Bütün yedileri bir kenara koy, öyle gel. Şiirde ara yediyi. Yedi asır önce, yedi şair tarafından yazılmış şiiri bul getir bana. Cümle kem gözlerin nazarından içten bir Euzu Besmele, İhlas, Felak, Nas, Ayet-el Kürsi’lerle sarıp sarmala.
Sarıp sarmaladım, bağrıma bastım imgeyi. Anladım ki gözsüz görmek ne kadar hırka ise, gördüğüne ermek o kadar derviş.
Körler düğününde ne gelin yadırganır ne damat. Görmektir en büyük kusur.
Bakmak serbest olabilir, arıyla göz göze gelmediğin müddetçe. Petek dolusu konuşup sustum bal gibi. Ve tuttum havada yakaladım imgeyi. Kelebeklerle bakışmalarım hakkındaki yorumlarını sordum yetinmeyip. Gayem kalp atışlarını duymaktı yedinci imgenin.
İmge bu, ne sence ne bence, ne onca telaş arasında kim vurduya gitmez ve gelmez. Giymiş yedi kattan oluşan kaftanını, bir libas ki göz göz olmuş, gümüş sırmadan desenler. Şu bizim saraylara yaraşır kaftanın pile pile eteklerine kadar saçılmış çapaklardan bir yolunu bulup entrika imalı bakışlar salınıyor zihninde.
Çantamdaki mor bilyeler gibi oradan oraya sıçrıyor, hayalimde yedi uyurlar ordusuyla sefere çıkan hülyalı ve mânâlı zafer çığlıklar. Ne şikâyeti, her vuslatta artan muhabbet bizimkisi. Cıvıltısını seveyim yine çıktınız karşıma.
Göz gezdirdim dört köşeyi aradım.
Ne sen var ne ben bir tane Gaffar.
Âşık Veysel
Orduların önünde diz çöktüğü bir yiğit ile yiğidin, her gördüğümde bayılıp yedi günden evvel ayılamadığı bir kızıl sevdanın, al yazmanın, selviden ve yeşilden muradını aldığı, maviden soyunup geldiği ak yavrusu.
Yine karıştırdım renkleri üstad, yoksa tam tersi miydi?
Tamamladıysak renkleri firuzeye, şöyle bir dönüp iyice geçmemişse naz niyazı bırakmamak elden, dizimdeki yaralar iyileşmeden masumane.
Yedi renkli çiçek, çiçeği arayan kız olur da çizgiden, polenlerin ve parfümlerin dileğini yerine getiren yedinci tür kuş olmaz mı? Yedi hameyliden ustalıkla geçip sararıp solduran, yataklara düşüren büyüden sıyrılıp altına, üstüne, sağına, soluna kanat yavrulayıp yedi kat göğü doldurmayagörsün kuşlar. Asırlık ağaçlar selamlar evvela kara sevdayı.
Sararıp solmaktan değil, yedi gün yedi gece intizar gelir şairler ordusu. Ne kadar uzağa gitsek de mesafenin çıkardığı kat daima şiirin katı, has şairler divanı.
Divana destek gerek orduya komutan yedi düvele karşı. Atının sırtına vurduğu gibi kayıplara karışan yiğit de döndüyse saraya, saraya taht, sultana baht, soylu sevdaya yedi gece yedi gün düğün.
Yedi tepeli şehrin her bir tepesine yedişer göz bırakan şairi mi sorarsınız, yedi mânâlı bakışın işaret ettiği şiiri mi? Soru da hak cevap da. Dengeli ve kuvvetli bir rivayete göre çekingen mısraların çarptığı şair delirmiş, üstüne her bir yanını saran ve iten ve seven bakışlar bakmakta ısrarla.
Yediye selam olsun, yediden alıp verene, yedicilerin yediyle alıp veremediğine de. Şiire selam olsun.
Bir kâğıt en fazla yedi defa katlanır derler, derleri dinleyip denemişliğim çoktur fakat ne karın ne yağmurun en en etkileyici damlasını, nakışını rüzgârlardan kurtarıp havada yakalayamayan bakışıma da vah, yetmez ıslıklara, makamlara aldanan bana da.
En çoğu yedi kez tutmuşluğum vardır parmaklarımı mum ışığının alevine, dayanır mı yarın diye ateşe… elmastan rüyalarını görmüştüm hâlbuki evvelinde, inciden gözyaşlarıma dayanamaz, yakut bakışlarım arka çıkar, dünya fani ne de olsa, cihat büyük iş, yüreğe sağlam hikâye gerek, deftere, kaleme sahici şiir.
Ferman sendedir padişahım der şair nihayetinde, göz göz oldu umutlarım, dayanamadım türkülerden merhem sürdüm yüreğime. Talaşlardan küp küp yorganlar, her bir azama batmakta kıymıklar, batsın. Cümlesine, yedi gözümün tastamam yedisine, öz be öz can özüme selam olsun teburdan, candan ve özden şiire…
İlahi yasayla bozuşmuş, köprüleri yıkmış, gemileri yakmış olanlar, yerine insani yasalar getirip devam ettiler yola. İnsani dedikleri yasanın insanı dışlaması pek çabuk oldu. Dört ayaklılar iyi, iki ayaklılar kötü deseler ona bile sempatiyle bakabilecekken, “sen biraz fazla kavrulmuşsun, insan değilsin anladık ama hangi canlısın bilemedik” lisan-ı halleri, birilerinin topraklarını uçsuz bucaksız kılmak, her köşeye endüstriyel canavarlar dikmek dışında ne işimize yaradı, onu da biz bilemedik.
Peki ya hâlâ gaflet uykusundan uyanamayanlar? Hala rutinlerine kıyamayanlar! Dünyanın gözü önünde soykırım yaşanırken, binlerce çocuk katledilirken sessiz harflerle bile olsun konuşamayanlar? Ticaretime, ünvanıma, marka değerime, kişisel ilişkilerime zarar gelir diye susanlar? Yahut konuşur gibi görünüp de saman altından su yürütenler?
Bu soruların cevaplarında adımızın geçme endişesini ve “hayvandan bile aşağılık olanlar zümresi”ne dahil olma korkusunu sürekli taşımalıyız.
Sorular soruldu zeytin ağacına. Uzunca süre ağzını açmadı. Çağlar açıldı çağlar kapandı. Kimse ağzından bir şey alamadı. Mikrofon, kamera icat edildi. Artık dayanamaz konuşur denildi. Yine bıçak açmadı ağzını. Nihayet. Bir gün konuşmaya karar verdi.
– Ne zaman?
– Dalına çıkacak tek bir çocuk kalınca.
“Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da, bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin, ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kâğıt aldım. Oturdum. Ada’nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.”
Göz, Şiir ve Yedi
Beyaz tülbentler camın arkasında
Ve çıkarılmış insan gözleri
Kırk batman ağırlığında sahici insan gözleri.
İsmet Özel
Bütün yedileri bir kenara koy, öyle gel. Şiirde ara yediyi. Yedi asır önce, yedi şair tarafından yazılmış şiiri bul getir bana. Cümle kem gözlerin nazarından içten bir Euzu Besmele, İhlas, Felak, Nas, Ayet-el Kürsi’lerle sarıp sarmala.
Sarıp sarmaladım, bağrıma bastım imgeyi. Anladım ki gözsüz görmek ne kadar hırka ise, gördüğüne ermek o kadar derviş.
Körler düğününde ne gelin yadırganır ne damat. Görmektir en büyük kusur.
Bakmak serbest olabilir, arıyla göz göze gelmediğin müddetçe. Petek dolusu konuşup sustum bal gibi. Ve tuttum havada yakaladım imgeyi. Kelebeklerle bakışmalarım hakkındaki yorumlarını sordum yetinmeyip. Gayem kalp atışlarını duymaktı yedinci imgenin.
İmge bu, ne sence ne bence, ne onca telaş arasında kim vurduya gitmez ve gelmez. Giymiş yedi kattan oluşan kaftanını, bir libas ki göz göz olmuş, gümüş sırmadan desenler. Şu bizim saraylara yaraşır kaftanın pile pile eteklerine kadar saçılmış çapaklardan bir yolunu bulup entrika imalı bakışlar salınıyor zihninde.
Çantamdaki mor bilyeler gibi oradan oraya sıçrıyor, hayalimde yedi uyurlar ordusuyla sefere çıkan hülyalı ve mânâlı zafer çığlıklar. Ne şikâyeti, her vuslatta artan muhabbet bizimkisi. Cıvıltısını seveyim yine çıktınız karşıma.
Göz gezdirdim dört köşeyi aradım.
Ne sen var ne ben bir tane Gaffar.
Âşık Veysel
Orduların önünde diz çöktüğü bir yiğit ile yiğidin, her gördüğümde bayılıp yedi günden evvel ayılamadığı bir kızıl sevdanın, al yazmanın, selviden ve yeşilden muradını aldığı, maviden soyunup geldiği ak yavrusu.
Yine karıştırdım renkleri üstad, yoksa tam tersi miydi?
Tamamladıysak renkleri firuzeye, şöyle bir dönüp iyice geçmemişse naz niyazı bırakmamak elden, dizimdeki yaralar iyileşmeden masumane.
Yedi renkli çiçek, çiçeği arayan kız olur da çizgiden, polenlerin ve parfümlerin dileğini yerine getiren yedinci tür kuş olmaz mı? Yedi hameyliden ustalıkla geçip sararıp solduran, yataklara düşüren büyüden sıyrılıp altına, üstüne, sağına, soluna kanat yavrulayıp yedi kat göğü doldurmayagörsün kuşlar. Asırlık ağaçlar selamlar evvela kara sevdayı.
Sararıp solmaktan değil, yedi gün yedi gece intizar gelir şairler ordusu. Ne kadar uzağa gitsek de mesafenin çıkardığı kat daima şiirin katı, has şairler divanı.
Divana destek gerek orduya komutan yedi düvele karşı. Atının sırtına vurduğu gibi kayıplara karışan yiğit de döndüyse saraya, saraya taht, sultana baht, soylu sevdaya yedi gece yedi gün düğün.
Yedi tepeli şehrin her bir tepesine yedişer göz bırakan şairi mi sorarsınız, yedi mânâlı bakışın işaret ettiği şiiri mi? Soru da hak cevap da. Dengeli ve kuvvetli bir rivayete göre çekingen mısraların çarptığı şair delirmiş, üstüne her bir yanını saran ve iten ve seven bakışlar bakmakta ısrarla.
Yediye selam olsun, yediden alıp verene, yedicilerin yediyle alıp veremediğine de. Şiire selam olsun.
Bir kâğıt en fazla yedi defa katlanır derler, derleri dinleyip denemişliğim çoktur fakat ne karın ne yağmurun en en etkileyici damlasını, nakışını rüzgârlardan kurtarıp havada yakalayamayan bakışıma da vah, yetmez ıslıklara, makamlara aldanan bana da.
En çoğu yedi kez tutmuşluğum vardır parmaklarımı mum ışığının alevine, dayanır mı yarın diye ateşe… elmastan rüyalarını görmüştüm hâlbuki evvelinde, inciden gözyaşlarıma dayanamaz, yakut bakışlarım arka çıkar, dünya fani ne de olsa, cihat büyük iş, yüreğe sağlam hikâye gerek, deftere, kaleme sahici şiir.
Ferman sendedir padişahım der şair nihayetinde, göz göz oldu umutlarım, dayanamadım türkülerden merhem sürdüm yüreğime. Talaşlardan küp küp yorganlar, her bir azama batmakta kıymıklar, batsın. Cümlesine, yedi gözümün tastamam yedisine, öz be öz can özüme selam olsun teburdan, candan ve özden şiire…
“O cihana sığmaz ondadır cihan.” Âşık Veysel
İlgili Yazılar
Bay Şavşan ve Basit’in Karmakarışık Oyunları
İlahi yasayla bozuşmuş, köprüleri yıkmış, gemileri yakmış olanlar, yerine insani yasalar getirip devam ettiler yola. İnsani dedikleri yasanın insanı dışlaması pek çabuk oldu. Dört ayaklılar iyi, iki ayaklılar kötü deseler ona bile sempatiyle bakabilecekken, “sen biraz fazla kavrulmuşsun, insan değilsin anladık ama hangi canlısın bilemedik” lisan-ı halleri, birilerinin topraklarını uçsuz bucaksız kılmak, her köşeye endüstriyel canavarlar dikmek dışında ne işimize yaradı, onu da biz bilemedik.
Hacı Kardaşlarıma
Hoş geldin Kâbe’den ey mü’min kardaş
İnşallah haccınız dev bendler gibi
Arzın her yanından bulup bir haldaş
Elele verdiniz bülendler gibi
Lebbeyk allahümme lebbeyk nidası
Göğü inletmiştir tekbir sedası
Kalbine dolduysa dava ihlâsı
Hazlısın olsan da sur-bendler gibi
Harem-i Şerif’te tek saf oldunuz
Kimbilir o anda ne hoş kuldunuz
Eve dönünce de öyle olunuz
Necatı ‘birlik’te görenler gibi
Rutin Olmayan Bir Yazı
Peki ya hâlâ gaflet uykusundan uyanamayanlar? Hala rutinlerine kıyamayanlar! Dünyanın gözü önünde soykırım yaşanırken, binlerce çocuk katledilirken sessiz harflerle bile olsun konuşamayanlar? Ticaretime, ünvanıma, marka değerime, kişisel ilişkilerime zarar gelir diye susanlar? Yahut konuşur gibi görünüp de saman altından su yürütenler?
Bu soruların cevaplarında adımızın geçme endişesini ve “hayvandan bile aşağılık olanlar zümresi”ne dahil olma korkusunu sürekli taşımalıyız.
Küçürek Öyküler
Sorular soruldu zeytin ağacına. Uzunca süre ağzını açmadı. Çağlar açıldı çağlar kapandı. Kimse ağzından bir şey alamadı. Mikrofon, kamera icat edildi. Artık dayanamaz konuşur denildi. Yine bıçak açmadı ağzını. Nihayet. Bir gün konuşmaya karar verdi.
– Ne zaman?
– Dalına çıkacak tek bir çocuk kalınca.
Yazmasak Deli Olur Muyduk?
“Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da, bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin, ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kâğıt aldım. Oturdum. Ada’nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.”