Erdem ile bu adaletin arasında ne fark olduğu söylediklerimizden bellidir; bu adalet erdemle aynı şeydir ama adaletin olduğu şey ile erdemin olduğu şey aynı değildir: Başkasıyla ilişkide söz konusu olduğunda adalettir; kendi başına böyle bir huy söz konusu olduğunda erdemdir.
Aristoteles
Giriş
Aristoteles, bir yönüyle ahlâk ile adaleti birbirinin benzeri görmekte, ikisi arasındaki ayrımda adalet için bir öteki aramakta. Kişi yalnız olsa dahi ahlâkiliği söz konusuyken; adalet için bir ötekine ihtiyaç vardır. Ahlâkı, bir yönüyle, insanların yapıp ettiği davranışların alışkanlık haline gelmesi olarak da görmek mümkündür. Bu yazımızda, ahlâktan arındırılmış hukukun durumunu konuşmak, tartışmak niyetindeyiz. Ahlâkın hukuk ile ilişkisi ne boyuttadır? Olayın tarihsel serencamı neyi gösterir? Biz bu konunun neresinde durmaktayız? Ahlâk hukuktan ayrılmış da ne olmuş? Gibi soruların peşinden gitmeye çalışacağız.
Ahlâk ve Sorunumuz
Rağıp el-İsfahani, Ahlâkı; insanda önceden bulunan veya sonradan alışkanlıklarla kazanılan, fiillerin nefiste kendiliğinden meydana gelmesini sağlayan aslî meleke (yetkinlik/huy) şeklinde tanımlamakta, bu ve benzeri tanımlar birçok kişi tarafından da benimsenmektedir. Tarih boyu tartışma konusu olan husus ahlâkın kaynağı sorunu olmuştur. Bu tartışma neticesinde herkesin kendi rabbi, onun ahlâkını oluşturmaktadır.
Ahlakın kaynağı problemi ise, bu önermelerin kaynağının ne olduğuna ilişkindir. Sözgelimi “Hırsızlık kötüdür” derken, hırsızlığın kötü olduğuna dair yargımızın bize nereden geldiği meselesidir. Hırsızlığın kötü olduğunu tamamen kendi duygularımız sayesinde mi bilmekteyiz, yoksa aklımız mı bize bu önermeyi sağlamaktadır? Yahut kutsal kitaplar ya da sezgilerimiz mi bu bilgiyi bize vermektedir? Bir şeye iyi veya kötü dememizi sağlayan ölçütün kaynağı nedir? İşte bu sorular, ahlâkın kaynağı problemini oluşturmaktadır.[1]
Hümeyra hocanın sorduğu bu sorular önemlidir, insanlar arasındaki farklılığın nedeni; ahlâk tanımlarının farklılığından ziyade, ahlâkın kaynağının ne olarak görüldüğü ile ilgilidir. Rasyonalist biri her şeyi akla dayandırmasından dolayı ahlâkın kaynağını da akla dayandıracaktır. Akıl kavramı – kendisi bile bir yönüyle metafizik olan- ile insanlık için ortak ahlâki ilkeler çıkarılabileceği iddia edilmektedir.
Ahlâkın Hukuktan Ayrılışı
İnsanlık tarihine baktığımızda toplumu şekillendiren, toplumda düzeni sağlayan nedir diyecek olursak iki şey akla gelecektir; ahlâk ve hukuk (yasa-buyruk). Hukuk, biraz daha sistemli bir yapı sonrası oluşacak bir birim olarak düşünüldüğünden, öncelikle ahlâkın toplum düzenini sağladığı fikri düşünülebilir.
Toplumsallığın artması ile beraber toplumun düzenini sağlama ihtiyacı artmış ve bugün adına hukuk dediğimiz, içeriğini emir ve yasakların oluşturduğu normlar, toplumun düzenini sağlamaya başlamıştır.
Bahse konu zaman diliminde hukukun ahlâktan ayrılması gerektiği gibi bir tartışma güdülmediği gibi birçok toplum ahlâksız hukukun despotluk olduğunu dile getirmiştir.
Cicero’nun doğal hukuk ve insanların eşitliği tanımlarında, daha sonra bizim ‘insan hakları’ olarak adlandıracağımız modern doktrinin yattığını fark etmek için büyük bir hayal gücüne ihtiyaç yoktur. Kişisel çıkarı insan sevgisinin üzerine koyan adaletsiz yasalar, yasa değildir ve yalnızca ilahi olarak onaylanmış yasanın üstün egemenliğini kabul eden uluslar kendi egemenliklerini iddia edebilirler. (s.37-38)
Adaleti çekip çıkardığınızda krallık dediğiniz şey devasa bir çeteden başka ne olabilir ki?” (Augustine 1950, IV. 4).[2]
Cicero ve Augustine’in vurguladığı gibi ahlâktan, adaletten ayrılmış bir yasa topluma zorbalık yapmaktan başka bir şey değildir. Modern döneme kadar toplumların birçoğu ahlâk ve hukuk arasındaki ilişkiyi bu şekilde okumuşlardır. Modern dönemde özellikle Batı’da birey üzerine kurulan yeni dünya düzeni ahlâkı sorun olarak görmeye başlamıştır. Kant’a kadar ahlâka, yaratan menşeli olmasından dolayı olumsuz bakılmış ve hukukun içerisinden çıkarılması gerektiği ifade edilmiştir. Kant, olayı biraz daha yumuşatarak, ahlâkın varlığını kabul etmiş ancak ahlâkın kaynağı olarak aklı/ortak aklı göstermiştir.
Ahlâk ile hukukun modern dönemde ayrılışına Asım Cüneyd hoca siyaset bilimini de ekleyerek yorum yapar;
Günümüzde birbirinden keskin çizgilerle ayrı alanlar olarak telakki edilişini kanıksadığımız ve doğal karşıladığımız hukuk ile ahlâk ilişkisi, son birkaç yüzyıla kadar farklı bir şekilde mülahaza ediliyordu, İnsan eyleminin normatif açıdan değerlendirilmesinin iki veçhesini teşkil eden bu iki sahanın (esasen siyaseti de dahil edersek pratik felsefenin şubelerini teşkil eden üç sahanın) birbirinden ayrışması, modernitenin en belirgin tezahürlerinden biridir. Eski Yunan medeniyetinde hukuk ve ahlâk ayrımı yoktur. Eski Yunan’da devletin bugün anlaşıldığı gibi tüm iyilere karşı tarafsız bir hukukî kurum olarak değil; insanları eğitip ahlâkî yetkinliğe kavuşturma amacı taşıyan bir yapı olarak kavrandığı görülür. Ne Roma’da ne Patristik ne de Skolastik dönemde hukuk-ahlâk ayrımı hakkında bir nazariyeye tesadüf edilmektedir. Ancak 17. yüzyılda bu hususta önemli bir dönüşüm gerçekleşmiştir.
Modern Batı tarihinde hukuk, ahlâk ve siyaset alanlarının birbirinden ayrışmasının bazı sebepleri vardır. Bunlardan birisi, Yeni Çağ biliminin temel bir özelliği olarak teleolojik evren tasavvurundan mekanik evren tasavvuruna geçişle alakalıdır.[3]
Modern dönemin başında aklı öne çıkararak Tanrı’nın yeryüzünden çıkarılması adına Tanrı’nın topluma sirayet ettiği her şeye müdahale edilmiştir. Hukuk da bunlardan biridir. Çıkış noktası itibari ile pozitivist hukuk ahlâkın hiçbir şekilde hukukun içerisinde olmaması gerektiğini teorik zeminde belirtmektedir. Ancak pozitivist hukukçu yazarlara baktığımızda, yasanın doğruluğunu tartışırken, bir yönüyle ahlâki zeminde yasayı yorumlamaktadırlar. Fuller, pozitivist hukukçuların ahlâk hakkındaki görülerine karşı yazdığı eserinde bir noktada bu yazarların kendi içlerindeki çıkmazı vurgulamaktadır.
O zaman bu dört eleştirmenim Kelsenci hukuk ve devletin özdeşliği öğretisini benimsemiyor. Hiçbir homurtu veya sızlanmada bulunmadan Tanıma Kuralı ile belirlenmiş bir kaynaktan çıkması kaydıyla her şeyin hukuk olduğunu iddia etmiyorlar. Onlar da tıpkı benim gibi bu kaynaktan çıkan şeyin hukuk olarak adlandırılması için öncelikle onu insanların hayatlarında anlamlı bir işlevi olduğunu test edecek belli ilkelerle karşılaştırılması gerektiği görüşünü paylaşıyorlar.[4]
Ahlâk Hukuktan Ayrılabilir mi?
Modern dönem hukukun içerisinden ahlâkı çıkardı, buna bazı eleştiriler getirilse de Tanrı’nın yeryüzünden izinin silinip öznenin var edilmesi için bu gerekliydi ve modern dünya bunu yaptı. Ancak I. Dünya Savaşı ve sonrasında Hitler Almanya’sındaki durum, yasanın ahlâkiliğinin tartışılması gerektiğini tekrar gözler önüne serdi. Hitler’e soykırım yapabilme yetkisi hukuk ile verildi. Hitler hiçbir hukuksuzluk yapmadı ama bugün Hitler’i tüm dünya soykırımcı olarak görmekte. Peki, ahlâksız hukukun doğurduğu Hitler’e karşı neden kin kusmakta modern hukuk savunucuları? Şöyle bir itiraz geliştirilebilir; bugün geldiğimiz süreçte hiçbir pozitivist hukukçu ahlâktan ari bir hukuktan bahsetmemekte, onlarda da hukuku yorumlarken bir ahlâkilik söz konusu olmakta. Sercan Gürler bu durumu şu şekilde ifade ediyor;
Bugün artık ne hukukun ahlâk ile hiçbir bağlantısının olmadığını, hukuk ve ahlâkın insan yaşamının birbirinden tamamen bağımsız ve izole iki ayrı alanı olduğunu savunan bir hukuki pozitivist, ne de her hukuk kuralının mutlaka ahlâki bir niteliğe sahip olması gerektiğini, dolayısıyla ahlâka (özellikle de adalete) aykırı bir hukuk kuralının hukuk olmadığını ileri süren bir doğal hukukçu bulunabilir.
Bugün tartışma artık hukuk ile ahlâk arasında bir ilişkinin olup olmadığı değil, bu ilişkinin ne tür özellikler gösterdiği üzerinden yürütülmektedir.[5]
Bir yönüyle Gürler’in de belirtiği nokta bir doğruya temas ediyor ancak bugün teorik zeminde yine hukukun içerisinde insanı yoktan var edenin oluşturduğu ahlâkın olması istenilmiyor. Bu nedendir diye sormak gerek?
Burada farklı bir ses olması hasebiyle Emir Kaya’ya atıfla Müslümanların ahlâkı nerede konumlandırdığının yorumunu aktaralım:
Ahlakın iki anlamı açısından bakıldığında, pozitivist hukuk ile fıkhın birbirine taban tabana zıt olduğu görülür. Fıkıh, İslam’ın bir şubesidir. İslam ise bir ahlak öğretisidir. İyi ve kötü ahlakı tarif etmekte, genel planda ahlaki göreceliliğe kapıyı kapatmaktadır. Öyleyse fıkhın da kökünün ahlak olduğunu söylememiz gerekir. Pozitivizm ise ahlakın ikinci anlamını esas alır. Değerler aleminin sübjektif olduğunu, ahlak tartışmasının çözümsüzlüğünü, pratik bir alan olan hukukta ahlakın yerinin olmadığını savunur. Fıkha zıt bir uçtadır. Halbuki bu zıtlık teorik bir zıtlıktır. Pratikte hukuk ve fıkıh ahlaka aynı ölçüde uzaktır. Pozitif hukukçular sübjektif ahlakı reddederken -kaçınılmaz olarak- mestur bir ahlak içine düşerler. Fıkıhçılarsa ahlakı kabul edip mesleklerine aktaramamak sebebiyle mestur bir ahlak içine düşerler. Her ikisi de ahlak olgusunu takdir etmekten uzak kalırlar.[6]
Ahlâk Hukukun Neyi Olur?
Tarihsel serencama ve yapılan tartışmalara değindikten sonra ahlâkın hukukta nerede durduğunu sormak ve yanıtlamak gerekir. Ahlâk hukukun tam da göbeğinde durmaktadır. Bunu söylemek için koca koca kitaplar okumaya gerek yok. Uzağa değil, yanımızda bulunan çocuklarımıza bakmalıyız.
Çocuklarımıza bazı ahlâki ilkeleri öğretmeye, göstermeye çalışıyoruz. Bu ahlâki öğretiler çocuklarımızın benliğini inşa ederken, toplum içinde yapıp etmelerini de düzenlemektedir.
Ahlâkı kendinden menkul bir düşünce olarak da görmemek lazım. Bir Müslümanın ahlâkını Yaratan’ın şekillendirmesi gerektiği barizdir. Ahlâk, kitaplar ile aktarımı sağlanan veya öğretilen bir şey değildir. Belki de hukukla olan ilişkisi de buradan gelmektedir. Ahlâkı eylemlerimiz bağlamında görmeliyiz. Bazı eylemler bize doğru gelebilir ancak Allah’ın bize çizdiği sınıra aykırı ise bu hukukla belirtilir ve ahlâkımızı buna göre şekillendirmek durumundayız. Hallaq’a atıfla sözlerimize devam edelim;
Bunun yanında, İslâm’ın Tanrısı, Peygamber’ine mesajını iletmeye başladığı ilk andan itibaren, nasıl böyle bir kanun koyucudan daha azı, yegâne kanun koyucudan daha azı olabilirdi? Onun daha az kanun yapıcı niteliği haiz olduğunu ya da bu niteliğe hiç haiz olmadığını iddia etmek, sadece tarihi açıdan ve tarih yazıcılığı açısından da olmayan mantıki ve epistemik tutarsızlıklara yol açar. Zira bir din ortaya koyabilmek için, ahlakın ve hukukun ancak bizzat Tanrı otoritesi tarafından vaz edilmesi ya da istidlalî olarak tasdik edilmesi gerekir. İşte Mekke döneminde olan tam da budur. Tanrı, yasama üzerinde ve bu dünyadaki her şey ve herkes üzerinde külli ve inhisari nitelikte bir otorite iddia etmiştir.[7]
Sonuç
Ahlâkın, hayatımızı şekillendirirken, hukukumuzu şekillendirmeyeceğini iddia etmek pek makûl olmasa gerek. Şöyle bir parantez açalım; yazımızın başında Aristoteles’ten yaptığımız alıntıyı da düşünerek. Modern dönemde ahlâkın hukuktan ayrılması ile beraber toplumsal dolayımda ne değişti? Bu düzenlemenin başka bir etkisi var mıydı?
Gördüğümüz kadarıyla şöyle bir nüans var. Ahlâkın hukukun içerisinden alınması ile adaletin yerini eşitlik söylemi almaya başlamıştır. Burasını biraz açmak ve düşünmek gerek. Söylem olarak adalet söylemi güçlü bir şekilde her dönem konuşulurken, modern dönem ile beraber adalet söylemi yerine eşitlik vurgusu yapılmaya başlandı. Bunlar tesadüfen olan şeyler mi? Eşitlik söylemi aslında birey üzerinden kurulan dünya için gerekli olan bir söylemdi ve kullanıldı. Adaletten bahsettiğimizde bir üst norma atıf yapmak, Allah’a atıf yapmak durumundayız. Ahlâkın içerisinde bulunmadığı hukuk adaletsiz çözüm sunar. Bugünkü yargılamalara baktığımızda genelde verilen sonuçtan iki taraf da tatminsiz olarak ayrılmakta ancak ahlâkın inşa ettiği toplum ve hukuk yapısında “Sulh, hükümlerin efendisidir.” özdeyişi anlam bulmaktadır.
Ahlâksız hukuk adaletsiz hüküm doğurur.
Ahlâk ile hukuk arasındaki ilişkiyi tartışmaya açtığımız bu yazımızı yine Hallaq’tan yaptığımız bir alıntı ile bitirelim:
Fıkıh ve toplumsal ahlâk, birbirinden biraz olsun ayrılabileceğini varsaysak, olsa olsa aynı madalyonun iki yüzü olurlardı; zira biri diğerinden besleniyor ve aynı zamanda onu ayakta tutuyordu. Hukukî olduğu kadar sosyal bir kurum olan Müslüman mahkemesi, hizmet ettiği ve merkezinde (bosom) faaliyet gösterdiği ahlâkî topluluğun bir mahsulüydü.[8]
Dipnotlar:
[1] Hümeyra Özturan, Akıl ve Ahlak -Aristoteles ve Farabi’de Ahlakın Kaynağı-, Klasik Yayınları, 2. Baskı, İstanbul, s.19.
[2]David Bruce İngram, Hukuk Felsefesi, Fol, 2.Baskı: Mart 2020, Ankara, s.38
[3]Asım Cüneyd Köksal, “Hukuk ile Ahlâkın Ayrılma Süreci”, Teklif Dergisi, s.19, s.108.
[4]L. L. Fuller, Hukukun Ahlakı, Tekin Yayınları, 2.Baskı, İstanbul, s. 235-236.
[5]Ed. Sercan Gürler, H.L.A. HART ve Hukuk-Ahlak Ayrımı, 2.Baskı, Ekim 2017, Tekin Yay. İstanbul, s.19
[6]Emir Kaya, Fıkıhtan Hukuka Bir Doktrin Önerisi, Eski Yeni Yay. 1.Baskı, Aralık 2022, Ankara, s.54.
[7]Wael B. Hallaq, Hukukun Ahlâki Boyutu, Der.: Necmettin Kızılkaya, Pınar Yay. 2020, s.103-104; Derlenen yer: Wael B. Hallaq, “Ahlâkî Hukukun Temeli: Kur’an’a ve Şerʿî Hukukun Ortaya Çıkışına Yeni Bir Bakış”, Çev.: Hacer Kontbay, M.Ü. İlahiyat Dergisi, (2021/2) S.43, s.337-368.
[8]Wael B. Hallaq, Ahlaki Yönetimsellik, Pınar Yay. 1.Baskı, Mayıs 2023, İstanbul, s.24.
Büyük insanlık kalabalığının tarih boyunca boy gösterdiği tutuculuğun en çok sanat olayı bahsinde ortaya çıktığı bilinmektedir. Yobazlar bazen sanatın herhangi bir dalını kullanarak öteki türlerine ve tiplerine muhalefet ederken bazen de doğrudan doğruya herhangi bir sanat dalını yasaklamaya, karalamaya, kötülemeye çalışarak icraatlarını sürdürmüşlerdir. Bu tutumun en vahim yanı kanaatimce din kisvesi altında yapılmış olmasıdır; en tehlikeli hali de budur.
Filozoflar, hem içinde yaşadıkları toplumlarının bir parçasıdırlar hem de söyledikleri yani felsefeleri ile çağın ruhu olan kişilerdir. Batılı filozoflar, her ne kadar “filozof” olsalar da Batılı kültürel kodun izlerini taşıdıkları için diğer toplumları “yabancı,” öteki”, “barbar”, “az gelişmiş” olarak görürler. Nitekim Kıta Avrupası felsefesi ve filozofları etno-santrik olarak görülmüşlerdir. Bu ruh hâlâ çakılı olarak devam etmektedir.
Ahlaktan Arındırılmış Hukuk; Adaletten Arıtılmış Hüküm
Erdem ile bu adaletin arasında ne fark olduğu söylediklerimizden bellidir;
bu adalet erdemle aynı şeydir ama adaletin olduğu şey ile
erdemin olduğu şey aynı değildir:
Başkasıyla ilişkide söz konusu olduğunda adalettir;
kendi başına böyle bir huy söz konusu olduğunda erdemdir.
Aristoteles
Giriş
Aristoteles, bir yönüyle ahlâk ile adaleti birbirinin benzeri görmekte, ikisi arasındaki ayrımda adalet için bir öteki aramakta. Kişi yalnız olsa dahi ahlâkiliği söz konusuyken; adalet için bir ötekine ihtiyaç vardır. Ahlâkı, bir yönüyle, insanların yapıp ettiği davranışların alışkanlık haline gelmesi olarak da görmek mümkündür. Bu yazımızda, ahlâktan arındırılmış hukukun durumunu konuşmak, tartışmak niyetindeyiz. Ahlâkın hukuk ile ilişkisi ne boyuttadır? Olayın tarihsel serencamı neyi gösterir? Biz bu konunun neresinde durmaktayız? Ahlâk hukuktan ayrılmış da ne olmuş? Gibi soruların peşinden gitmeye çalışacağız.
Ahlâk ve Sorunumuz
Rağıp el-İsfahani, Ahlâkı; insanda önceden bulunan veya sonradan alışkanlıklarla kazanılan, fiillerin nefiste kendiliğinden meydana gelmesini sağlayan aslî meleke (yetkinlik/huy) şeklinde tanımlamakta, bu ve benzeri tanımlar birçok kişi tarafından da benimsenmektedir. Tarih boyu tartışma konusu olan husus ahlâkın kaynağı sorunu olmuştur. Bu tartışma neticesinde herkesin kendi rabbi, onun ahlâkını oluşturmaktadır.
Ahlakın kaynağı problemi ise, bu önermelerin kaynağının ne olduğuna ilişkindir. Sözgelimi “Hırsızlık kötüdür” derken, hırsızlığın kötü olduğuna dair yargımızın bize nereden geldiği meselesidir. Hırsızlığın kötü olduğunu tamamen kendi duygularımız sayesinde mi bilmekteyiz, yoksa aklımız mı bize bu önermeyi sağlamaktadır? Yahut kutsal kitaplar ya da sezgilerimiz mi bu bilgiyi bize vermektedir? Bir şeye iyi veya kötü dememizi sağlayan ölçütün kaynağı nedir? İşte bu sorular, ahlâkın kaynağı problemini oluşturmaktadır.[1]
Hümeyra hocanın sorduğu bu sorular önemlidir, insanlar arasındaki farklılığın nedeni; ahlâk tanımlarının farklılığından ziyade, ahlâkın kaynağının ne olarak görüldüğü ile ilgilidir. Rasyonalist biri her şeyi akla dayandırmasından dolayı ahlâkın kaynağını da akla dayandıracaktır. Akıl kavramı – kendisi bile bir yönüyle metafizik olan- ile insanlık için ortak ahlâki ilkeler çıkarılabileceği iddia edilmektedir.
Ahlâkın Hukuktan Ayrılışı
İnsanlık tarihine baktığımızda toplumu şekillendiren, toplumda düzeni sağlayan nedir diyecek olursak iki şey akla gelecektir; ahlâk ve hukuk (yasa-buyruk). Hukuk, biraz daha sistemli bir yapı sonrası oluşacak bir birim olarak düşünüldüğünden, öncelikle ahlâkın toplum düzenini sağladığı fikri düşünülebilir.
Bahse konu zaman diliminde hukukun ahlâktan ayrılması gerektiği gibi bir tartışma güdülmediği gibi birçok toplum ahlâksız hukukun despotluk olduğunu dile getirmiştir.
Cicero’nun doğal hukuk ve insanların eşitliği tanımlarında, daha sonra bizim ‘insan hakları’ olarak adlandıracağımız modern doktrinin yattığını fark etmek için büyük bir hayal gücüne ihtiyaç yoktur. Kişisel çıkarı insan sevgisinin üzerine koyan adaletsiz yasalar, yasa değildir ve yalnızca ilahi olarak onaylanmış yasanın üstün egemenliğini kabul eden uluslar kendi egemenliklerini iddia edebilirler. (s.37-38)
Adaleti çekip çıkardığınızda krallık dediğiniz şey devasa bir çeteden başka ne olabilir ki?” (Augustine 1950, IV. 4).[2]
Cicero ve Augustine’in vurguladığı gibi ahlâktan, adaletten ayrılmış bir yasa topluma zorbalık yapmaktan başka bir şey değildir. Modern döneme kadar toplumların birçoğu ahlâk ve hukuk arasındaki ilişkiyi bu şekilde okumuşlardır. Modern dönemde özellikle Batı’da birey üzerine kurulan yeni dünya düzeni ahlâkı sorun olarak görmeye başlamıştır. Kant’a kadar ahlâka, yaratan menşeli olmasından dolayı olumsuz bakılmış ve hukukun içerisinden çıkarılması gerektiği ifade edilmiştir. Kant, olayı biraz daha yumuşatarak, ahlâkın varlığını kabul etmiş ancak ahlâkın kaynağı olarak aklı/ortak aklı göstermiştir.
Ahlâk ile hukukun modern dönemde ayrılışına Asım Cüneyd hoca siyaset bilimini de ekleyerek yorum yapar;
Günümüzde birbirinden keskin çizgilerle ayrı alanlar olarak telakki edilişini kanıksadığımız ve doğal karşıladığımız hukuk ile ahlâk ilişkisi, son birkaç yüzyıla kadar farklı bir şekilde mülahaza ediliyordu, İnsan eyleminin normatif açıdan değerlendirilmesinin iki veçhesini teşkil eden bu iki sahanın (esasen siyaseti de dahil edersek pratik felsefenin şubelerini teşkil eden üç sahanın) birbirinden ayrışması, modernitenin en belirgin tezahürlerinden biridir. Eski Yunan medeniyetinde hukuk ve ahlâk ayrımı yoktur. Eski Yunan’da devletin bugün anlaşıldığı gibi tüm iyilere karşı tarafsız bir hukukî kurum olarak değil; insanları eğitip ahlâkî yetkinliğe kavuşturma amacı taşıyan bir yapı olarak kavrandığı görülür. Ne Roma’da ne Patristik ne de Skolastik dönemde hukuk-ahlâk ayrımı hakkında bir nazariyeye tesadüf edilmektedir. Ancak 17. yüzyılda bu hususta önemli bir dönüşüm gerçekleşmiştir.
Modern Batı tarihinde hukuk, ahlâk ve siyaset alanlarının birbirinden ayrışmasının bazı sebepleri vardır. Bunlardan birisi, Yeni Çağ biliminin temel bir özelliği olarak teleolojik evren tasavvurundan mekanik evren tasavvuruna geçişle alakalıdır.[3]
Modern dönemin başında aklı öne çıkararak Tanrı’nın yeryüzünden çıkarılması adına Tanrı’nın topluma sirayet ettiği her şeye müdahale edilmiştir. Hukuk da bunlardan biridir. Çıkış noktası itibari ile pozitivist hukuk ahlâkın hiçbir şekilde hukukun içerisinde olmaması gerektiğini teorik zeminde belirtmektedir. Ancak pozitivist hukukçu yazarlara baktığımızda, yasanın doğruluğunu tartışırken, bir yönüyle ahlâki zeminde yasayı yorumlamaktadırlar. Fuller, pozitivist hukukçuların ahlâk hakkındaki görülerine karşı yazdığı eserinde bir noktada bu yazarların kendi içlerindeki çıkmazı vurgulamaktadır.
O zaman bu dört eleştirmenim Kelsenci hukuk ve devletin özdeşliği öğretisini benimsemiyor. Hiçbir homurtu veya sızlanmada bulunmadan Tanıma Kuralı ile belirlenmiş bir kaynaktan çıkması kaydıyla her şeyin hukuk olduğunu iddia etmiyorlar. Onlar da tıpkı benim gibi bu kaynaktan çıkan şeyin hukuk olarak adlandırılması için öncelikle onu insanların hayatlarında anlamlı bir işlevi olduğunu test edecek belli ilkelerle karşılaştırılması gerektiği görüşünü paylaşıyorlar.[4]
Ahlâk Hukuktan Ayrılabilir mi?
Modern dönem hukukun içerisinden ahlâkı çıkardı, buna bazı eleştiriler getirilse de Tanrı’nın yeryüzünden izinin silinip öznenin var edilmesi için bu gerekliydi ve modern dünya bunu yaptı. Ancak I. Dünya Savaşı ve sonrasında Hitler Almanya’sındaki durum, yasanın ahlâkiliğinin tartışılması gerektiğini tekrar gözler önüne serdi. Hitler’e soykırım yapabilme yetkisi hukuk ile verildi. Hitler hiçbir hukuksuzluk yapmadı ama bugün Hitler’i tüm dünya soykırımcı olarak görmekte. Peki, ahlâksız hukukun doğurduğu Hitler’e karşı neden kin kusmakta modern hukuk savunucuları? Şöyle bir itiraz geliştirilebilir; bugün geldiğimiz süreçte hiçbir pozitivist hukukçu ahlâktan ari bir hukuktan bahsetmemekte, onlarda da hukuku yorumlarken bir ahlâkilik söz konusu olmakta. Sercan Gürler bu durumu şu şekilde ifade ediyor;
Bugün artık ne hukukun ahlâk ile hiçbir bağlantısının olmadığını, hukuk ve ahlâkın insan yaşamının birbirinden tamamen bağımsız ve izole iki ayrı alanı olduğunu savunan bir hukuki pozitivist, ne de her hukuk kuralının mutlaka ahlâki bir niteliğe sahip olması gerektiğini, dolayısıyla ahlâka (özellikle de adalete) aykırı bir hukuk kuralının hukuk olmadığını ileri süren bir doğal hukukçu bulunabilir.
Bugün tartışma artık hukuk ile ahlâk arasında bir ilişkinin olup olmadığı değil, bu ilişkinin ne tür özellikler gösterdiği üzerinden yürütülmektedir.[5]
Bir yönüyle Gürler’in de belirtiği nokta bir doğruya temas ediyor ancak bugün teorik zeminde yine hukukun içerisinde insanı yoktan var edenin oluşturduğu ahlâkın olması istenilmiyor. Bu nedendir diye sormak gerek?
Burada farklı bir ses olması hasebiyle Emir Kaya’ya atıfla Müslümanların ahlâkı nerede konumlandırdığının yorumunu aktaralım:
Ahlakın iki anlamı açısından bakıldığında, pozitivist hukuk ile fıkhın birbirine taban tabana zıt olduğu görülür. Fıkıh, İslam’ın bir şubesidir. İslam ise bir ahlak öğretisidir. İyi ve kötü ahlakı tarif etmekte, genel planda ahlaki göreceliliğe kapıyı kapatmaktadır. Öyleyse fıkhın da kökünün ahlak olduğunu söylememiz gerekir. Pozitivizm ise ahlakın ikinci anlamını esas alır. Değerler aleminin sübjektif olduğunu, ahlak tartışmasının çözümsüzlüğünü, pratik bir alan olan hukukta ahlakın yerinin olmadığını savunur. Fıkha zıt bir uçtadır. Halbuki bu zıtlık teorik bir zıtlıktır. Pratikte hukuk ve fıkıh ahlaka aynı ölçüde uzaktır. Pozitif hukukçular sübjektif ahlakı reddederken -kaçınılmaz olarak- mestur bir ahlak içine düşerler. Fıkıhçılarsa ahlakı kabul edip mesleklerine aktaramamak sebebiyle mestur bir ahlak içine düşerler. Her ikisi de ahlak olgusunu takdir etmekten uzak kalırlar.[6]
Ahlâk Hukukun Neyi Olur?
Tarihsel serencama ve yapılan tartışmalara değindikten sonra ahlâkın hukukta nerede durduğunu sormak ve yanıtlamak gerekir. Ahlâk hukukun tam da göbeğinde durmaktadır. Bunu söylemek için koca koca kitaplar okumaya gerek yok. Uzağa değil, yanımızda bulunan çocuklarımıza bakmalıyız.
Ahlâkı kendinden menkul bir düşünce olarak da görmemek lazım. Bir Müslümanın ahlâkını Yaratan’ın şekillendirmesi gerektiği barizdir. Ahlâk, kitaplar ile aktarımı sağlanan veya öğretilen bir şey değildir. Belki de hukukla olan ilişkisi de buradan gelmektedir. Ahlâkı eylemlerimiz bağlamında görmeliyiz. Bazı eylemler bize doğru gelebilir ancak Allah’ın bize çizdiği sınıra aykırı ise bu hukukla belirtilir ve ahlâkımızı buna göre şekillendirmek durumundayız. Hallaq’a atıfla sözlerimize devam edelim;
Bunun yanında, İslâm’ın Tanrısı, Peygamber’ine mesajını iletmeye başladığı ilk andan itibaren, nasıl böyle bir kanun koyucudan daha azı, yegâne kanun koyucudan daha azı olabilirdi? Onun daha az kanun yapıcı niteliği haiz olduğunu ya da bu niteliğe hiç haiz olmadığını iddia etmek, sadece tarihi açıdan ve tarih yazıcılığı açısından da olmayan mantıki ve epistemik tutarsızlıklara yol açar. Zira bir din ortaya koyabilmek için, ahlakın ve hukukun ancak bizzat Tanrı otoritesi tarafından vaz edilmesi ya da istidlalî olarak tasdik edilmesi gerekir. İşte Mekke döneminde olan tam da budur. Tanrı, yasama üzerinde ve bu dünyadaki her şey ve herkes üzerinde külli ve inhisari nitelikte bir otorite iddia etmiştir.[7]
Sonuç
Ahlâkın, hayatımızı şekillendirirken, hukukumuzu şekillendirmeyeceğini iddia etmek pek makûl olmasa gerek. Şöyle bir parantez açalım; yazımızın başında Aristoteles’ten yaptığımız alıntıyı da düşünerek. Modern dönemde ahlâkın hukuktan ayrılması ile beraber toplumsal dolayımda ne değişti? Bu düzenlemenin başka bir etkisi var mıydı?
Gördüğümüz kadarıyla şöyle bir nüans var. Ahlâkın hukukun içerisinden alınması ile adaletin yerini eşitlik söylemi almaya başlamıştır. Burasını biraz açmak ve düşünmek gerek. Söylem olarak adalet söylemi güçlü bir şekilde her dönem konuşulurken, modern dönem ile beraber adalet söylemi yerine eşitlik vurgusu yapılmaya başlandı. Bunlar tesadüfen olan şeyler mi? Eşitlik söylemi aslında birey üzerinden kurulan dünya için gerekli olan bir söylemdi ve kullanıldı. Adaletten bahsettiğimizde bir üst norma atıf yapmak, Allah’a atıf yapmak durumundayız. Ahlâkın içerisinde bulunmadığı hukuk adaletsiz çözüm sunar. Bugünkü yargılamalara baktığımızda genelde verilen sonuçtan iki taraf da tatminsiz olarak ayrılmakta ancak ahlâkın inşa ettiği toplum ve hukuk yapısında “Sulh, hükümlerin efendisidir.” özdeyişi anlam bulmaktadır.
Ahlâk ile hukuk arasındaki ilişkiyi tartışmaya açtığımız bu yazımızı yine Hallaq’tan yaptığımız bir alıntı ile bitirelim:
Fıkıh ve toplumsal ahlâk, birbirinden biraz olsun ayrılabileceğini varsaysak, olsa olsa aynı madalyonun iki yüzü olurlardı; zira biri diğerinden besleniyor ve aynı zamanda onu ayakta tutuyordu. Hukukî olduğu kadar sosyal bir kurum olan Müslüman mahkemesi, hizmet ettiği ve merkezinde (bosom) faaliyet gösterdiği ahlâkî topluluğun bir mahsulüydü.[8]
Dipnotlar:
[1] Hümeyra Özturan, Akıl ve Ahlak -Aristoteles ve Farabi’de Ahlakın Kaynağı-, Klasik Yayınları, 2. Baskı, İstanbul, s.19.
[2] David Bruce İngram, Hukuk Felsefesi, Fol, 2.Baskı: Mart 2020, Ankara, s.38
[3] Asım Cüneyd Köksal, “Hukuk ile Ahlâkın Ayrılma Süreci”, Teklif Dergisi, s.19, s.108.
[4] L. L. Fuller, Hukukun Ahlakı, Tekin Yayınları, 2.Baskı, İstanbul, s. 235-236.
[5] Ed. Sercan Gürler, H.L.A. HART ve Hukuk-Ahlak Ayrımı, 2.Baskı, Ekim 2017, Tekin Yay. İstanbul, s.19
[6] Emir Kaya, Fıkıhtan Hukuka Bir Doktrin Önerisi, Eski Yeni Yay. 1.Baskı, Aralık 2022, Ankara, s.54.
[7] Wael B. Hallaq, Hukukun Ahlâki Boyutu, Der.: Necmettin Kızılkaya, Pınar Yay. 2020, s.103-104; Derlenen yer: Wael B. Hallaq, “Ahlâkî Hukukun Temeli: Kur’an’a ve Şerʿî Hukukun Ortaya Çıkışına Yeni Bir Bakış”, Çev.: Hacer Kontbay, M.Ü. İlahiyat Dergisi, (2021/2) S.43, s.337-368.
[8] Wael B. Hallaq, Ahlaki Yönetimsellik, Pınar Yay. 1.Baskı, Mayıs 2023, İstanbul, s.24.
İlgili Yazılar
E. W. Saıd ve Filistin’ in Kayıp Halkası: Self Determinasyon
Ben barbarların atlarını iyi bilirim.
Bir ben dururum onların karşısında,
Bir ben, gençliğin yüreğiyim her daim,
Yüreğiyim beyaz kanatlı atlıların.
İslam’ın Ahlâki İlkeleri Bir Hukuka Dönüşsün Yeter ki
Ahlâktan uzaklaşanlar öncelikle fıtrattan, özden uzaklaşmaktadır.
Ahlâk ve fıtrat kavramları birbirine içkin karaktere sahiptirler
çünkü.
Kaçıncı Sanattır Müzik
Büyük insanlık kalabalığının tarih boyunca boy gösterdiği tutuculuğun en çok sanat olayı bahsinde ortaya çıktığı bilinmektedir. Yobazlar bazen sanatın herhangi bir dalını kullanarak öteki türlerine ve tiplerine muhalefet ederken bazen de doğrudan doğruya herhangi bir sanat dalını yasaklamaya, karalamaya, kötülemeye çalışarak icraatlarını sürdürmüşlerdir. Bu tutumun en vahim yanı kanaatimce din kisvesi altında yapılmış olmasıdır; en tehlikeli hali de budur.
Palyatif ve Yorgun Toplumların Palyatif ve Yorgun Filozofları
Filozoflar, hem içinde yaşadıkları toplumlarının bir parçasıdırlar hem de söyledikleri yani felsefeleri ile çağın ruhu olan kişilerdir. Batılı filozoflar, her ne kadar “filozof” olsalar da Batılı kültürel kodun izlerini taşıdıkları için diğer toplumları “yabancı,” öteki”, “barbar”, “az gelişmiş” olarak görürler. Nitekim Kıta Avrupası felsefesi ve filozofları etno-santrik olarak görülmüşlerdir. Bu ruh hâlâ çakılı olarak devam etmektedir.