Sinema okuryazarlığını, filmleri yalnızca bir eğlence aracı ve boş zamanları değerlendirme olarak görmenin ötesine geçen bir eylem olarak düşünebiliriz. O halde bu eylem, bir film yapıtının sunduğu anlam katmanlarını sistematik olarak incelemeyi esas aldığımızı, filmi anlamak ve anlamlandırmak için çaba sarf ettiğimizi, filmlerin üretilmesi üzerine kavrayışımızı derinleştirmeyi amaçladığımızı gösteren aktif bir süreci izah etmektedir.
Üzerinde çalıştığımız ve derinlemesine düşündüğümüz filmler, film izleme kültürünün tarih, din, sanat ve edebiyata dair kültürel bilgilere ihtiyaç duyulduğunu gösterir[2]. Nochimson’un eserinin giriş bölümünde (2012: 14-15) dile getirdiği bazı tespitler, sinema okuryazarlığının sadece “film izlemek”ten ibaret olmadığını, disiplinli ve çok boyutlu bir “okuma[3]” faaliyeti olduğunu açıklar. Bu açıklamaları sinema okuryazarlığı ile dolaylı ya da doğrudan ilişkilendirebilmek mümkündür. İlk olarak Nochimson, önemli olanın öykünün anlamını oluşturan imgeler olduğunu ve bunun bilinmesi gerektiğini söyler. Buna göre sinema okuryazarı, filmin sadece diyaloglarla ya da altyazılarla değil, görsel bir dil aracılığıyla anlatıldığını bilir. Kompozisyon, kamera açıları, ışık, renk, kostüm, mizansen gibi unsurların “okunması” gerekir. Bu, okuryazarlığın temel taşıdır; harfleri/imgeleri okuyup anlam çıkarmaya benzer.
Sinema okuryazarı, filmin farklı anlatım kanallarını (görsel, işitsel, metinsel) aynı anda “okur” ve bunlar arasında bir bağlantı kurmaya çalışır. Nochimson sadece altyazıya bağımlı kalan birinin, görsel ve işitsel zenginliğin çoğunu kaçırabileceğine değinir, bu sebeple de gözlem becerilerini geliştirmek, yeri geldiğinde altyazılara olan bağımlılığı azaltarak, daha derin ve daha az bölünmüş bir deneyim yakalanabileceğini savunur. Nochimson, bir diğer tespitinde, filmlerin üretildikleri toplumların gözüyle izlenebilmesinin önemine dikkat çeker. O halde okurun tarih, din, sanat ve edebiyata dair kültürel bilgilere ihtiyaç duyması gerektiğini duymuş oluruz.
Hem Sinema okuryazarlığı hem de sinema okuryazarı, bir filmi “okumak” için, onun kültürel kodlarını da çözebilmeyi gerektirebilir. Yani sinema okuryazarı ve okuryazarlığı, filmin içinden çıktığı toplumun değer yargılarını, tarihsel travmalarını, sosyal yapısını ve estetik geleneklerini anlamak için oldukça önem arz etmektedir. Bu, bir romanı anlamak için yazarın yaşadığı dönemi bilmeye ya da bir ressamın fırça darbeleri ile resmettiği dünyanın derinliklerinin farkına varmaya benzer. Nochimson son olarak, sinema okuryazarlığının bir eğitim ve öğrenme süreci olduğuna dikkatleri çeker. Burada da yönetmenin ve okurun (izleyicinin) bakış açısını anlamak önemli olup yönetmenin filmografisini, sanatsal duruşunu, tematik takıntılarını ve ait olduğu sinema akımını, düşüncelerini bilmek, onun filmini daha derinlemesine “okumamızı” sağlayabilecektir. Bu aynı zamanda, bir yazarın tüm eserlerindeki ortak temaları takip etmek gibidir.
Sinema okuryazarı ve okuryazarlığı, filmleri edilgen bir şekilde tüketmekle aynı anlama gelmez. Onlarla aktif bir diyalog içine girerek, kendi kültürel önyargılarını sorgular ve filmler aracılığıyla dünyaya dair daha geniş, daha derin bir perspektif edinmeye ulaşmayı sağlayabilir. Belki de bu, hem okuryazarlık hem okuryazar kavramı için dönüştürücü gücü temsil eder; bireyi daha eleştirel, daha empatik ve daha bilgili bir insan yapar. Nochimson’un bu ifadeleri, sinema okuryazarlığının bir “beceriler ve bilgiler bütünü” olduğunu net bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu bütüne baktığımızda:
Görsel ve işitsel okuma becerileri,
Kültürel ve tarihsel bağlam bilgisi,
Yönetmenin bakış açısını anlama yetisi,
Ve nihayetinde eleştirel düşünme ve önyargılardan arınmış bir bakış açısı geliştirilmesi, sinema okuryazarlığının muhtevasını oluşturur.
Nochimson’un bu çalışması, sinema okuryazarlığının; dil, kültür ve görsellik arasındaki engelleri aşarak, sinemanın evrensel dilini daha derinden anlamak ve deneyimlemek için gerekli olan entelektüel bir araç seti olduğunu anlatmaktadır.
Filmi açıp izlemeye başladığımızda ilk karşımıza çıkan görsel unsur, Dünya’nın çevresinden dolanan bir logo animasyonudur. Bu açılış sahnesi “Universal” yazısının ekranı ortalamasına kadar devam eder ve sinemanın görsel dilini kullanarak bize stüdyonun küresel varlığını hatırlatır. Universal[5] adlı şirket, uzun ve ünlü bir geçmişe sahiptir. Kendi içinde IMP, Powers Motion Picture Company, Rex Motion Picture Manufacturing Company ve bazı alt film şirketlerini barındırır. 1912 New York menşeli Universal Film Manufacturing Company, Hollywood’un dışında kurulan ilk bağımsız film stüdyosu olup film endüstrisinin de alametifarikalarından biridir. Universal, ilk olarak sessiz filmler (Dracula ve Frankenstein gibi korku filmleri) üretir, daha sonralarda Jurassic Park, Bülbülü Öldürmek, E.T. ve Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok[6] gibi hit filmlerle tanınır.
Universal, Hollywood ve dünya çapındaki eğlence endüstrisi üzerinde büyük bir etki bırakmıştır ve günümüzde de sinema sektörünün en büyük yapım ve dağıtım güçlerinden biri olmaya devam etmektedir. Bu endüstride gişe rekorları kıran filmler üreten Universal Pictures, kurulduğu yıllarda Hollywood’un beş büyük stüdyosundan biri haline gelmiştir. Bu şirket başta olmak üzere büyük film şirketlerinin bir endüstriye dönüştüğünü bilmek gerekir. Çünkü bu şirketler insanların dikkatini çekerek ve duygusal bir çekicilik sağlayarak modern toplumu şekillendirmede önemli bir rol oynamaktadır.[7]
Fransız animasyon stüdyosu Illumination tarafından üretilen Migration (Ördeklerin Göçü) üç boyutlu, 83 dakikalık bir filmdir. Yönetmen Benjamin Renner’in filminin asıl adı Migration (Göç) olarak geçer ama Türkçe afişlerde bu ismi Ördeklerin Göçü olarak görürüz. Film, aşırı koruyucu baba ördek Mack’i ve onun ailesinin hikâyesini anlatır. Mack, ailesiyle New England’daki güvenli göletinde yaşar ve onları dış dünyadaki tehlikelerden korumaya çalışan takıntılı bir tiptir. Bunun aksine eşi Pam ve çocukları Dax ve Gwen, diğer ördek sürüleri gibi Jamaika’ya göç yolculuğuna çıkmanın hayalini kurarlar. Mack her ne kadar onaylamasa da sonunda, ailesinin isteğini kıramayarak bu maceraya birlikte çıkmaya rıza gösterir. Bu macera dolu yolculuk, Mack’in ailesi için korkularını yenmeyi ve gerçek cesaretin ne olduğunu öğrenmesini sağlar. Sonuçta, aile bağlarının gücüyle Jamaika’ya ulaşarak hayallerini gerçekleştirdiklerini anlarız.
Ördeklerin Göçü‘nde görsel anlatımla aktarılan ilk mesaj; bulunulan yerin terk edilmemesi, yavru ördeklerin “bilmediği sularda yüzmemesidir”. Ebeveynlerin çocuklarıyla iletişim biçimleri ve yaklaşımları için önemli mesajlar taşıyan film, bir yandan çocukların gözetilmesi ve onlara karşı sorumlu olduğumuzu anlatırken; diğer taraftan aşırı korumacılığın, sürekli direktif vermenin ve onları sürekli gözetim altında tutmanın ne gibi zorluklar doğurabileceğini de gösterir. Film, karakterlerin mimikleri, beden dilleri ve diyaloglarıyla bize çocukların tıpkı bir kuş gibi olduklarını, onları çok sıkarsak zarar verebileceğimizi ama tamamen serbest bırakırsak başka yerlere uçabileceklerini hatırlatır. Ördeklerin Göçü, ebeveynliğin sabır, özen ve sürekli ilgi gerektiren bir süreç olduğunu vurgular. Tıpkı bir kuşun narinliği gibi, çocuklar da sevgi, şefkat ve güvenli bir ortamda büyümeye ihtiyaç duyarlar. Bu benzetme, çocukların gelişiminin zaman ve çaba gerektirdiğini, beslenme, eğitim ve koruma gibi temel ihtiyaçlarının karşılanması gerektiğini anlatır. Ama aynı zamanda, her çocuğun kendine özgü özellikleri olduğu, farklı ilgi alanları ve yeteneklere sahip olduğu gerçeğini de hatırlatır.
Baba ördek Mack, bulunduğu yerden mutludur, yerini değiştirmek istemez ve yeniliklere de açık değildir. Oysa eşi ve çocukları yanlarına gelen kuş sürüsünü dinleyip başka diyarları merak edip dururlar. Baba için “başka bir yer” demek zorluklarla boğuşmak, bir şeyleri aşamamak ya da engeller aşılsa bile orada yaşamanın kolay olmadığı demektir. Tam da burada Mack’in eşinin itirazını duyarız: Baba, çocuğun dünyayı görmesine yardımcı olmalıdır. Buna ek olarak anne ördek, baba erkeğin bir bölgenin dışına çıkmamasını eleştirir ama onu cesaretlendirmeyi de ihmal etmez. Anne ördek için asıl mesele sadece göç etmek değil, macera peşinde koşmak ve keşfetme eylemine devam etmektir. Evet, başka bir yere gitmek korkunç gelebilir ama yapılacak şey buna değmez mi?
Baba ördeğin aklında sorular vardır, bunlara nasıl cevap bulacağı şimdilik belirsizdir. Baba bir çatışma yaşar: gitmek mi kalmak mı? Korkular mı, umutlar mı? Ailenin yakınının Mack’e önerisi, elimizdekilerle yetinmek, başka maceralar peşinde koşmamaktır. Filmdeki bu mesajlar, gerçek hayatta da karşılaştığımız durumlarla oldukça benzerdir. “Yurt dışına gitmek zordur, ikinci bir iş yapmak zordur, üçüncü bir dil mi, ikincisi bile çok zordur, zalime ses çıkarmak zordur, gemide yolculuk çok ama çok zordur, eli silahlı haydutlarla karşılaşmak, direnmek zordur.” Bunları çoğaltmak mümkündür. Konu farklı ama sorular, açmazlarımızın neler olduğunu hatırlatabilir. Mack için bir diğer açmaz ya da çatışma amca ördektir. Amcaya göre inançlara sadık kalmak, yerini korumak, boş fantezilerin peşinden koşmamak gerekir. Mack’in uzak yerlere gitme hayali amcasının yönlendirmesiyle ötelenir. Mack ve amca ördek, yıllardır yerlerini değiştirmeyen, yaşadığı yere alışan ve başka yerlere gitmeyi göze almayan, bunu da makul nedenlere dayayan insanları temsil eder.
Mack ve ailesi rotayı şaşırmış, göç yerine değil, metropole gelmiştir. Burası başka kuşlarla karşılaştıkları ve sosyolojik bağlamda bir sınıfa ait olduklarını gösterir. Tıpkı tarla faresi ile şehirli faresi arasındaki ilişki gibi, kırsaldan gelen ördeklerle şehirdeki kuşların ait oldukları düzenin, sosyo-ekonomik yapının farklılıklarını gösterir. Tarla faresinin ya da köylü farenin, sade, mütevazı ve doğal bir yaşamı vardır ki, Mack ve ailesiyle de bu durum örtüşür. Yedikleri şeyler sınırlı ve basittir ancak hayatları güvenli ve kendileri huzurludur. Şehir faresi ya da kentli fare, Mack’in şehirde karşılaştığı güvercinlerdir. Görgülü, şık ve lüks bir yaşam sürdükleri söylenemez ama yedikleri kırsaldakilerden daha farklıdır. Ancak farelerin hayatları sürekli tehlike altındadır (insanlar, kediler, tuzaklar gibi) ve güvercinler de benzer şekilde aç kalmamak için bir grup oluşturmuş, Saftirik adındaki kuşun emekçi kuşların lideri olduğunu öğreniriz.
Bir anda başka yerleri keşfetme arzusu, şehir hayatına adapte olmaya çalışan ve toplumsal roller üstlenen Mack’ten ve ailesinden bahsetmeye başlar. Kendisini ve ailesini tehlikelere atan ördekler, başkaları için yaşamayı, onların dertleriyle ilgilenmeleri gerektiğini öğrenmişlerdir. Bu durumda film, çocukları eğlendirirken sosyolojik mesajları aktarmayı ihmal etmez. Şehir bir mücadele alanıdır ve burada hayvanlar arasında dayanışma, birlik olma ve beraber hareket etme anlayışı gelişmeye başlar. Ördekler bir uyanış ve direniş başlatmak isterler, çünkü diğer ördekler sömürüldüklerinin, kandırıldıklarının bilincinde değildir. Mack ve ailesi diğer ördeklerin “pişirilmek suretiyle şehre götürüldüğünü” söyler ancak diğer ördekler, onların durumu yanlış anladıklarını savunur. Bir yönüyle “ördekler” kurban olduklarını ve “koyunlar” gibi güdüleceklerini, etlerinden, sütlerinden ve yumurtalarından faydalanılacağından habersizlerdir. Bir isyan başlatmak ve bu zulümden kurtulmak gerekir. Ördekleri avlamak isteyen haydutlara karşı çıkılır ve ördekler özgürlüğün yolunu tutarlar. Sonuçta özgürlük fitilini ateşleyen Mack ve ailesi, bir uyanışın, direnişin sembolü haline gelmiştir. Bundan sonrası için dayanışma gücünün arttığını anlar, kuşların birbirlerinin hak ve özgürlüklerini kazanmaları için mücadele verdiklerini görürüz.
Bu film, animasyon sinemasının görsel-işitsel dilini kullanarak evrensel temaları anlaşılır kılar. Yönetmen Benjamin Renner, çocuk izleyicilere hitap ederken; aynı zamanda yetişkinlerin de düşünmesini sağlayacak katmanlar oluşturur. Sinema okuryazarlığı açısından bakıldığında, filmin kültürel ve tarihsel bağlamı, görsel anlatım teknikleri ve yönetmenin bakış açısı bir araya gelerek zengin bir sinemasal deneyim sunar. Film, eleştirel düşünmeyi teşvik ederken önyargılardan arınmış bir bakış açısıyla izleyiciyi düşünmeye ve sorgulamaya davet eder.
“Bir çocuk için en zor mevsim hangisidir, hiç düşündün mü? Sonbahar yağmurunun getirdiği o ıslak soğuk mu, yoksa lapa lapa yağan kar mı?” Bir pencerenin önünde durmuş ve buğulanmış cama anne ya da babasının resmini çizen o çocuğu gördün mü? Kısa bir süreliğine de olsa çocuk elini tutmak ister büyüğünün. Peki, neden hayalini buğulanmış cama resmeder bir çocuk hiç düşündün mü? O zaman şimdi biraz düşünüp öylece okumaya devam etsek olur mu? Çünkü buradaki kısacık zaman dilimi o kadar çok şey anlatıyor ki! O zaman bir kısa filmi izleyip geçmek yerine, ya izledikten sonra biraz düşünmeyi ya da film bittikten sonra filmi geriye sarıp seni en çok etkileyen yerde durmanı isteyebilir miyim? Nerede durdun, gözüne ne ilişti, sence bu film neden önemli ve neler anlatıyor böyle?
Şemsiye adlı kısa filmde, adını bilmediğimiz bir çocuk var. Onun adını bilsek de bu pek önemli değil aslında. Çünkü bu çocuk, zamanı ve mekânı aşarak bizi, dünyanın dört bir yanındaki -Bosna’da, Kongo’da, Sudan’da, Suriye’de ve Filistin’de- anne babasız kalmış, sayısını tahmin bile edemeyeceğimiz diğer çocukların hikâyelerine davet ediyor. Bosna’da, Kongo’da, Sudan’da, Suriye’de ve Filistin’de… Bir çocuk için anne ve babadan uzak olmanın tarifini yapamam sana. Çünkü bunu bilmek fayda vermez, böyle bir acının izahını yapamam sana çocuk. Hikâyedeki çocuk da sanırım bunu yapamaz.
Bir çocuğu yalnız görürken şimdi bir kız çocuğunu görüyorsun ama yanında annesi var. Az önceki sahne ile bu sahne arasındaki farkları düşününce bazı cevapları bulur gibi oluruz, ne dersin? Anne arabayı kullanırken, bir taraftan da elindeki adrese bakar. Ön koltukta bir şey dikkatini çekti mi? Kimin için olabilir bu kutu? Bilmediğimiz şeyler de var demek, ne ilginç şey bu kısa film! Anne ve çocuğun arabadan indiği yere dikkatlice bakalım. Bir ev ama sıradan bir ev mi anlamaya çalışıyoruz. Giriş kapısında mantar pano, panoya asılmış resimler, yazılar. Durun bir dakika, neresi burası? Yoksa…
Küçük kız ve annesinin geldiği yerde çok sayıda çocuk var. Annenin elindeki kutunun neden gösterildiğini şimdi fark ettin mi? Dikkat ettin mi, bir filmde iki farklı görüntü art arda gösterildiğinde, yönetmen bize bir şey anlatmak istiyordur. İşte tam da burada, oyuncaklar ile çocuklar arasında kurulan ilişki, bu yerlere neden ihtiyaç duyulduğunu anlamamızı sağlıyor.
Şemsiye, paylaşmak ve yardımlaşmak, başkalarını sevindirmenin ne kadar erdemli bir eylem olduğunu anlatıyor. Üstelik bu filmin 42 milyon kez görüntülenmesi şaşırtıcı olsa gerek. Yani şöyle, iyi bir hikâyeyi milyonlarca insanın izlemesi büyüleyici değil mi? Hikâyemize dönsek şimdi, küçük kız merakını giderememiştir, birini arıyordur. Yerdeki yağmur damlaları da neyin nesi? Biri bilmeden bir işaret bırakmış küçük kıza, kız da evin üst katına çıkmaya başlayacak haliyle. Bu merak iki çocuğun birbirini tanımasına vesile olacaktır.
Hikâyedeki kız ve erkek ilk kez göz göze gelir. Erkek çocuğun kendisinden bir şeyler sakladığını anlayan kız, gizlenen şeyi bulup alır. Bu eşya, az önce arabadan inerken yanlarında getirdikleri sarı şemsiyedir. O zaman bu şemsiye ile filmin adının Şemsiye olması arasında bir bağlantı var. Nedir bu bağlantı sence? Fotoğrafa damlayan gözyaşı geçmişte yaşananları gösterecek ve biz de çocuğun babası arasındaki derin sırrı öğreneceğiz. Dolayısıyla burada “şemsiye” basit bir işaret değildir, biri için anlamı ve değeri olan bir eşyadır. Ama sadece insanı yağışlardan koruması ile sınırlamamalısın çünkü “şemsiye”, bir şeyden korunmayı, zarar görmemeyi, bir şeye sığınmayı anlatır. Buradaki “sığınma” sözcüğü bizi, “refugee” sözcüğüne götürür.
Şemsiye’de diyalogların çok az olması seni şaşırtmamalı çünkü birçok kısa animasyonda bununla karşılaşabilirsin. Bu sebeple sinemanın, kısa filmin “anlatma” (az diyalog, az söz) “göster” mottosu sözcüğü üzerine kurulu olması oldukça kıymetlidir. Bu filmle beraber izleyeceğin filmleri “izleyip geçmemeli”, filmin sende bıraktığı muhtemel izleri, mesajları “düşünmelisin”; buradaki amacımız, filmleri izlerken bizlere ne gibi olumlu ya da olumsuz mesajlar verdiklerine yoğunlaşmamızdır. Düşünsenize evin, anne-babanın değerini, sahip olduklarımızın kıymetini; onlara sahip olamayan nice çocuklar var. Bir şemsiyeleri (onların korunağı, barınağı) olmayan, göçe zorlanan veya başka yerlere göç etmesi gereken adsız çocukları! Peki, Şemsiye filminin sana düşündürdüğü sorular nelerdi? Şimdi o sorulara bir kez daha dönmeye ve o soruların cevaplarını aramaya var mısın?
Dipnotlar:
[1] Yunus Namaz Fırat Üniv. İletişim Fak. Radyo-TV ve Sinema Bölümü, [email protected]
[2] Martha P. Nochimson, Bir Dünya Sinema, De Ki Basım Yayım, 2012
[3] İlgi duyanlar için Serdar Arslan’ın Filmi Okumak çalışmasını önermek isterim.
[7] Solomon Lartey (2024), Exploring the Historical Impact of Universal Pictures and Its Rivalry with Warner Bros. in the Film Industry: Future Recommendations and Studies.
[8] Değerli okur, bu yazıyı okuyan sadece sen olmamalısın! Yazının “kısa filme” ait olan bölümünü çocuğuna, yeğenine, öğrencine, kardeşine veya ilkokuldan liseye kadar etrafında olan birine okuman, filmi izletmen yazarı mutlu edecektir inan. Şemsiye’yi izlemek için kodu okutabilirsin ya da YouTube’da “Umbrella Short Film” yazıp izleyebilirsin.
Peki, gerçekte sanat olan, sanatlı olan sadece sonbahar mıdır? Kar tanelerinin yere inişi, yağmurun şıkırtısı, ağaçların çiçeklenişi daha mı az heyecan verir insana? Mevsimler, insanlar, ağaçlar, kuşlar ve yaratılmış olan her bir ‘’şey’’ hikmetle bakıldığında kendi başına bir sanat, kendi başına şaheser değil midir?
Eski çamlar bardak olmuş, o devirler eskide kalmış, akıl almaz şeylermiş kimin umurunda, bizi hâlâ hikâyeler bağlıyor birbirimize. Mantarların toprak altına döşediği olağanüstü iletişim hattına benzer şekilde geçmişi, biz olma bilincini, birleşip ayrıştığımız nice şeyi fi tarihindeki anlatılar taşıyor belleğimize ve belleğimizin ötesine. “Hepiniz şahitsiniz işte…” denen nice olay bile çok farklı anlaşılıyor ve anlatılıyor.
Takip edilecek akıl yürütme, duygular üzerinden olabildiği gibi müziğin özü, mânâsı üzerinden olabilir. Hatta katılımcılardan gelen neden-sonuç zincirlerine göre duygular üzerinden yapılan akıl yürütmeye müziğin özü, mânâsı eklemlenebilir.
Ellerindeki telefonlarla gezdikleri dünyalardan haberdar değiliz. Birden, bize benzemeyen, bizimle ilgisi olmayan bir dünyada yaşayan bir gençle karşılaşabiliyoruz. Çareler aramaya başlıyoruz. Birilerini, yetkin birilerini bulup çocuğumuzla ilgilensin, o saçma fikir ve davranışlarından vazgeçsin istiyoruz. Biz bu durumu fark ettiğimizde ise, çoktan iş işten geçmiş oluyor.
1 Uzun 1 Kısa İle Sinema Okuryazarlığı: Ördeklerin Göçü& Şemsiye
Sinema okuryazarlığını, filmleri yalnızca bir eğlence aracı ve boş zamanları değerlendirme olarak görmenin ötesine geçen bir eylem olarak düşünebiliriz. O halde bu eylem, bir film yapıtının sunduğu anlam katmanlarını sistematik olarak incelemeyi esas aldığımızı, filmi anlamak ve anlamlandırmak için çaba sarf ettiğimizi, filmlerin üretilmesi üzerine kavrayışımızı derinleştirmeyi amaçladığımızı gösteren aktif bir süreci izah etmektedir.
Üzerinde çalıştığımız ve derinlemesine düşündüğümüz filmler, film izleme kültürünün tarih, din, sanat ve edebiyata dair kültürel bilgilere ihtiyaç duyulduğunu gösterir[2]. Nochimson’un eserinin giriş bölümünde (2012: 14-15) dile getirdiği bazı tespitler, sinema okuryazarlığının sadece “film izlemek”ten ibaret olmadığını, disiplinli ve çok boyutlu bir “okuma[3]” faaliyeti olduğunu açıklar. Bu açıklamaları sinema okuryazarlığı ile dolaylı ya da doğrudan ilişkilendirebilmek mümkündür. İlk olarak Nochimson, önemli olanın öykünün anlamını oluşturan imgeler olduğunu ve bunun bilinmesi gerektiğini söyler. Buna göre sinema okuryazarı, filmin sadece diyaloglarla ya da altyazılarla değil, görsel bir dil aracılığıyla anlatıldığını bilir. Kompozisyon, kamera açıları, ışık, renk, kostüm, mizansen gibi unsurların “okunması” gerekir. Bu, okuryazarlığın temel taşıdır; harfleri/imgeleri okuyup anlam çıkarmaya benzer.
Sinema okuryazarı, filmin farklı anlatım kanallarını (görsel, işitsel, metinsel) aynı anda “okur” ve bunlar arasında bir bağlantı kurmaya çalışır. Nochimson sadece altyazıya bağımlı kalan birinin, görsel ve işitsel zenginliğin çoğunu kaçırabileceğine değinir, bu sebeple de gözlem becerilerini geliştirmek, yeri geldiğinde altyazılara olan bağımlılığı azaltarak, daha derin ve daha az bölünmüş bir deneyim yakalanabileceğini savunur. Nochimson, bir diğer tespitinde, filmlerin üretildikleri toplumların gözüyle izlenebilmesinin önemine dikkat çeker. O halde okurun tarih, din, sanat ve edebiyata dair kültürel bilgilere ihtiyaç duyması gerektiğini duymuş oluruz.
Hem Sinema okuryazarlığı hem de sinema okuryazarı, bir filmi “okumak” için, onun kültürel kodlarını da çözebilmeyi gerektirebilir. Yani sinema okuryazarı ve okuryazarlığı, filmin içinden çıktığı toplumun değer yargılarını, tarihsel travmalarını, sosyal yapısını ve estetik geleneklerini anlamak için oldukça önem arz etmektedir. Bu, bir romanı anlamak için yazarın yaşadığı dönemi bilmeye ya da bir ressamın fırça darbeleri ile resmettiği dünyanın derinliklerinin farkına varmaya benzer. Nochimson son olarak, sinema okuryazarlığının bir eğitim ve öğrenme süreci olduğuna dikkatleri çeker. Burada da yönetmenin ve okurun (izleyicinin) bakış açısını anlamak önemli olup yönetmenin filmografisini, sanatsal duruşunu, tematik takıntılarını ve ait olduğu sinema akımını, düşüncelerini bilmek, onun filmini daha derinlemesine “okumamızı” sağlayabilecektir. Bu aynı zamanda, bir yazarın tüm eserlerindeki ortak temaları takip etmek gibidir.
Sinema okuryazarı ve okuryazarlığı, filmleri edilgen bir şekilde tüketmekle aynı anlama gelmez. Onlarla aktif bir diyalog içine girerek, kendi kültürel önyargılarını sorgular ve filmler aracılığıyla dünyaya dair daha geniş, daha derin bir perspektif edinmeye ulaşmayı sağlayabilir. Belki de bu, hem okuryazarlık hem okuryazar kavramı için dönüştürücü gücü temsil eder; bireyi daha eleştirel, daha empatik ve daha bilgili bir insan yapar. Nochimson’un bu ifadeleri, sinema okuryazarlığının bir “beceriler ve bilgiler bütünü” olduğunu net bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu bütüne baktığımızda:
Nochimson’un bu çalışması, sinema okuryazarlığının; dil, kültür ve görsellik arasındaki engelleri aşarak, sinemanın evrensel dilini daha derinden anlamak ve deneyimlemek için gerekli olan entelektüel bir araç seti olduğunu anlatmaktadır.
Uzun’la Başlamak: Ördeklerin Göçü[4] (2023)
Filmi açıp izlemeye başladığımızda ilk karşımıza çıkan görsel unsur, Dünya’nın çevresinden dolanan bir logo animasyonudur. Bu açılış sahnesi “Universal” yazısının ekranı ortalamasına kadar devam eder ve sinemanın görsel dilini kullanarak bize stüdyonun küresel varlığını hatırlatır. Universal[5] adlı şirket, uzun ve ünlü bir geçmişe sahiptir. Kendi içinde IMP, Powers Motion Picture Company, Rex Motion Picture Manufacturing Company ve bazı alt film şirketlerini barındırır. 1912 New York menşeli Universal Film Manufacturing Company, Hollywood’un dışında kurulan ilk bağımsız film stüdyosu olup film endüstrisinin de alametifarikalarından biridir. Universal, ilk olarak sessiz filmler (Dracula ve Frankenstein gibi korku filmleri) üretir, daha sonralarda Jurassic Park, Bülbülü Öldürmek, E.T. ve Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok[6] gibi hit filmlerle tanınır.
Universal, Hollywood ve dünya çapındaki eğlence endüstrisi üzerinde büyük bir etki bırakmıştır ve günümüzde de sinema sektörünün en büyük yapım ve dağıtım güçlerinden biri olmaya devam etmektedir. Bu endüstride gişe rekorları kıran filmler üreten Universal Pictures, kurulduğu yıllarda Hollywood’un beş büyük stüdyosundan biri haline gelmiştir. Bu şirket başta olmak üzere büyük film şirketlerinin bir endüstriye dönüştüğünü bilmek gerekir. Çünkü bu şirketler insanların dikkatini çekerek ve duygusal bir çekicilik sağlayarak modern toplumu şekillendirmede önemli bir rol oynamaktadır.[7]
Fransız animasyon stüdyosu Illumination tarafından üretilen Migration (Ördeklerin Göçü) üç boyutlu, 83 dakikalık bir filmdir. Yönetmen Benjamin Renner’in filminin asıl adı Migration (Göç) olarak geçer ama Türkçe afişlerde bu ismi Ördeklerin Göçü olarak görürüz. Film, aşırı koruyucu baba ördek Mack’i ve onun ailesinin hikâyesini anlatır. Mack, ailesiyle New England’daki güvenli göletinde yaşar ve onları dış dünyadaki tehlikelerden korumaya çalışan takıntılı bir tiptir. Bunun aksine eşi Pam ve çocukları Dax ve Gwen, diğer ördek sürüleri gibi Jamaika’ya göç yolculuğuna çıkmanın hayalini kurarlar. Mack her ne kadar onaylamasa da sonunda, ailesinin isteğini kıramayarak bu maceraya birlikte çıkmaya rıza gösterir. Bu macera dolu yolculuk, Mack’in ailesi için korkularını yenmeyi ve gerçek cesaretin ne olduğunu öğrenmesini sağlar. Sonuçta, aile bağlarının gücüyle Jamaika’ya ulaşarak hayallerini gerçekleştirdiklerini anlarız.
Ördeklerin Göçü‘nde görsel anlatımla aktarılan ilk mesaj; bulunulan yerin terk edilmemesi, yavru ördeklerin “bilmediği sularda yüzmemesidir”. Ebeveynlerin çocuklarıyla iletişim biçimleri ve yaklaşımları için önemli mesajlar taşıyan film, bir yandan çocukların gözetilmesi ve onlara karşı sorumlu olduğumuzu anlatırken; diğer taraftan aşırı korumacılığın, sürekli direktif vermenin ve onları sürekli gözetim altında tutmanın ne gibi zorluklar doğurabileceğini de gösterir. Film, karakterlerin mimikleri, beden dilleri ve diyaloglarıyla bize çocukların tıpkı bir kuş gibi olduklarını, onları çok sıkarsak zarar verebileceğimizi ama tamamen serbest bırakırsak başka yerlere uçabileceklerini hatırlatır. Ördeklerin Göçü, ebeveynliğin sabır, özen ve sürekli ilgi gerektiren bir süreç olduğunu vurgular. Tıpkı bir kuşun narinliği gibi, çocuklar da sevgi, şefkat ve güvenli bir ortamda büyümeye ihtiyaç duyarlar. Bu benzetme, çocukların gelişiminin zaman ve çaba gerektirdiğini, beslenme, eğitim ve koruma gibi temel ihtiyaçlarının karşılanması gerektiğini anlatır. Ama aynı zamanda, her çocuğun kendine özgü özellikleri olduğu, farklı ilgi alanları ve yeteneklere sahip olduğu gerçeğini de hatırlatır.
Baba ördek Mack, bulunduğu yerden mutludur, yerini değiştirmek istemez ve yeniliklere de açık değildir. Oysa eşi ve çocukları yanlarına gelen kuş sürüsünü dinleyip başka diyarları merak edip dururlar. Baba için “başka bir yer” demek zorluklarla boğuşmak, bir şeyleri aşamamak ya da engeller aşılsa bile orada yaşamanın kolay olmadığı demektir. Tam da burada Mack’in eşinin itirazını duyarız: Baba, çocuğun dünyayı görmesine yardımcı olmalıdır. Buna ek olarak anne ördek, baba erkeğin bir bölgenin dışına çıkmamasını eleştirir ama onu cesaretlendirmeyi de ihmal etmez. Anne ördek için asıl mesele sadece göç etmek değil, macera peşinde koşmak ve keşfetme eylemine devam etmektir. Evet, başka bir yere gitmek korkunç gelebilir ama yapılacak şey buna değmez mi?
Baba ördeğin aklında sorular vardır, bunlara nasıl cevap bulacağı şimdilik belirsizdir. Baba bir çatışma yaşar: gitmek mi kalmak mı? Korkular mı, umutlar mı? Ailenin yakınının Mack’e önerisi, elimizdekilerle yetinmek, başka maceralar peşinde koşmamaktır. Filmdeki bu mesajlar, gerçek hayatta da karşılaştığımız durumlarla oldukça benzerdir. “Yurt dışına gitmek zordur, ikinci bir iş yapmak zordur, üçüncü bir dil mi, ikincisi bile çok zordur, zalime ses çıkarmak zordur, gemide yolculuk çok ama çok zordur, eli silahlı haydutlarla karşılaşmak, direnmek zordur.” Bunları çoğaltmak mümkündür. Konu farklı ama sorular, açmazlarımızın neler olduğunu hatırlatabilir. Mack için bir diğer açmaz ya da çatışma amca ördektir. Amcaya göre inançlara sadık kalmak, yerini korumak, boş fantezilerin peşinden koşmamak gerekir. Mack’in uzak yerlere gitme hayali amcasının yönlendirmesiyle ötelenir. Mack ve amca ördek, yıllardır yerlerini değiştirmeyen, yaşadığı yere alışan ve başka yerlere gitmeyi göze almayan, bunu da makul nedenlere dayayan insanları temsil eder.
Mack ve ailesi rotayı şaşırmış, göç yerine değil, metropole gelmiştir. Burası başka kuşlarla karşılaştıkları ve sosyolojik bağlamda bir sınıfa ait olduklarını gösterir. Tıpkı tarla faresi ile şehirli faresi arasındaki ilişki gibi, kırsaldan gelen ördeklerle şehirdeki kuşların ait oldukları düzenin, sosyo-ekonomik yapının farklılıklarını gösterir. Tarla faresinin ya da köylü farenin, sade, mütevazı ve doğal bir yaşamı vardır ki, Mack ve ailesiyle de bu durum örtüşür. Yedikleri şeyler sınırlı ve basittir ancak hayatları güvenli ve kendileri huzurludur. Şehir faresi ya da kentli fare, Mack’in şehirde karşılaştığı güvercinlerdir. Görgülü, şık ve lüks bir yaşam sürdükleri söylenemez ama yedikleri kırsaldakilerden daha farklıdır. Ancak farelerin hayatları sürekli tehlike altındadır (insanlar, kediler, tuzaklar gibi) ve güvercinler de benzer şekilde aç kalmamak için bir grup oluşturmuş, Saftirik adındaki kuşun emekçi kuşların lideri olduğunu öğreniriz.
Bir anda başka yerleri keşfetme arzusu, şehir hayatına adapte olmaya çalışan ve toplumsal roller üstlenen Mack’ten ve ailesinden bahsetmeye başlar. Kendisini ve ailesini tehlikelere atan ördekler, başkaları için yaşamayı, onların dertleriyle ilgilenmeleri gerektiğini öğrenmişlerdir. Bu durumda film, çocukları eğlendirirken sosyolojik mesajları aktarmayı ihmal etmez. Şehir bir mücadele alanıdır ve burada hayvanlar arasında dayanışma, birlik olma ve beraber hareket etme anlayışı gelişmeye başlar. Ördekler bir uyanış ve direniş başlatmak isterler, çünkü diğer ördekler sömürüldüklerinin, kandırıldıklarının bilincinde değildir. Mack ve ailesi diğer ördeklerin “pişirilmek suretiyle şehre götürüldüğünü” söyler ancak diğer ördekler, onların durumu yanlış anladıklarını savunur. Bir yönüyle “ördekler” kurban olduklarını ve “koyunlar” gibi güdüleceklerini, etlerinden, sütlerinden ve yumurtalarından faydalanılacağından habersizlerdir. Bir isyan başlatmak ve bu zulümden kurtulmak gerekir. Ördekleri avlamak isteyen haydutlara karşı çıkılır ve ördekler özgürlüğün yolunu tutarlar. Sonuçta özgürlük fitilini ateşleyen Mack ve ailesi, bir uyanışın, direnişin sembolü haline gelmiştir. Bundan sonrası için dayanışma gücünün arttığını anlar, kuşların birbirlerinin hak ve özgürlüklerini kazanmaları için mücadele verdiklerini görürüz.
Bu film, animasyon sinemasının görsel-işitsel dilini kullanarak evrensel temaları anlaşılır kılar. Yönetmen Benjamin Renner, çocuk izleyicilere hitap ederken; aynı zamanda yetişkinlerin de düşünmesini sağlayacak katmanlar oluşturur. Sinema okuryazarlığı açısından bakıldığında, filmin kültürel ve tarihsel bağlamı, görsel anlatım teknikleri ve yönetmenin bakış açısı bir araya gelerek zengin bir sinemasal deneyim sunar. Film, eleştirel düşünmeyi teşvik ederken önyargılardan arınmış bir bakış açısıyla izleyiciyi düşünmeye ve sorgulamaya davet eder.
Bir Kısa’nın Gücü: Şemsiye (Umbrella, 2021)[8]
“Bir çocuk için en zor mevsim hangisidir, hiç düşündün mü? Sonbahar yağmurunun getirdiği o ıslak soğuk mu, yoksa lapa lapa yağan kar mı?” Bir pencerenin önünde durmuş ve buğulanmış cama anne ya da babasının resmini çizen o çocuğu gördün mü? Kısa bir süreliğine de olsa çocuk elini tutmak ister büyüğünün. Peki, neden hayalini buğulanmış cama resmeder bir çocuk hiç düşündün mü? O zaman şimdi biraz düşünüp öylece okumaya devam etsek olur mu? Çünkü buradaki kısacık zaman dilimi o kadar çok şey anlatıyor ki! O zaman bir kısa filmi izleyip geçmek yerine, ya izledikten sonra biraz düşünmeyi ya da film bittikten sonra filmi geriye sarıp seni en çok etkileyen yerde durmanı isteyebilir miyim? Nerede durdun, gözüne ne ilişti, sence bu film neden önemli ve neler anlatıyor böyle?
Şemsiye adlı kısa filmde, adını bilmediğimiz bir çocuk var. Onun adını bilsek de bu pek önemli değil aslında. Çünkü bu çocuk, zamanı ve mekânı aşarak bizi, dünyanın dört bir yanındaki -Bosna’da, Kongo’da, Sudan’da, Suriye’de ve Filistin’de- anne babasız kalmış, sayısını tahmin bile edemeyeceğimiz diğer çocukların hikâyelerine davet ediyor. Bosna’da, Kongo’da, Sudan’da, Suriye’de ve Filistin’de… Bir çocuk için anne ve babadan uzak olmanın tarifini yapamam sana. Çünkü bunu bilmek fayda vermez, böyle bir acının izahını yapamam sana çocuk. Hikâyedeki çocuk da sanırım bunu yapamaz.
Bir çocuğu yalnız görürken şimdi bir kız çocuğunu görüyorsun ama yanında annesi var. Az önceki sahne ile bu sahne arasındaki farkları düşününce bazı cevapları bulur gibi oluruz, ne dersin? Anne arabayı kullanırken, bir taraftan da elindeki adrese bakar. Ön koltukta bir şey dikkatini çekti mi? Kimin için olabilir bu kutu? Bilmediğimiz şeyler de var demek, ne ilginç şey bu kısa film! Anne ve çocuğun arabadan indiği yere dikkatlice bakalım. Bir ev ama sıradan bir ev mi anlamaya çalışıyoruz. Giriş kapısında mantar pano, panoya asılmış resimler, yazılar. Durun bir dakika, neresi burası? Yoksa…
Küçük kız ve annesinin geldiği yerde çok sayıda çocuk var. Annenin elindeki kutunun neden gösterildiğini şimdi fark ettin mi? Dikkat ettin mi, bir filmde iki farklı görüntü art arda gösterildiğinde, yönetmen bize bir şey anlatmak istiyordur. İşte tam da burada, oyuncaklar ile çocuklar arasında kurulan ilişki, bu yerlere neden ihtiyaç duyulduğunu anlamamızı sağlıyor.
Şemsiye, paylaşmak ve yardımlaşmak, başkalarını sevindirmenin ne kadar erdemli bir eylem olduğunu anlatıyor. Üstelik bu filmin 42 milyon kez görüntülenmesi şaşırtıcı olsa gerek. Yani şöyle, iyi bir hikâyeyi milyonlarca insanın izlemesi büyüleyici değil mi? Hikâyemize dönsek şimdi, küçük kız merakını giderememiştir, birini arıyordur. Yerdeki yağmur damlaları da neyin nesi? Biri bilmeden bir işaret bırakmış küçük kıza, kız da evin üst katına çıkmaya başlayacak haliyle. Bu merak iki çocuğun birbirini tanımasına vesile olacaktır.
Hikâyedeki kız ve erkek ilk kez göz göze gelir. Erkek çocuğun kendisinden bir şeyler sakladığını anlayan kız, gizlenen şeyi bulup alır. Bu eşya, az önce arabadan inerken yanlarında getirdikleri sarı şemsiyedir. O zaman bu şemsiye ile filmin adının Şemsiye olması arasında bir bağlantı var. Nedir bu bağlantı sence? Fotoğrafa damlayan gözyaşı geçmişte yaşananları gösterecek ve biz de çocuğun babası arasındaki derin sırrı öğreneceğiz. Dolayısıyla burada “şemsiye” basit bir işaret değildir, biri için anlamı ve değeri olan bir eşyadır. Ama sadece insanı yağışlardan koruması ile sınırlamamalısın çünkü “şemsiye”, bir şeyden korunmayı, zarar görmemeyi, bir şeye sığınmayı anlatır. Buradaki “sığınma” sözcüğü bizi, “refugee” sözcüğüne götürür.
Şemsiye’de diyalogların çok az olması seni şaşırtmamalı çünkü birçok kısa animasyonda bununla karşılaşabilirsin. Bu sebeple sinemanın, kısa filmin “anlatma” (az diyalog, az söz) “göster” mottosu sözcüğü üzerine kurulu olması oldukça kıymetlidir. Bu filmle beraber izleyeceğin filmleri “izleyip geçmemeli”, filmin sende bıraktığı muhtemel izleri, mesajları “düşünmelisin”; buradaki amacımız, filmleri izlerken bizlere ne gibi olumlu ya da olumsuz mesajlar verdiklerine yoğunlaşmamızdır. Düşünsenize evin, anne-babanın değerini, sahip olduklarımızın kıymetini; onlara sahip olamayan nice çocuklar var. Bir şemsiyeleri (onların korunağı, barınağı) olmayan, göçe zorlanan veya başka yerlere göç etmesi gereken adsız çocukları! Peki, Şemsiye filminin sana düşündürdüğü sorular nelerdi? Şimdi o sorulara bir kez daha dönmeye ve o soruların cevaplarını aramaya var mısın?
Dipnotlar:
[1] Yunus Namaz Fırat Üniv. İletişim Fak. Radyo-TV ve Sinema Bölümü, [email protected]
[2] Martha P. Nochimson, Bir Dünya Sinema, De Ki Basım Yayım, 2012
[3] İlgi duyanlar için Serdar Arslan’ın Filmi Okumak çalışmasını önermek isterim.
[4] Filmi izlemek için buradaki kodu okutunuz.
[5] Bu şirket Universal Pictures olarak bilinir.
[6] Ayrıntılı bir okuma için https://brusselsmorning.com/ adlı web sitesi ziyaret edilebilir.
[7] Solomon Lartey (2024), Exploring the Historical Impact of Universal Pictures and Its Rivalry with Warner Bros. in the Film Industry: Future Recommendations and Studies.
[8] Değerli okur, bu yazıyı okuyan sadece sen olmamalısın! Yazının “kısa filme” ait olan bölümünü çocuğuna, yeğenine, öğrencine, kardeşine veya ilkokuldan liseye kadar etrafında olan birine okuman, filmi izletmen yazarı mutlu edecektir inan. Şemsiye’yi izlemek için kodu okutabilirsin ya da YouTube’da “Umbrella Short Film” yazıp izleyebilirsin.
İlgili Yazılar
Sanat Bizim Neyimiz Olur?
Peki, gerçekte sanat olan, sanatlı olan sadece sonbahar mıdır? Kar tanelerinin yere inişi, yağmurun şıkırtısı, ağaçların çiçeklenişi daha mı az heyecan verir insana? Mevsimler, insanlar, ağaçlar, kuşlar ve yaratılmış olan her bir ‘’şey’’ hikmetle bakıldığında kendi başına bir sanat, kendi başına şaheser değil midir?
Kosmosun Gölgesinde Dirayetli Bir Kaos Öyküsü: Evrenin Öncesi ve Şimdisi
Eski çamlar bardak olmuş, o devirler eskide kalmış, akıl almaz şeylermiş kimin umurunda, bizi hâlâ hikâyeler bağlıyor birbirimize. Mantarların toprak altına döşediği olağanüstü iletişim hattına benzer şekilde geçmişi, biz olma bilincini, birleşip ayrıştığımız nice şeyi fi tarihindeki anlatılar taşıyor belleğimize ve belleğimizin ötesine. “Hepiniz şahitsiniz işte…” denen nice olay bile çok farklı anlaşılıyor ve anlatılıyor.
Felsefe Atölyeleri ve Müzik
Takip edilecek akıl yürütme, duygular üzerinden olabildiği gibi müziğin özü, mânâsı üzerinden olabilir. Hatta katılımcılardan gelen neden-sonuç zincirlerine göre duygular üzerinden yapılan akıl yürütmeye müziğin özü, mânâsı eklemlenebilir.
Çocuklarımız Bizim mi?
Ellerindeki telefonlarla gezdikleri dünyalardan haberdar değiliz. Birden, bize benzemeyen, bizimle ilgisi olmayan bir dünyada yaşayan bir gençle karşılaşabiliyoruz. Çareler aramaya başlıyoruz. Birilerini, yetkin birilerini bulup çocuğumuzla ilgilensin, o saçma fikir ve davranışlarından vazgeçsin istiyoruz. Biz bu durumu fark ettiğimizde ise, çoktan iş işten geçmiş oluyor.