karşı karşıyayız. Artık belirli bir müddet sonra bu normal dünyada dolaşmak, normal dünyada yaşamak yerine üç boyutlu sanal âlemin cazibesi artacak. Ve biz artık o âlemden çıkmak istemeyeceğiz. Şu anda zaten öyle. 16 saat ekran karşısında geçirenler var.
Harari’nin söylediği şey, bu matriksin bir de mimarı, idarecisi olacak. Dışarıdan bunları izleyen, kontrol edenler. Anlatabiliyor muyum, never again projesi için nasıl güzel bir ortam yaratılmış. Artık bu şekilde bu goimler (kavimler) hiçbir zaman zararlı hale gelemeyecek. Böylece geçmişte yaşadıklarını bir daha asla yaşamayacaklar. Goimleri matriksin içine kapatırlarsa güven sağlanmış olacak. Nasıl bir duygu! Dehşet verici bir şey.
Şu söylediklerinizden sonra kaçınılmaz olarak bir karamsarlığın oluşmaması mümkün değil. Çözüme dair önerileriniz ve yapılması gerekenler listeniz de var. Peki, bir daha başımıza benzeri bir felaket (holokost veya sürgün) gelmesin diye tüm goyimleri bir matrix’e kapama ifsat projesi tüm toplumlar için hazırlanırken ve uygulanırken Yahudiler bundan nasıl korunabilecekler! Kendileri de aynı tehlikeyle karşı karşıya değiller mi?
Şimdi algoritma mühendisliğinin incelikleri var. Mesela ilginç şeylerden bir tanesi bütün ülkelerde nüfus azalırken İsrail’de nüfus 2.4 oranında artıyor. Özellikle kökten dinci Yahudilerde nüfus atıyor. Bizde 1.6’ya indi mesela. Peki, nasıl oluyor? Algoritmik sistem orada farklı çalışıyor. Algoritma mühendisliğinin incelikleri. Şimdi biz algoritma mühendisliğini yüzeysel olarak anlıyoruz. Bu Large Language Programs dedikleri büyük dil programlarının bir özelliği var. Diyelim ki size on sayfalık bir metin verdim. Bu on sayfalık metnin farklı yerlerine tek başına bir şey ifade etmeyen ancak bir araya geldikleri zaman bir mânâya gelen kelimeler yerleştirdim. Geniş dil modellerinden… Şunun üzerinden düşünün.
Netflix’ten bir film düşünün. Bu filmde kaç yüz bin kelime geçiyor. Bunların bazıları anahtar kelimeler. Bu anahtar kelimeleri bir araya getirdiğin zaman bir mânâ çıkıyor.
Mesela bizim RTÜK sansür uyguluyor. Disney Channel filmlerinden bir tanesinde çocuklara eşcinsellik için resimler, gökkuşağı renkleri falan. Bu çok zahiri bir şey. RTÜK’te bir sürü bilgisayar var filtreden geçiriyorlar. Artık böyle bir şey yok. Disney, ‘bakın bizim programımızda hiç böyle bir şey yok’ diyor. Hâlbuki bunları yaptılar geçmişte. Ama madem Türkiye reaksiyon gösterdi. O zaman başka yazılım ve algoritma işliyor. Bir yapay zekâ ile paralel çalışan bir algoritma analizi yapan bir sisteme ihtiyacımız var. Bu çok ince bir şey.
Biraz evvelki soruya gelirsek. Peki, bunlar kendilerine de bunun yansıyacağını düşünmüyorlar mı? Kısmen yansıyacak tabiî ki. Giden gitsin diyecekler. Ama İsrail’deki nüfus artış örneğinde gördüğümüz gibi, demek ki bu algoritma mühendisliği spesifik olarak da şekillendirilebiliyor.
Güvenlik kalkanı oluşturma fikri ‘sansür’ ve ‘sosyal medya özgürlük alanının daraltılması’ olarak yorumlanabilir. Ama bir Çin mesela bir ateş kalkanı duvarı oluşturuyor ve kitabınızda dile getirdiğiniz ‘TikTok’a veya ‘Google’a ulaşımı sınırlıyor; kendi arama motorunu kullandırıyor ve TikTokvari bir programı, hitap ettiği jenerasyonun bilim, milli değerler gibi alanlarda bilinçlenmesi ve gelişmesi üzerine kurguluyor. Bu ateş duvarı ve güvenlik kalkanı, bir özgürlük kısıtlaması ve daraltması olmuş olmaz mı?
Tam tersi, özgürlüğe geçiş… Çin’de ateş duvarı diye ifade ediliyor, Fire wall. Ateş duvarı benzeri Türkiye’de bir çalışma yapılırsa hemen başta muhalefet partileri olmak üzere hepsi özgürlüğümüz elden gidiyor diye avaz avaz bağırmaya başlayacaklar.
Demek iki cephede biz savaş vereceğiz. Bir tanesi bunlara karşı, öbürü de kendi içimizdekileri uyandırmak için savaş vermemiz lazım. ‘Abi gidiyorsun, sen gideceksin.’ diye sesleneceğiz. Bunun için bir kitabın okunması, artı toplantılar yapılması, cemiyetler oluşturulması yani aklımızı elimizden almamaları için ne yapılması gerekiyorsa yapmamız lazım. Çünkü bu, insanların son savaşı.
Bize şöyle pazarlanıyor. “Losing your freedom” diyorlar. Zaten bizim algoritma ellerinde olduğu için bizim neyi nasıl algılamamız gerektiğine de müdahale ediyorlar.
Uyanmamız çok önemli. Matriksin içinde bir Neo vardı, uyanmış kişi, Keanu Reeves iniyor matriksin içine. Morpheus’la beraber dolaşıyorlar matriksin içinde. Keanu Reeves bakıyor farklı insanlara. Kırmızı elbiseli bir kız geçiyor oradan. Dönüyor ve diyor ki: “Morpheus, bunları uyandıramaz mıyız?” Morpheus gülüyor. “Çok azı seni anlayacak” diyor. İşte az anlayanların sayısını arttırmamız lazım Fatih Beyciğim.
Hekaton… Tek bir gövdeye bağlı, çok kollu mitolojik bir varlık… Nasıl bir mânâ kurmaya çalıştınız Haketon’la Son Tango’da?
Bu kitabı yazmaya başladığım andan itibaren hemen bir mobbing ve saldırı başlatacaklar, dezenformasyona başlayacaklar diye bekliyorum. Kitap şu anda İngiltere’de İngilizce çıkmak üzere. Kitap uluslararası bir kitap olacak. Şimdi ben saldırıya uğrayacağım. Bu saldırı ne? En klasik saldırı; zihnimize yerleştirdikleri o mayın ‘komplo teorisi’. ‘Aman canım, bu komplo teorisi’ denecek. Göz önündeki bir şey komplo olur mu hiç? Bunu azaltmak için dedim ki öyle bir şey bulmalıyım ki insanlar şaka ile karışık anlasınlar. Yani komplo teorisi suçlamasının ithamını engellemek için bir şeye karşı bir şey çıkartmam gerekiyor. Onun için dedim ki şaka ile karışık bir canavar düşünelim. O canavar bana terapiye geliyor, benimle konuşuyor. İşte çok kollu, çok başlı. Başlardan bir tanesi Zuckerberg, bir tanesi Sergey Brin, bir tanesi Soros vb… Bir tanesi sosyal medya, Hollywood’un filmleri vesaire. Ama tek bir gövdeye bağlı. Bu komplo teorisi suçlamasını baştan engellemek için onu çıkardım.
Diyorsunuz ya, ‘iki cepheli bir savaş vereceğiz. Kendi insanımıza anlatıp onları ikna etmek’. Bu cephe gerçekten çok zor bir cephe. Bir dersimde, konuşmamda, nezih bir ortamda kitabınızdan alıntı yaptım ve çok hayati bir tehlikeye işaret ettiğinizi aktardığımda şöyle bir itiraz geldi: ‘Çok abartılı şeyler bunlar. Bizde o kadar olmaz’, ‘Çocuklarımız cinsiyetsizleşecek vs. büyük iddialar. Bizi hâlâ tutan örf ve geleneklerimiz var’. Sizce bu, ‘bizde o kadar da olmaz’ mı?
İstatistik ilmi diye bir ilim var. Lütfen istatistiklere baksınlar. Yani bundan 30 sene, 40 sene önce cinsiyet memnuniyetsizliği diye bir şey var mıydı? Bugün cinsiyet memnuniyetsizliği diye bir şeyden bahsediyoruz. Bugün, terapide ‘ben kadın olmak istiyorum’ diyen bir erkek çocukla karşılaştım. Bakın çevrenizde, kendi mahallenizde 30 sene, 40 sene evvel böyle bir şey var mıydı? Peki, hangi oranda arttı? Oranları veriyorum kitabın içinde. Lütfen ama okunsun. E biz zaten artık oradayız. Türkiye, biz diye bir şey yok artık. Bütün dünya aynı yerden bir şekilde ifsat ediliyor. Afrika da o şekilde… Çin haricinde, Kuzey Kore vb… haricinde bütün dünya orada zaten. Biz de zaten oradayız.
Ne olur biraz düşünsünler ve okusunlar. “Bizde olmaz. Bizde bir şey yok.” çok ilkel bir savunma mekanizmasıdır; tabii başına gelene kadar. Hamakat yani başka bir şey denemez çünkü istatistikler meydanda.
Kadim eğitim metodundan bahsediyorsunuz. Tam olarak nedir kastınız?
Jean M. Twenge’in “Ben Nesli” kitabı Amerika’daki gençliğin geçtiği süreci anlamak için çok önemli. Yani ‘Ben her şeye layığım. Ben her şeyin en güzeline sahip olabilirim. Ben çok değerliyim, ben özelim.’ diyen bir nesil yetiştirdik. Bu nesil kendini öyle görüyor ki ama içinde bir yandan da büyük bir yıkım yaşıyor. Yani bilinç dışında da büyük oranlarda suçluluk, yetersizlik, hiçlik duyguları vesaire var. Benim yapabildiğim kadar eğitimciler bunun analizini çok daha iyi yaparlar. Kısmen o the redefinication of values/değerlerin yeniden belirlenmesi. Yani biz psikolog ve psikiyatrlar, eğitimciler ‘çocuğa şunu verin, çocuğa bunu verin’ diye 30 senedir 40 senedir çokbilmişlik taslıyoruz. Sanki biz daha iyi biliyormuşuz gibi. Bunu söyleyen psikologların, psikiyatrların bazılarının kendi çocuğu bile yok. Dolayısıyla biz inanılmaz oranda çocukları şımarttık. Bedelini ödemeden her şeye sahip olabileceğine inanan bir nesil çıktı. Twenge bunu anlatıyor kitabında. Ben de diyorum ki buna karşı alınacak tedbir; hakkaniyetli bir eğitim sistemidir. Çocuk ne zaman bir şey istese karşılığında ondan bir şey isteyeceğiz. En ufak yaştan itibaren. Baba bana şunu alır mısın? Sen bunun karşılığında bana ne vereceksin? Mesela bunu yapmadığımızın en belirgin örneklerinden biri, arkadaşınızın evinde çocuk odasına gidin, ne görürsünüz Fatih Bey? İnanılmaz bir oyuncak yığını, her şey dağınık. Bu bizim eserimiz, biz anne ve babaların eseri. Dolayısıyla bu hakkaniyetli eğitim sisteminde yani atalarımızdan gördüğümüz gibi otoritenin artık devreye girmesi lazım. Ve çocuğumuzun bu şekilde artık şımartılmaması lazım. Ve biz psikiyatrların, psikologların artık, biz sizden daha iyi biliyoruz demememiz lazım ebeveynlere.
Otorite kaybının yaşandığı yerde yeni bir otorite doğuyor, çocuk evin otoritesi oluyor. Bu, kaldıramayacağı kadar ağır bir yük onun için. Her şeyin çocuğun arzusuna göre tanzim edildiği, her şeyin onun saatine göre saatlendiği bir yuva, bir aile!
Aile ama bu neticede nereye varıyor biliyor musunuz? Japonya’da bir milyonun üzerinde hikikomori var. Hikikomori, özellikle bazı erkeklerin ilerlemiş yaşına rağmen ana-baba kucağından çıkmamaları. Hayatla mücadele verecek gücü kendinde bulamayan, kendi hayatını kurması gerekirken anne babaya sığınan bir nesil. Bu bir eğitim sisteminin neticesi. Büyüyemeyen bir gençlik ve kabul de etmeyen. Bir arkadaşımın terapiye gelen bir oğlu diş hekimi. Evde bir odaya kapanmış. Ben haftada sadece üç gün çalışacağım diyor. Onun dışında bütün gün odada ‘anne bana bakacaksın’ diyor. Bu gitgide artacak. Bakın şimdi bu farklı cepheler birbirlerini tetikleyen bir tesir gösteriyor. Son olarak bir kitabı da Türkçe’ye tercüme ettirdim yine. Kitabın İngilizcesi “Of Boys and Men”, “Adamlar ve Oğullar” diye Türkçe’ye tercüme edildi. Kadınların iş dünyasını bu şekilde hâkimiyeti altına almalarının ve erkeklerin yaptığı işleri yapmalarının neticesi olarak Amerika’da yaşanan sosyal dalgalanmaları anlatıyor kitap.
Uyuşturucu oranları inanılmaz çıkmış, intiharlar artmış. Erkek artık kendini ikinci sınıf hissediyor. Bakın çok önemli kitap, o kitabı da okuyun.
Bu süreç farklı dalgalanmaları da ve etkileşimleri de ortaya çıkaracak gibi…
Tabii ki! Farklı cepheler bir araya geldiği zaman başka şeyler de tetiklenecek. Başka sosyal dalgalanmalar da yaşayacağız. Mesela erkekler büyük bunalıma girecek. Maalesef, bize durumu meydana çıkarıp gösterebilecek ciddi istatistik çalışmalar yok. Bakanlıklar çok zayıf. Akademilerin içi boş. Nakil ve taklit üzerine kurulmuş bir akademik sistemimiz var. Yani nereye müracaat etseniz, nereden bir ümit bekleseniz bir zayıflıkla karşılaşıyorsunuz. Aile yılı ilan edildi. Aman ne kadar güzel! Ya bu aile yılının bize faydası ne? Ne oldu? Günde 16 saat sosyal medyada kalan bir gençlikten, sen hangi aileden bahsediyorsun?
Felsefeci bir hocamızın bir ifadesi vardı hocam: ‘Geri kalmışlık bir bütündür.’ Bir gün toplanmaya karar vereceksek bu da çok yönlü olacaktır gibi görünüyor, bu anlattıklarınızdan. 6 cephe sıralıyorsunuz… Bunlardan kurtuluş da çok yönlü ve kararlı bir kalkışla olması lazım gibi görünüyor. Nasıl bir şeye maruz kaldığımızı anlamadan, tam anlamıyla hissedilebilir bir süreç gibi durmuyor. Diyorsunuz ya kitabı yazarken hafakanlar bastı diye!
Bastı vallahi! Beni davet ediyorlar. Ya anlatamıyorum derdimi. Beni dinlemiyorlar ki, cep telefonlarıyla oynuyorlar. Yalova’da aile sempozyumu olacak, davet ettiler Ekim ayında. Gideceğim. Ama ondan sonra gitmek de istemiyorum bir yerlere. Jonathan Haidt, “The Anxious Generation” kitabının yazarı çok önemli bir şeyden bahsediyor. “Bu insanlar sadece ekran başındayken örtülmüş değiller. Yani 7,5 saat internet, sosyal medya 16 saat onun dışında da örtülmüşler” diyor. Bak bu çok önemli bir detay. Hani kafam karıştı, zihnim karıştı dersin ya. Sosyal medyada ilginç bir araştırma yaptım. Diyor ki default mode diye bir tabirden bahsediyor. Türkçe’ye tercümesi hiçbir şey anlamında. Tercümesi arkaplan gürültüsü. Yani zihinde bir uğultu var o sosyal medyaya maruz kaldıktan sonra. Bu default mode için bir hesaplama yaptırdım. Şimdi ben sizinle oturdum Alplerde, etrafımızda çiçekler, böcekler ve sizinle sohbet ediyoruz. Bunun zihnimizde ne kadar iz bıraktığını biliyor musunuz? Ne kadar etkisi kalıyor tahmin edersiniz? Hesaplattım, 120. Zihnimizde iz bırakan uyaranlar. Bir dakika sosyal medyanın, bizim zihnimizde bıraktığı iz ne kadar biliyor musunuz? 10 bin ila 100 bin arası. İz derken, şuurlu izleri kastetmiyorum. Hücrelerin birbirini etkilemesini kastediyorum aynı zamanda. Yani kafa karışıklığını anlatıyorum. Ya 10 bin ila 100 bin demek, bu artık zihin örtülmüş demek. Bütün insanlık örtülmüş durumda.
Gelelim Gazze’ye. Bu örtülmüş durumdaki insanlar nasıl mücadele verecek haksızlığa karşı? Anlatabiliyor muyum? Bu ekran bizim kanımızı nasıl çekiyor?
Kanımızı nasıl emiyor? Niye? Bir milyar 800 milyon, iki milyar İslam âlemi bir şey yapmıyor. Ya yapacak durumda değil çünkü zihin örtülmüş. Bir de işin bu boyutu var.
İnsan; aklı, kalbi ve iradesi, seçme kabiliyetiyle diğer varlıklardan ayrılıyor. Aklını ‘bir azınlığa’ teslim etmiş, kalbi, kabiliyetleri başka bir tarafa meylettirilmiş, irade ve seçme özgürlüğü ‘kendisine sunulan ve kendisi için seçilenler’ arasına sıkıştırılmış bir varlığa dönüşmesi insan için ürkütücü bir durum.
Nefsin üzerinden manevi kalbin körelmesi olarak açıklıyoruz. Oradan bir akış var. Vicdan dediğimiz, güzel ahlâk dediğimiz, akl-ı selim dediğimiz oradan akıyor. Bu bizim artık nefs ilminin getirdiği bir şey var. Yani kalp odaklı psikoloji, manevi kalp köreliyor. Dolayısıyla tamamen ilahi bağ kesiliyor. Manevi kalp üzerinden varidat, tuluat, ilhamat, füyûzat dediğimiz bir akış var oradan. Kalbi örtüyor. Kalbi örtünce de artık ondan sonra her türlü şey, alttan gelen tesirlere açık hale geliyoruz.
Son olarak şunu sormak isterim. Önlemler ve karşı cepheler bağlamında çözüm önerilerinden bahsediyorsunuz. Bunların büyük kısmı devlet ve devlet organları, imkânlarıyla, bu ölçekte alınması gereken önlemler ve karşı cepheler, bunu konuştuk. Bireysel düzlemde neler önerirsiniz?
Ferdi olarak evvela bu olayın tesirini, zararını idrak ettikten sonra ekran zamanımızı kısıtlamamız lazım. Ben ne yapıyorum? İnstagramım yok. Beni Instagram’a koydular ama nasıl girilir bile bilmiyorum. Facebookum yok. Yani sosyal medyayla hiçbir ilişkim yok. WhatsApp’ı mecburen kullanıyorum iletişim için. WhatsApp’tan bana gelen resimlere falan bakmıyorum. Sadece fonksiyon olarak kullanıyorum. Sadece akşam namazından sonra bir yarım saat farklı kaynaklardan haberlere bakıyorum. Bu konuda tek zaafımın olduğu yer ki orayı da denetlemeye çalışıyorum, YouTube’a giriyorum. Bir kere bizim ekran zamanımızı ciddi bir şekilde denetlememiz lazım. Bunun daha tesirli bir şekilde yapılması için bir uygulama üzerine çalıştık. Benim ayrıntılı ekran zamanımı ve analizini yapacak bir uygulama. Bunun için de bizden aldıkları verileri onlardan geri almamız lazım. ‘Bunlar benim sermayem’ diyor adamlar. Bak bu çok önemli.
Benim üzerimde ne kadar milyar bir birikim var? Bana bunları ver. Ben bunu istiyorum dediğim zaman vermiyor. Kendi istediğini, istediği kadarıyla veriyor. Demek ki evvela bir perhiz uygulamamız gerekiyor. Geçen gün, İsviçre’de çok ilginç bir olayla karşılaştım. Bütün bir mahalle telefonlarını şeffaf bir kutuya koyuyor. Bir hafta boyunca ve kendi aralarında görüşmeler, konuşmalar, hayat nasıl vesaire gibi uygulama yapıyorlar. Bütün bir mahalleyi televizyonda gösterdiler. Gençler geliyor, çok sıkılıyorlar başta ama girmiyorlar. Grup terapisi gibi. Al sana yapılabileceklerden bir tanesi. Haftada bir gün cep telefonu perhizi. Konunun dışında ama bir zamanlar ben sessizlik günleri organize ederdim. Bodrumda bir mandalina bahçesinde. Sessizlik günlerinde insanlar, konuşmadan bir hafta beraber çalışırlar. Çıkan insanlar o bir hafta, on günden sonra dünyaya bambaşka gözle bakarlar.
Çünkü zihin görüntüsü o kadar inmiş ki artık başka bir görüş uyanıyor. Şimdi bunun için de bizim detoks merkezlerine, rehabilitasyon merkezlerine ihtiyacımız var. Kişinin o tadı alması için. Oraya girip belirli bir müddet orada kalması, arınması, zehiri atması ve çıktıktan sonra o kişiyle biz konuşabiliriz, diyalog kurabiliriz. Anlar ne demek istediğimizi. Hâlbuki farklı insanlar geldiler, oraya katıldılar. Hiç baştan bu işi aklından geçirmeyip çıktıktan sonra herkes hayret ve hayranlık içinde dünyaya bakıyor. İşte de detoks merkezleri lazım. Evvela perhiz.
Jonathan Haidt kitabında ilginç bir şeyden bahsediyor. Üç beş ailenin bir araya gelmesi ve bir özdenetim sistemi yapmaları. Anne babalar gidiyorlar, çocuklar toplanıyorlar, biz böyle bir karar aldık diyorlar ve küçük aile grupları yapıyorlar.
Jonathan Haidt’in çok iyi bir web sayfası var. Bu arada da azılı bir İsrail dostu, New York’ta bir Yahudi ama ne yapalım? İlim Çin’de bile olsa gidip alınır. Ama adam çok iyi çalışıyor.
Yapılabilecek şeyler konusunda öneriler var. İşte onlar iyi çalışıyor. Ondan sonra küçük gruplar, mahalle grupları, evvela ferdî olarak kendi üzerinden sonra küçük gruplar şeklinde uygulamak lazım.
Röportajdan dolayı teşekkür ediyorum. Kitabınızı okurlarımıza tavsiye ediyor ve muhakkakik okurlarla buluşması için de dua ediyoruz.
[1]Aileyi ifsat ve İnsanlığı yeniden yapılandırma/yaratma projesindeki cepheler:
Cephe: Terbiyenin ortadan kalkması.
Cephe: Kadınların erkekleştirilmesi, anneliğin ortadan kaldırılması.
Cephe: Baba otoritesinin ortadan kaldırılması.
Cephe: Her türlü cinsel sapıklıkların teşvik edilmesi.
Cephe: Cinsiyetsiz toplum… Judith Butler: ‘Biz insanlığı yeniden yaratmak/yapılandırmak’ istiyoruz.
Cephe: Tabii duyguların başka alanlara kaydırılması.
Cabbar ve kahhar olan bir ülkenin, zalim bir topluluğun ürünlerini, siyasetini boykot etmek bence insani olarak da İslami olarak da son derece erdemli ve değerli bir tutum. Ama burada boykotun düzeyinin böyle Starbucks kahve zinciri veya başka bir market üzerinden sürdürülmesi çok yüzeysel ve basit kalıyor. Cenab Şahabettin’in Tiryaki Sözleri’nde kullandığı bir ifade var; Derken avam her şeyin gürültülüsünü sever düğünün de ibadetin de yani hemen yanı başımızdaki bir mağazaya saldırarak, sadece onun ürünlerini boykot ederek gerçek anlamda global Yahudi şerrine mâni olabilir misiniz? Yani ortalama bir vatandaş Starbucks’tan kahve içmeyerek bu eylemi yürütebilir barışçıl bir şekilde. Ama öte yandan İsrail’le fiilen ticaret yapan, dünya kadar para kazanan hatta belki tek işi bu olan insanlarla hiçbir şekilde temasa geçilmeden, onlar ikna edilmeden, onlar bu sürece dâhil edilmeden, ortalama bir insanın psikolojisi üzerinden boykot yürütmeyi ben çok makûl görmüyorum. Bu da iç siyasete, vitrinlere oynamak gibi geliyor. Hani kaba bir tabir kullanılır; Starbucks mücahitleri şeklinde. Bu arada İslâm ülkeleri bu konuda samimi iseler Starbucks dışında kendi ülkelerinin İsrail’le, Yahudilerle iş yapan firmalarını teker teker ifşa etsinler ve o ürünler konusunda aynı duyarlılığı göstersinler
Kapitalist, teknik ve bürokratik çağın şafağı ise insanın köleleştirilmesiyle sonuçlandı. Onu yeni bir sekülerleştirilmiş modus vivendi içinde zincirledi. İnsanı büyülü bir evrende bağlayan ve onu kozmik bir kaza haline getiren bu önemli şey, irademizi serbest bıraktı ve onu, gücü irade eden dönüştürülmüş bir enerji olarak serbest bıraktı. Ve kapitalizm, teknikçilik ve bürokrasi, saf gücün tohumunun büyümesine izin veren mükemmel topraklardı ve bir kez çapa kozmik olarak büyülenmiş olandan serbest bırakıldığında, artık durmak yoktu.
Bakışlarımızı Şeriat’ın hem tarihsel hem de çağdaş olan üç yönü üzerinde yoğunlaştırmak istiyorum. Tarihsel ve çağdaş derken kastettiğim şey, Şeriat’ı kendi iyiliği için çalışmanın sözde içsel değerine ek olarak, tabii eğer bu mümkünse, size karşı dürüst olmak gerekirse, içsel ilgiye inanmıyorum. İnsanların bir şeye ilgi duymasının ardında her zaman bir şeyler vardır.
Mustafa Merter İle…”Zihni Örtülmüş Durumdaki İnsanlar Haksızlığa Karşı Nasıl mücadele verecek?”
Merhaba hocam. ‘Hekaton’la Son Tango’ kitabınız içeriği itibariyle çok büyük farkındalık ortaya koyan, daha da koyacak olan bir çalışma. Ellerinize sağlık. Kitabınız çerçevesindeki konular hakkında konuşalım istiyorum. Kitabınızı okurken ‘klasik ve modern dönem sömürgecilik canlandı zihnimde. Klasik ve neo-sömürgecilikten başka bir şeydi; belki de hiper sömürgecilik denebilir. Siz kitabınızda, Judith Butler ve Yuval Harari gibi isimlerden atıfla ‘İnsanlığı Yeniden Yapılandırma Küresel Projesi’ diyorsunuz.
Konuya çalışırken, derinleştikçe sizi de ürperten bir şeyle karşılaştığınızı söylüyorsunuz. Kitabı okuyan bir arkadaştan şöyle bir itiraz geldi: ‘Toplumlar sürekli bir değişim halindedir. Kadın, erkek ve aile yapısının ekonomik, siyasi ve teknolojik sebeplerle bir değişim yaşaması normaldir; bugün yaşanan da benzeri bir durumdur’. Siz ise daha komplike ve planlı bir ifsat sürecinden bahsediyorsunuz. Buradan başlayalım istiyorum. Değişim anlamında yaşananları normal değişim süreçlerinden farklı kılan nedir?
Sosyal dalgalanmaların bir hızı vardır. Farklı sebeplerden sosyal dalgalanmalar ortaya çıkar. Köyden şehre göç, endüstrileşme, küresel pandemiler, savaşlar vs. sosyal dalgalanmaları tetikler, etkiler. Ve bunların bir dinamiği vardır. Eğer bu sosyal dalgalanmalar olağanüstü bir hızla cereyan ediyorsa birisi bu dalgayı yaratıyor demektir. Jean M. Twenge’in “Ben Nesli” kitabını lütfen okuyun. Amerikalı sosyolog 2012 tarihinden itibaren dünyadaki özellikle Z kuşağının yani gençliğin geçirdiği değişimi tanımlarken bu bir tsunami diyor. ‘Ve ben, bu tsunamiyi başka hiçbir şeyle değil; akıllı telefonların devreye girmesiyle ilişkilendiriyorum’ diyor. Bu çok önemli! Normalde bildiğimiz sosyal dinamiklerin dışında bir şeyle karşı karşıyayız.
Bu sosyal dinamikler multi-merkezlidir, çok merkezlidir. Faklı ülkelerde, farklı dinamikler devreye girer. Ve daha sonra bunlar diğer ülkeleri tesiri altına alır. Ama burada tesir gücünü elinde tutan ve dinamiğe yön veren tek bir ülke var. Dünyaya ritmi veren Amerika Birleşik Devletleri. Kitapta bunu anlatmaya çalıştık, sürekli bir ülke üzerinden farklı kişilerin belirttiği azınlığın güdümünde olan bir değişimle karşı karşıyayız. Amerika’daki Yahudiler, yüzde iki buçuk oranlarıyla yüzde altmış temsil gücüne sahip.
Hollywood, şer üretim merkezlerinden bir tanesi ve Yahudilerin tekeli altında. Sosyal medya, Mark Zuckerberg… Google… Kim oldukları çok belli. Bunun gibi nice örnekler… Baktığınız zaman bir azınlık. Bunun meta analizini yaparken Yahudilerin 2000 senelik tarih akışı boyunca kadim Yahudi ve Hristiyan medeniyetinin içinde bir gerilim var. Birçok ülkede Yahudiler takibe uğramışlar; Almanya’da olduğu gibi, Polonya’da olduğu gibi, İspanya’da olduğu gibi… Bunun meta analizini yaptığınız zaman karşılaştığımız bir durum var. Biz bütün Avrupa’nın Yahudi olmasını beklerdik. Niye? Çünkü tek tanrılı bir din, çok büyük bir avantaj getiriyor. Karşısında mitraizim var, çok tanrılı dinler var. Yani bütün Avrupa’nın Hristiyan olmak yerine Yahudi olması beklenirdi. Çünkü Avrupa’yla ilk temas edenler Yahudiler. Niye olmadı? Çünkü seçilmiş bir kavim inancı ve içlerine kabul etmeme durumu var. Dolayısıyla bir Amerikalı sosyoloğun, Kevin Macdonald’ın, dediği gibi “kendini yalnızlığa mahkûm etmiş bir azınlık”. İspanya’da olanları doğal bir şey olarak göremezsiniz; ciddi bir mesele yaşanmış. Ve son olarak Almanya’da yaşanan o büyük soykırım, holokosttan sonra bu azınlık Amerika’ya göç ediyor. Özellikle Frankfurt Ekolü mensupları Amerika’ya göç ediyor. Amerika’da, biraz evvel söylediğim gibi, bir de fark ediyorlar ki Avrupa’da değişik ülkelerde dağınık olan cemaat Amerika’da süper bir cemaat haline dönüşmüş.
Ve ondan sonra ‘never again/bir daha asla’ projesi devreye giriyor? “Bu ‘Go(im)’ yani Yahudi olmayan kavimleri nasıl zararsız hale getiririz?” konusu üzerinde düşünüyorlar. Neticede başlarına gelen böyle bir şeyin asla olmasını istemiyorlar. Ellerindeki çok büyük bir güçle sosyal değişimler başlatıyorlar. Bana müracaat eden bir STK’nın esas bana sorduğu konu olan cinsel sapkınlıkların üzerine bir çalışmanın başlamasıyla meselenin sadece ‘cinsel sapkınlık’ meselesi olmadığını gördüm. İnsanlık beş cephe üzerinden saldırıya uğruyordu.
İşte bunlardan bir tanesi otoriteye karşı yapılan savaş. Kitabımda adını verdiğim Kevin Mcdonald’ın kitabı çok önemli, bu sürecin mantığını anlatıyor. Sosyoloji nasıl ele geçirilmiş, otoriteye karşı bir savaş açılıyor. Bunu da Freudyen Oedipus teorisi üzerinden yapmak istiyorlar. Diyorlar ki “eğer biz çekirdek ailede babaya karşı olan öfkeyi bir şekilde bertaraf edebilirsek bu öfke birikmez, yer değiştirmez. Psikolojide ‘yer değiştirme’ diye bir şey var.
Dolayısıyla baba otoritesi ortadan kaldırılırsa aile içinde öfke birikmez. Eric Fromm’u okusunlar. Açık açık ‘otoriter aile sado-mazoşist yapıdadır’ diyor otoriter aile için. Bizi kast ediyor, bizi. Önünde ayak ayaküstüne atmadığımız, önünde sigara içmediğimiz, edepli oturduğumuz babamız, annemiz ailemiz vs. sado mazoşist bir sistemmiş.
İkinci cephe nedir? Terbiyesiz eğitim sistemi. Yine bunların tekeli altında… Yine bunlar kalkıyorlar, dünyada şimdiye kadar gördüğüm böyle bir eğitim sisteminin eşi benzeri yok. Bir öğretmen çocuğa ‘şu doğrudur, şu yanlıştır dememeli’. The redefinication of values. Bunun ne kadar zarar verici bir şey olduğunu ben 2009 senesinde fark etmiştim. Jean M. Twenge’in “Ben Nesli” kitabını Türkçe tercüme ettirdim. Önsözünü yazdım. Jean M. Twenge bütün bunları anlatıyor zaten kitabında. Baba otoritesini yok etmenin nasıl büyük bir tahribat getirdiğini Kevin Macdonald sosyal analizler üzerinden kitabında açıklıyor.
Kitabınızda cephe savaşlarının hukuki bir ayağının olduğunu da söylüyorsunuz. Babasını şikâyet eden bir çocuklu aileler, ailelerinden uzaklaştırma alan babaların sayısının artması, bu sürecin hukuki ayağının da ciddi bir mesafe aldığını gösteriyor.
İstanbul sözleşmesi… Benim bahçede çalışan bahçıvanımın kızı olmadık işler yapmaya başladı. Babası da zorla kızını eve getirmek istedi. Kız polise gitti şikâyet etti. Polis yapamazsın dedi. Rüştü tamamlanmamış bir kızdan bahsediyorum. İşte bu sürecin ayaklarından bir tanesi ‘otoriteyi sarsmak’sa diğer ayağı ‘cinsiyetsiz toplum inşa’ sürecidir. İstanbul Sözleşmesinin ana fikir kaynağı, ritim verici fikirleri üreten Judith Butler. Yani parçaları bir araya getirdiğiniz zaman olay meydana çıkıyor. Ama işte bu parçaları bir araya getirmek lazım. Bunlar birbirinden bağımsız değil. Tek gaye uğruna oluşturulan bir azınlık tarafından oluşturulan bir sistem. Onun için “Hekaton” dedim. Çok kollu, çok başlı, tek bir gövdeye bağlı bir şey. Böyle bir projeden bahsettiğiniz zaman hemen ‘bir komplo teorisidir’ savunması devreye giriyor. Veya ‘sen Yahudi düşmanlığı yapıyorsun’. Bütün bunlar beynimize yerleştirilmiş mayınlar. Bugün siz kalkıp da ‘Gazze’de Yahudiler soykırım yapıyor’ diyemezsiniz. Onu soykırım kapsamına almazlar. Ama bunların yaptıklarını bir şekilde eleştirdiğiniz zaman komplo teorisi vesaire gibi suçlamalarla karşı karşıya gelirsiniz.
Katıldığım tüm toplantılarda anlattığım bir şey var, cinsel sapkınlıklar üzerine konsantre olduğumuzda diğer cepheleri[1] gözden kaçırıyoruz. Bakın kadının erkekleştirilme projesi… Bu şimdi o kadar önemli ki Cumhurbaşkanımız nüfus azalmasından, nüfus artışının 1,6’ya düşmesinden bahsediyor. 2009 tarihinde kitabı aldım. Ankara’da fellik fellik bakanlıkları dolaştım. Türkiye çapında bütün sosyal araştırmalar, alan taramaları yapmamız lazım. Enerji Bakanı Taner Yıldız dışında kimse anlamadı beni. O kitapta kadınların 19 senedeki erkekleştirilme oranı için “ben ölçeği” diye bir ölçek vardır. O ölçek üzerinde yüzde seksen veriyor Jean M. Twenge. “Bunun mimarı Hollywood’dur.” diyor. Film örnekleri veriyor. Hatta orada futbolcu bir kız örneği var. Avrupa futbol kadınlar şampiyonası oyuncusu şu anda. Yani dantel örermiş gibi dantel çalışması yaparmış gibi. Kadınlar üzerinden, annelik üzerinden, otorite üzerinden, her türlü cinsel sapkınlıklar üzerinden dantel yaparmış gibi bir projeyle karşı karşıyayız. Ve bunun da tek bir mantığı var. Neticede böyle bir şeyin bir mantığı olması lazım. “İnsanlığı yeniden yapılandırmak” istiyorlar. “Komplo teorisi ya!” İşin ilginç yanı bunu ben demiyorum.
Siz bir veri bankası/birikiminden başka bir şey değilsiniz. Sizin hepinizi kapatmak lazım.” diyorlar. Ve bir azınlık dışarıda kalacak diyor. Başka ne desin adam.
Daha ne kadar açık söylensin?
Daha ne kadar açık? Ve bu insanların elinde bu güç birikimi var Fatih Beyciğim. Türkiye’de bir kitabı yayınlatmaya çalışıyorum; Amerikalı bir psikolog. Kitabın adı “The Anxious Generation”. Amerika’da gençlerin durumunu anlatıyor. 16 saat sosyal medya. Biz gümbür gümbür gidiyoruz bu tarafa doğru.
Peki, sosyal medya kimin elinde? Zuckerberg’in elinde. TikTok’u bir tarafa bıraktım. Çünkü TikTok o da başka bir dert. Yani öyle bir güçle karşı karşıyayız. Trilyonlarca dolar bir gücü olan, sermayesi olan, her alandan üstümüze gelen, her alana nüfuz eden bir güç. İşte yasal alandan tutun Birleşmiş Milletler’e, oradan politikaya müdahale eden bir canavarla karşı karşıyayız. İşin en komik tarafı ben bunu anlatırken, yaptığım toplantılarda beni davet eden, dinleyen hocalar cep telefonlarıyla oynuyor. 7,5 saat yetişkinlerdeki ekran zamanı. Bir gün bir bakan var karşımda. O gün deli damarım tutmadı. Bende biraz Çerkezlik, biraz Rumelilik vardır. O gün diyecektim ki bakana; ben bu konuşmayı yaparken cep telefonunu bırakın, diyemedim. O gün için çok kızgınım kendime.
Çünkü hocam şöyle de bir şey var. Şimdi kadınların erkekleştirilmesi bu ikinci cephe olarak kitabınızda geçiyor. Aileyi ifsat ve insanlığın yeniden yapılandırılması veya yaratılması projesi kapsamında mesela şu itirazla karşılaşılabilir: ‘Ne yani, kadın eve kapanacak ve çocuğuna mı bakacak? Evinde oturup erkeğini mi bekleyecek?’ Sizin söylemek istediğiniz bu mudur? ‘Kadının erkekleştirilmesi’ meselesini bir de bu itirazlara cevap bağlamında açıklar mısınız? Bugünkü sosyolojik süreci geriye/geçmişe döndürmekten mi bahsediliyor?
Hayır, şimdi benim ikinci kitabımda ‘Nefs Psikolojisi ve Rüyaların Dili’nde geciktirilmiş annelik sendromu diye yeni bir sendromdan bahsediliyor. Yani bir kadının anneliğinin 25 yaşından 30 yaşına, 35 yaşına yükseltilmesinin bir dizi psikosomatik yan etkileri var. Bakın bu çok önemli, bunu anlamamız gerekiyor. Mesela kadının bedeni çürüyor. Geç evlenen kızlarımızın büyük bir ihtimalle baktığınız zaman yumurtalık, rahim, göğüs kanserleri artıyor; romatizmal hastalıklar artıyor. Bir dizi başka hastalık… Çünkü bir milyon senedir kadınlar rüştüne erdikten sonra veya çocuk taşıma yaşına geldikten sonra ard arda çocuk sahibi olmuşlar. Ve bu ‘geciktirilmiş annelik’ fikri benim aklıma, Amerikalı, Japon asıllı bir kuantum fizikçisi Michio Kaku’dan geldi. Diyor ki ‘…östrojeni yüksek oktavlı bir benzin gibi düşünün. Eğer bir kadın bütün hayatı boyunca o yüksek oktavlı benzine maruz kalırsa bu, tam gaz verdiğiniz bir arabanın motorunu yakmaya benzer’. Okudum, şaşırdım kaldım ve konu üzerine tefekkür ettim. Hatta östrojen progestron dinlenmeleri devreye girmezse, yani üç senede, beş senede kadının tekrardan bir anne olması devreye girmezse kadın bedeni çürümeye başlıyor, kitapta bir dizi istatistik verdim. Ve bunu ne jinekologlar biliyor ne sosyologlar biliyor ne psikiyatrlar biliyor. Bu mevzu tabu! Kadının merhamet duyguları, kadının içindeki işte o cemal halleri çıkmazsa kadın büyük bir gerilimin içine giriyor. Bundan dolayı başarılı kadınların, holding patronu kadınların vb. yüzde kırkı antidepresan alıyor. Bir bakın bütün bunlar bilinmiyor toplumda. Yani bir kadının neticede anne olması, annelik hallerini, duygularını yaşaması kadının hayatını kurtarıyor.
Kitapta da yazdım. Kadın çalışacak, kadın üniversiteye gidecek ama kadının ilk vazifesinin, evvela annelik olması lazım. Okumuyorlar kitabı, ondan sonra da sen kadınları eve kapatacaksın diyorlar. Okuyun kitabı lütfen. Amerika’da bunu anlayanlar var. Erken evliliğin çok önemli olduğunu anlayıp bunu bir devlet politikası haline getirmek için farklı yasalar çıkartanlar var. Dolayısıyla bizim temel sorunumuz; okumuyoruz. Okusalar bunun gibi nelerle karşılaşacaklar.
Kitabınızda ‘kadim bilgelik’ veya ‘kadim eğitim’den bahsediyorsunuz. Fakat bugün şöyle psikolojik bir eşik var: Kendinden olana yabancı ve hatta kendinden olanı yadsıyan, tahfif eden ve küçümseyen bir bakış…
Bu da projenin bir parçası. Kadın eşittir özgürlük, spor yapmak, boksör olmak, güreşçi olmak, erkek gibi olmak; eşittir güçlü olmak, eşittir ideal olmak. Bu da projenin bir parçası. Algoritma mühendisliği üzerinden bu da çalışılıyor. Allah aşkına söyler misiniz? Yüzü gözü patlamış bir kadın, bunun neresi bir kadınlığa yakışıyor? O göğüslerini bantlayıp yumruk attırmak… Tüm bu projeleri birbiriyle bağlantı halinde görmemiz lazım. Mesela
Geçen gün bir arkadaşım kızına demiş: “Bu kadar parayı hayvanlara harcayacağına sen bu para ile Afrika’da üç çocuğu bir ay beslersin.” Aldığı cevap korkunç: “Çocuklar beni ilgilendirmiyor”. Bu da yine algoritma mühendisliği. Çünkü normal insan yavrusuna olan merhameti kaydırmaları lazım. Çünkü evlat sevgisi evlilik motivasyonlarından bir tanesidir. O merhameti bir yere kaydıracak; işte hayvanlara kaydırıyor. Dolayısıyla evlenmiyorlar. Evlenmeme nedenlerinden bir tanesi de bu. Yani parçaları bir ara getirirseniz insanlık tarihinde görülmemiş dehşet verici bir sosyal mühendislik projesiyle karşı karşıyayız.
Baba otoritesinin kaldırılmasından bahsediyorsunuz. Kitabınızı okurken Foucault’un özne ve iktidar, bio-iktidar okumaları canlandı zihnimde. İnsan üzerindeki her türlü belirlenim ve otoritenin reddi. Bir zaman sonra ‘cinsiyetle birlikte gelen’ rollerin de reddi. Bu rollerin, hatta cinsiyetin insana ağır gelmesi söz konusu. Bir otorite ortadan kaldırıldığında insan otoritesiz kalmıyor aslında, tüm otoritelerden kurtulmuş insan belki daha soft ve aslında daha otoriter ‘bir otoritenin altına giriyor. ‘Küçük bir azınlık…’
Aynen, açık açık söylüyorlar bunu. Bir azınlık dışarıda kalacak sadece. Ruhumuzu kime teslim etmiş vaziyetteyiz? Ekranlar karşısında nerelerde dolaşıyorsak oranın sahiplerine ruhumuzu teslim etmiş vaziyetteyiz. Ve bu hepimiz için geçerli.
Ve bütün insanlık için aslında.
Evet, bütün insanlık için geçerli. Ne yapmamız lazım? Neticede evvela bir uyanış için meseleyi anlamamız lazım. Yavaş yavaş uyanıyor insanlar. Çünkü bunu anlamak çok zor; senelerdir damardan zerk ediyorlar. Bak ne diyor mesela: “Biz eve mi kapanacağız?” Yok benim güzel kardeşim, eve kapanmayacaksın. Ben başka bir şey anlatıyorum. “Ne olacak canım? Baba otoritesi, otorite olmasa ne olur?” Aile dağılır.
Allah aşkına bakın! Amerikan gençliğinin haline bakın. Girin bir internete Amerika’daki insanların haline bakın. Bir de proje başlamadan evvelki 1900’ler, 1920’ler, 1930’lar, 1940’lardaki bir Amerikan filmini seyredin bir de. Oradaki insanlar nasıl düzenli, nasıl disiplin var ailelerde. Bir de şu hale bakın. Yani gözler önünde cereyan ediyor bütün bunlar. Biz de doludizgin bu duruma doğru gidiyoruz.
Dolayısıyla ne yapmamız lazım? Evvela uyanış. Artık anlamamız lazım bu projenin detaylarını ama bütün cephelerini anlamamız lazım. Sonra da karşı tedbir olarak evvela bir korunma, yani bir algoritma analizi yapan, algoritma filtrasyonu yapan bir sistem ve ondan sonra da bize ait bir sosyal medya, ki ben buna ifsat algoritmaları yerine ıslah algoritmaları diyorum. Islah algoritmaları üreten bir sosyal medya arama motoru, rahmani bir arama motoru ve rahmani bir yapay zekâ tasarlamamız lazım. Artık Google devreden çıkacak, yapay zekâ devreye girecek. O zaman işimiz çok daha kötü. Bir de bunun üç boyutlusunu çıkartırlarsa, Meta’yı çıkartırlarsa Mark Zuckerberg’in ‘matrix’inin tamamen içindeyiz.
İnstagramda robot eş tasarımları gösterilmeye, gözler ve zihinler hazırlanmaya başlandı. Avatarlar… Avatarlaşma.
Dediğiniz gibi bir Avatar yaratacaksınız. O sizin arkadaşınız olacak. Bakın trilyonlarca bit bilgi biriktirmişler. Yani sizi sizden daha iyi tanıyor, bilinçaltınızı ve bilinçdışınızı da biliyor. O bilgiyle bir avatar yaratacak. Bir kız yaratacak, karşına koyacak. İnsan da diyecek ki: “Abi en iyisi bu, ne diye eşinle uğraşacaksın?”
Bir dataizm dininden bahsediyorsunuz…
Dataizm dinini ben demiyorum, Harari diyor. Ne derseniz deyin ama tabii bunun arkasında bir şeytan var. Yani büyük pir(!) Şeytan! Şeytani bir proje bu!
Bir büyük data matrix kafesi oluşturuyor ve ilginç olan insan, ‘rızası imal edilmiş’ olarak bu matrix’de yer alıyor.
İnsan ruhunu alıp bir bilgisayar programına programla, böyle bir şey olmaz. Çünkü ruh Rabbimiz’in emrindedir. Kur’an-ı Kerim’den bildiğiniz gibi insan ruhu alınmaz. İnsan ruhu başka bir boyuttan, bu olmaz. Ama bugünkü durumumuzu anlamamız için matrix çok önemli. Şimdi bu olmaz ama başka bir şey olabilir Fatih Beyciğim
Biz tıpış tıpış isteyerek matriksin içine gireriz. Ruhumuzu teslim ederiz. Bak bu farklı bir şey. Onlar bunu, benim ruhumu alamazlar, yapamazlar bunu. Peki, ben ruhumu onlara teslim edersem! Neticede bununla karşı karşıyayız. Artık belirli bir müddet sonra bu normal dünyada dolaşmak, normal dünyada yaşamak yerine üç boyutlu sanal âlemin cazibesi artacak. Ve biz artık o âlemden çıkmak istemeyeceğiz. Şu anda zaten öyle. 16 saat ekran karşısında geçirenler var.
Harari’nin söylediği şey, bu matriksin bir de mimarı, idarecisi olacak. Dışarıdan bunları izleyen, kontrol edenler. Anlatabiliyor muyum, never again projesi için nasıl güzel bir ortam yaratılmış. Artık bu şekilde bu goimler (kavimler) hiçbir zaman zararlı hale gelemeyecek. Böylece geçmişte yaşadıklarını bir daha asla yaşamayacaklar. Goimleri matriksin içine kapatırlarsa güven sağlanmış olacak. Nasıl bir duygu! Dehşet verici bir şey.
Şu söylediklerinizden sonra kaçınılmaz olarak bir karamsarlığın oluşmaması mümkün değil. Çözüme dair önerileriniz ve yapılması gerekenler listeniz de var. Peki, bir daha başımıza benzeri bir felaket (holokost veya sürgün) gelmesin diye tüm goyimleri bir matrix’e kapama ifsat projesi tüm toplumlar için hazırlanırken ve uygulanırken Yahudiler bundan nasıl korunabilecekler! Kendileri de aynı tehlikeyle karşı karşıya değiller mi?
Şimdi algoritma mühendisliğinin incelikleri var. Mesela ilginç şeylerden bir tanesi bütün ülkelerde nüfus azalırken İsrail’de nüfus 2.4 oranında artıyor. Özellikle kökten dinci Yahudilerde nüfus atıyor. Bizde 1.6’ya indi mesela. Peki, nasıl oluyor? Algoritmik sistem orada farklı çalışıyor. Algoritma mühendisliğinin incelikleri. Şimdi biz algoritma mühendisliğini yüzeysel olarak anlıyoruz. Bu Large Language Programs dedikleri büyük dil programlarının bir özelliği var. Diyelim ki size on sayfalık bir metin verdim. Bu on sayfalık metnin farklı yerlerine tek başına bir şey ifade etmeyen ancak bir araya geldikleri zaman bir mânâya gelen kelimeler yerleştirdim. Geniş dil modellerinden… Şunun üzerinden düşünün.
Mesela bizim RTÜK sansür uyguluyor. Disney Channel filmlerinden bir tanesinde çocuklara eşcinsellik için resimler, gökkuşağı renkleri falan. Bu çok zahiri bir şey. RTÜK’te bir sürü bilgisayar var filtreden geçiriyorlar. Artık böyle bir şey yok. Disney, ‘bakın bizim programımızda hiç böyle bir şey yok’ diyor. Hâlbuki bunları yaptılar geçmişte. Ama madem Türkiye reaksiyon gösterdi. O zaman başka yazılım ve algoritma işliyor. Bir yapay zekâ ile paralel çalışan bir algoritma analizi yapan bir sisteme ihtiyacımız var. Bu çok ince bir şey.
Biraz evvelki soruya gelirsek. Peki, bunlar kendilerine de bunun yansıyacağını düşünmüyorlar mı? Kısmen yansıyacak tabiî ki. Giden gitsin diyecekler. Ama İsrail’deki nüfus artış örneğinde gördüğümüz gibi, demek ki bu algoritma mühendisliği spesifik olarak da şekillendirilebiliyor.
Güvenlik kalkanı oluşturma fikri ‘sansür’ ve ‘sosyal medya özgürlük alanının daraltılması’ olarak yorumlanabilir. Ama bir Çin mesela bir ateş kalkanı duvarı oluşturuyor ve kitabınızda dile getirdiğiniz ‘TikTok’a veya ‘Google’a ulaşımı sınırlıyor; kendi arama motorunu kullandırıyor ve TikTokvari bir programı, hitap ettiği jenerasyonun bilim, milli değerler gibi alanlarda bilinçlenmesi ve gelişmesi üzerine kurguluyor. Bu ateş duvarı ve güvenlik kalkanı, bir özgürlük kısıtlaması ve daraltması olmuş olmaz mı?
Tam tersi, özgürlüğe geçiş… Çin’de ateş duvarı diye ifade ediliyor, Fire wall. Ateş duvarı benzeri Türkiye’de bir çalışma yapılırsa hemen başta muhalefet partileri olmak üzere hepsi özgürlüğümüz elden gidiyor diye avaz avaz bağırmaya başlayacaklar.
Demek iki cephede biz savaş vereceğiz. Bir tanesi bunlara karşı, öbürü de kendi içimizdekileri uyandırmak için savaş vermemiz lazım. ‘Abi gidiyorsun, sen gideceksin.’ diye sesleneceğiz. Bunun için bir kitabın okunması, artı toplantılar yapılması, cemiyetler oluşturulması yani aklımızı elimizden almamaları için ne yapılması gerekiyorsa yapmamız lazım. Çünkü bu, insanların son savaşı.
Bize şöyle pazarlanıyor. “Losing your freedom” diyorlar. Zaten bizim algoritma ellerinde olduğu için bizim neyi nasıl algılamamız gerektiğine de müdahale ediyorlar.
Uyanmamız çok önemli. Matriksin içinde bir Neo vardı, uyanmış kişi, Keanu Reeves iniyor matriksin içine. Morpheus’la beraber dolaşıyorlar matriksin içinde. Keanu Reeves bakıyor farklı insanlara. Kırmızı elbiseli bir kız geçiyor oradan. Dönüyor ve diyor ki: “Morpheus, bunları uyandıramaz mıyız?” Morpheus gülüyor. “Çok azı seni anlayacak” diyor. İşte az anlayanların sayısını arttırmamız lazım Fatih Beyciğim.
Hekaton… Tek bir gövdeye bağlı, çok kollu mitolojik bir varlık… Nasıl bir mânâ kurmaya çalıştınız Haketon’la Son Tango’da?
Bu kitabı yazmaya başladığım andan itibaren hemen bir mobbing ve saldırı başlatacaklar, dezenformasyona başlayacaklar diye bekliyorum. Kitap şu anda İngiltere’de İngilizce çıkmak üzere. Kitap uluslararası bir kitap olacak. Şimdi ben saldırıya uğrayacağım. Bu saldırı ne? En klasik saldırı; zihnimize yerleştirdikleri o mayın ‘komplo teorisi’. ‘Aman canım, bu komplo teorisi’ denecek. Göz önündeki bir şey komplo olur mu hiç? Bunu azaltmak için dedim ki öyle bir şey bulmalıyım ki insanlar şaka ile karışık anlasınlar. Yani komplo teorisi suçlamasının ithamını engellemek için bir şeye karşı bir şey çıkartmam gerekiyor. Onun için dedim ki şaka ile karışık bir canavar düşünelim. O canavar bana terapiye geliyor, benimle konuşuyor. İşte çok kollu, çok başlı. Başlardan bir tanesi Zuckerberg, bir tanesi Sergey Brin, bir tanesi Soros vb… Bir tanesi sosyal medya, Hollywood’un filmleri vesaire. Ama tek bir gövdeye bağlı. Bu komplo teorisi suçlamasını baştan engellemek için onu çıkardım.
Diyorsunuz ya, ‘iki cepheli bir savaş vereceğiz. Kendi insanımıza anlatıp onları ikna etmek’. Bu cephe gerçekten çok zor bir cephe. Bir dersimde, konuşmamda, nezih bir ortamda kitabınızdan alıntı yaptım ve çok hayati bir tehlikeye işaret ettiğinizi aktardığımda şöyle bir itiraz geldi: ‘Çok abartılı şeyler bunlar. Bizde o kadar olmaz’, ‘Çocuklarımız cinsiyetsizleşecek vs. büyük iddialar. Bizi hâlâ tutan örf ve geleneklerimiz var’. Sizce bu, ‘bizde o kadar da olmaz’ mı?
İstatistik ilmi diye bir ilim var. Lütfen istatistiklere baksınlar. Yani bundan 30 sene, 40 sene önce cinsiyet memnuniyetsizliği diye bir şey var mıydı? Bugün cinsiyet memnuniyetsizliği diye bir şeyden bahsediyoruz. Bugün, terapide ‘ben kadın olmak istiyorum’ diyen bir erkek çocukla karşılaştım. Bakın çevrenizde, kendi mahallenizde 30 sene, 40 sene evvel böyle bir şey var mıydı? Peki, hangi oranda arttı? Oranları veriyorum kitabın içinde. Lütfen ama okunsun. E biz zaten artık oradayız. Türkiye, biz diye bir şey yok artık. Bütün dünya aynı yerden bir şekilde ifsat ediliyor. Afrika da o şekilde… Çin haricinde, Kuzey Kore vb… haricinde bütün dünya orada zaten. Biz de zaten oradayız.
Kadim eğitim metodundan bahsediyorsunuz. Tam olarak nedir kastınız?
Jean M. Twenge’in “Ben Nesli” kitabı Amerika’daki gençliğin geçtiği süreci anlamak için çok önemli. Yani ‘Ben her şeye layığım. Ben her şeyin en güzeline sahip olabilirim. Ben çok değerliyim, ben özelim.’ diyen bir nesil yetiştirdik. Bu nesil kendini öyle görüyor ki ama içinde bir yandan da büyük bir yıkım yaşıyor. Yani bilinç dışında da büyük oranlarda suçluluk, yetersizlik, hiçlik duyguları vesaire var. Benim yapabildiğim kadar eğitimciler bunun analizini çok daha iyi yaparlar. Kısmen o the redefinication of values/değerlerin yeniden belirlenmesi. Yani biz psikolog ve psikiyatrlar, eğitimciler ‘çocuğa şunu verin, çocuğa bunu verin’ diye 30 senedir 40 senedir çokbilmişlik taslıyoruz. Sanki biz daha iyi biliyormuşuz gibi. Bunu söyleyen psikologların, psikiyatrların bazılarının kendi çocuğu bile yok. Dolayısıyla biz inanılmaz oranda çocukları şımarttık. Bedelini ödemeden her şeye sahip olabileceğine inanan bir nesil çıktı. Twenge bunu anlatıyor kitabında. Ben de diyorum ki buna karşı alınacak tedbir; hakkaniyetli bir eğitim sistemidir. Çocuk ne zaman bir şey istese karşılığında ondan bir şey isteyeceğiz. En ufak yaştan itibaren. Baba bana şunu alır mısın? Sen bunun karşılığında bana ne vereceksin? Mesela bunu yapmadığımızın en belirgin örneklerinden biri, arkadaşınızın evinde çocuk odasına gidin, ne görürsünüz Fatih Bey? İnanılmaz bir oyuncak yığını, her şey dağınık. Bu bizim eserimiz, biz anne ve babaların eseri. Dolayısıyla bu hakkaniyetli eğitim sisteminde yani atalarımızdan gördüğümüz gibi otoritenin artık devreye girmesi lazım. Ve çocuğumuzun bu şekilde artık şımartılmaması lazım. Ve biz psikiyatrların, psikologların artık, biz sizden daha iyi biliyoruz demememiz lazım ebeveynlere.
Otorite kaybının yaşandığı yerde yeni bir otorite doğuyor, çocuk evin otoritesi oluyor. Bu, kaldıramayacağı kadar ağır bir yük onun için. Her şeyin çocuğun arzusuna göre tanzim edildiği, her şeyin onun saatine göre saatlendiği bir yuva, bir aile!
Aile ama bu neticede nereye varıyor biliyor musunuz? Japonya’da bir milyonun üzerinde hikikomori var. Hikikomori, özellikle bazı erkeklerin ilerlemiş yaşına rağmen ana-baba kucağından çıkmamaları. Hayatla mücadele verecek gücü kendinde bulamayan, kendi hayatını kurması gerekirken anne babaya sığınan bir nesil. Bu bir eğitim sisteminin neticesi. Büyüyemeyen bir gençlik ve kabul de etmeyen. Bir arkadaşımın terapiye gelen bir oğlu diş hekimi. Evde bir odaya kapanmış. Ben haftada sadece üç gün çalışacağım diyor. Onun dışında bütün gün odada ‘anne bana bakacaksın’ diyor. Bu gitgide artacak. Bakın şimdi bu farklı cepheler birbirlerini tetikleyen bir tesir gösteriyor. Son olarak bir kitabı da Türkçe’ye tercüme ettirdim yine. Kitabın İngilizcesi “Of Boys and Men”, “Adamlar ve Oğullar” diye Türkçe’ye tercüme edildi. Kadınların iş dünyasını bu şekilde hâkimiyeti altına almalarının ve erkeklerin yaptığı işleri yapmalarının neticesi olarak Amerika’da yaşanan sosyal dalgalanmaları anlatıyor kitap.
Bu süreç farklı dalgalanmaları da ve etkileşimleri de ortaya çıkaracak gibi…
Tabii ki! Farklı cepheler bir araya geldiği zaman başka şeyler de tetiklenecek. Başka sosyal dalgalanmalar da yaşayacağız. Mesela erkekler büyük bunalıma girecek. Maalesef, bize durumu meydana çıkarıp gösterebilecek ciddi istatistik çalışmalar yok. Bakanlıklar çok zayıf. Akademilerin içi boş. Nakil ve taklit üzerine kurulmuş bir akademik sistemimiz var. Yani nereye müracaat etseniz, nereden bir ümit bekleseniz bir zayıflıkla karşılaşıyorsunuz. Aile yılı ilan edildi. Aman ne kadar güzel! Ya bu aile yılının bize faydası ne? Ne oldu? Günde 16 saat sosyal medyada kalan bir gençlikten, sen hangi aileden bahsediyorsun?
Felsefeci bir hocamızın bir ifadesi vardı hocam: ‘Geri kalmışlık bir bütündür.’ Bir gün toplanmaya karar vereceksek bu da çok yönlü olacaktır gibi görünüyor, bu anlattıklarınızdan. 6 cephe sıralıyorsunuz… Bunlardan kurtuluş da çok yönlü ve kararlı bir kalkışla olması lazım gibi görünüyor. Nasıl bir şeye maruz kaldığımızı anlamadan, tam anlamıyla hissedilebilir bir süreç gibi durmuyor. Diyorsunuz ya kitabı yazarken hafakanlar bastı diye!
Bastı vallahi! Beni davet ediyorlar. Ya anlatamıyorum derdimi. Beni dinlemiyorlar ki, cep telefonlarıyla oynuyorlar. Yalova’da aile sempozyumu olacak, davet ettiler Ekim ayında. Gideceğim. Ama ondan sonra gitmek de istemiyorum bir yerlere. Jonathan Haidt, “The Anxious Generation” kitabının yazarı çok önemli bir şeyden bahsediyor. “Bu insanlar sadece ekran başındayken örtülmüş değiller. Yani 7,5 saat internet, sosyal medya 16 saat onun dışında da örtülmüşler” diyor. Bak bu çok önemli bir detay. Hani kafam karıştı, zihnim karıştı dersin ya. Sosyal medyada ilginç bir araştırma yaptım. Diyor ki default mode diye bir tabirden bahsediyor. Türkçe’ye tercümesi hiçbir şey anlamında. Tercümesi arkaplan gürültüsü. Yani zihinde bir uğultu var o sosyal medyaya maruz kaldıktan sonra. Bu default mode için bir hesaplama yaptırdım. Şimdi ben sizinle oturdum Alplerde, etrafımızda çiçekler, böcekler ve sizinle sohbet ediyoruz. Bunun zihnimizde ne kadar iz bıraktığını biliyor musunuz? Ne kadar etkisi kalıyor tahmin edersiniz? Hesaplattım, 120. Zihnimizde iz bırakan uyaranlar. Bir dakika sosyal medyanın, bizim zihnimizde bıraktığı iz ne kadar biliyor musunuz? 10 bin ila 100 bin arası. İz derken, şuurlu izleri kastetmiyorum. Hücrelerin birbirini etkilemesini kastediyorum aynı zamanda. Yani kafa karışıklığını anlatıyorum. Ya 10 bin ila 100 bin demek, bu artık zihin örtülmüş demek. Bütün insanlık örtülmüş durumda.
Kanımızı nasıl emiyor? Niye? Bir milyar 800 milyon, iki milyar İslam âlemi bir şey yapmıyor. Ya yapacak durumda değil çünkü zihin örtülmüş. Bir de işin bu boyutu var.
İnsan; aklı, kalbi ve iradesi, seçme kabiliyetiyle diğer varlıklardan ayrılıyor. Aklını ‘bir azınlığa’ teslim etmiş, kalbi, kabiliyetleri başka bir tarafa meylettirilmiş, irade ve seçme özgürlüğü ‘kendisine sunulan ve kendisi için seçilenler’ arasına sıkıştırılmış bir varlığa dönüşmesi insan için ürkütücü bir durum.
Nefsin üzerinden manevi kalbin körelmesi olarak açıklıyoruz. Oradan bir akış var. Vicdan dediğimiz, güzel ahlâk dediğimiz, akl-ı selim dediğimiz oradan akıyor. Bu bizim artık nefs ilminin getirdiği bir şey var. Yani kalp odaklı psikoloji, manevi kalp köreliyor. Dolayısıyla tamamen ilahi bağ kesiliyor. Manevi kalp üzerinden varidat, tuluat, ilhamat, füyûzat dediğimiz bir akış var oradan. Kalbi örtüyor. Kalbi örtünce de artık ondan sonra her türlü şey, alttan gelen tesirlere açık hale geliyoruz.
Son olarak şunu sormak isterim. Önlemler ve karşı cepheler bağlamında çözüm önerilerinden bahsediyorsunuz. Bunların büyük kısmı devlet ve devlet organları, imkânlarıyla, bu ölçekte alınması gereken önlemler ve karşı cepheler, bunu konuştuk. Bireysel düzlemde neler önerirsiniz?
Ferdi olarak evvela bu olayın tesirini, zararını idrak ettikten sonra ekran zamanımızı kısıtlamamız lazım. Ben ne yapıyorum? İnstagramım yok. Beni Instagram’a koydular ama nasıl girilir bile bilmiyorum. Facebookum yok. Yani sosyal medyayla hiçbir ilişkim yok. WhatsApp’ı mecburen kullanıyorum iletişim için. WhatsApp’tan bana gelen resimlere falan bakmıyorum. Sadece fonksiyon olarak kullanıyorum. Sadece akşam namazından sonra bir yarım saat farklı kaynaklardan haberlere bakıyorum. Bu konuda tek zaafımın olduğu yer ki orayı da denetlemeye çalışıyorum, YouTube’a giriyorum. Bir kere bizim ekran zamanımızı ciddi bir şekilde denetlememiz lazım. Bunun daha tesirli bir şekilde yapılması için bir uygulama üzerine çalıştık. Benim ayrıntılı ekran zamanımı ve analizini yapacak bir uygulama. Bunun için de bizden aldıkları verileri onlardan geri almamız lazım. ‘Bunlar benim sermayem’ diyor adamlar. Bak bu çok önemli.
Benim üzerimde ne kadar milyar bir birikim var? Bana bunları ver. Ben bunu istiyorum dediğim zaman vermiyor. Kendi istediğini, istediği kadarıyla veriyor. Demek ki evvela bir perhiz uygulamamız gerekiyor. Geçen gün, İsviçre’de çok ilginç bir olayla karşılaştım. Bütün bir mahalle telefonlarını şeffaf bir kutuya koyuyor. Bir hafta boyunca ve kendi aralarında görüşmeler, konuşmalar, hayat nasıl vesaire gibi uygulama yapıyorlar. Bütün bir mahalleyi televizyonda gösterdiler. Gençler geliyor, çok sıkılıyorlar başta ama girmiyorlar. Grup terapisi gibi. Al sana yapılabileceklerden bir tanesi. Haftada bir gün cep telefonu perhizi. Konunun dışında ama bir zamanlar ben sessizlik günleri organize ederdim. Bodrumda bir mandalina bahçesinde. Sessizlik günlerinde insanlar, konuşmadan bir hafta beraber çalışırlar. Çıkan insanlar o bir hafta, on günden sonra dünyaya bambaşka gözle bakarlar.
Çünkü zihin görüntüsü o kadar inmiş ki artık başka bir görüş uyanıyor. Şimdi bunun için de bizim detoks merkezlerine, rehabilitasyon merkezlerine ihtiyacımız var. Kişinin o tadı alması için. Oraya girip belirli bir müddet orada kalması, arınması, zehiri atması ve çıktıktan sonra o kişiyle biz konuşabiliriz, diyalog kurabiliriz. Anlar ne demek istediğimizi. Hâlbuki farklı insanlar geldiler, oraya katıldılar. Hiç baştan bu işi aklından geçirmeyip çıktıktan sonra herkes hayret ve hayranlık içinde dünyaya bakıyor. İşte de detoks merkezleri lazım. Evvela perhiz.
Jonathan Haidt kitabında ilginç bir şeyden bahsediyor. Üç beş ailenin bir araya gelmesi ve bir özdenetim sistemi yapmaları. Anne babalar gidiyorlar, çocuklar toplanıyorlar, biz böyle bir karar aldık diyorlar ve küçük aile grupları yapıyorlar.
Yapılabilecek şeyler konusunda öneriler var. İşte onlar iyi çalışıyor. Ondan sonra küçük gruplar, mahalle grupları, evvela ferdî olarak kendi üzerinden sonra küçük gruplar şeklinde uygulamak lazım.
Röportajdan dolayı teşekkür ediyorum. Kitabınızı okurlarımıza tavsiye ediyor ve muhakkakik okurlarla buluşması için de dua ediyoruz.
İlgili Yazılar
Mehmet Çelenk İle Filistin Üzerine; Ameli Boyutu Olmayan Siyaset
Cabbar ve kahhar olan bir ülkenin, zalim bir topluluğun ürünlerini, siyasetini boykot etmek bence insani olarak da İslami olarak da son derece erdemli ve değerli bir tutum. Ama burada boykotun düzeyinin böyle Starbucks kahve zinciri veya başka bir market üzerinden sürdürülmesi çok yüzeysel ve basit kalıyor. Cenab Şahabettin’in Tiryaki Sözleri’nde kullandığı bir ifade var; Derken avam her şeyin gürültülüsünü sever düğünün de ibadetin de yani hemen yanı başımızdaki bir mağazaya saldırarak, sadece onun ürünlerini boykot ederek gerçek anlamda global Yahudi şerrine mâni olabilir misiniz? Yani ortalama bir vatandaş Starbucks’tan kahve içmeyerek bu eylemi yürütebilir barışçıl bir şekilde. Ama öte yandan İsrail’le fiilen ticaret yapan, dünya kadar para kazanan hatta belki tek işi bu olan insanlarla hiçbir şekilde temasa geçilmeden, onlar ikna edilmeden, onlar bu sürece dâhil edilmeden, ortalama bir insanın psikolojisi üzerinden boykot yürütmeyi ben çok makûl görmüyorum. Bu da iç siyasete, vitrinlere oynamak gibi geliyor. Hani kaba bir tabir kullanılır; Starbucks mücahitleri şeklinde. Bu arada İslâm ülkeleri bu konuda samimi iseler Starbucks dışında kendi ülkelerinin İsrail’le, Yahudilerle iş yapan firmalarını teker teker ifşa etsinler ve o ürünler konusunda aynı duyarlılığı göstersinler
Toplumsal Düzen, Kültür ve Din Olarak Şeriat
Kapitalist, teknik ve bürokratik çağın şafağı ise insanın köleleştirilmesiyle sonuçlandı. Onu yeni bir sekülerleştirilmiş modus vivendi içinde zincirledi. İnsanı büyülü bir evrende bağlayan ve onu kozmik bir kaza haline getiren bu önemli şey, irademizi serbest bıraktı ve onu, gücü irade eden dönüştürülmüş bir enerji olarak serbest bıraktı. Ve kapitalizm, teknikçilik ve bürokrasi, saf gücün tohumunun büyümesine izin veren mükemmel topraklardı ve bir kez çapa kozmik olarak büyülenmiş olandan serbest bırakıldığında, artık durmak yoktu.
Fıkıh (Şeriat), Ahlâk ve Epistemoloji
Bakışlarımızı Şeriat’ın hem tarihsel hem de çağdaş olan üç yönü üzerinde yoğunlaştırmak istiyorum. Tarihsel ve çağdaş derken kastettiğim şey, Şeriat’ı kendi iyiliği için çalışmanın sözde içsel değerine ek olarak, tabii eğer bu mümkünse, size karşı dürüst olmak gerekirse, içsel ilgiye inanmıyorum. İnsanların bir şeye ilgi duymasının ardında her zaman bir şeyler vardır.