Diyanet İslâm Ansiklopedisi’nde tecessüs, “bir kimsenin özel durumunu merak edip öğrenmek için onun bilgisi ve rızası dışında gizlice araştırma yapmak” olarak tanımlanmaktadır. Kitabımız Kur’ân, tecessüse dair söylenecekleri bir vav harfi, bir lâ edatı ve ‘tecessesû’ fiiline sığdırmış, bunu da zandan sakındıran ve gıybetten men eden iki nehiy arasına yerleştirmiştir. Ve lâ tecessesû: Tecessüs yapmayın! Zannın çoğundan kaçının, başkalarının gizliliklerini araştırmayın, gıybet yapmayın. (Hucurât, 12). Demek ki bir iman toplumunda, gıybet ve tecessüsü bitirmek için birer kelimelik uyarı yeterliymiş.
İslâm toplumu diye, başkalarının özel alanlarına göz-kulak kesilmenin kesin olarak ayıp sayıldığı topluma denir. Terbiye edicisi Allah olmayan, hatta ‘terbiye’ terimini tümüyle kullanımdan kaldırmış toplumlarda ise tecessüs bir yaşam tarzıdır. İslâm toplumunda fertlerin yapacakları (anlık, günlük, haftalık) çok önemli salih ameller vardır. Bu ameller mü’minlere, başkalarının özel hayatlarına meraktan dalgıçlar yollamalarına izin ve fırsat vermez. Her şeyden önce mü’minlerin her an Allah’ı anmak gibi bir ödevleri vardır ve bu ödev onları boş ve çirkin işlerle ilgilenmekten alıkoyar. Gayrimüslim bir toplumda ise insanların özel hayatlarıyla alâkadar olmak sıradan bir iştir.
Allah kötülüklerin hem engellenmesini hem de faş edilmeyip, örtülmesini emreder. Cahiliye toplumu ise tam aksine, marufun önlenmesi ve örtülmesini esas alır. İslâm toplumu nezaket toplumudur, kalplerin temizliği gibi gözlerin, kulakların, el ve ayakların temizliği de esastır. Allah mü’min erkekleri kadınlara gözlerini dikmekten sakındırır, bakışlarını indirmelerini emreder. Ardından emri mü’min kadınlara yöneltir. Çünkü kalp ve niyet temizliği kadın için de geçerlidir. Demek ki gözler, ağyarın beden dünyasına tecessüs casusları göndermek için başvurulacak giriş kapıları gibidir. Kişi kendi ahlâk kapılarını sıkı kapatmalı, başkalarının kapılarını da tıklamamalıdır. Nefsinin behimî arzularına yenik düşüp, tecessüs günahına dalmaktan korunmanın ilk adımı, gözlere hâkim olmakla atılmaktadır.
Tecessüsle köken birliğine sahip olan casusluk, başkalarının sırlarına yönelik bilgiler edinme işi olup, İslâmî yönetimin gerekli gördüğü alanlarda, Allah’ın koyduğu sınırları aşmamak koşuluyla bir kamu hizmeti olarak icra edilecektir fakat bu kamu hizmeti hiçbir zaman Hucurât suresinin 12. ayetini ihlâl eden bir mahiyette olamaz.
***
Allah’ın tecessüsü yasaklayan bir kelimelik nehyinin muhataplarının mü’minler olduğu unutulmamalıdır. Günümüze gelince, Allah’ın bir tek değil, tüm buyruklarının, bütün hudûdullahın tarumar edildiği, Allah’ın bir müzisyen kadar bile sözünün geçmediği bir toplumda tecessüse dair ne söylenebilir ki? Tecessüsün yaşam biçimine dönüştüğü bir toplumsal dönüşümden bahsediyoruz. Aslında birazdan açıklamaya çalışacağımız üzere, günümüzde, tanımına uygun bir tecessüsten bahsetmek de pek mümkün değildir. Bu bahiste şu incelik asla göz ardı edilmemelidir: Kur’ân’ın “tecessüs yapmayın!” buyruğunun muhatabı mü’minlerdir. Günümüzde ise emrin kendisinde makes bulduğu muhataplar yok denecek kadar azalmıştır. Zira günümüzde beşeriyet büyük bir tecessüs devrimi yapmış bulunmaktadır. Bu devrimi biraz daha açmamız gerekmektedir.
Tecessüs kelimesi, korunaklı hâldeki mahremiyete yönelik özel bir ‘ilgiyi’ ele vermektedir. Mütecessis, kilitli kapılar ardındaki mahremiyeti ihlâl etmeye yönelik bilinçli adımlar atan kişidir. Günümüzde işte bu tanım tersine dönmüştür.
Artık bir mütecessise ihtiyaç kalmamıştır çünkü insanlar mütecessisi zahmetten kurtarmakta, büyük bir özveri(!) ile bizzat kendi elleriyle kendilerini tecessüse elverişli hâle getirmektedirler. Özgürlükçü felsefenin bireyleştirdiği kadın ve erkek cinsler mahremiyet adına neleri var neleri yoksa, tam bir açık hava müzesi görünümünde, kamunun hizmetine(!) sunmuş bulunmaktadırlar. Dilerseniz buna müze yerine, bir mezat ya da teşhir salonu da diyebilirsiniz. Bu pazarda ar, namus, hâyâ, edep, ayıp, sır, mahremiyet adına her ne varsa bulmak mümkündür; her şey satılıktır. Satışa konu edilmeyen hemen hiçbir şey bırakılmamıştır. Allah’ın “birbirinizin gizli-saklı sırlarını araştırmayın!” buyruğu bu pazarda adeta, “gizli-saklı hiçbir şeyiniz kalmasın” anlayışına evrilmiş gibidir. Ceketin astarı dışına çevrilmiştir.
Meselenin acıtıcı yanı şu ki, bu işte artık din farkı kalmamıştır. Hatta ismi ismimize, cismi cismimize benzeyen kadın ve erkekler diğer din ve inanç mensuplarına fark atmaktadırlar. Düşünebiliyor musunuz, sosyal medya ‘meydan okuyan yirmili yaşlar’ diye bir numara keşfediyor ve insanımız sosyal medyanın bu numarasını emir telakki ederek yirmili yaşlar görselleri paylaşma yarışına girişiyor. ‘Yirmili yaşlar’ etkinliğinin, sosyal medyada olan-bitenlerin en masumu olduğunu söyleyeceklere hiçbir itirazımız yoktur. Zaten biz de ‘en masum’ icatlardan bir örnekle meramımızı anlatmak istedik. Artık kendilerinden ‘muhafazakâr’ olarak bahsedilmesinin yerli yerince olduğuna kanaat getirdiğimiz ‘Müslüman’ kesimlerin mahremiyetlerini başkalarıyla paylaşmaya olan bu arzulu hâllerini gördükçe, Müslümanlar olarak mücadele cephemizi gözden geçirmemiz gerektiğine olan kanaatimiz pekişmektedir.
Hanımının adını başkalarının duymasından hoşlanmayan Müslüman geçmişimizin izan ve ferasetini gün yüzüne çıkartabilmek için artık arkeolojik kazılara ihtiyaç olacaktır. Sosyal medya denilen iletişim-eğlence ortamlarının muhafazakâr kimselere kendi evlerinden daha güvenlikli geldiği açıktır.
Kadına ve erkeğe, kadınlığa ve erkekliğe dair her şey, -eğer kaldıysa- aileye dair ne varsa sosyal medya denilen ortalığın malı olmuştur.
Eşler birbirleriyle paylaşmadıkları şeyleri sosyal medya arkadaşlarıyla paylaşmaktadırlar. Bir anne adayının hamilelik sürecine dair ayrıntılarını, belki kocası bilmiyorsa da, sosyal medya arkadaşları biliyordur. İsrail’in Kudüs ve Gazze saldırılarında, Filistinlilerin safını tutan insanların sosyal medyada, oranın sahipleri olan Siyonistleri sırdaş edinmelerinin izahını yapacak tezlere ihtiyaç vardır.
Çocukluk ve gençlik yıllarımızda mahremiyete savaş açmış bulvar gazeteleri vardı. Sinemaya gitmemiz babalarımızın kaşlarını çatma sebebiydi. Sosyal diye tabir edilen medya ise tüm bu sorunları kökünden ‘çözdü’. Artık yeryüzündeki kişi sayısı kadar bulvar gazetesi, aynı sayıda sinema, aynı sayıda mahremiyet düşmanı eğlence vb. var. Babalarla oğullar sosyal medya mihrabının ardında, aynı safta kenetlenmiş bulunmaktadırlar.
İnsan kendisine ve ailesine ait nitelik, özellik ve değerlerini neden başkalarının tecessüs merakına arz eder? Güney Koreli felsefeci Byung-Chul Han diyor ki, dijital panoptikonun inşasına aktif olarak katılıyoruz. Hatta soyunarak, Quantified Self [nicelikleştirilmiş benlik] hareketinin milyonlarca taraftarı gibi bedenimizi kablolara bağlayıp onunla ilgili verileri gönüllü olarak ağa yollayarak panoptikonu desteklemiş oluyoruz. Yeni egemenlik bize suskunluk dayatmadığı gibi bizi sürekli paylaşmaya, katılmaya, görüşlerimizi, ihtiyaçlarımızı, arzularımızı ve eğilimlerimizi iletişimin dolaşımına sokmaya, hatta hayatımızı anlatmaya teşvik etmektedir. Chul Han’ın şu satırları konuyu daha anlaşılır kılıyor: “Bugün hiçbir cebir, hiçbir emir ve yönerge olmadan gönüllü olarak kendimizi ifşa ediyoruz. Kendimiz hakkındaki her türlü veri ve bilgiyi gönüllü olarak ağa koyuyor ve hakkımızda kimin, ne zaman, hangi vesileyle, hangi bilgiyi edineceğini bilmiyoruz.” “Gönüllü olarak özel koruma alanlarından vazgeçiyor ve kendimizi içimize nüfuz eden ve üstümüze ışık tutan dijital ağlara maruz bırakıyoruz.”
Kendi toplumumuzu düşündüğümüzde Chul Han’ın tespitleri eksik bile. Hoş ‘kendi toplumumuz’ kalmadı ya, küresel mumyalar cemiyetinin ‘bizim toplumumuz’ dediğimiz kompartımanında panoptikonu -son sistem- inşa eden, yöneten ve gönüllü olarak panoptikonda gözetlenmeye talip olanlar bizleriz.
***
Yunan mitoloji kahramanı Sisyphos’un tepenin zirvesine çıkarmaya çalıştığı, tam zirveye varmak üzereyken her seferinde yuvarlanıp aşağıya düşen büyük taş misali, bizi hakikate sevk edenlere inat, hakikatten düşüp aşağılara yuvarlanan varlıklar olmayı tercih ediyoruz. Bizi hidayete yeden Allah, hakikati bulmamız adına ne buyurmuşsa, onun aksini yapmaya programlamışız kendimizi. Allah tecessüs etmeyin buyurmuş, biz ise tecessüsü bir yaşam biçimine dönüştürmüşüz. Tecessüs merakı insan yavrusu bir cenin olarak henüz anne karnındayken gelip bizi bulmakta, Big Brother’ın, 1984 romanından fırlamış, dijital panoptikonun lanet olası cihazlarının ışınsal çöpleri vasıtasıyla her yerimizi kurcalanmaktadır. Big Brother’ı anladık da, anne-babamız biz ceninden ne istiyordu, onu anlamadık. Anladığımız tek şey var: Mahremiyet deyince liste başına giren hamilelikle yüklü annemiz ve yanında eşi (babamız) olacak o zat görüntüleme cihazlarıyla annemizin rahmini, rahmin içindeki beni, hâsılı bütün mahremiyetini neden dünya-âleme açmıştır?
Acı ama gerçek: İnsan cahiliye açılmasında (teberrüc) sınır tanımamaktadır. Takva elbisesinin koruyuculuğu ve verdiği sımsıcak huzur, yerini insanın bütünüyle bedenini namussuzların şehveti önünde bir teşhir ürününe dönüştürmesine bırakmış vaziyettedir. Çözülme, dağılma, bozgun bir bütün demek ki. Çürümeyi şayet hayatın bir alanında görüyorsak, bu, görüşümüzün sığ olduğu anlamına gelir. Çürümenin her yerde olduğunu fark etmeliyiz. Fakat meyus olmaya da gerek yoktur. Umutsuzluk tamamen kâfirlere hastır.
Hayatta her zaman iyiliğin imkânları kötülüğünkinden daha çok ve daha güçlüdür. Allah var, imkân da var. Yeter ki biz neyi aradığımızı bilelim.
Acı ya da tatlı, yaşadığımız her hikâye bize sabrı, aklı ve kalbi birlikte yoğurmayı, dua ve eylemi bir arada tutmayı, kendi hayat mücadelesinde bir başkasının da huzur bulmasını sağlamayı, birlikte direnmeyi, topluca değişmeyi, sevmeyi ve çok sevmeyi, kuşu, çiçeği, böceği dinlemeyi, hüznü, acıyı, kederi, umudu, ümidi, neşeyi hissedip hissettirebilmeyi, bizi biz yapan bütün zorlukların üstesinden gelebilmeyi, en önemlisi de her insanın sonunda bir hikâye olacağını, onun bunun değil kendi hikâyesini yazmanın ve yaşamanın bilincini, kadir ve kıymetini, bunun kahramanlığını öğretir.
İnsan olma gerçeği siyah- beyaz, Kürt- Türk, zengin- fakir, güçlü- güçsüz, aristokrat- proleter diye sınıflara ayırılınca biri diğerini farklı görmeye başladı. Hâlbuki hepsi de etten kandan müteşekkil, ihtiyaçları aynı olan, acıkan, uyuyan, hasta olan ve bir diğerinin yardımına muhtaç olan varlıklardı. Çoğalma tutkusu, yok olma endişesi, gelecek kaygısı, geçmişin korkusu hepsinde vardı. Güçlü olma çabası güçsüzü ezmek içindi. Ötekine kene gibi yapışıp semirdikçe güçlenir, semirdiğini güçsüzleştirdikçe pazusu kuvvetlenir, bununla iftihar eder, semirmeye devam ederdi zavallı muhteris insan.
Düşünüyoruz… Bir dergi olsa diyoruz; bütün aileyi kapsayacak, her yaş grubu çocuğa hitap edebilecek, anne babaların da sahiplenebileceği, okuyup okutabilecekleri, eğitici, öğretici, eğlendirici.
Biz mi çıkarsak diyoruz sonra. Ama nasıl? Gücümüz yeter mi? Öncelikle en azından beş sayıyı hazırlamalıyız ki devamının gelip gelmeyeceğini görelim. Deniyoruz ve olabileceğini görüyoruz. Adını da “Adak Çocuk” koyuyoruz dergimizin, hak yola adanmış nesillere bir dua niyetine.
Her ay içerik hazırlama, bilgisayarda temize geçirme, ressama verme, metin ve resimlerin uyumu için kontrol ve düzeltme, renk ayırımına götürme, matbaaya gönderme, heyecanla dergilerin baskıdan gelmesini bekleme, dergiler evin kapısına geldiğinde “acaba bir hata var mı” endişesiyle daha kapıdan içeri almadan göz gezdirme…
Yaşam ve ölüm ikilisi hangi ikili kümesine dâhil edilebilir? Ölüm denen gerçeklik yaşamın olmaması hali midir; yoksa ölüm denen gerçeklik yaşam gerçekliğinin ikizi midir? İlki daha makul görünmektedir. Ezdad ikilisindendir yaşam ve ölüm kavramları. Bir olgunun iki ayrı olayı gibidir sanki.
İrade etmek tercih etmektir. Her tercih de bir vazgeçiş ve bir kabule yaslanır. Ancak yapılan tercihler sağlam değerler düzeni üzerinde temelleniyorsa bir anlam ifade ederler. İrade dediğimiz öyle güçlü bir mekanizmadır ki insan varlığını en zirveye çıkaran bir güç… Aynı zamanda kullanılmadığında ya da yanlış kullanıldığında insanı en ilkel ve canlıların en şerlisi haline dönüştüren bir güç…
Sosyal Medya Tecessüs Damarını Çatlatmak İçindir
Diyanet İslâm Ansiklopedisi’nde tecessüs, “bir kimsenin özel durumunu merak edip öğrenmek için onun bilgisi ve rızası dışında gizlice araştırma yapmak” olarak tanımlanmaktadır. Kitabımız Kur’ân, tecessüse dair söylenecekleri bir vav harfi, bir lâ edatı ve ‘tecessesû’ fiiline sığdırmış, bunu da zandan sakındıran ve gıybetten men eden iki nehiy arasına yerleştirmiştir. Ve lâ tecessesû: Tecessüs yapmayın! Zannın çoğundan kaçının, başkalarının gizliliklerini araştırmayın, gıybet yapmayın. (Hucurât, 12). Demek ki bir iman toplumunda, gıybet ve tecessüsü bitirmek için birer kelimelik uyarı yeterliymiş.
İslâm toplumu diye, başkalarının özel alanlarına göz-kulak kesilmenin kesin olarak ayıp sayıldığı topluma denir. Terbiye edicisi Allah olmayan, hatta ‘terbiye’ terimini tümüyle kullanımdan kaldırmış toplumlarda ise tecessüs bir yaşam tarzıdır. İslâm toplumunda fertlerin yapacakları (anlık, günlük, haftalık) çok önemli salih ameller vardır. Bu ameller mü’minlere, başkalarının özel hayatlarına meraktan dalgıçlar yollamalarına izin ve fırsat vermez. Her şeyden önce mü’minlerin her an Allah’ı anmak gibi bir ödevleri vardır ve bu ödev onları boş ve çirkin işlerle ilgilenmekten alıkoyar. Gayrimüslim bir toplumda ise insanların özel hayatlarıyla alâkadar olmak sıradan bir iştir.
Allah kötülüklerin hem engellenmesini hem de faş edilmeyip, örtülmesini emreder. Cahiliye toplumu ise tam aksine, marufun önlenmesi ve örtülmesini esas alır. İslâm toplumu nezaket toplumudur, kalplerin temizliği gibi gözlerin, kulakların, el ve ayakların temizliği de esastır. Allah mü’min erkekleri kadınlara gözlerini dikmekten sakındırır, bakışlarını indirmelerini emreder. Ardından emri mü’min kadınlara yöneltir. Çünkü kalp ve niyet temizliği kadın için de geçerlidir. Demek ki gözler, ağyarın beden dünyasına tecessüs casusları göndermek için başvurulacak giriş kapıları gibidir. Kişi kendi ahlâk kapılarını sıkı kapatmalı, başkalarının kapılarını da tıklamamalıdır. Nefsinin behimî arzularına yenik düşüp, tecessüs günahına dalmaktan korunmanın ilk adımı, gözlere hâkim olmakla atılmaktadır.
Tecessüsle köken birliğine sahip olan casusluk, başkalarının sırlarına yönelik bilgiler edinme işi olup, İslâmî yönetimin gerekli gördüğü alanlarda, Allah’ın koyduğu sınırları aşmamak koşuluyla bir kamu hizmeti olarak icra edilecektir fakat bu kamu hizmeti hiçbir zaman Hucurât suresinin 12. ayetini ihlâl eden bir mahiyette olamaz.
***
Allah’ın tecessüsü yasaklayan bir kelimelik nehyinin muhataplarının mü’minler olduğu unutulmamalıdır. Günümüze gelince, Allah’ın bir tek değil, tüm buyruklarının, bütün hudûdullahın tarumar edildiği, Allah’ın bir müzisyen kadar bile sözünün geçmediği bir toplumda tecessüse dair ne söylenebilir ki? Tecessüsün yaşam biçimine dönüştüğü bir toplumsal dönüşümden bahsediyoruz. Aslında birazdan açıklamaya çalışacağımız üzere, günümüzde, tanımına uygun bir tecessüsten bahsetmek de pek mümkün değildir. Bu bahiste şu incelik asla göz ardı edilmemelidir: Kur’ân’ın “tecessüs yapmayın!” buyruğunun muhatabı mü’minlerdir. Günümüzde ise emrin kendisinde makes bulduğu muhataplar yok denecek kadar azalmıştır. Zira günümüzde beşeriyet büyük bir tecessüs devrimi yapmış bulunmaktadır. Bu devrimi biraz daha açmamız gerekmektedir.
Artık bir mütecessise ihtiyaç kalmamıştır çünkü insanlar mütecessisi zahmetten kurtarmakta, büyük bir özveri(!) ile bizzat kendi elleriyle kendilerini tecessüse elverişli hâle getirmektedirler. Özgürlükçü felsefenin bireyleştirdiği kadın ve erkek cinsler mahremiyet adına neleri var neleri yoksa, tam bir açık hava müzesi görünümünde, kamunun hizmetine(!) sunmuş bulunmaktadırlar. Dilerseniz buna müze yerine, bir mezat ya da teşhir salonu da diyebilirsiniz. Bu pazarda ar, namus, hâyâ, edep, ayıp, sır, mahremiyet adına her ne varsa bulmak mümkündür; her şey satılıktır. Satışa konu edilmeyen hemen hiçbir şey bırakılmamıştır. Allah’ın “birbirinizin gizli-saklı sırlarını araştırmayın!” buyruğu bu pazarda adeta, “gizli-saklı hiçbir şeyiniz kalmasın” anlayışına evrilmiş gibidir. Ceketin astarı dışına çevrilmiştir.
Meselenin acıtıcı yanı şu ki, bu işte artık din farkı kalmamıştır. Hatta ismi ismimize, cismi cismimize benzeyen kadın ve erkekler diğer din ve inanç mensuplarına fark atmaktadırlar. Düşünebiliyor musunuz, sosyal medya ‘meydan okuyan yirmili yaşlar’ diye bir numara keşfediyor ve insanımız sosyal medyanın bu numarasını emir telakki ederek yirmili yaşlar görselleri paylaşma yarışına girişiyor. ‘Yirmili yaşlar’ etkinliğinin, sosyal medyada olan-bitenlerin en masumu olduğunu söyleyeceklere hiçbir itirazımız yoktur. Zaten biz de ‘en masum’ icatlardan bir örnekle meramımızı anlatmak istedik. Artık kendilerinden ‘muhafazakâr’ olarak bahsedilmesinin yerli yerince olduğuna kanaat getirdiğimiz ‘Müslüman’ kesimlerin mahremiyetlerini başkalarıyla paylaşmaya olan bu arzulu hâllerini gördükçe, Müslümanlar olarak mücadele cephemizi gözden geçirmemiz gerektiğine olan kanaatimiz pekişmektedir.
Hanımının adını başkalarının duymasından hoşlanmayan Müslüman geçmişimizin izan ve ferasetini gün yüzüne çıkartabilmek için artık arkeolojik kazılara ihtiyaç olacaktır. Sosyal medya denilen iletişim-eğlence ortamlarının muhafazakâr kimselere kendi evlerinden daha güvenlikli geldiği açıktır.
Eşler birbirleriyle paylaşmadıkları şeyleri sosyal medya arkadaşlarıyla paylaşmaktadırlar. Bir anne adayının hamilelik sürecine dair ayrıntılarını, belki kocası bilmiyorsa da, sosyal medya arkadaşları biliyordur. İsrail’in Kudüs ve Gazze saldırılarında, Filistinlilerin safını tutan insanların sosyal medyada, oranın sahipleri olan Siyonistleri sırdaş edinmelerinin izahını yapacak tezlere ihtiyaç vardır.
Çocukluk ve gençlik yıllarımızda mahremiyete savaş açmış bulvar gazeteleri vardı. Sinemaya gitmemiz babalarımızın kaşlarını çatma sebebiydi. Sosyal diye tabir edilen medya ise tüm bu sorunları kökünden ‘çözdü’. Artık yeryüzündeki kişi sayısı kadar bulvar gazetesi, aynı sayıda sinema, aynı sayıda mahremiyet düşmanı eğlence vb. var. Babalarla oğullar sosyal medya mihrabının ardında, aynı safta kenetlenmiş bulunmaktadırlar.
İnsan kendisine ve ailesine ait nitelik, özellik ve değerlerini neden başkalarının tecessüs merakına arz eder? Güney Koreli felsefeci Byung-Chul Han diyor ki, dijital panoptikonun inşasına aktif olarak katılıyoruz. Hatta soyunarak, Quantified Self [nicelikleştirilmiş benlik] hareketinin milyonlarca taraftarı gibi bedenimizi kablolara bağlayıp onunla ilgili verileri gönüllü olarak ağa yollayarak panoptikonu desteklemiş oluyoruz. Yeni egemenlik bize suskunluk dayatmadığı gibi bizi sürekli paylaşmaya, katılmaya, görüşlerimizi, ihtiyaçlarımızı, arzularımızı ve eğilimlerimizi iletişimin dolaşımına sokmaya, hatta hayatımızı anlatmaya teşvik etmektedir. Chul Han’ın şu satırları konuyu daha anlaşılır kılıyor: “Bugün hiçbir cebir, hiçbir emir ve yönerge olmadan gönüllü olarak kendimizi ifşa ediyoruz. Kendimiz hakkındaki her türlü veri ve bilgiyi gönüllü olarak ağa koyuyor ve hakkımızda kimin, ne zaman, hangi vesileyle, hangi bilgiyi edineceğini bilmiyoruz.” “Gönüllü olarak özel koruma alanlarından vazgeçiyor ve kendimizi içimize nüfuz eden ve üstümüze ışık tutan dijital ağlara maruz bırakıyoruz.”
Kendi toplumumuzu düşündüğümüzde Chul Han’ın tespitleri eksik bile. Hoş ‘kendi toplumumuz’ kalmadı ya, küresel mumyalar cemiyetinin ‘bizim toplumumuz’ dediğimiz kompartımanında panoptikonu -son sistem- inşa eden, yöneten ve gönüllü olarak panoptikonda gözetlenmeye talip olanlar bizleriz.
***
Yunan mitoloji kahramanı Sisyphos’un tepenin zirvesine çıkarmaya çalıştığı, tam zirveye varmak üzereyken her seferinde yuvarlanıp aşağıya düşen büyük taş misali, bizi hakikate sevk edenlere inat, hakikatten düşüp aşağılara yuvarlanan varlıklar olmayı tercih ediyoruz. Bizi hidayete yeden Allah, hakikati bulmamız adına ne buyurmuşsa, onun aksini yapmaya programlamışız kendimizi. Allah tecessüs etmeyin buyurmuş, biz ise tecessüsü bir yaşam biçimine dönüştürmüşüz. Tecessüs merakı insan yavrusu bir cenin olarak henüz anne karnındayken gelip bizi bulmakta, Big Brother’ın, 1984 romanından fırlamış, dijital panoptikonun lanet olası cihazlarının ışınsal çöpleri vasıtasıyla her yerimizi kurcalanmaktadır. Big Brother’ı anladık da, anne-babamız biz ceninden ne istiyordu, onu anlamadık. Anladığımız tek şey var: Mahremiyet deyince liste başına giren hamilelikle yüklü annemiz ve yanında eşi (babamız) olacak o zat görüntüleme cihazlarıyla annemizin rahmini, rahmin içindeki beni, hâsılı bütün mahremiyetini neden dünya-âleme açmıştır?
Acı ama gerçek: İnsan cahiliye açılmasında (teberrüc) sınır tanımamaktadır. Takva elbisesinin koruyuculuğu ve verdiği sımsıcak huzur, yerini insanın bütünüyle bedenini namussuzların şehveti önünde bir teşhir ürününe dönüştürmesine bırakmış vaziyettedir. Çözülme, dağılma, bozgun bir bütün demek ki. Çürümeyi şayet hayatın bir alanında görüyorsak, bu, görüşümüzün sığ olduğu anlamına gelir. Çürümenin her yerde olduğunu fark etmeliyiz. Fakat meyus olmaya da gerek yoktur. Umutsuzluk tamamen kâfirlere hastır.
İlgili Yazılar
Kişisel Tarihimizin Yol Dönümleri
Acı ya da tatlı, yaşadığımız her hikâye bize sabrı, aklı ve kalbi birlikte yoğurmayı, dua ve eylemi bir arada tutmayı, kendi hayat mücadelesinde bir başkasının da huzur bulmasını sağlamayı, birlikte direnmeyi, topluca değişmeyi, sevmeyi ve çok sevmeyi, kuşu, çiçeği, böceği dinlemeyi, hüznü, acıyı, kederi, umudu, ümidi, neşeyi hissedip hissettirebilmeyi, bizi biz yapan bütün zorlukların üstesinden gelebilmeyi, en önemlisi de her insanın sonunda bir hikâye olacağını, onun bunun değil kendi hikâyesini yazmanın ve yaşamanın bilincini, kadir ve kıymetini, bunun kahramanlığını öğretir.
Birlikte Yaşamak Neden Zor Olsun?
İnsan olma gerçeği siyah- beyaz, Kürt- Türk, zengin- fakir, güçlü- güçsüz, aristokrat- proleter diye sınıflara ayırılınca biri diğerini farklı görmeye başladı. Hâlbuki hepsi de etten kandan müteşekkil, ihtiyaçları aynı olan, acıkan, uyuyan, hasta olan ve bir diğerinin yardımına muhtaç olan varlıklardı. Çoğalma tutkusu, yok olma endişesi, gelecek kaygısı, geçmişin korkusu hepsinde vardı. Güçlü olma çabası güçsüzü ezmek içindi. Ötekine kene gibi yapışıp semirdikçe güçlenir, semirdiğini güçsüzleştirdikçe pazusu kuvvetlenir, bununla iftihar eder, semirmeye devam ederdi zavallı muhteris insan.
Bir “Çocuk ve Aile Dergisi” Çıkarma Serüveni
Düşünüyoruz… Bir dergi olsa diyoruz; bütün aileyi kapsayacak, her yaş grubu çocuğa hitap edebilecek, anne babaların da sahiplenebileceği, okuyup okutabilecekleri, eğitici, öğretici, eğlendirici.
Biz mi çıkarsak diyoruz sonra. Ama nasıl? Gücümüz yeter mi? Öncelikle en azından beş sayıyı hazırlamalıyız ki devamının gelip gelmeyeceğini görelim. Deniyoruz ve olabileceğini görüyoruz. Adını da “Adak Çocuk” koyuyoruz dergimizin, hak yola adanmış nesillere bir dua niyetine.
Her ay içerik hazırlama, bilgisayarda temize geçirme, ressama verme, metin ve resimlerin uyumu için kontrol ve düzeltme, renk ayırımına götürme, matbaaya gönderme, heyecanla dergilerin baskıdan gelmesini bekleme, dergiler evin kapısına geldiğinde “acaba bir hata var mı” endişesiyle daha kapıdan içeri almadan göz gezdirme…
Ölümün Anlamı – Anlamın Ölümü
Yaşam ve ölüm ikilisi hangi ikili kümesine dâhil edilebilir? Ölüm denen gerçeklik yaşamın olmaması hali midir; yoksa ölüm denen gerçeklik yaşam gerçekliğinin ikizi midir? İlki daha makul görünmektedir. Ezdad ikilisindendir yaşam ve ölüm kavramları. Bir olgunun iki ayrı olayı gibidir sanki.
Anlamlar Büyük Karakterler Küçük
İrade etmek tercih etmektir. Her tercih de bir vazgeçiş ve bir kabule yaslanır. Ancak yapılan tercihler sağlam değerler düzeni üzerinde temelleniyorsa bir anlam ifade ederler. İrade dediğimiz öyle güçlü bir mekanizmadır ki insan varlığını en zirveye çıkaran bir güç… Aynı zamanda kullanılmadığında ya da yanlış kullanıldığında insanı en ilkel ve canlıların en şerlisi haline dönüştüren bir güç…