Hafızamıza kazınan ağaçlar olurdu, yazları. Yaza mahsus bir resim gibi. Yola düşmek, eşe dosta, memlekete dönmekti. Çabucak geçen sayılı günler ipe serilirdi avluda. Yıkanan çamaşırlarla sadece bu resimde göz göze gelinirdi sanki. Şirin, ufak bir valiz. Ufak tefek hediyeler. Özenle katlanmış kıyafetler. Gidişte ve dönüşte aynı yol kullanılır, aynı şaşkınlıkla fark edilirdi biten yol çalışmaları, ağaçları seyreltilmiş mezarlık, yaptırılan çeşme… Çeşmede durulurdu. Sesli bir şekilde hayrat sahibi tespit edilirdi. Dedesi de yol kenarlarına üzüm koyarmış, gelen geçen yesin diye, bağları varmış. Şu karşı görünen yerler hep onlarınmış dedesinden kalma… Okumuş, öğretmen olmuş gelmiş bağlara karşı çeşme yaptırmış gürül gürül. Su hikâyeleri dönene kadar devam eder, uzar gider arktan su. Toprağın sesini çınlatır. Ağaçlar suya kavuşturulur. Çocuk arabadan iner inmez camiye yazdırılır. Köyün imamı öğle namazına kadar elifba, otuz iki farz, namaz dualarını öğretir çocuklara. Ninesi daha ilk günden öğütler: “Ders bitince koşa koşa çıkma camiden, öğle namazını kıl da gel bir dahakine e mi yavrum! Camide sade durmak bile sevap. Camiye giderken de gelirken de melekler sana dua eder, altın harflerle yazılır sevapların. Her adım sevap.”
“Yolculuğunuza hicret sevabı versin Rabbim… Yolcunun duası kabul olur. Esas yolculuk Allah’tan Allah’a olandır evladım. Ahiret yolcusuyuz hepimiz. Gönlü açık olanın yolu da açık olur. Sadakamızı vermeden aman ha! Görünmez belayı def eder sadaka. Sıla-i rahim ettiniz, bağları koparmadınız. Sıla-i rahim ta cennete uzanan bir bağdır.”
Ninemin gözyaşını yazmasıyla sildiği yolculuk şiiridir sanki, dökülüverir dilinden. Dinledikçe dinleyesi gelir insanın. Yol kolaylaşır, kuş gibi varılır sanki.
Hele caminin önünden geçerken, meleklerin kanatları tüylerimi diken diken eder yine. Nasıl olur bilmem ama ninem, Ahiret gününe, meleklere, peygamberlere imanı küçük kalbime bir örtü gibi sererdi her yaz. İnce ince dokurdu gurbette görev yapan öğretmenin su hikâyesini her gece. Uyumadan önce, o çeşmeden nasiplenen börtü böceği, kuşları, yolcuları hikâye eder, er-Rezzak olandır cümleyi doyuran derdi. İman ederdik. Küçücük kalbimizde bir tas su kadar berraktı inanmak. Küçüktük ama hasret boğazımızı düğümlerdi, arabanın camından çeviremezdik yüzümüzü, ağlamaktan utanırdık. Geride bıraktıklarımıza daha sıkı bağlanır, yavaşça dönerdik. Çeşmeye de selam verip sessizce uzaklaşırdık. İçimize döndüren ne çok ses, ne çok insan görür, duyardık.
Yolcuyduk dünyada. Hoş bir sada bırakırsak çınlardı toprağımıza hayat.
Tur değil, gezi değil, yolculuktu hızımızı kesen bu hareket. Memleketinden fersah fersah uzak bir sahilde mümkünse çocukları bırakarak yapılan stresli tatiller, hep başka yollardan devam ederdi çünkü.
Oysa hep çok uzaklarda bir çeşme başındaki gurbet kuşu var sanki ağrıyan yanımızda. Ötüp duruyor…
“Bir kalbiniz vardır onu tanıyınız.
Bir şehir kadar kalabalıktır bazıları
Bir dehliz kadar karanlıktır bazıları
Konuşurlar
İsterler
Susarlar
Dinlememişseniz nice yıl kalbinizi
Ev, meslek, iş, para, geçim diyerek
Düşünün şimdi bir de
Şehirlerde kasaba ve köylerde
Başını eğmiş kalbiyle söyleşen bir kişi olduğunuzu.”
Zemheride gül açanlar! Ağustos’ta buz tutanlar! Su üstüne yazı yazan sevda kahramanları! Türkülerle Anadolu’yu dolaşmak için sabırsızlananlar! Daha ne bekliyorsunuz? Haydi, artık düşün yollara…
Hayat ne kadar gürültülüyse, ölüm o kadar sessiz. Hayat ne kadar teslim almaya gayreti zorluyorsa, ölüm teslim olmanın adresi. Hayat sahip olma telaşesi iken, ölüm vazgeçişin belgesi. Hayat iddia kumkuması iken, ölüm ispatın tarifi. Hayat telaşenin canlı filmi ise ölüm sükûnetin resmi. Söylenecek ne çok tarif varken benim aklıma gelenler bunlardı işte. Bence hayatı idrak ölümü doğru anlamakla birebir alakalı. Ancak yaşayanlar ölecektir öyle değil mi?
Geçtiğimiz haftalarda içimizi ısıtan, yüreğimizi soğutan bir habere dikkat kesildik. Habere konu olan olay bir okul bahçesinde geçiyordu. Çocuklar dışarda oyun oynarken, okul bahçesine yanaşan kamyon, karşısında kalabalık bir ordu buldu. Adı boykot listelerinin başlarında yer alan dondurma markasının nakliye aracının içeriye geçişini engelleyen bahçedeki çocuklardı. Alnı öpülesi çocuklar…
Hayatın ağır yüklerinden biri de hayata dair umutsuzluk yükünü yüklenmektir. Umutsuzluk öyle ağır öyle incitici bir duygudur ki insanı sürekli tedirgin, huzursuz ve mutsuz kılar. Korku içinde günlerini, yıllarını elinden alıp götürür. Umutsuzluk, tedavisi zor bir hastalık gibidir. Bir defa bir bünyede kök saldı mı; bütün uzuvların işlevini değiştirebilir.
Sinema okuryazarı ve okuryazarlığı, filmleri edilgen bir şekilde tüketmekle aynı anlama gelmez. Onlarla aktif bir diyalog içine girerek, kendi kültürel önyargılarını sorgular ve filmler aracılığıyla dünyaya dair daha geniş, daha derin bir perspektif edinmeye ulaşmayı sağlayabilir. Belki de bu, hem okuryazarlık hem okuryazar kavramı için dönüştürücü gücü temsil eder; bireyi daha eleştirel, daha empatik ve daha bilgili bir insan yapar.
Yoldan Öyküler
Hafızamıza kazınan ağaçlar olurdu, yazları. Yaza mahsus bir resim gibi. Yola düşmek, eşe dosta, memlekete dönmekti. Çabucak geçen sayılı günler ipe serilirdi avluda. Yıkanan çamaşırlarla sadece bu resimde göz göze gelinirdi sanki. Şirin, ufak bir valiz. Ufak tefek hediyeler. Özenle katlanmış kıyafetler. Gidişte ve dönüşte aynı yol kullanılır, aynı şaşkınlıkla fark edilirdi biten yol çalışmaları, ağaçları seyreltilmiş mezarlık, yaptırılan çeşme… Çeşmede durulurdu. Sesli bir şekilde hayrat sahibi tespit edilirdi. Dedesi de yol kenarlarına üzüm koyarmış, gelen geçen yesin diye, bağları varmış. Şu karşı görünen yerler hep onlarınmış dedesinden kalma… Okumuş, öğretmen olmuş gelmiş bağlara karşı çeşme yaptırmış gürül gürül. Su hikâyeleri dönene kadar devam eder, uzar gider arktan su. Toprağın sesini çınlatır. Ağaçlar suya kavuşturulur. Çocuk arabadan iner inmez camiye yazdırılır. Köyün imamı öğle namazına kadar elifba, otuz iki farz, namaz dualarını öğretir çocuklara. Ninesi daha ilk günden öğütler: “Ders bitince koşa koşa çıkma camiden, öğle namazını kıl da gel bir dahakine e mi yavrum! Camide sade durmak bile sevap. Camiye giderken de gelirken de melekler sana dua eder, altın harflerle yazılır sevapların. Her adım sevap.”
“Yolculuğunuza hicret sevabı versin Rabbim… Yolcunun duası kabul olur. Esas yolculuk Allah’tan Allah’a olandır evladım. Ahiret yolcusuyuz hepimiz. Gönlü açık olanın yolu da açık olur. Sadakamızı vermeden aman ha! Görünmez belayı def eder sadaka. Sıla-i rahim ettiniz, bağları koparmadınız. Sıla-i rahim ta cennete uzanan bir bağdır.”
Hele caminin önünden geçerken, meleklerin kanatları tüylerimi diken diken eder yine. Nasıl olur bilmem ama ninem, Ahiret gününe, meleklere, peygamberlere imanı küçük kalbime bir örtü gibi sererdi her yaz. İnce ince dokurdu gurbette görev yapan öğretmenin su hikâyesini her gece. Uyumadan önce, o çeşmeden nasiplenen börtü böceği, kuşları, yolcuları hikâye eder, er-Rezzak olandır cümleyi doyuran derdi. İman ederdik. Küçücük kalbimizde bir tas su kadar berraktı inanmak. Küçüktük ama hasret boğazımızı düğümlerdi, arabanın camından çeviremezdik yüzümüzü, ağlamaktan utanırdık. Geride bıraktıklarımıza daha sıkı bağlanır, yavaşça dönerdik. Çeşmeye de selam verip sessizce uzaklaşırdık. İçimize döndüren ne çok ses, ne çok insan görür, duyardık.
Yolcuyduk dünyada. Hoş bir sada bırakırsak çınlardı toprağımıza hayat.
Tur değil, gezi değil, yolculuktu hızımızı kesen bu hareket. Memleketinden fersah fersah uzak bir sahilde mümkünse çocukları bırakarak yapılan stresli tatiller, hep başka yollardan devam ederdi çünkü.
Oysa hep çok uzaklarda bir çeşme başındaki gurbet kuşu var sanki ağrıyan yanımızda. Ötüp duruyor…
“Bir kalbiniz vardır onu tanıyınız.
Bir şehir kadar kalabalıktır bazıları
Bir dehliz kadar karanlıktır bazıları
Konuşurlar
İsterler
Susarlar
Dinlememişseniz nice yıl kalbinizi
Ev, meslek, iş, para, geçim diyerek
Düşünün şimdi bir de
Şehirlerde kasaba ve köylerde
Başını eğmiş kalbiyle söyleşen bir kişi olduğunuzu.”
İlgili Yazılar
Anadolu Türkü Dolu
Zemheride gül açanlar! Ağustos’ta buz tutanlar! Su üstüne yazı yazan sevda kahramanları! Türkülerle Anadolu’yu dolaşmak için sabırsızlananlar! Daha ne bekliyorsunuz? Haydi, artık düşün yollara…
Mektup VIII
Hayat ne kadar gürültülüyse, ölüm o kadar sessiz. Hayat ne kadar teslim almaya gayreti zorluyorsa, ölüm teslim olmanın adresi. Hayat sahip olma telaşesi iken, ölüm vazgeçişin belgesi. Hayat iddia kumkuması iken, ölüm ispatın tarifi. Hayat telaşenin canlı filmi ise ölüm sükûnetin resmi. Söylenecek ne çok tarif varken benim aklıma gelenler bunlardı işte. Bence hayatı idrak ölümü doğru anlamakla birebir alakalı. Ancak yaşayanlar ölecektir öyle değil mi?
Koltuğun Hacmi
Geçtiğimiz haftalarda içimizi ısıtan, yüreğimizi soğutan bir habere dikkat kesildik. Habere konu olan olay bir okul bahçesinde geçiyordu. Çocuklar dışarda oyun oynarken, okul bahçesine yanaşan kamyon, karşısında kalabalık bir ordu buldu. Adı boykot listelerinin başlarında yer alan dondurma markasının nakliye aracının içeriye geçişini engelleyen bahçedeki çocuklardı. Alnı öpülesi çocuklar…
Azmiyle Ümidiyle Yaşar Hep Yaşayanlar
Hayatın ağır yüklerinden biri de hayata dair umutsuzluk yükünü yüklenmektir. Umutsuzluk öyle ağır öyle incitici bir duygudur ki insanı sürekli tedirgin, huzursuz ve mutsuz kılar. Korku içinde günlerini, yıllarını elinden alıp götürür. Umutsuzluk, tedavisi zor bir hastalık gibidir. Bir defa bir bünyede kök saldı mı; bütün uzuvların işlevini değiştirebilir.
1 Uzun 1 Kısa İle Sinema Okuryazarlığı: Ördeklerin Göçü& Şemsiye
Sinema okuryazarı ve okuryazarlığı, filmleri edilgen bir şekilde tüketmekle aynı anlama gelmez. Onlarla aktif bir diyalog içine girerek, kendi kültürel önyargılarını sorgular ve filmler aracılığıyla dünyaya dair daha geniş, daha derin bir perspektif edinmeye ulaşmayı sağlayabilir. Belki de bu, hem okuryazarlık hem okuryazar kavramı için dönüştürücü gücü temsil eder; bireyi daha eleştirel, daha empatik ve daha bilgili bir insan yapar.