Çoğu sıkı okur tarafından rahatlıkla bilineceği üzere; romanda insan, toplum ve varoluş düşüncesi ekseninde hem bilinen varoluş düşüncesi hakkında hem de bu bilinenlerin de ötesinde varoluşun derinlikleri hakkındaki yazdıklarıyla adeta varoluş düşüncesinde yeni ufuklar açan F. M. Dostoyevski’nin ölümsüz eseri Suç ve Ceza, yalnızca bir cinayetin hikâyesi değil; aynı zamanda insan ruhunun, ahlâki bunalımların, suçun, vicdanın ve adaletin karmaşık yapısının derinlemesine analizinin yapıldığı bir başyapıt niteliğindedir.
Bu anlamda romanın başkahramanı olan Rodion Romanoviç Raskolnikov’un yaşadığı bütün içsel çatışmalar, sadece 19. yüzyıl Rusya’sının değil, günümüz insanının da vicdani labirentlerine ışık tutacak biçimde işlenmesiyle bile bahse konu romanı varoluş ekseninde yazılmış nice felsefi yapıtın üstünde bir yere taşımıştır.
Nitekim bu yazıda, Raskolnikov’un psikolojisi üzerinden suç, vicdan, ahlâk, adalet ve bireyin toplumsal konumuna dair tartışmaları irdeleyecek, bu kavramların günümüzdeki karşılıklarını güncel örneklerle birlikte ele alarak, kısaca bir yandan romanın kahramanı Raskolnikov’u incelerken, bir yandan da Dostoyevski’nin varoluş düşüncesi ekseninde felsefi olmaktan çok, düşüncenin yazıya işlenmiş biçimdeki romantik işlenişini ve bu işlenişin yüzyılımıza akseden içeriğini incelemeye çalışacağız.
En baştan ifade etmek gerekmektedir ki; romanın başkarakteri, hatta kahramanı halindeki Raskolnikov, sadece kendi hikâyesi ekseninde işlenen bir bireysel kahraman olmaktan öte aynı zamanda toplumun içine düştüğü yozlaşmadan da rahatsız olan, dönemin Rus toplumunu esir alan emperyalist içerikli kapitalist çürümeden mustarip, yaşanan acımasız ekonominin çarkları arasında varlıkları bile belli olmayacak derecede yok sayılan yoksullar, garibanlar ve bütün ötekiler için empati duyan bir idealist genç olarak karşımıza çıkmaktadır.
Öte yandan bu anlamda yine dönemin Rus düşünce yapısından etkilenmiş, özellikle gençler tarafından büyük ilgiyle karşılanan Fransız Devrimi, Fransız düşüncesi ve dolaylı biçimde de Napolyon başarısına endeksli Bonapartist bir idealizmin temsilcisi olarak da dikkati çeken Raskolnikov’u bu idealizm ekseninde insanları iki sınıfa ayıran tehlikeli bir teorinin, insanları sıradan insanlar ve üstün insanlar olarak gören ve derinlerde bir yerde sapkınlaşmaya meyyal bir teorinin takipçisi olarak görmekteyiz.
Bu teoriye ve dolaylı olarak da Raskolnikov’a göre üstün insanlar, toplumun geneli için bir fayda sağlayacaksa “normal” ahlâki yasaların ötesine geçebilir, hatta kutsanması gereken bu tartışılmaz üstünlükleri dolayısıyla cinayet bile işleyebilir ve böylece topluma hizmet etmiş sayılarak suçtan ve cezadan muaf bir gerçeklik kazanabilirler.
Nitekim bu sapkın düşünce onu, kendisinin de borcu olduğu yaşlı bir tefeci kadını ve cinayeti gören yardımcı komşu kadını öldürmeye yöneltmiş, kendinden sonra gelecek bütün edebiyat tarihine indirilmiş haldeki baltasıyla bir cinayet işlemiş, ancak cinayeti işledikten sonra, her ne kadar kendisini bir Napolyon gibi görmeye çalışmışsa da vicdanı bu role itiraz etmiş, evvela işlemiş olduğu suçun cenderesinde dönmeye başlayıp vicdanıyla baş başa kaldığı her dakika boyunca da dayanılmaz bir gerilimin ortasında kalmıştır.
Nihayetinde romanda en dikkat çeken husus olarak öne çıkan bu gerilim ekseninde de bir yandan Raskolnikov’un yaşadığı derin pişmanlık işlenirken, diğer yandan insan doğasının evrensel bir çelişkisi açığa çıkmıştır.
Bu çelişki ise bütün insaniyeti ile zamanın gittikçe kararan modernizasyonu içerisinde muhakkak yeniden ele alınması ve yeniden değerlendirilmesi gereken modal ahlâki relativizm ile evrensel etik arasındaki savaştır…
Denilebilir ki; Raskolnikov’un yaşadığı en büyük travma, cinayet sonrası kendi vicdanıyla olan yüzleşmesi ve bu yüzleşme ile birlikte gelen vicdan azabıdır. Bu öylesine bir vicdan azabıdır ki, Raskolnikov bu azaba duçar olduğu andan itibaren suçunu kimse bilmezken bile büyük bir ruhsal çöküntü yaşamaya başlamış, adeta kendi kendisiyle yüz yüze geldiği bu çöküntü içerisinde de önce neyin iyi neyin kötü olduğunu sorgulamaya başlamış, içinde yerleştirmiş olduğu ideal taşları birer birer sökülmeye başlayarak onu içsel bir depremin orta yerinde bırakmış, sonrasında ise, bir zamanlar demir gibi, beton gibi bir arzuyla bağlı olduğu bütün nefsani arayışlar birer birer yıkılmaya yüz tutmuş, önce iler tutar yanı olmayan bir çaba ile her ne kadar bu yıkıntıyı tamir etmeye uğraşsa da, içinde her geçen gün büyüyeduran bu yıkımı engelleyememiş ve nihayet süregelen uzun kurgu içerisinde bir yerde; içinde yeşeren kötülük yine kendi içinde yeşeren bir iyilikle ancak buluşabilmiştir.
Suç ve Ceza adlı bu başyapıtın bu haliyle işlemiş olduğu bütün gerçekliği ve kurgusu içerisinde kimliğini kazanan Raskolnikov’un bu durumu, ahlâkın bireyin içinde doğan bir içsel pusula mı, yoksa toplumun dikte ettiği bir kurallar bütünü mü olduğu sorusunu gündeme getirişiyle de ayrı bir önem arz etmektedir.
Bu anlamda onu derleyip toparlayan bu hikâyeden görünen ise, tıpkı Michel Foucault’nun ‘Hapishanenin Tarihi’ adlı kitabında değinmiş olduğu Panoptikon/Bütünü Gözetlemek yorumunda okunduğu gibi, modern toplumun bireyleri “görünmeyen göz” ile denetleyerek onları itaatkâr hale getirmesine benzer biçimde ama ondan bir farkla Raskolnikov’un yaşadığı ve içinden bir yerden sanki onun ulaşmak istediği kuvvette bir kuvvetle ona ulaşmak isteyen bir pişmanlığa götüren göz -belki de Tanrısal ya da vicdani varlığı temsil eden göz- olarak hem gözü hem de gözün sahibi varlığı işaret eden bir gerçeklikle açığa çıkmaktadır.
Bu noktadan da hareketle, Raskolnikov’un hikâyesinin bütününden çıkarılacak bir başka yorum ve bir başka deyişle, ahlâki yasaların ne kadar kişiselmiş görünseler de, toplumsal yapının bu yasaları belirlemede ne kadar büyük bir rol oynadıklarına dair bir dikkatin çekildiğinin de altını çizmek gerekmektedir.
Bir uzun kurgu dâhilinde akan anlatının bütünlüğü içerisinde Raskolnikov’un yargılanmadan önce kendi kendini cezalandırması ise gerek bir roman olarak ‘Suç ve Ceza’nın ve gerekse bu romanda işlenişiyle neredeyse gerçek bir karakter özelliği kazanan, Raskolnikov karakterinin suçtan cezaya ve adalete kadar genişleyen bir izlek üzerinde adaletin her şeyden önce yalnızca mahkemelerde ve kamu binalarında değil, evvela bireyin vicdanında da işlediğini gösterişleriyle hiç eskimeyecek bir evrensel nitelik kazandıkları görülmektedir ki, romanın sonuna doğru kurguya yerleşen gerçek ceza -Sibirya sürgünü- ile anlam kazanan kamusal adaletin tecellisi olarak işlenişiyle bireysel ve toplumsal adaletin kesiştiği noktayı göstermesiyle de bu evrensel niteliğin daha dikkat çekici bir içeriğe ulaştığı görülmektedir.
Buraya kadar ifade etmeye çalıştığımız biçimiyle ‘Suç ve Ceza’ adlı romanın kahramanı ebedi katil, ebedi pişman ve nihayet ebedi vicdan adamı Raskolnikov’un yaşadığı çelişki, yazıldığı dönem bir yana, gelecek dönem içinde adeta bir haber verici olarak sanki de günümüzün kaybedilen vicdanına ve adaletine ışık tutmuş gibidir.
O kadar ki 20. yüzyılın tamamını esir alacak biçimde gelişerek gelen bu çelişki, bugün de benzer gelişmelerle karşımıza çıkmakta, örneğin, hemen tümü de evrensel eksende genişleyerek dikkati çeken bir realizm içerisinde bazı devletlerin, bazı politikacıların veya iş insanlarının “daha büyük bir iyilik için” etik dışı yollara başvurduklarında kendilerini haklı görmelerine benzer biçimde bireyden topluma ve toplumdan bireye uzanan bir karmaşa içerisinde bütün anlamsızlığına rağmen anlam kazandırıldığını görmekteyiz.
Dahası teknoloji şirketlerinin kullanıcı verilerini izinsiz toplamasına benzer biçimde güya “kamu yararına” etiketiyle sunulan yapay zekâ modellerinin eğitiminde kullanılmasından “ilerleme” adına yapılan etik dışı deneylere, kerameti kendinden menkul çoğu yerel ya da emperyal anlamda pragmatist davranışlarla şekillenen uygulamalardan, ulusal programların uluslararası hale evriltilerek ortaklaşa sömürülere kadar genişleyen programlara, bütünüyle güvensizlik ve emniyetsizliğin yaygınlaşmaya başladığı yeni yüzyıl içerisinde gerek bireysel ve gerekse toplumsal savunmalara dayanak teşkil edecek ölçeklerdeki saldırgan koruma biçimlerine, derinlerde bir yerlerde ne için yapıldığını bile bilemediğimiz ne idüğü belirsiz ilaçlar, aşılar ve salgınlar bahanesiyle kotarılan korkunç küresel tedbirlerden tedbirsizliğe kadar varan karanlık ama bir o kadar da güçlü evrensel planlamalara kadar genişlediğini gördüğümüz daha nice uygulama, plan ve oyunlar…
İşte bütün bunların hepsi, modern dünyanın Raskolnikov’larıdır. Bütün açıklığı içerisinde görünen o ki, günümüzün bütün acımasızlığı içerisinde adaletin uygulanabilirliği ve tarafsızlığı ciddi bir tartışma konusu haline gelmiş, gelir dağılımındaki eşitsizlikler, güçlülerin suçlarının cezasız kalması, mahkemelerin siyasallaşması gibi örnekler, adaletin bir ideal olmaktan çıkıp araçsallaştığını düşündürebilmektedir.
Nitekim son yarım yüzyıldan bu yana, çevre felaketlerine neden olan çok uluslu şirketlerin, milyarlarca dolarlık kârlarla yollarına devam ederken, küçük çiftçilerin borç nedeniyle iflas edişinden yerel ve genel anlamda türlü oyunlarla süregelen çarpık kentleşmeden uygunsuz yapılaşmaya, güya hayatı kolaylaştırmak iddiasıyla irileşen teknolojik baskılamalardan aile içi tartışmaların sosyal medyalara sıçrayışına, ölçüsüz ve ahenksiz özgürlük tarifleriyle ortaya çıkan edepsizliklerden vicdansız linç girişimlerine kadar yaşanan evrensel çarpıklık sanki de Raskolnikov’un “kötü biri yoksa cinayet de yoktur” düşüncesine benzer bir zeminde ilerlerken, günümüzün tefecilerinin romandaki “tefeci kadın’’ından çok daha örgütlü ve dokunulmaz bir yapı içinde durarak var kalabildiklerini de hatırlatmaktadır.
Zira günümüzün bütün çaresizliği içerisinde, modern birey, Raskolnikov gibi yalnız, kafası karışık ve sisteme yabancılaşmış bir halde salt kariyer baskısı, ekonomik adaletsizlik, anlam arayışı gibi sorunlarla “ahlâki gri alanlara” itilebilmekte, birçok genç, idealist hedeflerle yola çıkıp sistemin çarklarında yozlaştırabilmekte, sosyal medyalarda “başarı” adı altında pompalanan materyalist yaşam biçimleri bireyin vicdani pusulasını şaşırtabilmekte, etik dışı yollardan para kazanmak, toplumsal saygınlık kazanmak ya da her ne şekilde olursa olsun “başarıya ulaşma’’ güdüsünün meşrulaştırıldığı görülmektedir.
Öyle ki günümüz Raskolnikov’u belki birini öldürmüyor ama kendini, ilkelerini ve insanlığını parça parça tüketerek, fiziksel suçtan öte manevi bir suçu kutsayabiliyor.
Yine de gelecek adına bir umut olsun diye eklemek gerekiyor; Raskolnikov’un sonunda onu yiyip bitiren o suçunu itiraf ederek iç huzura kavuşması, belki de insanın gerçek kurtuluşunun dürüst yüzleşmelerden geçtiğini, ahlâkın, sadece kurallara uymakla değil; vicdanla, empatiyle, sorumlulukla yaşamak anlamına geldiğini, adaletin ise sadece mahkeme salonlarında değil, gündelik yaşamda, davranışlarımızda ve kararlarımızda şekillendiğini göstermesiyle de önem kazanıyor.
Ezcümle söylenecek olursa; günümüzde birey olarak Raskolnikov gibi içsel sorgulamalar yapmadan yaşamak kolay gibi görünse de, bu yüzleşmeyi ertelemek ruhsal bir çürümeye yol açabiliyor, o kadar ki; Dostoyevski’nin yüzyıl önce yazdığı bu eser, bugünün dünyasında belki yazıldığı dönemden daha fazla güncellik arz ediyor.
Ahlakın silikleştiği, adaletin araçsallaştığı, bireyin kimlik bunalımı yaşadığı bir çağda Raskolnikov artık hepimizdir ve hepimizi ifade eden bir karakter niteliğindedir ve haliyle onun çöküşü bizim sorumluluğumuz, onun arınması bizim umudumuzdur…
Çocuğu yaşam ve gerçekle karşı karşıya getiren kitaplar; dilin anlatım gücünü, güzelliğini ve musikisini de sunar. Sanatsal niteliği olan resimleriyle, sözcüklerin estetik yönüyle kitaplar; okul öncesi dönemden itibaren çocukları ana dilinin güzelliğiyle karşılaştırır. Böylece çocuk, hem okuma kültürü edinir hem de estetik duyarlılığa sahip olur.
Âlemdeki düzenin en başında Allah vardır. Allah âlemi düzenli ve ahenkli bir şekilde var etmiş ve ona varlığını sürdürecek nitelikleri vermiştir. Bunun yanında insanlara da düzenli bir şekilde yaşamaları ve ortak bir amaca yönelmeleri için vahiy göndermiştir. Nasıl ki âlemin bir yöneticisi varsa gönderilen bu vahyi insanların uygulamasını sağlayacak bir yönetici olmalıdır. Aksi takdirde düzenli ve ortak amaca yönelmiş bir topluluk ortaya çıkamaz.
İslam’a göre tevhid olmadan, vahye dayanmadan bütüncül ve sahici adaletin sağlanması mümkün değildir. Adalet; hikmet, şecaat ve iffet faziletlerinin gerçekleşmesi ile kazanılan ve bunların üçünü de içine alan dördüncü temel fazilettir,
Müslümanlar olarak, inşa ettiğimiz bir uygarlık içinde yaşamıyoruz bilakis başkaları tarafından Müslümanca olmayan dinamiklerle inşa edilmiş bir uygarlık içerisinde yaşıyoruz. Yalnızca Müslümanlar değil Batı dışı topluluklar kendilerinin inşa etmediği var edilmiş bir dünyada yaşamaktadırlar. Batı dışı toplumlar, 300 yıldır Batı ontolojisinin ve epistemolojisinin inşa ettiği (ç)ağlara, mekânlara ve olaylara maruz kalmaktadırlar. Tarihsel olarak “güç” ve “iktidar” varlığını çok mühim gören Batı inanç ve düşünce tarihinde Mitoloji (tasavvuri varlıkların hâkim olduğu bakış), Kilise (din adamlarının ve dogmaların hâkim olduğu yapılanma) ve Devlet (seküler aklın inşa ettiği kurumlaşma) son olarak meydana gelen Şirketleşme (rasyonel akıl gücünün bireyselleşme ile buluştuğu kurumlaşma türü) süreçleri yaşanmıştır.
Raskolnikov, Ahlâk, Adalet ve Günümüz: Suçun Vicdani Anatomisi
Çoğu sıkı okur tarafından rahatlıkla bilineceği üzere; romanda insan, toplum ve varoluş düşüncesi ekseninde hem bilinen varoluş düşüncesi hakkında hem de bu bilinenlerin de ötesinde varoluşun derinlikleri hakkındaki yazdıklarıyla adeta varoluş düşüncesinde yeni ufuklar açan F. M. Dostoyevski’nin ölümsüz eseri Suç ve Ceza, yalnızca bir cinayetin hikâyesi değil; aynı zamanda insan ruhunun, ahlâki bunalımların, suçun, vicdanın ve adaletin karmaşık yapısının derinlemesine analizinin yapıldığı bir başyapıt niteliğindedir.
Bu anlamda romanın başkahramanı olan Rodion Romanoviç Raskolnikov’un yaşadığı bütün içsel çatışmalar, sadece 19. yüzyıl Rusya’sının değil, günümüz insanının da vicdani labirentlerine ışık tutacak biçimde işlenmesiyle bile bahse konu romanı varoluş ekseninde yazılmış nice felsefi yapıtın üstünde bir yere taşımıştır.
Nitekim bu yazıda, Raskolnikov’un psikolojisi üzerinden suç, vicdan, ahlâk, adalet ve bireyin toplumsal konumuna dair tartışmaları irdeleyecek, bu kavramların günümüzdeki karşılıklarını güncel örneklerle birlikte ele alarak, kısaca bir yandan romanın kahramanı Raskolnikov’u incelerken, bir yandan da Dostoyevski’nin varoluş düşüncesi ekseninde felsefi olmaktan çok, düşüncenin yazıya işlenmiş biçimdeki romantik işlenişini ve bu işlenişin yüzyılımıza akseden içeriğini incelemeye çalışacağız.
En baştan ifade etmek gerekmektedir ki; romanın başkarakteri, hatta kahramanı halindeki Raskolnikov, sadece kendi hikâyesi ekseninde işlenen bir bireysel kahraman olmaktan öte aynı zamanda toplumun içine düştüğü yozlaşmadan da rahatsız olan, dönemin Rus toplumunu esir alan emperyalist içerikli kapitalist çürümeden mustarip, yaşanan acımasız ekonominin çarkları arasında varlıkları bile belli olmayacak derecede yok sayılan yoksullar, garibanlar ve bütün ötekiler için empati duyan bir idealist genç olarak karşımıza çıkmaktadır.
Öte yandan bu anlamda yine dönemin Rus düşünce yapısından etkilenmiş, özellikle gençler tarafından büyük ilgiyle karşılanan Fransız Devrimi, Fransız düşüncesi ve dolaylı biçimde de Napolyon başarısına endeksli Bonapartist bir idealizmin temsilcisi olarak da dikkati çeken Raskolnikov’u bu idealizm ekseninde insanları iki sınıfa ayıran tehlikeli bir teorinin, insanları sıradan insanlar ve üstün insanlar olarak gören ve derinlerde bir yerde sapkınlaşmaya meyyal bir teorinin takipçisi olarak görmekteyiz.
Bu teoriye ve dolaylı olarak da Raskolnikov’a göre üstün insanlar, toplumun geneli için bir fayda sağlayacaksa “normal” ahlâki yasaların ötesine geçebilir, hatta kutsanması gereken bu tartışılmaz üstünlükleri dolayısıyla cinayet bile işleyebilir ve böylece topluma hizmet etmiş sayılarak suçtan ve cezadan muaf bir gerçeklik kazanabilirler.
Nitekim bu sapkın düşünce onu, kendisinin de borcu olduğu yaşlı bir tefeci kadını ve cinayeti gören yardımcı komşu kadını öldürmeye yöneltmiş, kendinden sonra gelecek bütün edebiyat tarihine indirilmiş haldeki baltasıyla bir cinayet işlemiş, ancak cinayeti işledikten sonra, her ne kadar kendisini bir Napolyon gibi görmeye çalışmışsa da vicdanı bu role itiraz etmiş, evvela işlemiş olduğu suçun cenderesinde dönmeye başlayıp vicdanıyla baş başa kaldığı her dakika boyunca da dayanılmaz bir gerilimin ortasında kalmıştır.
Bu çelişki ise bütün insaniyeti ile zamanın gittikçe kararan modernizasyonu içerisinde muhakkak yeniden ele alınması ve yeniden değerlendirilmesi gereken modal ahlâki relativizm ile evrensel etik arasındaki savaştır…
Denilebilir ki; Raskolnikov’un yaşadığı en büyük travma, cinayet sonrası kendi vicdanıyla olan yüzleşmesi ve bu yüzleşme ile birlikte gelen vicdan azabıdır. Bu öylesine bir vicdan azabıdır ki, Raskolnikov bu azaba duçar olduğu andan itibaren suçunu kimse bilmezken bile büyük bir ruhsal çöküntü yaşamaya başlamış, adeta kendi kendisiyle yüz yüze geldiği bu çöküntü içerisinde de önce neyin iyi neyin kötü olduğunu sorgulamaya başlamış, içinde yerleştirmiş olduğu ideal taşları birer birer sökülmeye başlayarak onu içsel bir depremin orta yerinde bırakmış, sonrasında ise, bir zamanlar demir gibi, beton gibi bir arzuyla bağlı olduğu bütün nefsani arayışlar birer birer yıkılmaya yüz tutmuş, önce iler tutar yanı olmayan bir çaba ile her ne kadar bu yıkıntıyı tamir etmeye uğraşsa da, içinde her geçen gün büyüyeduran bu yıkımı engelleyememiş ve nihayet süregelen uzun kurgu içerisinde bir yerde; içinde yeşeren kötülük yine kendi içinde yeşeren bir iyilikle ancak buluşabilmiştir.
Bu anlamda onu derleyip toparlayan bu hikâyeden görünen ise, tıpkı Michel Foucault’nun ‘Hapishanenin Tarihi’ adlı kitabında değinmiş olduğu Panoptikon/Bütünü Gözetlemek yorumunda okunduğu gibi, modern toplumun bireyleri “görünmeyen göz” ile denetleyerek onları itaatkâr hale getirmesine benzer biçimde ama ondan bir farkla Raskolnikov’un yaşadığı ve içinden bir yerden sanki onun ulaşmak istediği kuvvette bir kuvvetle ona ulaşmak isteyen bir pişmanlığa götüren göz -belki de Tanrısal ya da vicdani varlığı temsil eden göz- olarak hem gözü hem de gözün sahibi varlığı işaret eden bir gerçeklikle açığa çıkmaktadır.
Bu noktadan da hareketle, Raskolnikov’un hikâyesinin bütününden çıkarılacak bir başka yorum ve bir başka deyişle, ahlâki yasaların ne kadar kişiselmiş görünseler de, toplumsal yapının bu yasaları belirlemede ne kadar büyük bir rol oynadıklarına dair bir dikkatin çekildiğinin de altını çizmek gerekmektedir.
Bir uzun kurgu dâhilinde akan anlatının bütünlüğü içerisinde Raskolnikov’un yargılanmadan önce kendi kendini cezalandırması ise gerek bir roman olarak ‘Suç ve Ceza’nın ve gerekse bu romanda işlenişiyle neredeyse gerçek bir karakter özelliği kazanan, Raskolnikov karakterinin suçtan cezaya ve adalete kadar genişleyen bir izlek üzerinde adaletin her şeyden önce yalnızca mahkemelerde ve kamu binalarında değil, evvela bireyin vicdanında da işlediğini gösterişleriyle hiç eskimeyecek bir evrensel nitelik kazandıkları görülmektedir ki, romanın sonuna doğru kurguya yerleşen gerçek ceza -Sibirya sürgünü- ile anlam kazanan kamusal adaletin tecellisi olarak işlenişiyle bireysel ve toplumsal adaletin kesiştiği noktayı göstermesiyle de bu evrensel niteliğin daha dikkat çekici bir içeriğe ulaştığı görülmektedir.
Buraya kadar ifade etmeye çalıştığımız biçimiyle ‘Suç ve Ceza’ adlı romanın kahramanı ebedi katil, ebedi pişman ve nihayet ebedi vicdan adamı Raskolnikov’un yaşadığı çelişki, yazıldığı dönem bir yana, gelecek dönem içinde adeta bir haber verici olarak sanki de günümüzün kaybedilen vicdanına ve adaletine ışık tutmuş gibidir.
O kadar ki 20. yüzyılın tamamını esir alacak biçimde gelişerek gelen bu çelişki, bugün de benzer gelişmelerle karşımıza çıkmakta, örneğin, hemen tümü de evrensel eksende genişleyerek dikkati çeken bir realizm içerisinde bazı devletlerin, bazı politikacıların veya iş insanlarının “daha büyük bir iyilik için” etik dışı yollara başvurduklarında kendilerini haklı görmelerine benzer biçimde bireyden topluma ve toplumdan bireye uzanan bir karmaşa içerisinde bütün anlamsızlığına rağmen anlam kazandırıldığını görmekteyiz.
Dahası teknoloji şirketlerinin kullanıcı verilerini izinsiz toplamasına benzer biçimde güya “kamu yararına” etiketiyle sunulan yapay zekâ modellerinin eğitiminde kullanılmasından “ilerleme” adına yapılan etik dışı deneylere, kerameti kendinden menkul çoğu yerel ya da emperyal anlamda pragmatist davranışlarla şekillenen uygulamalardan, ulusal programların uluslararası hale evriltilerek ortaklaşa sömürülere kadar genişleyen programlara, bütünüyle güvensizlik ve emniyetsizliğin yaygınlaşmaya başladığı yeni yüzyıl içerisinde gerek bireysel ve gerekse toplumsal savunmalara dayanak teşkil edecek ölçeklerdeki saldırgan koruma biçimlerine, derinlerde bir yerlerde ne için yapıldığını bile bilemediğimiz ne idüğü belirsiz ilaçlar, aşılar ve salgınlar bahanesiyle kotarılan korkunç küresel tedbirlerden tedbirsizliğe kadar varan karanlık ama bir o kadar da güçlü evrensel planlamalara kadar genişlediğini gördüğümüz daha nice uygulama, plan ve oyunlar…
İşte bütün bunların hepsi, modern dünyanın Raskolnikov’larıdır. Bütün açıklığı içerisinde görünen o ki, günümüzün bütün acımasızlığı içerisinde adaletin uygulanabilirliği ve tarafsızlığı ciddi bir tartışma konusu haline gelmiş, gelir dağılımındaki eşitsizlikler, güçlülerin suçlarının cezasız kalması, mahkemelerin siyasallaşması gibi örnekler, adaletin bir ideal olmaktan çıkıp araçsallaştığını düşündürebilmektedir.
Nitekim son yarım yüzyıldan bu yana, çevre felaketlerine neden olan çok uluslu şirketlerin, milyarlarca dolarlık kârlarla yollarına devam ederken, küçük çiftçilerin borç nedeniyle iflas edişinden yerel ve genel anlamda türlü oyunlarla süregelen çarpık kentleşmeden uygunsuz yapılaşmaya, güya hayatı kolaylaştırmak iddiasıyla irileşen teknolojik baskılamalardan aile içi tartışmaların sosyal medyalara sıçrayışına, ölçüsüz ve ahenksiz özgürlük tarifleriyle ortaya çıkan edepsizliklerden vicdansız linç girişimlerine kadar yaşanan evrensel çarpıklık sanki de Raskolnikov’un “kötü biri yoksa cinayet de yoktur” düşüncesine benzer bir zeminde ilerlerken, günümüzün tefecilerinin romandaki “tefeci kadın’’ından çok daha örgütlü ve dokunulmaz bir yapı içinde durarak var kalabildiklerini de hatırlatmaktadır.
Zira günümüzün bütün çaresizliği içerisinde, modern birey, Raskolnikov gibi yalnız, kafası karışık ve sisteme yabancılaşmış bir halde salt kariyer baskısı, ekonomik adaletsizlik, anlam arayışı gibi sorunlarla “ahlâki gri alanlara” itilebilmekte, birçok genç, idealist hedeflerle yola çıkıp sistemin çarklarında yozlaştırabilmekte, sosyal medyalarda “başarı” adı altında pompalanan materyalist yaşam biçimleri bireyin vicdani pusulasını şaşırtabilmekte, etik dışı yollardan para kazanmak, toplumsal saygınlık kazanmak ya da her ne şekilde olursa olsun “başarıya ulaşma’’ güdüsünün meşrulaştırıldığı görülmektedir.
Yine de gelecek adına bir umut olsun diye eklemek gerekiyor; Raskolnikov’un sonunda onu yiyip bitiren o suçunu itiraf ederek iç huzura kavuşması, belki de insanın gerçek kurtuluşunun dürüst yüzleşmelerden geçtiğini, ahlâkın, sadece kurallara uymakla değil; vicdanla, empatiyle, sorumlulukla yaşamak anlamına geldiğini, adaletin ise sadece mahkeme salonlarında değil, gündelik yaşamda, davranışlarımızda ve kararlarımızda şekillendiğini göstermesiyle de önem kazanıyor.
Ezcümle söylenecek olursa; günümüzde birey olarak Raskolnikov gibi içsel sorgulamalar yapmadan yaşamak kolay gibi görünse de, bu yüzleşmeyi ertelemek ruhsal bir çürümeye yol açabiliyor, o kadar ki; Dostoyevski’nin yüzyıl önce yazdığı bu eser, bugünün dünyasında belki yazıldığı dönemden daha fazla güncellik arz ediyor.
Ahlakın silikleştiği, adaletin araçsallaştığı, bireyin kimlik bunalımı yaşadığı bir çağda Raskolnikov artık hepimizdir ve hepimizi ifade eden bir karakter niteliğindedir ve haliyle onun çöküşü bizim sorumluluğumuz, onun arınması bizim umudumuzdur…
Okuma Listesi:
İlgili Yazılar
Çocuğun Beşerî ve Estetik Dünyasına Dokunmada Kitaplar
Çocuğu yaşam ve gerçekle karşı karşıya getiren kitaplar; dilin anlatım gücünü, güzelliğini ve musikisini de sunar. Sanatsal niteliği olan resimleriyle, sözcüklerin estetik yönüyle kitaplar; okul öncesi dönemden itibaren çocukları ana dilinin güzelliğiyle karşılaştırır. Böylece çocuk, hem okuma kültürü edinir hem de estetik duyarlılığa sahip olur.
Filistin Cephesinde Değişen Bir Şey Yok: İhanet, Drama, Cinayet, Kehanet ve Kıyamet
Yahudi Siyonizmi: Siyonizm, bedeni doğu, aklı batı, ruhu araf, kalbi sarı. Siyonizm, geçmişi Avrupa, bugünü Gazze, yarını Fırat. Siyonizm, dünü altın buzağı, şimdisi kızıl düve, sonrası kurban. Siyonizm, okuduğu Tevrat, anladığı Kâbil, anlamadığı 10 Emir. Siyonizm, adı Kudüs, sanı hırsız, cismi katil. Siyonizm, tutunduğu dünya, istikameti Gog ve Magog, menzilinde altın çağ. Siyonizm, Tanrı’yı ırkçı zanneden ve O’na sürekli şımaran.
Kitâbü’l-Mille Çerçevesinde Fârâbî’de Şehrin Meşruiyeti
Âlemdeki düzenin en başında Allah vardır. Allah âlemi düzenli ve ahenkli bir şekilde var etmiş ve ona varlığını sürdürecek nitelikleri vermiştir. Bunun yanında insanlara da düzenli bir şekilde yaşamaları ve ortak bir amaca yönelmeleri için vahiy göndermiştir. Nasıl ki âlemin bir yöneticisi varsa gönderilen bu vahyi insanların uygulamasını sağlayacak bir yönetici olmalıdır. Aksi takdirde düzenli ve ortak amaca yönelmiş bir topluluk ortaya çıkamaz.
İnsan Odaklı Bir Yönetim Anlayışı
İslam’a göre tevhid olmadan, vahye dayanmadan bütüncül ve sahici adaletin sağlanması mümkün değildir. Adalet; hikmet, şecaat ve iffet faziletlerinin gerçekleşmesi ile kazanılan ve bunların üçünü de içine alan dördüncü temel fazilettir,
Mekanik Panoptikon’dan Sanal Panoptikon’a: Gözetim
Müslümanlar olarak, inşa ettiğimiz bir uygarlık içinde yaşamıyoruz bilakis başkaları tarafından Müslümanca olmayan dinamiklerle inşa edilmiş bir uygarlık içerisinde yaşıyoruz. Yalnızca Müslümanlar değil Batı dışı topluluklar kendilerinin inşa etmediği var edilmiş bir dünyada yaşamaktadırlar. Batı dışı toplumlar, 300 yıldır Batı ontolojisinin ve epistemolojisinin inşa ettiği (ç)ağlara, mekânlara ve olaylara maruz kalmaktadırlar. Tarihsel olarak “güç” ve “iktidar” varlığını çok mühim gören Batı inanç ve düşünce tarihinde Mitoloji (tasavvuri varlıkların hâkim olduğu bakış), Kilise (din adamlarının ve dogmaların hâkim olduğu yapılanma) ve Devlet (seküler aklın inşa ettiği kurumlaşma) son olarak meydana gelen Şirketleşme (rasyonel akıl gücünün bireyselleşme ile buluştuğu kurumlaşma türü) süreçleri yaşanmıştır.