İnsan, sabit bir eksen etrafında dönen mekanik bir yapıdan çok, her adımda kendini yenileyen ve dönüşüm içinde olan dinamik bir varlıktır. Bu dinamizm, kimi zaman sarsıcı bir farkındalıkla, kimi zaman da sessizce ve derinden ilerler. Bu nedenle “yeniden başlamak”, basit bir karar olmaktan ziyade insanın hem içsel hem de toplumsal gerçekliğinde yaşadığı bir eşik durumudur. Hiçbir “şimdi” kendinden öncekiyle aynı değildir; hiçbir insan, aynı nehirde iki kez yıkanmaz. Ve işte tam da bu akışın içinde, yeniden başlamak, varoluşun dramatik ama kaçınılmaz bir kırılma anına dönüşümüdür.
Her başlangıç, bir sona tanıklık eder. Ancak bu son, dış dünyada olup bitenden ziyade, bireyin içsel anlam dünyasında yaşanan bir kırılmadır. Eski benliğin çatlaması, alışılmış anlatıların susması, önceden “doğal” sayılanların artık taşınamaz hale gelmesiyle başlar. Bu anlamda yeniden başlamak, sadece geçmişten kopmak değil, aynı zamanda onunla yeni bir ilişki kurmaktır. Çünkü her yeni yönelim, geçmişin kalıntılarını içeren bir anlatıdır. Bu, kalıntıları ya dönüştürür ya da onların üstünü örter ama asla tamamen yok etmez.
Martin Heidegger’in “Dasein” kavramı, bu durumu en temel haliyle dile getirir. İnsan, yalnızca bir “orada varlık” değil; sürekli “henüz olmayan”a doğru açılan bir imkânlar varlığıdır (Heidegger, 1927, s.653). Bu açılım, insanın zaman içinde kendi anlamını kurma zorunluluğunu beraberinde getirir. İnsan, geçmişin ağırlığını taşırken, geleceğin belirsizliğiyle de yüzleşmek zorundadır. Bu nedenle yeniden başlamak, bir lütuf değil, zorunluluktur. Her an, varlığın kıyısında duran insan, ölüme doğru ilerlediğinin bilinciyle yaşamını şekillendirir ve bu farkındalık, onu yeniden ve yeniden inşa etmeye sevk eder.
Jean-Paul Sartre ise özgürlüğü hem bir armağan hem de bir lanet olarak ele alır. “İnsan özgürlüğe mahkûmdur” derken, bu yükün ağırlığına dikkat çeker (Sartre, 1943, s.892).
Sartre’a göre, insan doğuştan bir özle var olmaz; seçimleriyle özünü biçimlendirir.
Ancak bu seçimler, beraberinde büyük bir sorumluluk getirir. Yeniden başlamak, işte bu sorumluluğun bilincinde olmaktır: geçmişte yapılanların izinden çıkmak, yeni bir anlam örgüsü kurmak ve bu yeni anlamın bütün sonuçlarını göğüslemek. Kaygı, bu sürecin ayrılmaz bir parçasıdır; çünkü bilinmeyene yönelmek, her zaman bir risk almayı gerektirir.
Bu bireysel yeniden doğuşun toplumsal karşılığı da vardır. Hannah Arendt’in “The Human Condition” adlı eserinde belirttiği gibi yeni başlangıçlar yalnızca bireyin iç dünyasında değil, toplumsal alanda da yer bulur (Arendt, 1958, s.418). Arendt’e göre özgürlük, ancak yeni bir şey başlatma cesaretiyle mümkündür. Politik eylem, kişinin kendi sınırlarını aşarak dünyada görünür hale gelmesidir. Bu bağlamda yeniden başlamak, sadece bireysel bir arınma değil; toplumsal katılımın ve değişimin de önkoşuludur. Örneğin, devrimci hareketler, yalnızca bir sistemin yıkımı değil; aynı zamanda yeni bir düzenin yaratılmasıdır. Ancak bu yaratım süreci, çoğu zaman belirsizlik ve kırılganlıkla doludur. Zygmunt Bauman’ın “akışkan modernite” kavramı da burada önem kazanır. Modern toplum, kalıcı yapılardan arınmış, sürekli değişim ve dönüşümle kuşatılmıştır (Bauman, 2000, s.272). İnsanlar artık sabit kimliklerden öte projelere sahip bireylerdir. Bu projeler ise her an güncellenebilir, iptal edilebilir veya baştan başlatılabilir. Yeniden başlamak, bu akışkanlık içinde bir tür mecburiyete dönüşür. Kalmak artık mümkün değildir; devam edebilmek için ise sürekli yeniden oluş gerekir: benlik, ilişkiler, kariyer, aidiyetler…
Bu noktada Emile Durkheim’ın “anomi” kavramı devreye girer. Geleneksel yapılar çözülüp birey, toplumsal normlardan yoksun kaldığında, bir tür yönsüzlük ve boşluk hissi doğar (Durkheim, 1893, s.472). İşte yeniden başlamak çoğu zaman bu boşlukta, bir şeyin anlamını yitirdiği anda baş gösterir. Birey, artık aynı hikâyeyi sürdüremez hale geldiğinde, yeni bir anlatıya ihtiyaç duyar.
Anthony Giddens’ın “refleksif modernlik” kavramı da bu sürece ışık tutar. Giddens’a göre birey, geleneksel normların çözülmesiyle birlikte kendi hayatını sürekli olarak “refleksif” biçimde yeniden inşa etmek zorundadır. Artık kim olduğumuz, nereden geldiğimizden çok nasıl inşa ettiğimizle tanımlanır. Bu durum, birey için özgürlük kadar bir yük de getirir. Giddens’ın ifadesiyle, birey “kendilik projesi” haline gelir: kendi hayatının yazarı, tasarımcısı ve uygulayıcısıdır. Ancak bu yazarlık sabit bir zeminde değil, sürekli değişen, küreselleşmiş, dijitalleşmiş bir dünyada gerçekleşir. Yeniden başlamak burada kişisel dönüşümün kaçınılmaz bir parçası haline gelir. Çağdaş psiko-sosyolojik tartışmalarda da bu konu yoğun biçimde ele alınmaktadır. Alain Ehrenberg’in Yorgunluk Toplumu (2018, s.328) adlı eseri, bireyin sürekli olarak kendini yeniden yaratma baskısının ruhsal bir tükenmeye, depresyona ve kimlik yitimine yol açtığını savunur. Özellikle neoliberal kültür, bireyi kendi başarısızlıklarından tamamen sorumlu kılarken, başarının da bireysel çabayla tanımlandığını varsayar. Bu koşullar altında yeniden başlamak, başarısızlıkla özdeşleşir ve suçluluk duygusuyla yüklü hale gelir. “Yeniden başlamak” artık bir umut değil, çoğu zaman bir “yeniden kaybetme” korkusunu da içinde barındırır.
Bir başka çağdaş düşünür,
Byung-Chul Han, “Psikopolitika” ve “Yorgunluk Toplumu” gibi eserlerinde, günümüz bireyinin “performans öznesi” haline geldiğini öne sürer.
Bu özne, sürekli kendi potansiyelini artırmak, üretkenliğini sürdürmek ve kendini dönüştürmek zorundadır. Yeniden başlamak, bu bağlamda bireyin özne olma biçimiyle iç içe geçmiştir ama artık özne, dışsal tahakküm altında değil, içselleştirdiği başarı baskısıyla yönlendirilir. “Pozitif özgürlük” üzerinden kurgulanan neoliberal bireycilik, yeniden başlamayı neredeyse zorunlu kılar. Fakat bu sefer bir kurtuluş değil, kronik yetersizlik hissiyle.
Pierre Bourdieu’nun “habitus” kavramı, bu dönüşümün yapısal engellerini gözler önüne serer. Birey, toplumsal olarak içselleştirdiği düşünce ve davranış kalıpları içinde hareket eder (Bourdieu, 1977, s.298). Yeniden başlamak, bu kalıpların dışına çıkmayı gerektirir ki bu da çoğu zaman büyük bir dirençle karşılanır. Ekonomik, kültürel ya da sosyal sermaye bakımından dezavantajlı bireyler için bu yeniden inşa süreci daha çetrefilli hale gelir. Örneğin, yıllarca belli bir meslekte çalışıp kimliğini o işle tanımlamış bir birey, işini kaybettikten sonra sadece ekonomik değil, varoluşsal bir boşlukla da karşı karşıya kalır.
Walter Benjamin’in “kırık zaman” imgesi, bu boşluğun estetik boyutunu sunar. Benjamin’e göre tarih, düz bir çizgi değil, patlayıcı anlarla bölünmüş bir yapıdadır (Benjamin, 1940, s.74). Yeniden başlamak, çoğu zaman bu patlamaların ardından gelen sessizlikte, bir tür “zaman dışı” eşikte gerçekleşir. Geçmişin ağırlığıyla geleceğin bilinmezliği arasında sıkışan insan, ne tamamen geride kalanı terk edebilir ne de tam anlamıyla yeninin içine yerleşebilir. Bu aralık, hem travmanın hem de umudun alanıdır.
Dijital çağda ise yeniden başlama kavramı çok daha hızlı, yüzeysel ve geçici biçimlerde tezahür eder. Sosyal medya platformlarında her yeni “profil” bir başlangıçtır; ama bu başlangıç, çoğu zaman sahici bir dönüşümden değil, davranışsal bir imaj yönetiminden ibarettir. Kimliğin dijitalleşmesi, Benjamin’in sözünü ettiği “kırık zaman”ları hızlandırır ama derinleştiremez. Dijital yeniden başlangıçlar, geçmişi gerçekten aşamaz, yalnızca görünüşte geride bırakır. Bu da insanı, sürekli bir yeniden kurgu ve silme döngüsüne hapseder.
Ayrıca göç, mültecilik, zorunlu yer değiştirme gibi küresel krizler de yeniden başlamanın dramatik boyutlarını ortaya koyar. Ulus ötesi hareketlilik çağında milyonlarca insan istemeden yeniden başlamak zorunda kalır. Bu, sadece mekânsal bir yer değiştirme değil, kimliğin, aidiyetin, hafızanın ve kültürel referansların da radikal biçimde dönüşmesi anlamına gelir. Yeniden başlamak burada bir travma, kayıp ve kırılma sürecidir; umut kadar yas da içerir.
Psikolojik açıdan da bu süreç oldukça çetrefillidir. Yeniden başlamak, bir yandan iyileşme ve dönüşüm fırsatı sunarken, diğer yandan kimlik krizlerini, kaygıyı ve depresif duygu durumlarını da tetikleyebilir. Özellikle çağdaş toplumda pandemi, iklim krizi, savaşlar ve ekonomik çöküşler gibi küresel travmalar, bireysel başlangıçların önüne yeni belirsizlikler koymaktadır. Tedavi edici bir zeminde yeniden başlamak, bazen geçmişi farklı gözle yazmakla, bazen ise suskunlukta doğan yeni bir dili keşfetmekle mümkündür. Travma sonrası büyüme (post-traumatic growth) kavramı, bu bağlamda umut verici bir çerçeve sunar: Acıdan sonra bile, hatta bazen ancak acı sayesinde, kişi kendine başka bir yaşam yaratabilir.
Sanat da bu eşik durumları yakalayan en güçlü alanlardan biridir. Bir romancı, ilk romanını bitirdiğinde yalnızca bir metni değil, bir kimliği de geride bırakır. Bir ressam, aynı fırçayı her defasında farklı bir ruh haliyle kullanır. Sanat, her üretim anında bir bitişi ve yeniden başlamayı içerir. Bu nedenle sanat, bireysel olduğu kadar toplumsal bir hafıza biçimidir. Eskiyle hesaplaşırken yeniye alan açar.
Sonuç: Bir Anlam Eşiğinde Durmak
Yeniden başlamak, ne tam bir sıfırlama ne de bir devamlılıktır. O, bir eşik durumudur. Geçmişin gölgesinde ve geleceğin ışığında şekillenen, hem korkuyla hem umutla dolu bir geçittir. Felsefi olarak bir varoluş kararıdır; sosyolojik olarak bir uyum ve direniş alanıdır; psikolojik olarak bir iyileşme, dönüşüm ve bazen de yıkım sürecidir. Ama belki de en çok şunu hatırlatır: İnsan, sadece başladığı kadar değil, bittiğini sandığı yerlerde yeniden anlam yaratabildiği kadar insandır.
Kaynakça
Ehrenberg, A. (2018). Yorgunluk toplumu: Kendin olmak yorgunluğu, (O. Akınhay, Çev.). İstanbul: Ayrıntı Yay.
Arendt, H. (1958). İnsanlık durumu, (B. Sina Şener, Çev.). İstanbul: İletişim Yayınları.
Bauman, Z. (2000). Akışkan modernite. (I. Ergüden, Çev.). İstanbul: Can Yayınları.
Benjamin, W. (1940). Tarih felsefesi üzerine tezler, (A. Cemal, Çev.). İstanbul: Sel Yay.
Bourdieu, P. (1977). Pratik kuramına bir çerçeve: habitus, alan ve sermaye, (N. Yılmaz, Çev.). İst: Heretik Yay.
Durkheim, E. (1893). Toplumsal işbölümü, (M. Karasan, Çev.). Ankara: Phoenix Yayınevi.
Bugün baba otoritesi, anne şefkati, aile, terbiye, ahlâk gibi tüm değer ve kurumları hedef alan topyekûn bir saldırı hatta bir toplum mühendisliği projesi ile karşı karşıyayız. Aile içinde baba otoritesinin sarsılması, anneliğin ve anne şefkatinin sanki bir yükmüş gibi algılanıyor olması, çocukların bencil ve narsist bir psikolojinin içerisine sürüklenmesi, aile ile birlikte toplumu ve insanlığı hedef alan topyekûn bir saldırıdır.
Tarihsel olarak özgürlüğün yayılması, özellikle ekonomik ve siyasi alanlarda, egemen güçlerin çıkarlarıyla çatışmış ve bu durum daha sıkı ideolojik denetim mekanizmalarının devreye sokulmasına yol açmıştır. Günümüzde de benzer süreçler yaşanmaktadır; halkın bilgiye erişimi ve özgür düşünce pratiği genişledikçe, bu alanda müdahaleler ve baskılar çoğalmaktadır.
“İnsanın alışamayacağı acı yoktur” diyenler var. İnsanı alçaltmaz mı bazı acılara alışması? Acıya alışmak mı, ona uyum sağlamak mı? Acıya direnmek mi? Her neyse, bir şekilde acılar da gizlenebiliyor diğer duygular gibi.
Gazzelilerin önünde iki seçenek vardı: ya yavaş yavaş ölecekler ya da bir huruç harekâtı yaparak İsrail’e hiç tatmadığı bir acıyı yaşatacaklardı. Onlar ikinci yolu seçtiler ve bunun bedelini de ödediler, ödemeye de devam ediyorlar. Bu bedel karşılığında Gazzelilerin satın aldıkları neydi? Kimilerine göre tahammülü zor bir acı, kimilerine göre ise onur ve izzet!
Yeniden Başlamak Üzerine: Varoluşsal, Psikolojik ve Toplumsal Bir İnceleme
İnsan, sabit bir eksen etrafında dönen mekanik bir yapıdan çok, her adımda kendini yenileyen ve dönüşüm içinde olan dinamik bir varlıktır. Bu dinamizm, kimi zaman sarsıcı bir farkındalıkla, kimi zaman da sessizce ve derinden ilerler. Bu nedenle “yeniden başlamak”, basit bir karar olmaktan ziyade insanın hem içsel hem de toplumsal gerçekliğinde yaşadığı bir eşik durumudur. Hiçbir “şimdi” kendinden öncekiyle aynı değildir; hiçbir insan, aynı nehirde iki kez yıkanmaz. Ve işte tam da bu akışın içinde, yeniden başlamak, varoluşun dramatik ama kaçınılmaz bir kırılma anına dönüşümüdür.
Her başlangıç, bir sona tanıklık eder. Ancak bu son, dış dünyada olup bitenden ziyade, bireyin içsel anlam dünyasında yaşanan bir kırılmadır. Eski benliğin çatlaması, alışılmış anlatıların susması, önceden “doğal” sayılanların artık taşınamaz hale gelmesiyle başlar. Bu anlamda yeniden başlamak, sadece geçmişten kopmak değil, aynı zamanda onunla yeni bir ilişki kurmaktır. Çünkü her yeni yönelim, geçmişin kalıntılarını içeren bir anlatıdır. Bu, kalıntıları ya dönüştürür ya da onların üstünü örter ama asla tamamen yok etmez.
Martin Heidegger’in “Dasein” kavramı, bu durumu en temel haliyle dile getirir. İnsan, yalnızca bir “orada varlık” değil; sürekli “henüz olmayan”a doğru açılan bir imkânlar varlığıdır (Heidegger, 1927, s.653). Bu açılım, insanın zaman içinde kendi anlamını kurma zorunluluğunu beraberinde getirir. İnsan, geçmişin ağırlığını taşırken, geleceğin belirsizliğiyle de yüzleşmek zorundadır. Bu nedenle yeniden başlamak, bir lütuf değil, zorunluluktur. Her an, varlığın kıyısında duran insan, ölüme doğru ilerlediğinin bilinciyle yaşamını şekillendirir ve bu farkındalık, onu yeniden ve yeniden inşa etmeye sevk eder.
Jean-Paul Sartre ise özgürlüğü hem bir armağan hem de bir lanet olarak ele alır. “İnsan özgürlüğe mahkûmdur” derken, bu yükün ağırlığına dikkat çeker (Sartre, 1943, s.892).
Ancak bu seçimler, beraberinde büyük bir sorumluluk getirir. Yeniden başlamak, işte bu sorumluluğun bilincinde olmaktır: geçmişte yapılanların izinden çıkmak, yeni bir anlam örgüsü kurmak ve bu yeni anlamın bütün sonuçlarını göğüslemek. Kaygı, bu sürecin ayrılmaz bir parçasıdır; çünkü bilinmeyene yönelmek, her zaman bir risk almayı gerektirir.
Bu bireysel yeniden doğuşun toplumsal karşılığı da vardır. Hannah Arendt’in “The Human Condition” adlı eserinde belirttiği gibi yeni başlangıçlar yalnızca bireyin iç dünyasında değil, toplumsal alanda da yer bulur (Arendt, 1958, s.418). Arendt’e göre özgürlük, ancak yeni bir şey başlatma cesaretiyle mümkündür. Politik eylem, kişinin kendi sınırlarını aşarak dünyada görünür hale gelmesidir. Bu bağlamda yeniden başlamak, sadece bireysel bir arınma değil; toplumsal katılımın ve değişimin de önkoşuludur. Örneğin, devrimci hareketler, yalnızca bir sistemin yıkımı değil; aynı zamanda yeni bir düzenin yaratılmasıdır. Ancak bu yaratım süreci, çoğu zaman belirsizlik ve kırılganlıkla doludur. Zygmunt Bauman’ın “akışkan modernite” kavramı da burada önem kazanır. Modern toplum, kalıcı yapılardan arınmış, sürekli değişim ve dönüşümle kuşatılmıştır (Bauman, 2000, s.272). İnsanlar artık sabit kimliklerden öte projelere sahip bireylerdir. Bu projeler ise her an güncellenebilir, iptal edilebilir veya baştan başlatılabilir. Yeniden başlamak, bu akışkanlık içinde bir tür mecburiyete dönüşür. Kalmak artık mümkün değildir; devam edebilmek için ise sürekli yeniden oluş gerekir: benlik, ilişkiler, kariyer, aidiyetler…
Bu noktada Emile Durkheim’ın “anomi” kavramı devreye girer. Geleneksel yapılar çözülüp birey, toplumsal normlardan yoksun kaldığında, bir tür yönsüzlük ve boşluk hissi doğar (Durkheim, 1893, s.472). İşte yeniden başlamak çoğu zaman bu boşlukta, bir şeyin anlamını yitirdiği anda baş gösterir. Birey, artık aynı hikâyeyi sürdüremez hale geldiğinde, yeni bir anlatıya ihtiyaç duyar.
Anthony Giddens’ın “refleksif modernlik” kavramı da bu sürece ışık tutar. Giddens’a göre birey, geleneksel normların çözülmesiyle birlikte kendi hayatını sürekli olarak “refleksif” biçimde yeniden inşa etmek zorundadır. Artık kim olduğumuz, nereden geldiğimizden çok nasıl inşa ettiğimizle tanımlanır. Bu durum, birey için özgürlük kadar bir yük de getirir. Giddens’ın ifadesiyle, birey “kendilik projesi” haline gelir: kendi hayatının yazarı, tasarımcısı ve uygulayıcısıdır. Ancak bu yazarlık sabit bir zeminde değil, sürekli değişen, küreselleşmiş, dijitalleşmiş bir dünyada gerçekleşir. Yeniden başlamak burada kişisel dönüşümün kaçınılmaz bir parçası haline gelir. Çağdaş psiko-sosyolojik tartışmalarda da bu konu yoğun biçimde ele alınmaktadır. Alain Ehrenberg’in Yorgunluk Toplumu (2018, s.328) adlı eseri, bireyin sürekli olarak kendini yeniden yaratma baskısının ruhsal bir tükenmeye, depresyona ve kimlik yitimine yol açtığını savunur. Özellikle neoliberal kültür, bireyi kendi başarısızlıklarından tamamen sorumlu kılarken, başarının da bireysel çabayla tanımlandığını varsayar. Bu koşullar altında yeniden başlamak, başarısızlıkla özdeşleşir ve suçluluk duygusuyla yüklü hale gelir. “Yeniden başlamak” artık bir umut değil, çoğu zaman bir “yeniden kaybetme” korkusunu da içinde barındırır.
Bir başka çağdaş düşünür,
Bu özne, sürekli kendi potansiyelini artırmak, üretkenliğini sürdürmek ve kendini dönüştürmek zorundadır. Yeniden başlamak, bu bağlamda bireyin özne olma biçimiyle iç içe geçmiştir ama artık özne, dışsal tahakküm altında değil, içselleştirdiği başarı baskısıyla yönlendirilir. “Pozitif özgürlük” üzerinden kurgulanan neoliberal bireycilik, yeniden başlamayı neredeyse zorunlu kılar. Fakat bu sefer bir kurtuluş değil, kronik yetersizlik hissiyle.
Pierre Bourdieu’nun “habitus” kavramı, bu dönüşümün yapısal engellerini gözler önüne serer. Birey, toplumsal olarak içselleştirdiği düşünce ve davranış kalıpları içinde hareket eder (Bourdieu, 1977, s.298). Yeniden başlamak, bu kalıpların dışına çıkmayı gerektirir ki bu da çoğu zaman büyük bir dirençle karşılanır. Ekonomik, kültürel ya da sosyal sermaye bakımından dezavantajlı bireyler için bu yeniden inşa süreci daha çetrefilli hale gelir. Örneğin, yıllarca belli bir meslekte çalışıp kimliğini o işle tanımlamış bir birey, işini kaybettikten sonra sadece ekonomik değil, varoluşsal bir boşlukla da karşı karşıya kalır.
Walter Benjamin’in “kırık zaman” imgesi, bu boşluğun estetik boyutunu sunar. Benjamin’e göre tarih, düz bir çizgi değil, patlayıcı anlarla bölünmüş bir yapıdadır (Benjamin, 1940, s.74). Yeniden başlamak, çoğu zaman bu patlamaların ardından gelen sessizlikte, bir tür “zaman dışı” eşikte gerçekleşir. Geçmişin ağırlığıyla geleceğin bilinmezliği arasında sıkışan insan, ne tamamen geride kalanı terk edebilir ne de tam anlamıyla yeninin içine yerleşebilir. Bu aralık, hem travmanın hem de umudun alanıdır.
Dijital çağda ise yeniden başlama kavramı çok daha hızlı, yüzeysel ve geçici biçimlerde tezahür eder. Sosyal medya platformlarında her yeni “profil” bir başlangıçtır; ama bu başlangıç, çoğu zaman sahici bir dönüşümden değil, davranışsal bir imaj yönetiminden ibarettir. Kimliğin dijitalleşmesi, Benjamin’in sözünü ettiği “kırık zaman”ları hızlandırır ama derinleştiremez. Dijital yeniden başlangıçlar, geçmişi gerçekten aşamaz, yalnızca görünüşte geride bırakır. Bu da insanı, sürekli bir yeniden kurgu ve silme döngüsüne hapseder.
Ayrıca göç, mültecilik, zorunlu yer değiştirme gibi küresel krizler de yeniden başlamanın dramatik boyutlarını ortaya koyar. Ulus ötesi hareketlilik çağında milyonlarca insan istemeden yeniden başlamak zorunda kalır. Bu, sadece mekânsal bir yer değiştirme değil, kimliğin, aidiyetin, hafızanın ve kültürel referansların da radikal biçimde dönüşmesi anlamına gelir. Yeniden başlamak burada bir travma, kayıp ve kırılma sürecidir; umut kadar yas da içerir.
Psikolojik açıdan da bu süreç oldukça çetrefillidir. Yeniden başlamak, bir yandan iyileşme ve dönüşüm fırsatı sunarken, diğer yandan kimlik krizlerini, kaygıyı ve depresif duygu durumlarını da tetikleyebilir. Özellikle çağdaş toplumda pandemi, iklim krizi, savaşlar ve ekonomik çöküşler gibi küresel travmalar, bireysel başlangıçların önüne yeni belirsizlikler koymaktadır. Tedavi edici bir zeminde yeniden başlamak, bazen geçmişi farklı gözle yazmakla, bazen ise suskunlukta doğan yeni bir dili keşfetmekle mümkündür. Travma sonrası büyüme (post-traumatic growth) kavramı, bu bağlamda umut verici bir çerçeve sunar: Acıdan sonra bile, hatta bazen ancak acı sayesinde, kişi kendine başka bir yaşam yaratabilir.
Sanat da bu eşik durumları yakalayan en güçlü alanlardan biridir. Bir romancı, ilk romanını bitirdiğinde yalnızca bir metni değil, bir kimliği de geride bırakır. Bir ressam, aynı fırçayı her defasında farklı bir ruh haliyle kullanır. Sanat, her üretim anında bir bitişi ve yeniden başlamayı içerir. Bu nedenle sanat, bireysel olduğu kadar toplumsal bir hafıza biçimidir. Eskiyle hesaplaşırken yeniye alan açar.
Sonuç: Bir Anlam Eşiğinde Durmak
Yeniden başlamak, ne tam bir sıfırlama ne de bir devamlılıktır. O, bir eşik durumudur. Geçmişin gölgesinde ve geleceğin ışığında şekillenen, hem korkuyla hem umutla dolu bir geçittir. Felsefi olarak bir varoluş kararıdır; sosyolojik olarak bir uyum ve direniş alanıdır; psikolojik olarak bir iyileşme, dönüşüm ve bazen de yıkım sürecidir. Ama belki de en çok şunu hatırlatır: İnsan, sadece başladığı kadar değil, bittiğini sandığı yerlerde yeniden anlam yaratabildiği kadar insandır.
Kaynakça
Ehrenberg, A. (2018). Yorgunluk toplumu: Kendin olmak yorgunluğu, (O. Akınhay, Çev.). İstanbul: Ayrıntı Yay.
Arendt, H. (1958). İnsanlık durumu, (B. Sina Şener, Çev.). İstanbul: İletişim Yayınları.
Bauman, Z. (2000). Akışkan modernite. (I. Ergüden, Çev.). İstanbul: Can Yayınları.
Benjamin, W. (1940). Tarih felsefesi üzerine tezler, (A. Cemal, Çev.). İstanbul: Sel Yay.
Bourdieu, P. (1977). Pratik kuramına bir çerçeve: habitus, alan ve sermaye, (N. Yılmaz, Çev.). İst: Heretik Yay.
Durkheim, E. (1893). Toplumsal işbölümü, (M. Karasan, Çev.). Ankara: Phoenix Yayınevi.
Giddens, A. (1994). Modernliğin sonuçları (O. Akınhay, Çev.). İstanbul: Ayrıntı Yayınları, s.240.
Han, B. (2019). Yorgunluk toplumu, (S. Tüzel, Çev.). İstanbul: İletişim Yayınları, s.94.
Han, B. (2020). Psikopolitika: neoliberalizm ve yeni iktidar teknikleri (S. Tüzel, Çev.). İstanbul: İletişim Yayınları, s.136
Heidegger, M. (2001). Varlık ve zaman (K. Coşkun, H. Şaylan & Ö. Özel, Çev.). İstanbul: Agora Kitaplığı.
Sartre, J.-P. (1943). Varlık ve hiçlik, (A. Behiç Barkın, Çev.). İstanbul: İthaki Yayınları.
Tedeschi, R. G. & Calhoun, L. G. (1996). Travma sonrası büyü envanteri: travmanın pozitif mirasını ölçmek. Journal of Traumatic Stress, 9(3), 455–471.
İlgili Yazılar
Meskulen Erkek, Feminen Kadın Bağlamında İnsan ve Aile
Bugün baba otoritesi, anne şefkati, aile, terbiye, ahlâk gibi tüm değer ve kurumları hedef alan topyekûn bir saldırı hatta bir toplum mühendisliği projesi ile karşı karşıyayız. Aile içinde baba otoritesinin sarsılması, anneliğin ve anne şefkatinin sanki bir yükmüş gibi algılanıyor olması, çocukların bencil ve narsist bir psikolojinin içerisine sürüklenmesi, aile ile birlikte toplumu ve insanlığı hedef alan topyekûn bir saldırıdır.
Düşüncenin Evrimi
Tarihsel olarak özgürlüğün yayılması, özellikle ekonomik ve siyasi alanlarda, egemen güçlerin çıkarlarıyla çatışmış ve bu durum daha sıkı ideolojik denetim mekanizmalarının devreye sokulmasına yol açmıştır. Günümüzde de benzer süreçler yaşanmaktadır; halkın bilgiye erişimi ve özgür düşünce pratiği genişledikçe, bu alanda müdahaleler ve baskılar çoğalmaktadır.
Gazze ya da Acının Onmaz Hali
“İnsanın alışamayacağı acı yoktur” diyenler var. İnsanı alçaltmaz mı bazı acılara alışması? Acıya alışmak mı, ona uyum sağlamak mı? Acıya direnmek mi? Her neyse, bir şekilde acılar da gizlenebiliyor diğer duygular gibi.
Acı ve Onur
Gazzelilerin önünde iki seçenek vardı: ya yavaş yavaş ölecekler ya da bir huruç harekâtı yaparak İsrail’e hiç tatmadığı bir acıyı yaşatacaklardı. Onlar ikinci yolu seçtiler ve bunun bedelini de ödediler, ödemeye de devam ediyorlar. Bu bedel karşılığında Gazzelilerin satın aldıkları neydi? Kimilerine göre tahammülü zor bir acı, kimilerine göre ise onur ve izzet!