“Modern sanayi uygarlığı dünyayı ateşe vermenin eşiğinde. Toplumsal oluşumların ve toplulukların kökünün kurutulması, insani müştereklerin bağımlı olduğu canlı yeryüzü-sisteminin söndürülmesiyle iç içe geçmiş durumda. Artık kapitalizmin en son, ‘yakıp-yıkma’ safhasındayız. Askeri bağlamda bu tabir, yenilmiş bir halkın veya yaklaşan bir ordunun faydalanmasını engellemek için hayati kaynakların imha edilmesi anlamına gelir. Daha genel anlamdaysa, bereketli bölgelerin çoraklaştırılıp yenilenme kapasitesini yitirmesine karşılık gelir. Sudan mahrum bırakılmış, nehirleri ve yeraltı suları zehirlenmiş, havası kirlenmiş, toprağı kuraklık ve kimyasal tarımla mahvedilmiş, kavrulmuş bir dünya demektir.”
Modern teknolojik çağın kibrinin ve kibrini daha da perçinleyen araçlarının ivmesini yükselterek arttığı bir çağa tanıklık etmekteyiz. Varolmayı ve varolmanın araçlarını derinleştirip yoğunlaştırmak yerine yokoluşu ve yokoluşun araçlarını derinleştiren yoğunlaştıran patolojik bir çağ. Modern teknolojik çağın algılamayı güçleştiren uyuşturucu araçları da an’ı kavrayıp anlayabilmeyi zorlaştırmakta. Yeyüzü Yakılıp Yıkılırken, Jonathan Crary’nin an’ı kavrayıp anlayabilme çabasının ürünü olan nitelikli bir çalışma. Crary’i modern kapitalizmi değerlendirirken dijital araçları önemli bir noktaya konumlandırıyor. O’na göre sınırsız dijital oyun ve eğlence, sistem karşıtı kitle hareketlerinin ortaya çıkması üzerinde caydırıcı bir etki yaratıyor. İnternet aygıtı her ne kadar bir takım faydalarıyla öne sürülsede daha çok sistem karşıtı örgütlenmeleri ve eylemleri önleyen bir düzenlemeler aygıtıdır. Diğer yandan modern uygarlığın derin sorunlarından biri olan doğa ve çevreyle ilişkisinin kök sebeplerini erken Modern Avrupa’da olduğunu düşünen yazar, burada doğayla ve çevreyle uyumlu bir ilişki tarzının koparılıp, insanın doğal kısıtlamaların ve içgüdüsel kısıtlamaların üstesinden gelmeye yönelik bir yönelimi olduğu inancının pekiştirildiğini vurguluyor. Sonuç olarak tekno-modernizm ve Batı bilimi dinleri için en büyük küfür, dünyanın canlı, bütün canlıların da birbirlerine bağlı ve bağımlı olduğunu söylemektir.
Kariyer ve Başarı Çağında Genç Olmak
Ahmet Dağ / Büyüyen Ay Yayınları
“Önce sanayileşmenin sonrasında teknolojikleşmenin etkisinde kalan gençlik, sömürü ve tüketimin en büyük nesnesi ve hedefi haline getirilmiştir. Özellikle yeni medya teknolojilerinin kullanımı gençleri tüketici pazarının nesnesi haline getirmiştir. Modernitenin ayartıcı tüm unsurlarıyla karşı karşıya kalan gençlik, bu ayartıcı unsurlara karşı nasıl mücadele edeceğini ve bu mücadelede öncüyü bulamamaktadır. Usulsüz ve öncüsüz-ustasız nesil birçok sorunla baş başa kalmıştır. Gençliği sorun olarak görmek ya da onu sorun ile aynı kavramsal çerçevede kullanmak yerine sorunların çözümünü sağlayabilecek bir cevher olarak görmek gerekir. Gençlikten yakınmak ya da onları kınamak yerine potansiyellerinden nasıl faydalanacağımızın üzerinde kafa yormamız lazım.”
Gençler ve gençlik üzerine olan kaygılar veya düşünceler bugünün bir meselesi olmaktan öte, tarihin tüm evrelerinin bir meselesi olagelmiştir. Sokrates dahi Atina’da idam edilirken hakkında yapılan en büyük suçlamalardan biri de gençleri yoldan çıkardığı iddiasıdır. Düzenin kurucuları ve devam ettiricileri günün yaşlılarıyken, itirazcıları ve eleştirenleri gençler olageldiği için gençlerin durumu ve gidişatları bir tartışma mevzusu olmaktadır. İşte bu noktada yazar, bugün bizlerin gündeminde de çokça yer edinen gençlerin kendisini konu ediniyor söz konusu eserinde. Yazara göre torunların dedelerine-ninelerine, evlatların anne-babalarına benzemediği bir çağı yani ‘torunlar-sorunlar’çağını yaşamaktayız. Bu konu etrafında yazarın ısrarla vurguladığı önemli noktalardan biri ise gençleri konuşurken bir ‘sorun’ olarak değil bir ‘mesele’ olarak ele alınması gerektiği. Zira meseleyi sorun üzerinden tanımlayınca sağlıklı bir çözümleme mümkün olamamakta. Yazar, antik çağ filozoflarından, İslam alimlerine kadar birçok düşünürün gençlerle ilgili fikirlerini özet mahiyetinde derleyip, gençliğin kendisine ve kafa karışıklığına dair bir reçete sunmakta. İyi yetişmiş bir gençliğin; güzelliğin, hareketin ve ahlakın en önemli temsili olacağını düşünen yazar, kitabın son bölümlerinde bu doğrultuda bir çaba için nasihat niteliğinde sözleriyle bir yol inşa etmeye çalışıyor.
Dijital Minimalizm
Carl Newport / Metropolis Yayınları
“İnsanlar dijital hayatlarındaki belli araç ve davranışları değerlendirirken bunların ürettiği değerlere odaklanıyorlar yalnızca. Mesela, Twitter’ı aktif olarak kullanmak ara sıra ilginç bir bağlantı yakalamanıza veya daha önce duymadığınız bir şeyi öğrenmenize yarayabilir. Standart iktisadi bakış açısı, bu türden karları olumlar ve ne kadar çok elde ederseniz o kadar iyi olacağını söyler. Bu da, dijital hayatınızı ufak tefek değerler üreten bu tür kaynaklarla ne kadar çok doldurursanız o kadar iyi olacağı anlamına gelir… Thoreau’ nun yeni iktisat kuramında sizden istenen şeyse, bu kazancı ‘kendi hayatınız’ üzerinden hesapladığınız maliyet cetveliyle karşılaştırmanız. Bugünleri görseydi Thoreau size şu soruyu sorardı: Twitter’ı aktif olarak kullanarak ara sıra edindiğiniz bağlantıların ve bilgilerin sağladığı ufak karları elde edebilmek için zamanınızın ve dikkatinizin ne kadarını feda edebilirsiniz?”
Geliştirilen ve hayatın içinde varolmaya başlayan araçların, yaşam biçimi üzerinde bir etkiye sahip oluşu vakıa olarak karşımızda duruyor. Hele ki nesneler üretmenin amaç haline geldiği çağımızda hayatımıza giren nesnelerin hızı karşısında onları algılamak, çözümlemek veya doğru konumlandırmak gittikçe güçleşiyor. Özellikle dijital araçların zaman ve mekan anlamında kuşatıcılığı çok ciddi boyutlara ulaşmış durumda. Bu hal toplum yapısını dahi ciddi bir şekilde etkilemekte. Bu dijital araçlara doğru yaklaşımın ve doğru konumlandırmanın önemine binaen yazılan eser, dijital araçlarla kurulacak ilişki için bir pratik felsefe ortaya koyuyor, dijital minimalizm. Yazar, ortaya koymuş olduğu pratiklerin uygulamasını bir grup gönüllü ile yapıp burdan oluşan çıktılarla pratiğin gelişmini sağlıyor. Yazara göre bugün ekranlar ve 7/24 internet erişimi olmadan adım atamaz haldeyiz. Dijital araçlarımız hayatımızın her anına eşlik ediyor. Faydalarını konuşarak içimizi rahatlatmaya çalışmak gerçekçi bir yaklaşım değil keza doğru bir iktisadi bakış ile kazanımlarının yanında kaybettirdiklerininde cesaretle konuşulması gerekiyor.
Adım Müslüman
Vejdi Bilgin / Beyan Yayınları
“Dönemin esas aktörlerinden Ömer Karaoğlu içinde yaşadığı durumu, “Hem icrasını, hem fıkhını, hem felsefesini, yetmez gibi bir de tanıtımını yapmak bize kaldı müziğimizin… Türkü dinlemenin caiz görünmediği yıllardan bahsediyorum… Ahmet Mercanın deyişiyle ‘neyi mümin, gitarı gavur’ sayıyorduk ve müziğin geçmişi geleceği bulanıktı hala. Helalliğinde ve haramlığında ittifak olmayan nadir meselelerdendi çünkü,” şeklinde özetler. Protest dini müziğin yükselişine rağmen dindar camiada müziğe karşı olumsuz bakış tam olarak ortadan kalkmaz”
Kitap ismini rahmetli şair Erdem Beyazıt’ın Sürüp Giden Çağlardan adlı şiirinin son dizesinden alıyor: ‘Sabır Savaş Zafer. Adım: MÜSLÜMAN.’ 1949’dan itibaren açılmaya başlanan dini eğitim veren kurumlar ile başlayan süreçte dinin ancak 1974’te iktidara gelen MSP ile ülke gündemine girdiğini belirten yazar bu sürece ivme kazandıran 1980 darbesi ile de zaten siyaset, bürokrasi ve yayıncılıkta belirli bir görünürlüğe sahip olan dinin, üniversitede ki dindar gençler ve özellikle başörtü sorunu(!) ile de görünürlüğünü ve etkisini arttırdığını belirtiyor. Bu anlamda 2000 öncesi yazılan dini-edebi literatürdeki birikim ve aslında onlarla şekillenen sinema ve müzik alanı üzerinden bir İslamcılık okuması yapıyor denilebilir. Yazar bu atmosfer içerisinde üretilen müziğin geleneksel dini musikiyi takip edenler tarafından sanatsal açıdan olumsuz/yetersiz, sanatsal kaygısı olmayanlar tarafından ise de hamaset yüklü bulunduğunu belirtiyor. Bu bağlamda bu müziği geleneksel dini musikiden ayıran yazar protest dini müzik olarak adlandırıyor. Kitap ilerleyen bölümlerde bu protest dini müziğin ana temalarını oluşturan ölüm, şehadet, cihad, kıyam, yalnızlık, gurbet kavramlarını ve çağrışımlarını irdeliyor. Son olarak zaten dönemin gençleri tarafından ortaya konulan protest dini müziğin, dönem gençlerinin üzerindeki etkisini ve onların bu mevcut durumu nasıl yorumladıklarını ele alıyor.
“…esas mesele; modern Batılı sistemin uluslararası arenada birkaç asırdır oluşturduğu belirsizlik, ilkesizlik, uluslararası teamüllerin ihlal edildiği bir risk durumu dikkate alındığı zaman Covid-19 pandemisi ile uluslararası sistemin bir muhasebesinin gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Bu muhasebe sürgit devam ederken İslam dünyasının, Batılıların insanlığı karşı karşıya getirdiği tahakkümü, sömürüyü ve kriz alanlarını iyi tespit etmesi ve bunlara çözüm tekliflerini sunması gerekmektedir. Kanaatimizce bu durum modernitenin, ortaya çıkardığı sorunların ve risklerin daha ileri bir düzeyde sorgulanmasını beraberinde getirecektir.
Özgürlük ve zorunluluk meselesi tüm insanlar için önemlidir ve herkesi ilgilendirir fakat ben (Müslüman Dünya da dâhil olmak üzere) Üçüncü Dünya için daha önemli ve ilgili olduğunu iddia ediyorum. Bizler (aşağı yukarı Chaucer ve eseri Frankleyn gibi) modernitenin eşiğinde beklediğimizden, onu belli tarafsızlıkla değerlendirebiliriz. Biz yalnızca sekülerleşmenin silsilesini değil aynı zamanda sonuçlarını da izliyoruz (yani yabancılaşmayı, emperyalizmi, ekonomik buhranı ve şeyleşmeyi). Bizler, seküler modernite projesine görkemli bir masumiyet ve soylu bir naiflikle girişen Rönesans’ın ve Aydınlanma’nın öncü sekülerleştiricileri gibi sevinçli olamayız. Onların zamanında araçsal rasyonalite veya yapısökümcülük yoktu, T.S Eliot’ın hayal kırıklıklarıyla dolu ‘Çorak Ülke’ şiirini ya da Beckett’in absürt komedisi Godot’yu Beklerken’i okumamışlardı; henüz Nietzsche bir daha hiç çıkmamak üzere nihilizmi hayatımıza sokmamıştı; Derrida’nın aslında hiçbir şeyi göstermeyen akışkan gösterenler dünyasını tanımamışlardı. Onlar dünyanın emperyalist yağmasını, Holokost’u ya da Çernobil’i tecrübe etmemişlerdi.”
“Kur’an’a göre insan değersiz bir şey değildir. Maddenin bir kereliğine ve sonsuza kadar yok olacak, minicik bir parçası değildir. Bedeniyle öyle olsa dahi, ruhuyla birlikte doğada sürüklenir ve ‘şeylerin hiç doğmadığı yere’ değil, şeylerin gerçek olduğu yere doğru ilerler. Ahirete inanmayanların, ‘yaşam dünyadan ibarettir, yaşarız ve ölürüz bizi yalnızca zaman yok eder’ diyerek reddettikleri öteyaşamın mevcudiyeti inananların hayatının kilit taşıdır. Onların gerçekten geçici ve yıkıcı olan bu dünyada yaşamalarının sebebi, kalıcı ve mutlu bir dünyada yeniden doğmaktır.
“Müslümanların birlik içinde olduğu inancı da tarihi temelleri bulunmayan bir yanılgıdır. Hatta bunun tam tersi doğrudur; şöyle ki, aslında sömürgeciliğin yarattığı kötü koşulların saikiyle Müslümanlar arasında küresel bir dayanışma fikrinin ilk tohumları yeşermeye başladı ve Avrupa ırkçılığına karşı ortak bir İslam medeniyeti tahayyülü zaman içinde gelişti. Yani on dokuzuncu yüzyılın sonlarında Avrupa hegemonyasının zirve yapmasına dek, Müslüman toplumlar dünya çapında siyasi bir birliğe sahip olmayı hayal dahi etmemişti.”
Hakikat, Postmodern Çağda Bilgelik Arayışı John D. Caputo / Kapı Yayınları “Orta Çağda biri ‘kilise şunu öğretiyor…’ demişse, bu söz odadaki herkesin sesini keserdi. Fakat günümüzde bir Büyük Hakikat adayı varsa, o da bilimdir. Bilim bizim gorilimizdir. Biri ‘bilim diyor ki…’ dediğinde, sohbetin bittiğini düşünürüz. Yani biz postmodernist hermönetler, gözü kara olmalıyız; hem piskoposların, hem …
Kitap Seçkisi
Yeryüzü Yakılıp Yıkılırken
“Modern sanayi uygarlığı dünyayı ateşe vermenin eşiğinde. Toplumsal oluşumların ve toplulukların kökünün kurutulması, insani müştereklerin bağımlı olduğu canlı yeryüzü-sisteminin söndürülmesiyle iç içe geçmiş durumda. Artık kapitalizmin en son, ‘yakıp-yıkma’ safhasındayız. Askeri bağlamda bu tabir, yenilmiş bir halkın veya yaklaşan bir ordunun faydalanmasını engellemek için hayati kaynakların imha edilmesi anlamına gelir. Daha genel anlamdaysa, bereketli bölgelerin çoraklaştırılıp yenilenme kapasitesini yitirmesine karşılık gelir. Sudan mahrum bırakılmış, nehirleri ve yeraltı suları zehirlenmiş, havası kirlenmiş, toprağı kuraklık ve kimyasal tarımla mahvedilmiş, kavrulmuş bir dünya demektir.”
Modern teknolojik çağın kibrinin ve kibrini daha da perçinleyen araçlarının ivmesini yükselterek arttığı bir çağa tanıklık etmekteyiz. Varolmayı ve varolmanın araçlarını derinleştirip yoğunlaştırmak yerine yokoluşu ve yokoluşun araçlarını derinleştiren yoğunlaştıran patolojik bir çağ. Modern teknolojik çağın algılamayı güçleştiren uyuşturucu araçları da an’ı kavrayıp anlayabilmeyi zorlaştırmakta. Yeyüzü Yakılıp Yıkılırken, Jonathan Crary’nin an’ı kavrayıp anlayabilme çabasının ürünü olan nitelikli bir çalışma. Crary’i modern kapitalizmi değerlendirirken dijital araçları önemli bir noktaya konumlandırıyor. O’na göre sınırsız dijital oyun ve eğlence, sistem karşıtı kitle hareketlerinin ortaya çıkması üzerinde caydırıcı bir etki yaratıyor. İnternet aygıtı her ne kadar bir takım faydalarıyla öne sürülsede daha çok sistem karşıtı örgütlenmeleri ve eylemleri önleyen bir düzenlemeler aygıtıdır. Diğer yandan modern uygarlığın derin sorunlarından biri olan doğa ve çevreyle ilişkisinin kök sebeplerini erken Modern Avrupa’da olduğunu düşünen yazar, burada doğayla ve çevreyle uyumlu bir ilişki tarzının koparılıp, insanın doğal kısıtlamaların ve içgüdüsel kısıtlamaların üstesinden gelmeye yönelik bir yönelimi olduğu inancının pekiştirildiğini vurguluyor. Sonuç olarak tekno-modernizm ve Batı bilimi dinleri için en büyük küfür, dünyanın canlı, bütün canlıların da birbirlerine bağlı ve bağımlı olduğunu söylemektir.
Kariyer ve Başarı Çağında Genç Olmak
“Önce sanayileşmenin sonrasında teknolojikleşmenin etkisinde kalan gençlik, sömürü ve tüketimin en büyük nesnesi ve hedefi haline getirilmiştir. Özellikle yeni medya teknolojilerinin kullanımı gençleri tüketici pazarının nesnesi haline getirmiştir. Modernitenin ayartıcı tüm unsurlarıyla karşı karşıya kalan gençlik, bu ayartıcı unsurlara karşı nasıl mücadele edeceğini ve bu mücadelede öncüyü bulamamaktadır. Usulsüz ve öncüsüz-ustasız nesil birçok sorunla baş başa kalmıştır. Gençliği sorun olarak görmek ya da onu sorun ile aynı kavramsal çerçevede kullanmak yerine sorunların çözümünü sağlayabilecek bir cevher olarak görmek gerekir. Gençlikten yakınmak ya da onları kınamak yerine potansiyellerinden nasıl faydalanacağımızın üzerinde kafa yormamız lazım.”
Gençler ve gençlik üzerine olan kaygılar veya düşünceler bugünün bir meselesi olmaktan öte, tarihin tüm evrelerinin bir meselesi olagelmiştir. Sokrates dahi Atina’da idam edilirken hakkında yapılan en büyük suçlamalardan biri de gençleri yoldan çıkardığı iddiasıdır. Düzenin kurucuları ve devam ettiricileri günün yaşlılarıyken, itirazcıları ve eleştirenleri gençler olageldiği için gençlerin durumu ve gidişatları bir tartışma mevzusu olmaktadır. İşte bu noktada yazar, bugün bizlerin gündeminde de çokça yer edinen gençlerin kendisini konu ediniyor söz konusu eserinde. Yazara göre torunların dedelerine-ninelerine, evlatların anne-babalarına benzemediği bir çağı yani ‘torunlar-sorunlar’çağını yaşamaktayız. Bu konu etrafında yazarın ısrarla vurguladığı önemli noktalardan biri ise gençleri konuşurken bir ‘sorun’ olarak değil bir ‘mesele’ olarak ele alınması gerektiği. Zira meseleyi sorun üzerinden tanımlayınca sağlıklı bir çözümleme mümkün olamamakta. Yazar, antik çağ filozoflarından, İslam alimlerine kadar birçok düşünürün gençlerle ilgili fikirlerini özet mahiyetinde derleyip, gençliğin kendisine ve kafa karışıklığına dair bir reçete sunmakta. İyi yetişmiş bir gençliğin; güzelliğin, hareketin ve ahlakın en önemli temsili olacağını düşünen yazar, kitabın son bölümlerinde bu doğrultuda bir çaba için nasihat niteliğinde sözleriyle bir yol inşa etmeye çalışıyor.
Dijital Minimalizm
“İnsanlar dijital hayatlarındaki belli araç ve davranışları değerlendirirken bunların ürettiği değerlere odaklanıyorlar yalnızca. Mesela, Twitter’ı aktif olarak kullanmak ara sıra ilginç bir bağlantı yakalamanıza veya daha önce duymadığınız bir şeyi öğrenmenize yarayabilir. Standart iktisadi bakış açısı, bu türden karları olumlar ve ne kadar çok elde ederseniz o kadar iyi olacağını söyler. Bu da, dijital hayatınızı ufak tefek değerler üreten bu tür kaynaklarla ne kadar çok doldurursanız o kadar iyi olacağı anlamına gelir… Thoreau’ nun yeni iktisat kuramında sizden istenen şeyse, bu kazancı ‘kendi hayatınız’ üzerinden hesapladığınız maliyet cetveliyle karşılaştırmanız. Bugünleri görseydi Thoreau size şu soruyu sorardı: Twitter’ı aktif olarak kullanarak ara sıra edindiğiniz bağlantıların ve bilgilerin sağladığı ufak karları elde edebilmek için zamanınızın ve dikkatinizin ne kadarını feda edebilirsiniz?”
Geliştirilen ve hayatın içinde varolmaya başlayan araçların, yaşam biçimi üzerinde bir etkiye sahip oluşu vakıa olarak karşımızda duruyor. Hele ki nesneler üretmenin amaç haline geldiği çağımızda hayatımıza giren nesnelerin hızı karşısında onları algılamak, çözümlemek veya doğru konumlandırmak gittikçe güçleşiyor. Özellikle dijital araçların zaman ve mekan anlamında kuşatıcılığı çok ciddi boyutlara ulaşmış durumda. Bu hal toplum yapısını dahi ciddi bir şekilde etkilemekte. Bu dijital araçlara doğru yaklaşımın ve doğru konumlandırmanın önemine binaen yazılan eser, dijital araçlarla kurulacak ilişki için bir pratik felsefe ortaya koyuyor, dijital minimalizm. Yazar, ortaya koymuş olduğu pratiklerin uygulamasını bir grup gönüllü ile yapıp burdan oluşan çıktılarla pratiğin gelişmini sağlıyor. Yazara göre bugün ekranlar ve 7/24 internet erişimi olmadan adım atamaz haldeyiz. Dijital araçlarımız hayatımızın her anına eşlik ediyor. Faydalarını konuşarak içimizi rahatlatmaya çalışmak gerçekçi bir yaklaşım değil keza doğru bir iktisadi bakış ile kazanımlarının yanında kaybettirdiklerininde cesaretle konuşulması gerekiyor.
Adım Müslüman
“Dönemin esas aktörlerinden Ömer Karaoğlu içinde yaşadığı durumu, “Hem icrasını, hem fıkhını, hem felsefesini, yetmez gibi bir de tanıtımını yapmak bize kaldı müziğimizin… Türkü dinlemenin caiz görünmediği yıllardan bahsediyorum… Ahmet Mercanın deyişiyle ‘neyi mümin, gitarı gavur’ sayıyorduk ve müziğin geçmişi geleceği bulanıktı hala. Helalliğinde ve haramlığında ittifak olmayan nadir meselelerdendi çünkü,” şeklinde özetler. Protest dini müziğin yükselişine rağmen dindar camiada müziğe karşı olumsuz bakış tam olarak ortadan kalkmaz”
Kitap ismini rahmetli şair Erdem Beyazıt’ın Sürüp Giden Çağlardan adlı şiirinin son dizesinden alıyor: ‘Sabır Savaş Zafer. Adım: MÜSLÜMAN.’ 1949’dan itibaren açılmaya başlanan dini eğitim veren kurumlar ile başlayan süreçte dinin ancak 1974’te iktidara gelen MSP ile ülke gündemine girdiğini belirten yazar bu sürece ivme kazandıran 1980 darbesi ile de zaten siyaset, bürokrasi ve yayıncılıkta belirli bir görünürlüğe sahip olan dinin, üniversitede ki dindar gençler ve özellikle başörtü sorunu(!) ile de görünürlüğünü ve etkisini arttırdığını belirtiyor. Bu anlamda 2000 öncesi yazılan dini-edebi literatürdeki birikim ve aslında onlarla şekillenen sinema ve müzik alanı üzerinden bir İslamcılık okuması yapıyor denilebilir. Yazar bu atmosfer içerisinde üretilen müziğin geleneksel dini musikiyi takip edenler tarafından sanatsal açıdan olumsuz/yetersiz, sanatsal kaygısı olmayanlar tarafından ise de hamaset yüklü bulunduğunu belirtiyor. Bu bağlamda bu müziği geleneksel dini musikiden ayıran yazar protest dini müzik olarak adlandırıyor. Kitap ilerleyen bölümlerde bu protest dini müziğin ana temalarını oluşturan ölüm, şehadet, cihad, kıyam, yalnızlık, gurbet kavramlarını ve çağrışımlarını irdeliyor. Son olarak zaten dönemin gençleri tarafından ortaya konulan protest dini müziğin, dönem gençlerinin üzerindeki etkisini ve onların bu mevcut durumu nasıl yorumladıklarını ele alıyor.
İlgili Yazılar
Kitap Seçkisi
“…esas mesele; modern Batılı sistemin uluslararası arenada birkaç asırdır oluşturduğu belirsizlik, ilkesizlik, uluslararası teamüllerin ihlal edildiği bir risk durumu dikkate alındığı zaman Covid-19 pandemisi ile uluslararası sistemin bir muhasebesinin gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Bu muhasebe sürgit devam ederken İslam dünyasının, Batılıların insanlığı karşı karşıya getirdiği tahakkümü, sömürüyü ve kriz alanlarını iyi tespit etmesi ve bunlara çözüm tekliflerini sunması gerekmektedir. Kanaatimizce bu durum modernitenin, ortaya çıkardığı sorunların ve risklerin daha ileri bir düzeyde sorgulanmasını beraberinde getirecektir.
Kitap Seçkisi
Özgürlük ve zorunluluk meselesi tüm insanlar için önemlidir ve herkesi ilgilendirir fakat ben (Müslüman Dünya da dâhil olmak üzere) Üçüncü Dünya için daha önemli ve ilgili olduğunu iddia ediyorum. Bizler (aşağı yukarı Chaucer ve eseri Frankleyn gibi) modernitenin eşiğinde beklediğimizden, onu belli tarafsızlıkla değerlendirebiliriz. Biz yalnızca sekülerleşmenin silsilesini değil aynı zamanda sonuçlarını da izliyoruz (yani yabancılaşmayı, emperyalizmi, ekonomik buhranı ve şeyleşmeyi). Bizler, seküler modernite projesine görkemli bir masumiyet ve soylu bir naiflikle girişen Rönesans’ın ve Aydınlanma’nın öncü sekülerleştiricileri gibi sevinçli olamayız. Onların zamanında araçsal rasyonalite veya yapısökümcülük yoktu, T.S Eliot’ın hayal kırıklıklarıyla dolu ‘Çorak Ülke’ şiirini ya da Beckett’in absürt komedisi Godot’yu Beklerken’i okumamışlardı; henüz Nietzsche bir daha hiç çıkmamak üzere nihilizmi hayatımıza sokmamıştı; Derrida’nın aslında hiçbir şeyi göstermeyen akışkan gösterenler dünyasını tanımamışlardı. Onlar dünyanın emperyalist yağmasını, Holokost’u ya da Çernobil’i tecrübe etmemişlerdi.”
Kitap Seçkisi
“Kur’an’a göre insan değersiz bir şey değildir. Maddenin bir kereliğine ve sonsuza kadar yok olacak, minicik bir parçası değildir. Bedeniyle öyle olsa dahi, ruhuyla birlikte doğada sürüklenir ve ‘şeylerin hiç doğmadığı yere’ değil, şeylerin gerçek olduğu yere doğru ilerler. Ahirete inanmayanların, ‘yaşam dünyadan ibarettir, yaşarız ve ölürüz bizi yalnızca zaman yok eder’ diyerek reddettikleri öteyaşamın mevcudiyeti inananların hayatının kilit taşıdır. Onların gerçekten geçici ve yıkıcı olan bu dünyada yaşamalarının sebebi, kalıcı ve mutlu bir dünyada yeniden doğmaktır.
Kitap Seçkisi
“Müslümanların birlik içinde olduğu inancı da tarihi temelleri bulunmayan bir yanılgıdır. Hatta bunun tam tersi doğrudur; şöyle ki, aslında sömürgeciliğin yarattığı kötü koşulların saikiyle Müslümanlar arasında küresel bir dayanışma fikrinin ilk tohumları yeşermeye başladı ve Avrupa ırkçılığına karşı ortak bir İslam medeniyeti tahayyülü zaman içinde gelişti. Yani on dokuzuncu yüzyılın sonlarında Avrupa hegemonyasının zirve yapmasına dek, Müslüman toplumlar dünya çapında siyasi bir birliğe sahip olmayı hayal dahi etmemişti.”
Kitap Seçkisi
Hakikat, Postmodern Çağda Bilgelik Arayışı John D. Caputo / Kapı Yayınları “Orta Çağda biri ‘kilise şunu öğretiyor…’ demişse, bu söz odadaki herkesin sesini keserdi. Fakat günümüzde bir Büyük Hakikat adayı varsa, o da bilimdir. Bilim bizim gorilimizdir. Biri ‘bilim diyor ki…’ dediğinde, sohbetin bittiğini düşünürüz. Yani biz postmodernist hermönetler, gözü kara olmalıyız; hem piskoposların, hem …