Hayat büyük bir devinim ve hareket üzerine kurulmuştur. Dünyadaki her şeyin bir amacı olduğu gibi bir hareket ve ivmesi de vardır. Tabiatta hiçbir şey atıl durmaz ve duramaz. Durduğu an zaten bozulma ve yıkım başlar. Çünkü yaratılışın doğasında gayret, hareket ve üretkenlik vardır. Ne zaman ki bu hareket ve üretkenlik sekteye uğrar, insanlığın yıkımı da o gün başlar.
İnsan kendi doğasının dışına çıkıp atalete boyun eğdi mi; hem fiziksel hem de zihinsel olarak sorunlar yaşamaya başlıyor. Kendini korunaklı gördüğü konfor kafesine koyup oradan da kendine yettiği düşüncesiyle hayatını idame etmeye başlayınca; hayatın zorluklarıyla temas etmediği için daha mutlu olacağı zehabına kapılıyor. Ama dünya hayatı ve insanın doğası maalesef bu halde ne mutluluğu ne de huzuru buluyor. Çünkü “Hayat konforun bittiği yerde başlar.” denilir. Ve bugünün insanı bunu fevkalade tecrübe ediyor.
Belki birkaç asır önce kralların saraylarında olmayan kolaylık ve rahatlığı yaşıyoruz. Ama yine de çoğunluk hâlâ bu kolay ve rahat hayatın içinde tabiri caizse “mesut ve bahtiyar” olamıyor. Çünkü gayret ve çabanın azaldığı bir yaşam ancak fiziksel ve ruhsal hasarlar oluşturuyor.
Ulaşım kolay, iletişim kolay, yemek ve gıdaya ulaşım kolay vb. hayatın birçok alanında kolaylıklar yaşıyoruz. Peki, bu kolaylıklar içinde insan nereye doğru evriliyor? Daha çok üreten bir varlığa mı yoksa kendi kendini tüketip bir konfor bağımlısına mı dönüştü? Tüm bağımlılıklarda olduğu gibi artık insan iradesini kullanamayan, çıkan her yeni ürünle biraz daha tembelliğe yenik düşüp; içinde bulunduğu hayatın bir parçası olmaktan uzaklaşıyor.
Ne hazindir ki bu rahat hayat onun kaygı ve korkularını arttırıp psikolojik olarak da direncini zayıflatıyor. “Hiçbir acı bana dokunmasın” derken daha büyük acıların bir parçası oluyor. Hayat sevincini, amacını ve neşvesini yitirmeye başlıyor. Çünkü keder ve hüznü yaşamak canlılığımızın bir parçasıdır. Bize olumsuz gibi gözükse de çoğu sevinçler onun ardında saklıdır. O hüznü yaşamadan o sevinci de yaşayamayız.
“Hareketsiz olanlar endişe ve korku duyarlar; hareketli olanlar cesaret ve özgüven. Eğer korkuyu yenmek istiyorsanız evde oturup düşüncelere dalmayın. Dışarı çıkın ve meşgul olun.” (Dale Carnegie)
“Bir işi bitirdiğin zaman başka bir işle uğraş” mesajını doğru anlamak gerekiyor. İnsan değerini, kendine olan özgüvenini yaptığı ve bitirdiği işler sayesinde kazanır. İnsanın kendine kıymet biçmesi yaptığı işler mesabesindedir. Nasıl ki aslan yattığı yerden bellidir, insan da yaptığı işlerden, aldığı sorumluluklardan bellidir. Onun içindir ki daha çocukluk çağında insanın sorumluluk alması, işe yarar olduğu hissini yaşaması insan hayatı için ciddi bir öğretidir.
Verilen sorumluluğu yerine getiren her çocuk artık bu yaşamın ve içinde olduğu ailenin bir parçası olduğu hissiyle; aidiyet duygusunu geliştirir. Ve aidiyet duygusu insanı bulunduğu yerde sorumluluk sahibi yapar.
Bugün toplumsal olarak sorumsuzluktan dem vuruluyorsa bir durup bakalım; yetişkin insan gerçekten yetişmekte olan genç bedenlere yeterince güvenip sorumluluk verebiliyor mu? Yoksa zaten yapamaz, anlamaz kabilinden sözlerle çocukların iştiyakını ve yeteneklerini görmezden gelip onların mutlu ve üretken olma haklarını ellerinden mi alıyor?
“Bir mekanik çocuğum ben
Bir mekanik oyuncak çocukken
Ne emredilirse öyle eylerim, sormam neden
Hiç yaşamadım ki ölemem o yüzden…”
Şu hayat hikâyemizi yaşarken en çok çalıştırmamız gereken melekelerimizden biri de akıl melekesi. Tabiî ki bütün uzuvlarımız birbirinden kıymetli ve bir o kadar değerli. Ve kullanılmayan her şey küçülmeye, bozulmaya, atalete doğru geriler. Hâlbuki hayat her gün yenilenmesi gereken ve iki günün aynı olmaması için çalışılan bir diyardır. Bu diyara sadece eğlence, tembellik ve hazlarını gerçekleştirme amacını koyanlar kendi elleriyle kendilerini ve etrafındakileri tahrip ve tahrif ederler…
Atalet en büyük felakettir. İnsanı yoran çalışması değil; çoğu zaman ya çalışmaması ya da A. Hamdi Tanpınar’ın belirttiği gibi: “Fakat insan beyhude çalışırsa çabuk yorulur. Bakın hepimiz yorgunuz.” şeklindeki tespittir. Çalışmak insana izzet verir, tembellik zillet… Çalışmak ümit etmektir, tembellik ‘ümidim yok’ demektir. Çalışmak, elindeki tohumun ve ellerinin gücünü bilmektir. Elinden geleni yapmaktır. Tembellik, ne tohumun ne de ellerinin farkında olmaktır.
Tembellik, insan için gereksiz birçok düşünceye kapı aralar. Ve bir defa oraya bu vesveseli, kaygıyı tetikleyen düşünceler girdiyse; zihnin artık buradan çıkması o kadar kolay olmaz. Öyle ki bazen kişi tasvip etmediği hal ve davranışlar içine de girebilir. Maddi-manevi rızık peşinde olan bir insan ise bu tarz boşluklara hayatında yer bırakmadığı için; doğal olarak çağın depresif ve agresif hastalıklarından kendini korumuş olur.
İnsan çok yönlü bir varlıktır. Ve birçok yetenek barındırır içinde. Eğer bu yetenekleri gün yüzüne çıkaramazsa, gayretini, iştiyakını bu yönde kullanmazsa maalesef bedensel ve bilişsel olarak bir handikabın içerisine girer.
Oysa doğan güne selam verenler, erken kalkıp hayatın bereketini, hem bedenlerine hem ruhlarına, hem dünya hem ukbalarına iyi gelecek işler içinde olanlar sanki başka bir dünyada yaşıyorlar izlenimini verirler. Sanki onların yirmi dört saatleri değil kırk saatleri varmış gibi birçok gayretin içinde olabiliyorlar. İki ayrı bakış açısı, iki ayrı dünya inşa ediyor. Biri her günün bir değer ve kıymet olduğunun farkında olarak kendini değerli hissederken; öteki aynı günün tekrarı olan bir hissiyatla kendisine verilen kıymeti de anlayamadan zamanın helak ettikleri içinde yer almaya başlıyor…
“İnsan için ancak çalıştığı kadar vardır. Şüphesiz onun çalışması ileride görülecektir. Sonra çalışmasının karşılığı kendisine tastamam verilecektir” (Necm, 39-41)
Sabırla çalışmak, aceleci olmamak, verilen her dakikanın mutlaka karşılığını alacağını bilmek, buradan emin olmak insanı asla tembelliğe itmez. “İlk adımınızı inançla atın. Tüm merdiveni görmek zorunda değilsiniz; yeter ki siz ilk adımı atın.” (Martin Luther)
“İşin küçüğü büyüğü olmaz” denilir. Hepsi değerlidir. Zaten küçükten başlamayan büyük işlere de talip olamaz. Her yaşın, her çağın sorumlulukları varsa herkesin de yapacağı işleri olması lazım. Kimine ‘küçüksün’ kimine ‘yaşlısın’ sınıflandırmasıyla haksızlık yapılmaması gerekiyor. Herkes bir şeyler üretecek yaştadır. Yeter ki insanların güç kaynakları, içsel motivasyonları zarar görmesin. Tembellik bir arıza halidir. Normalleştirilmemeli hatta yeri geldiğinde tepkisel yaklaşılmalı. “Kazanılmayan bir ekmek hem yüz karası hem düşmanın maskarası” düşüncesiyle yaklaşılmalıdır. “Kesinlikle hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir yemek yememiştir.” (Buhari)
Nerde hareket orada bir bereket ve rahmet saklıdır. Bu bereket ve rahmetin içinde olmak için yarın çok geç olabilir, bugün elimizden ne geliyorsa onu en güzel bir şekilde yapmaya çalışalım.
“Onlar, ne ticaret ne alışverişin kendilerini Allah’ı anmaktan, namazı kılmaktan ve zekât vermekten alıkoymadığı insanlardır. Onlar, gözlerin ve gönüllerin dehşetle sarsılacağı bir günden korkarlar.” (Nur, 37)
İslâm toplumu diye, başkalarının özel alanlarına göz-kulak kesilmenin kesin olarak ayıp sayıldığı topluma denir. Terbiye edicisi Allah olmayan, hatta ‘terbiye’ terimini tümüyle kullanımdan kaldırmış toplumlarda ise tecessüs bir yaşam tarzıdır. İslâm toplumunda fertlerin yapacakları (anlık, günlük, haftalık) çok önemli salih ameller vardır. Bu ameller mü’minlere, başkalarının özel hayatlarına meraktan dalgıçlar yollamalarına izin ve fırsat vermez.
İnsan olma gerçeği siyah- beyaz, Kürt- Türk, zengin- fakir, güçlü- güçsüz, aristokrat- proleter diye sınıflara ayırılınca biri diğerini farklı görmeye başladı. Hâlbuki hepsi de etten kandan müteşekkil, ihtiyaçları aynı olan, acıkan, uyuyan, hasta olan ve bir diğerinin yardımına muhtaç olan varlıklardı. Çoğalma tutkusu, yok olma endişesi, gelecek kaygısı, geçmişin korkusu hepsinde vardı. Güçlü olma çabası güçsüzü ezmek içindi. Ötekine kene gibi yapışıp semirdikçe güçlenir, semirdiğini güçsüzleştirdikçe pazusu kuvvetlenir, bununla iftihar eder, semirmeye devam ederdi zavallı muhteris insan.
Acı ya da tatlı, yaşadığımız her hikâye bize sabrı, aklı ve kalbi birlikte yoğurmayı, dua ve eylemi bir arada tutmayı, kendi hayat mücadelesinde bir başkasının da huzur bulmasını sağlamayı, birlikte direnmeyi, topluca değişmeyi, sevmeyi ve çok sevmeyi, kuşu, çiçeği, böceği dinlemeyi, hüznü, acıyı, kederi, umudu, ümidi, neşeyi hissedip hissettirebilmeyi, bizi biz yapan bütün zorlukların üstesinden gelebilmeyi, en önemlisi de her insanın sonunda bir hikâye olacağını, onun bunun değil kendi hikâyesini yazmanın ve yaşamanın bilincini, kadir ve kıymetini, bunun kahramanlığını öğretir.
Düşünüyoruz… Bir dergi olsa diyoruz; bütün aileyi kapsayacak, her yaş grubu çocuğa hitap edebilecek, anne babaların da sahiplenebileceği, okuyup okutabilecekleri, eğitici, öğretici, eğlendirici.
Biz mi çıkarsak diyoruz sonra. Ama nasıl? Gücümüz yeter mi? Öncelikle en azından beş sayıyı hazırlamalıyız ki devamının gelip gelmeyeceğini görelim. Deniyoruz ve olabileceğini görüyoruz. Adını da “Adak Çocuk” koyuyoruz dergimizin, hak yola adanmış nesillere bir dua niyetine.
Her ay içerik hazırlama, bilgisayarda temize geçirme, ressama verme, metin ve resimlerin uyumu için kontrol ve düzeltme, renk ayırımına götürme, matbaaya gönderme, heyecanla dergilerin baskıdan gelmesini bekleme, dergiler evin kapısına geldiğinde “acaba bir hata var mı” endişesiyle daha kapıdan içeri almadan göz gezdirme…
Modernizmin dayattığı şeffaf ağ toplumu projesi insanı insan kılan pek çok dini, fıtri veya kültürel değeri kendi varoluşu için tehdit olarak görmektedir. Bu değerlerin en başında ise şüphesiz mahremiyet gelmektedir. Çünkü; biricikliğimizi, özgünlüğümüzü ve kişisel varlığımızı mahrem sınırlarımız korur. Oysa bizim olanı, bize ait olanı başkalarına açtığımızda artık o aynı zamanda kamusallaşmıştır da. Ancak insan, ahlakı, bilgisi, tecrübesi gibi ulvi değerleriyle kamusal alana katkı sağlayan bir özne olmalıyken, kamusal alanın bir nesnesi olmamalıdır.
Kuzum Ayıp mı Çalışmak Günah mı Yük Taşımak
Bütün günahlar boşlukları doldurma çabalarıdır.
Simone Weile
Hayat büyük bir devinim ve hareket üzerine kurulmuştur. Dünyadaki her şeyin bir amacı olduğu gibi bir hareket ve ivmesi de vardır. Tabiatta hiçbir şey atıl durmaz ve duramaz. Durduğu an zaten bozulma ve yıkım başlar. Çünkü yaratılışın doğasında gayret, hareket ve üretkenlik vardır. Ne zaman ki bu hareket ve üretkenlik sekteye uğrar, insanlığın yıkımı da o gün başlar.
İnsan kendi doğasının dışına çıkıp atalete boyun eğdi mi; hem fiziksel hem de zihinsel olarak sorunlar yaşamaya başlıyor. Kendini korunaklı gördüğü konfor kafesine koyup oradan da kendine yettiği düşüncesiyle hayatını idame etmeye başlayınca; hayatın zorluklarıyla temas etmediği için daha mutlu olacağı zehabına kapılıyor. Ama dünya hayatı ve insanın doğası maalesef bu halde ne mutluluğu ne de huzuru buluyor. Çünkü “Hayat konforun bittiği yerde başlar.” denilir. Ve bugünün insanı bunu fevkalade tecrübe ediyor.
Belki birkaç asır önce kralların saraylarında olmayan kolaylık ve rahatlığı yaşıyoruz. Ama yine de çoğunluk hâlâ bu kolay ve rahat hayatın içinde tabiri caizse “mesut ve bahtiyar” olamıyor. Çünkü gayret ve çabanın azaldığı bir yaşam ancak fiziksel ve ruhsal hasarlar oluşturuyor.
Ulaşım kolay, iletişim kolay, yemek ve gıdaya ulaşım kolay vb. hayatın birçok alanında kolaylıklar yaşıyoruz. Peki, bu kolaylıklar içinde insan nereye doğru evriliyor? Daha çok üreten bir varlığa mı yoksa kendi kendini tüketip bir konfor bağımlısına mı dönüştü? Tüm bağımlılıklarda olduğu gibi artık insan iradesini kullanamayan, çıkan her yeni ürünle biraz daha tembelliğe yenik düşüp; içinde bulunduğu hayatın bir parçası olmaktan uzaklaşıyor.
Ne hazindir ki bu rahat hayat onun kaygı ve korkularını arttırıp psikolojik olarak da direncini zayıflatıyor. “Hiçbir acı bana dokunmasın” derken daha büyük acıların bir parçası oluyor. Hayat sevincini, amacını ve neşvesini yitirmeye başlıyor. Çünkü keder ve hüznü yaşamak canlılığımızın bir parçasıdır. Bize olumsuz gibi gözükse de çoğu sevinçler onun ardında saklıdır. O hüznü yaşamadan o sevinci de yaşayamayız.
“Hareketsiz olanlar endişe ve korku duyarlar; hareketli olanlar cesaret ve özgüven. Eğer korkuyu yenmek istiyorsanız evde oturup düşüncelere dalmayın. Dışarı çıkın ve meşgul olun.” (Dale Carnegie)
“Bir işi bitirdiğin zaman başka bir işle uğraş” mesajını doğru anlamak gerekiyor. İnsan değerini, kendine olan özgüvenini yaptığı ve bitirdiği işler sayesinde kazanır. İnsanın kendine kıymet biçmesi yaptığı işler mesabesindedir. Nasıl ki aslan yattığı yerden bellidir, insan da yaptığı işlerden, aldığı sorumluluklardan bellidir. Onun içindir ki daha çocukluk çağında insanın sorumluluk alması, işe yarar olduğu hissini yaşaması insan hayatı için ciddi bir öğretidir.
Bugün toplumsal olarak sorumsuzluktan dem vuruluyorsa bir durup bakalım; yetişkin insan gerçekten yetişmekte olan genç bedenlere yeterince güvenip sorumluluk verebiliyor mu? Yoksa zaten yapamaz, anlamaz kabilinden sözlerle çocukların iştiyakını ve yeteneklerini görmezden gelip onların mutlu ve üretken olma haklarını ellerinden mi alıyor?
“Bir mekanik çocuğum ben
Bir mekanik oyuncak çocukken
Ne emredilirse öyle eylerim, sormam neden
Hiç yaşamadım ki ölemem o yüzden…”
Şu hayat hikâyemizi yaşarken en çok çalıştırmamız gereken melekelerimizden biri de akıl melekesi. Tabiî ki bütün uzuvlarımız birbirinden kıymetli ve bir o kadar değerli. Ve kullanılmayan her şey küçülmeye, bozulmaya, atalete doğru geriler. Hâlbuki hayat her gün yenilenmesi gereken ve iki günün aynı olmaması için çalışılan bir diyardır. Bu diyara sadece eğlence, tembellik ve hazlarını gerçekleştirme amacını koyanlar kendi elleriyle kendilerini ve etrafındakileri tahrip ve tahrif ederler…
Atalet en büyük felakettir. İnsanı yoran çalışması değil; çoğu zaman ya çalışmaması ya da A. Hamdi Tanpınar’ın belirttiği gibi: “Fakat insan beyhude çalışırsa çabuk yorulur. Bakın hepimiz yorgunuz.” şeklindeki tespittir. Çalışmak insana izzet verir, tembellik zillet… Çalışmak ümit etmektir, tembellik ‘ümidim yok’ demektir. Çalışmak, elindeki tohumun ve ellerinin gücünü bilmektir. Elinden geleni yapmaktır. Tembellik, ne tohumun ne de ellerinin farkında olmaktır.
Tembellik, insan için gereksiz birçok düşünceye kapı aralar. Ve bir defa oraya bu vesveseli, kaygıyı tetikleyen düşünceler girdiyse; zihnin artık buradan çıkması o kadar kolay olmaz. Öyle ki bazen kişi tasvip etmediği hal ve davranışlar içine de girebilir. Maddi-manevi rızık peşinde olan bir insan ise bu tarz boşluklara hayatında yer bırakmadığı için; doğal olarak çağın depresif ve agresif hastalıklarından kendini korumuş olur.
İnsan çok yönlü bir varlıktır. Ve birçok yetenek barındırır içinde. Eğer bu yetenekleri gün yüzüne çıkaramazsa, gayretini, iştiyakını bu yönde kullanmazsa maalesef bedensel ve bilişsel olarak bir handikabın içerisine girer.
Oysa doğan güne selam verenler, erken kalkıp hayatın bereketini, hem bedenlerine hem ruhlarına, hem dünya hem ukbalarına iyi gelecek işler içinde olanlar sanki başka bir dünyada yaşıyorlar izlenimini verirler. Sanki onların yirmi dört saatleri değil kırk saatleri varmış gibi birçok gayretin içinde olabiliyorlar. İki ayrı bakış açısı, iki ayrı dünya inşa ediyor. Biri her günün bir değer ve kıymet olduğunun farkında olarak kendini değerli hissederken; öteki aynı günün tekrarı olan bir hissiyatla kendisine verilen kıymeti de anlayamadan zamanın helak ettikleri içinde yer almaya başlıyor…
“İnsan için ancak çalıştığı kadar vardır. Şüphesiz onun çalışması ileride görülecektir. Sonra çalışmasının karşılığı kendisine tastamam verilecektir” (Necm, 39-41)
Sabırla çalışmak, aceleci olmamak, verilen her dakikanın mutlaka karşılığını alacağını bilmek, buradan emin olmak insanı asla tembelliğe itmez. “İlk adımınızı inançla atın. Tüm merdiveni görmek zorunda değilsiniz; yeter ki siz ilk adımı atın.” (Martin Luther)
“İşin küçüğü büyüğü olmaz” denilir. Hepsi değerlidir. Zaten küçükten başlamayan büyük işlere de talip olamaz. Her yaşın, her çağın sorumlulukları varsa herkesin de yapacağı işleri olması lazım. Kimine ‘küçüksün’ kimine ‘yaşlısın’ sınıflandırmasıyla haksızlık yapılmaması gerekiyor. Herkes bir şeyler üretecek yaştadır. Yeter ki insanların güç kaynakları, içsel motivasyonları zarar görmesin. Tembellik bir arıza halidir. Normalleştirilmemeli hatta yeri geldiğinde tepkisel yaklaşılmalı. “Kazanılmayan bir ekmek hem yüz karası hem düşmanın maskarası” düşüncesiyle yaklaşılmalıdır. “Kesinlikle hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir yemek yememiştir.” (Buhari)
Nerde hareket orada bir bereket ve rahmet saklıdır. Bu bereket ve rahmetin içinde olmak için yarın çok geç olabilir, bugün elimizden ne geliyorsa onu en güzel bir şekilde yapmaya çalışalım.
“Onlar, ne ticaret ne alışverişin kendilerini Allah’ı anmaktan, namazı kılmaktan ve zekât vermekten alıkoymadığı insanlardır. Onlar, gözlerin ve gönüllerin dehşetle sarsılacağı bir günden korkarlar.” (Nur, 37)
İlgili Yazılar
Sosyal Medya Tecessüs Damarını Çatlatmak İçindir
İslâm toplumu diye, başkalarının özel alanlarına göz-kulak kesilmenin kesin olarak ayıp sayıldığı topluma denir. Terbiye edicisi Allah olmayan, hatta ‘terbiye’ terimini tümüyle kullanımdan kaldırmış toplumlarda ise tecessüs bir yaşam tarzıdır. İslâm toplumunda fertlerin yapacakları (anlık, günlük, haftalık) çok önemli salih ameller vardır. Bu ameller mü’minlere, başkalarının özel hayatlarına meraktan dalgıçlar yollamalarına izin ve fırsat vermez.
Birlikte Yaşamak Neden Zor Olsun?
İnsan olma gerçeği siyah- beyaz, Kürt- Türk, zengin- fakir, güçlü- güçsüz, aristokrat- proleter diye sınıflara ayırılınca biri diğerini farklı görmeye başladı. Hâlbuki hepsi de etten kandan müteşekkil, ihtiyaçları aynı olan, acıkan, uyuyan, hasta olan ve bir diğerinin yardımına muhtaç olan varlıklardı. Çoğalma tutkusu, yok olma endişesi, gelecek kaygısı, geçmişin korkusu hepsinde vardı. Güçlü olma çabası güçsüzü ezmek içindi. Ötekine kene gibi yapışıp semirdikçe güçlenir, semirdiğini güçsüzleştirdikçe pazusu kuvvetlenir, bununla iftihar eder, semirmeye devam ederdi zavallı muhteris insan.
Kişisel Tarihimizin Yol Dönümleri
Acı ya da tatlı, yaşadığımız her hikâye bize sabrı, aklı ve kalbi birlikte yoğurmayı, dua ve eylemi bir arada tutmayı, kendi hayat mücadelesinde bir başkasının da huzur bulmasını sağlamayı, birlikte direnmeyi, topluca değişmeyi, sevmeyi ve çok sevmeyi, kuşu, çiçeği, böceği dinlemeyi, hüznü, acıyı, kederi, umudu, ümidi, neşeyi hissedip hissettirebilmeyi, bizi biz yapan bütün zorlukların üstesinden gelebilmeyi, en önemlisi de her insanın sonunda bir hikâye olacağını, onun bunun değil kendi hikâyesini yazmanın ve yaşamanın bilincini, kadir ve kıymetini, bunun kahramanlığını öğretir.
Bir “Çocuk ve Aile Dergisi” Çıkarma Serüveni
Düşünüyoruz… Bir dergi olsa diyoruz; bütün aileyi kapsayacak, her yaş grubu çocuğa hitap edebilecek, anne babaların da sahiplenebileceği, okuyup okutabilecekleri, eğitici, öğretici, eğlendirici.
Biz mi çıkarsak diyoruz sonra. Ama nasıl? Gücümüz yeter mi? Öncelikle en azından beş sayıyı hazırlamalıyız ki devamının gelip gelmeyeceğini görelim. Deniyoruz ve olabileceğini görüyoruz. Adını da “Adak Çocuk” koyuyoruz dergimizin, hak yola adanmış nesillere bir dua niyetine.
Her ay içerik hazırlama, bilgisayarda temize geçirme, ressama verme, metin ve resimlerin uyumu için kontrol ve düzeltme, renk ayırımına götürme, matbaaya gönderme, heyecanla dergilerin baskıdan gelmesini bekleme, dergiler evin kapısına geldiğinde “acaba bir hata var mı” endişesiyle daha kapıdan içeri almadan göz gezdirme…
Ağ Toplumu ve Mahremin İfşası
Modernizmin dayattığı şeffaf ağ toplumu projesi insanı insan kılan pek çok dini, fıtri veya kültürel değeri kendi varoluşu için tehdit olarak görmektedir. Bu değerlerin en başında ise şüphesiz mahremiyet gelmektedir. Çünkü; biricikliğimizi, özgünlüğümüzü ve kişisel varlığımızı mahrem sınırlarımız korur. Oysa bizim olanı, bize ait olanı başkalarına açtığımızda artık o aynı zamanda kamusallaşmıştır da. Ancak insan, ahlakı, bilgisi, tecrübesi gibi ulvi değerleriyle kamusal alana katkı sağlayan bir özne olmalıyken, kamusal alanın bir nesnesi olmamalıdır.