Mektup benim için nasıl bir öneme sahip, bunu çeşitli vesilelerle dile getirdim, getirmeye devam edeceğim. Önemserim yazılı mesajı, bir merakın cevaba gebe postalanışını. Mektubu göndermenin muhataba ulaşınca yaşatacağı olası huzuru ve heyecanı… Sonra cevap beklemeyi; haber salıp haber almaya aday olmayı… Olasılıklar zincirinin her halkasında ümit ile endişe arasındaki yürek yangınının duaya dönüşen yanını…
Bu satırlar NİDA dergisinde sebebi malûm sonucu dua ile beslenmiş bir yolculuktu. Her başlangıcın bir bitişe gebe olması gibi bu yolculukta da şimdilik son durağa geldik. Zira susmalı insan, söz bittiğinden, anlam yittiğinden değil; başkaları da düşüncelerini paylaşsın diye. İşte bu nedenle ben de son mektup dedim, bu yolculuğumun son seslenişi…
Sen ne anladın, senin ne kadar işine yaradı bilemiyorum bu yazılanları okumak, bilmem gerekir mi onu bile tam olarak bilemiyorum. Bilmeni isterim ki yazmak da okumak da benim çok işime yarıyor. Hayatın haritasında gidilecek veya gidilmeyecek yolları görmeme yardım ediyor… Diğerinin düşünceleri kendime ayna tutarken yardım ediyor. Bazen aynı ateşte yandığım, bazen aynı gölgeyi canlı saydığım insanlarla karşılaşıyorum okuduklarımın, dinlediklerimin bir yerinde… Çıkışı görmeme yardım ediyorlar, benim henüz uğramadığım patikalarda yol bulmuşlardan örnek alıyorum işte… İze basmak diğer bir ifadeyle, tecrübeyi zayi etmemek.
İhtimallere yatırım yapan ben için birisinin hayatında en ufak olumlu bir katkıya vesile olmak ne büyük huzur… İşte bu ihtimaldir sessizliğimi bozmama neden olan yoksa konuşmam gürültüden ibaret olurdu öyle değil mi?
Bu arada seni sormayı unuttum diye düşünme lütfen. Sormadım zira sen muhtemelen cevabı kendine verenlerdensin. Yoksa hatırlarsın e-mail adresi bile paylaşmıştım payına düşenleri paylaşırsın diye. Yazmadın sebebi sence malûm bir gerekçeyle. Sitem değil bu inan bana, zira sitem vaadin bir yansımasıdır, senin böyle bir vaadin yoktu malûm veçhile. Ben aday oldum; demeye, yazmaya, söylemeye, beklemeye…
Anlamayı önemserim anlaşmadan öte. Anlaşmak zorunda değiliz ancak anlamaya gayret etmek zorundayız. Anlamak, beraberinde doğruya giden yolu bulmaya katkı sağlar. Anlamlı bulurum bir iş yerinde adamın yazdığı yazıyı; “Buraya herkes huzur verdi; kimi geldiğinde, kimi gittiğinde.” Hani bazılarında ne yapmamız gerektiğini öğreniriz, bazılarında ne yapmamamız gerektiğini… İşte tüm bunlar için anlamak gerekir, o nedenle anlamaya aday bir duruşla dinlemeye, okumaya gayret ederim.
Yazmak diğer türlü yapamayanlar için bir tercih değil; zarurettir. Ben onlardan biriyim. Biliyorum senin için de tarifi farklı olsa da senin hayatında da yazmak önemlidir. Birisi bir bakışla nakşeder gönlümüze; hüsnü, yalnızlığı, pişmanlığı, zalimi, zulmü… Öyle bakanlar vardır hafızamıza kayıt edilmiştir. Birisi bir sözle öyle bir çizik atar ki yüreğimize; onu silmek zaman alır hem de izini sabitleyerek zamanın bir yerine… Bizler bir cümle kurarız, ümidi kayıt ederiz diğerinin hayatındaki levhaya dönüşür virajların her birinde. Yüzümüz de yüreğimizin tahtasıdır adeta, orada yazılıdır; sevgimiz, kederimiz, sevincimiz, ümidimiz… O nedenle herkes bana göre okur – yazar… Aynalar da ekrandır bizden bize… Okuruz; bazen bir kâğıda yazılanı, bazen bir yüreğin sızısını, bazen bir kederin kaynağını, bazen bir ümidin can suyunu… Okuruz; günü, güneşi, ayı, yıldızları… Okuruz sesin tınısındaki gizin yansımasını… Tıpkı bunun gibi yazarız da işte; bazen kâğıda, bazen ekrana, bazen yüreğe, genelde akla yazarız… Bana yazmadın diye sitem etmeyişim bundan, sen de senin yazmayı tercih ettiğin her yere yazıyorsundur bir şekilde. Kim bilir kimlerin gönlünde destana dönüşmüştür söylediklerin, dinlerler seni hatta sen öldükten sonra bile… Sen bilirsin kimlere verdiğin yetkiyle yazmaya devam ediyorlar aklına ve gönlüne; bazen gerçeğin tam ortasından bazen sahtekârlığa bulaşmış halleriyle… Terazin hakikati gösteriyorsa korkma lütfen…
Veda vakti gelince kapı önünde sohbeti uzayan komşu ziyaretleri gibi oluyor yazılar da… Ayrılırken konu uzayıp gidiyor işte nedenlice… Demem o ki her ne ise var olan, amacı doğrultusunda kullanmak şükür, amacının dışında kullanmak zulümdür. Sana şükrü bol bir ömür diliyorum canı gönlünden, gönlümün canından… Kapsama alanını lütfen temiz tutmaya çalış. Bir şekilde geçiyor hayat diyenlere karşın; iyi şekilde geçmeli ömür diyenlerden ol, diyenlerin yanında ol…
Hoşça ve dostça kal… Zira dostun fısıltısı gönülde feryad eder, sessizliğinin bile bir sesi vardır, dost tarafından bilinen…
Bu arada hakkını helal et, şöyle ya da böyle vaktini aldım… Bu eserde yer kapladı düşüncelerim. Hatalarımızın affa layık olmasa da affını dilemek, varlığımızın sahibine olan güvenimizdir… En Emin’e emanet ol…
İnsanın üzerine sinen en güzel koku çocukluk kokusudur. Üzerinize sinen o kokuyu bir ömür yanınızda taşırsınız ya da taşımak istersiniz. Çünkü bu koku ötelerin cennetin kokusudur. Uçsuz bucaksız hayal dünyasında, ayakları yere basmadan diyarlar aşan çocukluktur. Dinlediği her masal sonrası kendi masalını yazmak, yaşamak isteyen çocukluk…
“Her şey tıpatıp aynıydı: Islık çalan sütçü, aynı at arabası… ama arabada çok fazla süt şişesi vardı ve bu kötüye işaretti. Her fazla şişe gece bir ailenin daha bombalandığı anlamına geliyordu.”
Hangi coğrafyada ne ölçüde insanlıktan çıkıldığını ve hangi insanlara insan olma hakkı tanınmadığını uzunca tartışmadan başka bir tuhaflığın peşine düşeceğim: Aynı beyaz adam iktisadi açıdan verimsiz bulduğu kölelik sisteminden vazgeçip öldürmeyen ama süründüren İşçi-işveren; toprak sahibi-ortakçı gibi unvanları keşfetti.
El minibüsleri, el arabaları, bakkallar, vitrini bile tevazusuna başkaldıramayan ardiyeden hallice dükkânlar çocukluğumuzu öyle sarmış sarmalamış ki, para bile vermeden alıyormuşçasına mutluluk yüklü hatıralarımız.
İki Dil Bir Bavul (2008), iki yönetmenin elinden çıkmış, hem belgesel yönü hem de dramatik unsurları harmanlayan kurmaca özelliğiyle öne çıkan bir yapımdır. Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde (Demirci Köyü) yapılan film, Anadolu’nun doğusunda bir köye atanmış genç bir öğretmenin yaşadığı deneyimleri konu edinir.
XIV. Mektup / Son Mektup
Mektup benim için nasıl bir öneme sahip, bunu çeşitli vesilelerle dile getirdim, getirmeye devam edeceğim. Önemserim yazılı mesajı, bir merakın cevaba gebe postalanışını. Mektubu göndermenin muhataba ulaşınca yaşatacağı olası huzuru ve heyecanı… Sonra cevap beklemeyi; haber salıp haber almaya aday olmayı… Olasılıklar zincirinin her halkasında ümit ile endişe arasındaki yürek yangınının duaya dönüşen yanını…
Bu satırlar NİDA dergisinde sebebi malûm sonucu dua ile beslenmiş bir yolculuktu. Her başlangıcın bir bitişe gebe olması gibi bu yolculukta da şimdilik son durağa geldik. Zira susmalı insan, söz bittiğinden, anlam yittiğinden değil; başkaları da düşüncelerini paylaşsın diye. İşte bu nedenle ben de son mektup dedim, bu yolculuğumun son seslenişi…
Sen ne anladın, senin ne kadar işine yaradı bilemiyorum bu yazılanları okumak, bilmem gerekir mi onu bile tam olarak bilemiyorum. Bilmeni isterim ki yazmak da okumak da benim çok işime yarıyor. Hayatın haritasında gidilecek veya gidilmeyecek yolları görmeme yardım ediyor… Diğerinin düşünceleri kendime ayna tutarken yardım ediyor. Bazen aynı ateşte yandığım, bazen aynı gölgeyi canlı saydığım insanlarla karşılaşıyorum okuduklarımın, dinlediklerimin bir yerinde… Çıkışı görmeme yardım ediyorlar, benim henüz uğramadığım patikalarda yol bulmuşlardan örnek alıyorum işte… İze basmak diğer bir ifadeyle, tecrübeyi zayi etmemek.
İhtimallere yatırım yapan ben için birisinin hayatında en ufak olumlu bir katkıya vesile olmak ne büyük huzur… İşte bu ihtimaldir sessizliğimi bozmama neden olan yoksa konuşmam gürültüden ibaret olurdu öyle değil mi?
Bu arada seni sormayı unuttum diye düşünme lütfen. Sormadım zira sen muhtemelen cevabı kendine verenlerdensin. Yoksa hatırlarsın e-mail adresi bile paylaşmıştım payına düşenleri paylaşırsın diye. Yazmadın sebebi sence malûm bir gerekçeyle. Sitem değil bu inan bana, zira sitem vaadin bir yansımasıdır, senin böyle bir vaadin yoktu malûm veçhile. Ben aday oldum; demeye, yazmaya, söylemeye, beklemeye…
Anlamayı önemserim anlaşmadan öte. Anlaşmak zorunda değiliz ancak anlamaya gayret etmek zorundayız. Anlamak, beraberinde doğruya giden yolu bulmaya katkı sağlar. Anlamlı bulurum bir iş yerinde adamın yazdığı yazıyı; “Buraya herkes huzur verdi; kimi geldiğinde, kimi gittiğinde.” Hani bazılarında ne yapmamız gerektiğini öğreniriz, bazılarında ne yapmamamız gerektiğini… İşte tüm bunlar için anlamak gerekir, o nedenle anlamaya aday bir duruşla dinlemeye, okumaya gayret ederim.
Yazmak diğer türlü yapamayanlar için bir tercih değil; zarurettir. Ben onlardan biriyim. Biliyorum senin için de tarifi farklı olsa da senin hayatında da yazmak önemlidir. Birisi bir bakışla nakşeder gönlümüze; hüsnü, yalnızlığı, pişmanlığı, zalimi, zulmü… Öyle bakanlar vardır hafızamıza kayıt edilmiştir. Birisi bir sözle öyle bir çizik atar ki yüreğimize; onu silmek zaman alır hem de izini sabitleyerek zamanın bir yerine… Bizler bir cümle kurarız, ümidi kayıt ederiz diğerinin hayatındaki levhaya dönüşür virajların her birinde. Yüzümüz de yüreğimizin tahtasıdır adeta, orada yazılıdır; sevgimiz, kederimiz, sevincimiz, ümidimiz… O nedenle herkes bana göre okur – yazar… Aynalar da ekrandır bizden bize… Okuruz; bazen bir kâğıda yazılanı, bazen bir yüreğin sızısını, bazen bir kederin kaynağını, bazen bir ümidin can suyunu… Okuruz; günü, güneşi, ayı, yıldızları… Okuruz sesin tınısındaki gizin yansımasını… Tıpkı bunun gibi yazarız da işte; bazen kâğıda, bazen ekrana, bazen yüreğe, genelde akla yazarız… Bana yazmadın diye sitem etmeyişim bundan, sen de senin yazmayı tercih ettiğin her yere yazıyorsundur bir şekilde. Kim bilir kimlerin gönlünde destana dönüşmüştür söylediklerin, dinlerler seni hatta sen öldükten sonra bile… Sen bilirsin kimlere verdiğin yetkiyle yazmaya devam ediyorlar aklına ve gönlüne; bazen gerçeğin tam ortasından bazen sahtekârlığa bulaşmış halleriyle… Terazin hakikati gösteriyorsa korkma lütfen…
Veda vakti gelince kapı önünde sohbeti uzayan komşu ziyaretleri gibi oluyor yazılar da… Ayrılırken konu uzayıp gidiyor işte nedenlice… Demem o ki her ne ise var olan, amacı doğrultusunda kullanmak şükür, amacının dışında kullanmak zulümdür. Sana şükrü bol bir ömür diliyorum canı gönlünden, gönlümün canından… Kapsama alanını lütfen temiz tutmaya çalış. Bir şekilde geçiyor hayat diyenlere karşın; iyi şekilde geçmeli ömür diyenlerden ol, diyenlerin yanında ol…
Hoşça ve dostça kal… Zira dostun fısıltısı gönülde feryad eder, sessizliğinin bile bir sesi vardır, dost tarafından bilinen…
Bu arada hakkını helal et, şöyle ya da böyle vaktini aldım… Bu eserde yer kapladı düşüncelerim. Hatalarımızın affa layık olmasa da affını dilemek, varlığımızın sahibine olan güvenimizdir… En Emin’e emanet ol…
İlgili Yazılar
Çocukluğun Kokusu…
İnsanın üzerine sinen en güzel koku çocukluk kokusudur. Üzerinize sinen o kokuyu bir ömür yanınızda taşırsınız ya da taşımak istersiniz. Çünkü bu koku ötelerin cennetin kokusudur. Uçsuz bucaksız hayal dünyasında, ayakları yere basmadan diyarlar aşan çocukluktur. Dinlediği her masal sonrası kendi masalını yazmak, yaşamak isteyen çocukluk…
Bir Rutinbozar ve Çocuksavar Olarak Savaş
“Her şey tıpatıp aynıydı: Islık çalan sütçü, aynı at arabası… ama arabada çok fazla süt şişesi vardı ve bu kötüye işaretti. Her fazla şişe gece bir ailenin daha bombalandığı anlamına geliyordu.”
Beyaz Adama Aldırma, Umudunu Kaybetme
Hangi coğrafyada ne ölçüde insanlıktan çıkıldığını ve hangi insanlara insan olma hakkı tanınmadığını uzunca tartışmadan başka bir tuhaflığın peşine düşeceğim: Aynı beyaz adam iktisadi açıdan verimsiz bulduğu kölelik sisteminden vazgeçip öldürmeyen ama süründüren İşçi-işveren; toprak sahibi-ortakçı gibi unvanları keşfetti.
Ekonomi-politiğin Çocukça Dile Gelişi: Kahraman Seyyar Satıcılar Devasa Kamyonlara Karşı
El minibüsleri, el arabaları, bakkallar, vitrini bile tevazusuna başkaldıramayan ardiyeden hallice dükkânlar çocukluğumuzu öyle sarmış sarmalamış ki, para bile vermeden alıyormuşçasına mutluluk yüklü hatıralarımız.
Doğu’da Eğitime ve Eğitimciye Bakmak: İki Dil Bir Bavul’dan Okul Tıraşı’na Bir Okuma
İki Dil Bir Bavul (2008), iki yönetmenin elinden çıkmış, hem belgesel yönü hem de dramatik unsurları harmanlayan kurmaca özelliğiyle öne çıkan bir yapımdır. Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde (Demirci Köyü) yapılan film, Anadolu’nun doğusunda bir köye atanmış genç bir öğretmenin yaşadığı deneyimleri konu edinir.