Neoliberalizm, liberalizmin günümüz dünyasında siyasi, toplumsal ve ekonomik yaşamda kendini gösteren yeni biçiminin adıdır. Düşünsel kökenleri biraz daha eski olmakla birlikte neoliberal siyasi ve ekonomik düzenin 1970’lerin ortalarından itibaren yükselmeye başladığını ve 1980’den sonra dünyada hâkim hale geldiğini söylemek mümkündür. Neoliberalizm, Batı’da özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında 1945 ile 1970 arasında hâkim olan sosyal devlet anlayışına bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Neoliberalizm, 1970’lerin ortasında baş gösteren ekonomik krizin devletin ekonomiye müdahalesinden kaynaklandığını iddia etmiştir. Neoliberalizmi savunanlara göre; bu müdahale, hem kaynakların verimli kullanılamamasından kaynaklanan ekonomik krizi hem de devletin artan yüküyle beraber hantal hale gelmesinden kaynaklanan yönetim krizini beraberinde getirmiştir. Sorunun giderilebilmesi için yapılması gereken şey, devletin küçültülmesidir. Neoliberaller bu nedenle piyasanın düzenini bozmayan küçük ve etkin bir devlet anlayışını savunmuşlardır. Neoliberal programların yürütüldüğü ülkelerde gördüğümüz özelleştirme politikaları bu anlayışın bir ürünüdür.
Piyasaya müdahale etmeyen, görevi hukuku korumak ve güvenliği sağlamakla sınırlı minimal devlet anlayışı klasik liberalizmin karakteristik bir özelliği olduğu için neoliberalizm genellikle klasik liberalizme bir geri dönüş olarak anlaşılmıştır. Neoliberalizme ilişkin bu kavrayış kuşkusuz bir doğruluk payına sahiptir. Bununla birlikte neoliberalizmi yalnızca böyle anlamak, onu tam olarak anlamamak ya da eksik anlamak demektir. Zira neoliberalizm, içerisinde klasik liberalizmden birtakım öğeler taşımakla birlikte onunla özdeşleştiremeyeceğimiz bir şeydir. Başka türlü söylersek, neoliberalizm ile klasik liberalizm arasında bir süreklilik ilişkisi bulunmakla birlikte neoliberalizm, klasik liberalizmden daha farklı, daha öte bir şeydir. Neoliberalizm, liberalizmin mantığını içerisinde barındırdığı için liberalizmin bir türüdür. Fakat o, bildik anlamda liberalizmden de oldukça farklıdır. Bu farklılığı iki şekilde düşünmek mümkündür. İlk olarak, neoliberalizmin mantığının liberalizmin mantığının radikalleşmiş biçimi olduğu söylenebilir. Bu bakış açısı, neoliberalizmin liberalizmle olan bağını muhafaza ettiğini kabul eder. İkinci olarak, neoliberalizmin mantığı liberalizmin mantığının mutasyona uğramış bir biçimi olarak görülebilir. Bu bakış açısı ise neoliberalizm ile liberalizm arasındaki bağı koparır ve içerisinde her ne kadar liberalizm kelimesi geçse de neoliberalizmin liberalizmden niteliksel olarak farklı bir şey olduğunu iddia eder.
Liberalizmin devletin toplumsal yaşama ve piyasaya müdahale etmesini olumlayan bir türü de vardır. Kronolojik olarak klasik liberalizmden sonra ortaya çıkan bu tür, literatürde çağdaş liberalizm ya da modern liberalizm olarak adlandırılmıştır. Fakat bu tür, liberal düşünce geleneğinde hiçbir zaman hâkim anlayış olamamıştır. Hâkim anlayış her zaman klasik liberalizm olmuştur. Bu nedenle liberalizm denince anlaşılan daha çok klasik liberalizmdir.
Klasik liberalizm, devlet ile sivil toplumu ve devlet ile piyasayı iki farklı alan olarak görür. Buna göre sivil toplum, bireylerin kendi iyi anlayışlarını ve çıkarlarını takip etmek anlamında özgür oldukları bir birlikte yaşam alanıdır. Bu alanda bireyler rızaları temelinde birbirleriyle etkileşime girer ve ilişki kurarlar. Sivil toplumu karakterize eden şey özgürlüktür. Klasik liberalizme göre devlet ise bireylerin özgürlüklerini koruyan hukuk kurallarının uygulanmasını güvence altına alan kurumdur. Söz konusu kuralların uygulanması, devletin güç kullanma kapasitesi ile teminat altına alındığı için devleti karakterize eden şey, güç, zor kullanma ya da sınırlandırmadır. Klasik liberalizm tam da bu özelliği nedeniyle devletin, karşısında bütün bireylerin eşit oldukları hukuk kurallarını korumanın ötesinde amaçlarla sivil topluma müdahalesinin özgürlükleri tehlikeye atacağından endişe duymuş ve sınırlı bir devlet anlayışını savunmuştur.
Klasik liberalizmdeki diğer ayrım, devlet ile piyasa arasındaki ayrımdır. Buna göre piyasa, üreticiler ile tüketiciler arasında özgür bir etkileşimin vuku bulduğu, üretimin tüketicilerin tercihleri doğrultusunda yapıldığı, üreticilerin bu tercihlere karşılık vermek için rekabet içerisinde bulundukları ve gelirin piyasa içerisindeki etkileşimlerin sonuçlarına (herhangi bir iradenin belirleyemeyeceği sonuçlar) göre dağıldığı alandır. Ekonomik kaynaklar kıt ve tüketici tercihleri de sınırsız olduğu için kaynaklar en optimal şekilde kullanılmalıdır. Klasik liberalizm serbest piyasayı bu optimalliğin sağlanmasının yegâne imkânı olarak görür. Bu nedenle klasik liberalizme göre, piyasayı karakterize eden özellik, verimlilik ya da etkinliktir. Klasik liberalizm, devletin piyasaya müdahalesini de kısıtlar. Devlet müdahalesi, serbest piyasanın işleyişini sağlayan hukuk kurallarını güvence altına almanın ötesine geçmemelidir. Daha öte bir müdahale piyasa içerisindeki aktörlerin özgürlüklerini daraltacağı gibi kaynakların etkin kullanımına da mâni olur. Klasik liberalizme göre devletin hakemlik rolünü bırakıp piyasaya bir aktör olarak girmesi kaynakların etkin kullanılmasına mâni olacaktır. İlk olarak devlet güç tekeline sahip olduğu ve bu nedenle de diğer aktörlere göre avantajlı olduğu için ekonomik rasyonaliteye uygun davranma eğiliminde olamaz. Devletler iflas etmeme ya da batmama gibi bir lükse sahip oldukları için genellikle irrasyonel ya da kaprislerine göre davranma eğiliminde hareket ederler. İkinci neden piyasanın gayrı şahsi düzeni ile ilgilidir. Piyasa, aktörlerin tercihleri temelinde işlese de herhangi bir aktör piyasayı belirleme gücüne sahip değildir. Yine piyasa içerisinde o kadar çok değişken vardır ki herhangi bir aktörün piyasada ortaya çıkacak sonuçları tam anlamıyla bilme imkânı da yoktur. Bu nedenlerle piyasada ortaya çıkan düzen herhangi bir aktörün bilinçli eylemiyle ortaya çıkan bir düzen olmayıp kendiliğinden oluşan düzendir. Piyasada optimallik tam da bu kendiliğinden düzen sayesinde var olur. Devlet piyasaya müdahale ederken, sanki piyasada ortaya çıkacak sonuçlar bilinebilirmiş gibi hareket ettiği için piyasada kendiliğinden ortaya çıkacak düzene zarar verir. Bu da kaynakların etkin kullanılmamasına neden olur.
Klasik liberalizm, özgürlüğe imkân sağlayan sivil toplum ile etkinliğe imkân sağlayan serbest piyasa arasında önemli bir ilişkinin bulunduğunu kabul eder. Klasik liberalizme göre, serbest piyasanın (piyasa ekonomisinin) olmadığı yer de sivil toplum da olamaz. Serbest piyasanın ortadan kalktığı bir ekonomide bireysel tercihler değil devlet belirleyici olacağı için toplum farklı yaşam tarzlarının varlığına imkân veren çoğulcu karaktere sahip olamaz. Yine, serbest piyasanın ortadan kalktığı bir ekonomide devlet, politik gücün yanı sıra ekonomik gücü de elinde bulunduracağı için bütün bir toplumsal yaşamı düzenleyebilme kapasitesine ulaşır. Bu da bireysel özgürlük imkanını ortadan kaldırır. Klasik liberaller devletin gücünü sınırlandırmanın en sahici yolunun ekonomik olarak devlete bağlı olmayan bir toplumdan geçtiğini düşünmüşlerdir.
Klasik liberalizmin siyasete ve devlete yönelik negatif tutumunun arkasında belirli bir özgürlük anlayışı bulunmaktadır. Bu özgürlük anlayışına göre herhangi bir dışsal irade tarafından müdahale olmadıkça birey özgürdür.
Her devlet bir hükümeti, her hükümet de belirli bir şekilde tezahür eden bir siyasi iradeyi içerir. Bir siyasi iradenin varlığında ise özgürlük tehdit altında demektir. Yukarıda da belirtildiği gibi, klasik liberalizm bu siyasi iradeyi sınırlandırmak yoluyla özgürlüğün güvence altına alınabileceğine inanmıştır. Fakat sınırlandırılmış olsa da bu iradenin sınırların gevşediği bir anda özgürlükleri çiğneme ihtimali her zaman vardır. Yani, yönetimin bir irade aracılığı ile gerçekleştiği her yerde keyfilik için bir açık kapı var demektir. Klasik liberalizm için bu iradenin dayanak noktasının bir önemi yoktur. Bu irade halka dayansa bile aynı riskler söz konusudur. Halk iradesinin hâkim olduğu demokratik bir düzende de despotizm hüküm sürebilir. Tam da bu nedenle klasik liberalizmin ufkunda siyasi iradenin bütünüyle şahsilikten arındığı, dolayısıyla da her an ne yapacağı belli olmayan bir irade olmaktan çıkarak hukuku koruyan teknik bir aparat haline geldiği bir toplumsal düzenin bulunduğunu söylemek mümkündür. Bu düzen yönetimde şahsiliğin bütünüyle elimine edildiği bir düzendir. Bu düzende kişiler değil kurallar hükümrandır. Kurallar gayrı şahsi oldukları için nötrdürler, herhangi bir keyfilik içermezler ve bireylerin özgürlüğüne imkân veren bir toplumsal düzeni mümkün kılarlar. Herhangi bir iradenin değil kuralların yönetimi piyasa için de hayati öneme sahiptir. Tıpkı özgürlük gibi etkinliğin de en iyi şekilde hayata geçebilmesi, ancak yönetim faaliyetinin şahsilikten bütünüyle arınarak yalnızca kuralların uygulanmasını sağlayan teknik bir faaliyete dönüştüğü bir düzende mümkün olabilir. Kapris ve keyfilik ideal bir piyasa düzeninde de olmaması gereken şeylerdir.
Yukarıda neoliberalizmi klasik liberalizme bir geri dönüş olarak anlamanın neoliberalizme ilişkin eksik bir anlama olacağı belirtilmişti. Eğer böyleyse neoliberalizmin klasik liberalizmden farklılaştığı hususlar nelerdir?
Klasik liberalizm ile neoliberalizm arasında iki temel farklılığın bulunduğu söylenebilir. Bunlardan biri devlet anlayışlarına ilişkindir. Klasik liberalizmde devletin pasif bir kurum olması istenir. Devletin görevi hukuku korumak ve güvenliği sağlamakla sınırlıdır. Devletin bu sınırı aşarak toplumsal yaşama ve piyasaya müdahale etmemesi gerekir. Toplumsal hayatta ve piyasada düzen, kuralların işletilmesiyle kendiliğinden sağlanacağından devletin bu alanlarda aktif biçimde bulunmasına ihtiyaç yoktur. Neoliberalizmde ise devlet daha aktif konumdadır. Devlet toplumsal hayatın piyasa mantığına uygun bir şekilde işlemesi için faaliyet gösteren, bunun için gerekirse birtakım müdahalelerde bulunmaktan imtina etmeyen bir aparat konumundadır. Klasik liberalizmde devlet tarafsız bir hakem rolündeyken neoliberalizmde devlet taraflıdır. Neoliberal devlet piyasa mantığının işleyişine uygun hareket eden güçlerin yanındayken bu işleyişi aksatan güçlerin karşısındadır. Örneğin neoliberal devlet büyük şirketleri desteklerken işçi örgütleriyle açık bir mücadele halindedir. Büyük ekonomik krizlerde batan bankaları kurtarırken, toplumun yoksul kesimlerinin ezilmesine seyirci kalır. Neoliberalizm, devleti piyasa düzeni içerisinde işlevi olan bir araç olarak gördüğü için devlet ile halkın rızası arasındaki ilişkiyi yani demokrasiyi önemsemez. Neoliberalizm için devletin görevi halkın taleplerine cevap vermek değil; piyasa düzeninin kusursuz bir şekilde işlemesinde üzerine düşen rolün gerekliliklerini yerine getirmektir. Bu nedenle neoliberal devlette halkın temsilcilerinin değil; uzmanların yönetimi söz konusudur. Klasik liberalizm her ne kadar devletin toplumsal hayatı yönlendirmesine sıcak bakmasa da hiçbir zaman devleti salt neoliberalizmin anladığı biçimde düşünmemiştir. Klasik liberalizme göre devlet toplumdaki farklı kesimlerin çıkarlarını uzlaştırmak gibi bir fonksiyona da sahiptir. Klasik liberalizm, bireyin tercih hakkını esas aldığı ve bunun bir sonucu olarak da bireyin kendisini yönetecek olan hükümeti belirleme hakkını onun özgürlüğünün bir parçası olarak gördüğü için temsili demokrasi anlayışını önemsemiştir. Bu anlamda klasik liberalizm, devletin meşruiyetini yalnızca hukukun korunmasına değil, aynı zamanda halkın rızasına da dayandırmıştır.
İkinci farklılık daha önemlidir. Yukarıda belirtildiği gibi klasik liberalizm devlet ile sivil toplum, devlet ile piyasa ve hatta sivil toplum ile piyasa arasında bir ayrımı esas almıştır. Buna göre, bu alanların hepsinin kendine özgü doğası vardır. Devlet siyasi gücün kullanıldığı alan, sivil toplum bireylerin özgürlük alanı, piyasa ise ekonomik üretim ve dağıtım alanıdır. Piyasa rekabete dayalı yapısı nedeniyle ekonomik kaynakların en optimal şekilde kullanıldığı bir alandır. Bu alanda geçerli olan değer etkinlik (üretkenlik, verimlilik)tir. Her ne kadar piyasa özgür bireylerin faaliyetleri temelinde işlediği için sivil toplum içerisinde yer alsa ve özgürlük ile etkinlik arasında birbirlerini destekleyici bir ilişki bulunsa da klasik liberalizmde piyasa ile sivil toplum özdeş olarak görülmemiştir. Alanlar arasındaki söz konusu ayrım nedeniyle klasik liberalizm, siyaseti ve devletin faaliyetlerini değerlendirirken, etkinliği nihai kriter olarak almamıştır. Aynı şekilde klasik liberalizm, sivil toplumdaki ekonomik ilişkiler dışındaki diğer ilişkileri de etkinlik ilkesi temelinde bir değerlendirmeye tâbi tutmamıştır. Yani klasik liberalizm; siyasi faaliyeti ekonomik faaliyete indirgememiş, devleti bir şirket olarak tasavvur ermemiş ve bireyler arasındaki bütün ilişkilerin ekonomik ilişkiler olduğunu iddia etmemiştir. Neoliberalizm ise ayrımları ortadan kaldırarak toplumsal yaşamın tamamını bir piyasa olarak düşünmüştür. Bu anlayış doğrultusunda neoliberalizm toplumsal yaşamdaki bütün ilişkileri rekabet ilişkileri olarak görmüş ve piyasanın mantığı olan etkinliğin bütün bir toplumsal yaşamda geçerli yegâne norm olduğunu iddia etmiştir. Neoliberalizme göre, toplumsal yaşamdaki bütün faaliyetler bu norm temelinde değerlendirilmelidir. Örneğin, devletin faaliyetleri değerlendirilirken bu norm esas alınmalıdır. Devlet bir şirket gibi hareket etmeli ve elindeki kaynakları en optimal şekilde kullanmalıdır. Kamu çalışanları -tıpkı bir şirkette çalışan işçiler gibi- iş güvencesine sahip olmamalı, sözleşmeye bağlı istihdam edilmeli ve ücretlerini de performanslarına göre almalıdır. Bir sağlık kurumunda doktorun, bir eğitim kurumunda öğretmenin ya da öğretim üyesinin faaliyeti değerlendirilirken de performans ilkesi dikkate alınmalıdır. Bir özel hastane için başarılı doktor hastaneye en çok para kazandıran doktordur. Bir üniversite için başarılı öğretim üyesi prestijli uluslararası dergilerde en çok yayını olan öğretim üyesidir. Neoliberal toplumda yalnızca şirketler birbirleriyle rekabet etmezler. Sağlık ve eğitim kurumları gibi kurumlar da birbirleriyle rekabet ederler. Daha da ötesi Neoliberal toplumda yalnızca devlet, hastane ve üniversite gibi kurumlar değil, tek tek bütün bireyler de kendilerini bir şirket olarak görür ve bir şirket gibi hareket ederler. Birey, acımasız rekabetin hüküm sürdüğü bir dünyada ayakta kalabilmek için etkinlik ilkesine göre hareket eder. Kendisine yatırım yapar, kendini geliştirir ve böylece onunla aynı işi yapan diğer kişilerin önüne geçmeye çalışır.
Bu farklılıkları nasıl anlamak gerekir? Neoliberalizm, klasik liberalizmin mantıksal sonuçlarına ulaşması mıdır? Yoksa neoliberalizm, klasik liberalizmden bir kopuş mudur?
Neoliberalizmi klasik liberalizmin mantıksal sonuçlarına ulaşması olarak gören yorum, liberalizmin temel değeri olan özgürlüğün en iyi şekilde serbest bir piyasa düzeni içerisinde gerçekleşeceğini varsayar.
Bu nedenle söz konusu yorum, bütün bir toplumun piyasalaşması (özelleşmesi) durumunda özgürlüğün en iyi şekilde hayata geçeceğini düşünür. Serbest piyasayı karakterize eden en önemli özellik gayrı şahsiliktir. Piyasada herhangi bir aktörün iradesinin belirleyici olabilme özelliği yoktur. Piyasada aktörler özgür şekilde, kendi seçimleri doğrultusunda birbirleriyle etkileşime girerler. Buna karşın bu etkileşimle ortaya çıkan sonuçlar herhangi bir aktörün iradesine indirgenemeyecek bir nitelik arz eder. Piyasa düzenini sağlayan kurallar vardır. Bu kurallar karşısında bütün aktörler eşittir. Kuralların hükümranlığı, keyfiliği elimine ederek aktörlerin birbirlerinin seçimlerine müdahalede bulunmasını engellediği için özgürlüğün imkânını oluşturur. Öte yandan piyasada bireyler rekabet halinde oldukları, kendilerinin dışındaki herhangi bir gücün desteğinden yoksun oldukları ve başarıları ya da başarısızlıklarının sorumlusu kendileri oldukları için, piyasa bireyleşmenin imkânını da oluşturur. Liberalizm için devlet de dahil olmak üzere herhangi bir gücün himayesine muhtaç bir kişi gerçek anlamda birey olamaz. Her himaye ilişkisinde özgürlükten yoksunluk kaçınılmazdır. Piyasa toplumsal bağları dolayısıyla da bağımlılıkları çözerek bireyleşmenin en ileri düzeyde hayata geçmesini sağlar. Liberalizmin mantığının neoliberalizmde radikalleşmiş biçimiyle varlığını sürdürdüğünü iddia eden yorumun zayıflığı, neoliberalizmde neden özgürlükten çok etkinliğin öne çıktığı sorusu karşısında kendini gösterir. Bu soruya; etkinliğin ekonomik gelişmeye, ekonomik gelişmenin bireyin seçim alanının genişlemesine yani özgürlüğe katkıda bulunacağı şeklinde bir cevap verilebilir. Fakat bu cevap tatmin edici olmaktan uzaktır. Soruya tatmin edici bir cevap verebilmek için liberalizmin temel değerinin aslında özgürlük değil etkinlik olduğunu ve liberalizmin -kendisi farkında olmasa da- etkinliğe hizmet ettiği için özgürlüğü ön plana çıkardığını kabul etmemiz gerekir. Bu durumda soruyu neoliberalizm ile birlikte etkinliği sarmalayan özgürlük buğusunun dağıldığını söyleyerek cevaplayabiliriz.
Eğer liberalizmin temel değerinin özgürlük olduğunu düşünüyorsak, neoliberalizmin mantığının liberalizmin mantığının mutasyona uğramış biçimi olduğunu düşünen ve bunun bir sonucu olarak da neoliberalizmi liberalizmden bir kopuş olarak gören yorumun daha makul olduğu söylemek mümkündür. Bu yoruma göre neoliberalizmde liberalizmin mantığı olan özgürlük mutasyona uğrayarak etkinliğe dönüşmüştür. Liberalizm için özgürlük yaşamın üstünde bir değerdir. İnsan için amaç salt yaşamak değil, insan haysiyetine uygun bir şekilde yaşamaktır. İnsan, ancak özgür olursa haysiyetli bir yaşam sürmüş olur. Liberalizme göre iyi bir siyasi ve toplumsal düzen tam da bu nedenle bütün bireylerin özgürlüklerinin güvence altında olduğu düzendir. Liberaller özgürlüğü sağlayan şeyin kurallar olduğunu kabul etseler de bu kuralların ahlâki bir değerlendirmesini yapmışlar ve ortak yaşamı düzenleyen kuralların insan haklarını (dolayısıyla da insan haysiyetini) koruyan kurallar (hukuk kuralları) olması durumunda değerli ve kabul edilebilir olacağını varsaymışlardır. Neoliberalizmde ise esas alınan norm, yaşamın normudur. Bu nedenle neoliberal yaşam dünyası, iyinin ve kötünün aşağısındaki bir dünyadır. Neoliberalizm, yaşamdaki rekabeti veri kabul eder. İyi olan, bu rekabette ayakta kalmaktır. İnsanın ayakta kalabilmesi, kendisini sürekli bir şekilde geliştirebilmesine bağlıdır. Kendini geliştirebilmesi içinse insanın sürekli bir varlık veya yokluk mücadelesi içerisinde olması gerekir. İnsan ancak bu durumda sınırlarını zorlar ve gelişir. Tam da bu nedenle neoliberalizm ekonomik, teknolojik ve bilimsel gelişmenin ancak içerisinde herkesin güvencesizleştirildiği bir toplumda (bütünüyle piyasaya dönüşmüş bir toplumda) mümkün olabileceğini kabul eder. Neoliberalizm de liberalizm gibi toplumsal yaşamda düzeni sağlayan kuralları kabul eder. Fakat o bu kurallara ahlâki bir değer atfetmez. Neoliberalizme göre bu kurallar, toplumsal yaşamdaki rekabetin barışçıl bir şekilde sürmesine ve böylece etkinliğin ve gelişmenin hayata geçmesine imkân sağladıkları için değerlidirler.
* Prof. Dr. Derda Küçükalp, Bursa Uludağ Üniv., İ.İ.B.F., Siyaset Bilimi ve Kamu Yön. Böl. Öğretim Üyesi.
“[…] her iki cinsin de en iyilerinin en fazla, en kötülerinin de en az çiftleşmeleri gerekir. Ayrıca en kötülerin değil, en iyilerin çocuklarını büyütmeliyiz ki sürünün cinsi bozulmasın.”
Haçlı-siyonist soykırımcı emperyalizmin
masum Gazze halkına uyguladığı, eşi ve
benzeri görülmemiş soykırıma rağmen,
İslam dünyası ulus-devletlerinin Filistin
sorununun dâvasını yalnızlığa terketme-
leri, eşi ve benzeri görülmemiş bir tesli-
miyetçiliğin ve ihanetin ifadesidir.
Görüleceği gibi Ahbârîler, şer’î hükmün zann-ı galibe dayalı olmasını reddetmişlerdir. Onlara göre şer’î hüküm yalnızca nassa dayanmalıdır. Nas ise nefsu’l-emre(şeyin kendindeliğine/hakikatine) uygun düşen rivayetlerdir. Masum İmamlardan nakledilen rivayetler nefsu’l-emre uygun düştüğü için asıl delil Kur’ân ve İmamlardan gelen hadislerdir.
Bu sosyokırım ve politikkırım -veya Filistin’in bir ulus ve devlet olarak önceden planlanmış şekilde yıkımı ve yerinin değiştirilmesi- 1917’de Britanya hükümeti tarafından öngörülerek Siyonist-İngiliz iş birliği (Gutwein) aracılığıyla gerçekleştirildi.
Neoliberalizm
Neoliberalizm, liberalizmin günümüz dünyasında siyasi, toplumsal ve ekonomik yaşamda kendini gösteren yeni biçiminin adıdır. Düşünsel kökenleri biraz daha eski olmakla birlikte neoliberal siyasi ve ekonomik düzenin 1970’lerin ortalarından itibaren yükselmeye başladığını ve 1980’den sonra dünyada hâkim hale geldiğini söylemek mümkündür. Neoliberalizm, Batı’da özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında 1945 ile 1970 arasında hâkim olan sosyal devlet anlayışına bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Neoliberalizm, 1970’lerin ortasında baş gösteren ekonomik krizin devletin ekonomiye müdahalesinden kaynaklandığını iddia etmiştir. Neoliberalizmi savunanlara göre; bu müdahale, hem kaynakların verimli kullanılamamasından kaynaklanan ekonomik krizi hem de devletin artan yüküyle beraber hantal hale gelmesinden kaynaklanan yönetim krizini beraberinde getirmiştir. Sorunun giderilebilmesi için yapılması gereken şey, devletin küçültülmesidir. Neoliberaller bu nedenle piyasanın düzenini bozmayan küçük ve etkin bir devlet anlayışını savunmuşlardır. Neoliberal programların yürütüldüğü ülkelerde gördüğümüz özelleştirme politikaları bu anlayışın bir ürünüdür.
Piyasaya müdahale etmeyen, görevi hukuku korumak ve güvenliği sağlamakla sınırlı minimal devlet anlayışı klasik liberalizmin karakteristik bir özelliği olduğu için neoliberalizm genellikle klasik liberalizme bir geri dönüş olarak anlaşılmıştır. Neoliberalizme ilişkin bu kavrayış kuşkusuz bir doğruluk payına sahiptir. Bununla birlikte neoliberalizmi yalnızca böyle anlamak, onu tam olarak anlamamak ya da eksik anlamak demektir. Zira neoliberalizm, içerisinde klasik liberalizmden birtakım öğeler taşımakla birlikte onunla özdeşleştiremeyeceğimiz bir şeydir. Başka türlü söylersek, neoliberalizm ile klasik liberalizm arasında bir süreklilik ilişkisi bulunmakla birlikte neoliberalizm, klasik liberalizmden daha farklı, daha öte bir şeydir. Neoliberalizm, liberalizmin mantığını içerisinde barındırdığı için liberalizmin bir türüdür. Fakat o, bildik anlamda liberalizmden de oldukça farklıdır. Bu farklılığı iki şekilde düşünmek mümkündür. İlk olarak, neoliberalizmin mantığının liberalizmin mantığının radikalleşmiş biçimi olduğu söylenebilir. Bu bakış açısı, neoliberalizmin liberalizmle olan bağını muhafaza ettiğini kabul eder. İkinci olarak, neoliberalizmin mantığı liberalizmin mantığının mutasyona uğramış bir biçimi olarak görülebilir. Bu bakış açısı ise neoliberalizm ile liberalizm arasındaki bağı koparır ve içerisinde her ne kadar liberalizm kelimesi geçse de neoliberalizmin liberalizmden niteliksel olarak farklı bir şey olduğunu iddia eder.
Liberalizmin devletin toplumsal yaşama ve piyasaya müdahale etmesini olumlayan bir türü de vardır. Kronolojik olarak klasik liberalizmden sonra ortaya çıkan bu tür, literatürde çağdaş liberalizm ya da modern liberalizm olarak adlandırılmıştır. Fakat bu tür, liberal düşünce geleneğinde hiçbir zaman hâkim anlayış olamamıştır. Hâkim anlayış her zaman klasik liberalizm olmuştur. Bu nedenle liberalizm denince anlaşılan daha çok klasik liberalizmdir.
Klasik liberalizm, devlet ile sivil toplumu ve devlet ile piyasayı iki farklı alan olarak görür. Buna göre sivil toplum, bireylerin kendi iyi anlayışlarını ve çıkarlarını takip etmek anlamında özgür oldukları bir birlikte yaşam alanıdır. Bu alanda bireyler rızaları temelinde birbirleriyle etkileşime girer ve ilişki kurarlar. Sivil toplumu karakterize eden şey özgürlüktür. Klasik liberalizme göre devlet ise bireylerin özgürlüklerini koruyan hukuk kurallarının uygulanmasını güvence altına alan kurumdur. Söz konusu kuralların uygulanması, devletin güç kullanma kapasitesi ile teminat altına alındığı için devleti karakterize eden şey, güç, zor kullanma ya da sınırlandırmadır. Klasik liberalizm tam da bu özelliği nedeniyle devletin, karşısında bütün bireylerin eşit oldukları hukuk kurallarını korumanın ötesinde amaçlarla sivil topluma müdahalesinin özgürlükleri tehlikeye atacağından endişe duymuş ve sınırlı bir devlet anlayışını savunmuştur.
Klasik liberalizmdeki diğer ayrım, devlet ile piyasa arasındaki ayrımdır. Buna göre piyasa, üreticiler ile tüketiciler arasında özgür bir etkileşimin vuku bulduğu, üretimin tüketicilerin tercihleri doğrultusunda yapıldığı, üreticilerin bu tercihlere karşılık vermek için rekabet içerisinde bulundukları ve gelirin piyasa içerisindeki etkileşimlerin sonuçlarına (herhangi bir iradenin belirleyemeyeceği sonuçlar) göre dağıldığı alandır. Ekonomik kaynaklar kıt ve tüketici tercihleri de sınırsız olduğu için kaynaklar en optimal şekilde kullanılmalıdır. Klasik liberalizm serbest piyasayı bu optimalliğin sağlanmasının yegâne imkânı olarak görür. Bu nedenle klasik liberalizme göre, piyasayı karakterize eden özellik, verimlilik ya da etkinliktir. Klasik liberalizm, devletin piyasaya müdahalesini de kısıtlar. Devlet müdahalesi, serbest piyasanın işleyişini sağlayan hukuk kurallarını güvence altına almanın ötesine geçmemelidir. Daha öte bir müdahale piyasa içerisindeki aktörlerin özgürlüklerini daraltacağı gibi kaynakların etkin kullanımına da mâni olur. Klasik liberalizme göre devletin hakemlik rolünü bırakıp piyasaya bir aktör olarak girmesi kaynakların etkin kullanılmasına mâni olacaktır. İlk olarak devlet güç tekeline sahip olduğu ve bu nedenle de diğer aktörlere göre avantajlı olduğu için ekonomik rasyonaliteye uygun davranma eğiliminde olamaz. Devletler iflas etmeme ya da batmama gibi bir lükse sahip oldukları için genellikle irrasyonel ya da kaprislerine göre davranma eğiliminde hareket ederler. İkinci neden piyasanın gayrı şahsi düzeni ile ilgilidir. Piyasa, aktörlerin tercihleri temelinde işlese de herhangi bir aktör piyasayı belirleme gücüne sahip değildir. Yine piyasa içerisinde o kadar çok değişken vardır ki herhangi bir aktörün piyasada ortaya çıkacak sonuçları tam anlamıyla bilme imkânı da yoktur. Bu nedenlerle piyasada ortaya çıkan düzen herhangi bir aktörün bilinçli eylemiyle ortaya çıkan bir düzen olmayıp kendiliğinden oluşan düzendir. Piyasada optimallik tam da bu kendiliğinden düzen sayesinde var olur. Devlet piyasaya müdahale ederken, sanki piyasada ortaya çıkacak sonuçlar bilinebilirmiş gibi hareket ettiği için piyasada kendiliğinden ortaya çıkacak düzene zarar verir. Bu da kaynakların etkin kullanılmamasına neden olur.
Klasik liberalizm, özgürlüğe imkân sağlayan sivil toplum ile etkinliğe imkân sağlayan serbest piyasa arasında önemli bir ilişkinin bulunduğunu kabul eder. Klasik liberalizme göre, serbest piyasanın (piyasa ekonomisinin) olmadığı yer de sivil toplum da olamaz. Serbest piyasanın ortadan kalktığı bir ekonomide bireysel tercihler değil devlet belirleyici olacağı için toplum farklı yaşam tarzlarının varlığına imkân veren çoğulcu karaktere sahip olamaz. Yine, serbest piyasanın ortadan kalktığı bir ekonomide devlet, politik gücün yanı sıra ekonomik gücü de elinde bulunduracağı için bütün bir toplumsal yaşamı düzenleyebilme kapasitesine ulaşır. Bu da bireysel özgürlük imkanını ortadan kaldırır. Klasik liberaller devletin gücünü sınırlandırmanın en sahici yolunun ekonomik olarak devlete bağlı olmayan bir toplumdan geçtiğini düşünmüşlerdir.
Her devlet bir hükümeti, her hükümet de belirli bir şekilde tezahür eden bir siyasi iradeyi içerir. Bir siyasi iradenin varlığında ise özgürlük tehdit altında demektir. Yukarıda da belirtildiği gibi, klasik liberalizm bu siyasi iradeyi sınırlandırmak yoluyla özgürlüğün güvence altına alınabileceğine inanmıştır. Fakat sınırlandırılmış olsa da bu iradenin sınırların gevşediği bir anda özgürlükleri çiğneme ihtimali her zaman vardır. Yani, yönetimin bir irade aracılığı ile gerçekleştiği her yerde keyfilik için bir açık kapı var demektir. Klasik liberalizm için bu iradenin dayanak noktasının bir önemi yoktur. Bu irade halka dayansa bile aynı riskler söz konusudur. Halk iradesinin hâkim olduğu demokratik bir düzende de despotizm hüküm sürebilir. Tam da bu nedenle klasik liberalizmin ufkunda siyasi iradenin bütünüyle şahsilikten arındığı, dolayısıyla da her an ne yapacağı belli olmayan bir irade olmaktan çıkarak hukuku koruyan teknik bir aparat haline geldiği bir toplumsal düzenin bulunduğunu söylemek mümkündür. Bu düzen yönetimde şahsiliğin bütünüyle elimine edildiği bir düzendir. Bu düzende kişiler değil kurallar hükümrandır. Kurallar gayrı şahsi oldukları için nötrdürler, herhangi bir keyfilik içermezler ve bireylerin özgürlüğüne imkân veren bir toplumsal düzeni mümkün kılarlar. Herhangi bir iradenin değil kuralların yönetimi piyasa için de hayati öneme sahiptir. Tıpkı özgürlük gibi etkinliğin de en iyi şekilde hayata geçebilmesi, ancak yönetim faaliyetinin şahsilikten bütünüyle arınarak yalnızca kuralların uygulanmasını sağlayan teknik bir faaliyete dönüştüğü bir düzende mümkün olabilir. Kapris ve keyfilik ideal bir piyasa düzeninde de olmaması gereken şeylerdir.
Yukarıda neoliberalizmi klasik liberalizme bir geri dönüş olarak anlamanın neoliberalizme ilişkin eksik bir anlama olacağı belirtilmişti. Eğer böyleyse neoliberalizmin klasik liberalizmden farklılaştığı hususlar nelerdir?
Klasik liberalizm ile neoliberalizm arasında iki temel farklılığın bulunduğu söylenebilir. Bunlardan biri devlet anlayışlarına ilişkindir. Klasik liberalizmde devletin pasif bir kurum olması istenir. Devletin görevi hukuku korumak ve güvenliği sağlamakla sınırlıdır. Devletin bu sınırı aşarak toplumsal yaşama ve piyasaya müdahale etmemesi gerekir. Toplumsal hayatta ve piyasada düzen, kuralların işletilmesiyle kendiliğinden sağlanacağından devletin bu alanlarda aktif biçimde bulunmasına ihtiyaç yoktur. Neoliberalizmde ise devlet daha aktif konumdadır. Devlet toplumsal hayatın piyasa mantığına uygun bir şekilde işlemesi için faaliyet gösteren, bunun için gerekirse birtakım müdahalelerde bulunmaktan imtina etmeyen bir aparat konumundadır. Klasik liberalizmde devlet tarafsız bir hakem rolündeyken neoliberalizmde devlet taraflıdır. Neoliberal devlet piyasa mantığının işleyişine uygun hareket eden güçlerin yanındayken bu işleyişi aksatan güçlerin karşısındadır. Örneğin neoliberal devlet büyük şirketleri desteklerken işçi örgütleriyle açık bir mücadele halindedir. Büyük ekonomik krizlerde batan bankaları kurtarırken, toplumun yoksul kesimlerinin ezilmesine seyirci kalır. Neoliberalizm, devleti piyasa düzeni içerisinde işlevi olan bir araç olarak gördüğü için devlet ile halkın rızası arasındaki ilişkiyi yani demokrasiyi önemsemez. Neoliberalizm için devletin görevi halkın taleplerine cevap vermek değil; piyasa düzeninin kusursuz bir şekilde işlemesinde üzerine düşen rolün gerekliliklerini yerine getirmektir. Bu nedenle neoliberal devlette halkın temsilcilerinin değil; uzmanların yönetimi söz konusudur. Klasik liberalizm her ne kadar devletin toplumsal hayatı yönlendirmesine sıcak bakmasa da hiçbir zaman devleti salt neoliberalizmin anladığı biçimde düşünmemiştir. Klasik liberalizme göre devlet toplumdaki farklı kesimlerin çıkarlarını uzlaştırmak gibi bir fonksiyona da sahiptir. Klasik liberalizm, bireyin tercih hakkını esas aldığı ve bunun bir sonucu olarak da bireyin kendisini yönetecek olan hükümeti belirleme hakkını onun özgürlüğünün bir parçası olarak gördüğü için temsili demokrasi anlayışını önemsemiştir. Bu anlamda klasik liberalizm, devletin meşruiyetini yalnızca hukukun korunmasına değil, aynı zamanda halkın rızasına da dayandırmıştır.
İkinci farklılık daha önemlidir. Yukarıda belirtildiği gibi klasik liberalizm devlet ile sivil toplum, devlet ile piyasa ve hatta sivil toplum ile piyasa arasında bir ayrımı esas almıştır. Buna göre, bu alanların hepsinin kendine özgü doğası vardır. Devlet siyasi gücün kullanıldığı alan, sivil toplum bireylerin özgürlük alanı, piyasa ise ekonomik üretim ve dağıtım alanıdır. Piyasa rekabete dayalı yapısı nedeniyle ekonomik kaynakların en optimal şekilde kullanıldığı bir alandır. Bu alanda geçerli olan değer etkinlik (üretkenlik, verimlilik)tir. Her ne kadar piyasa özgür bireylerin faaliyetleri temelinde işlediği için sivil toplum içerisinde yer alsa ve özgürlük ile etkinlik arasında birbirlerini destekleyici bir ilişki bulunsa da klasik liberalizmde piyasa ile sivil toplum özdeş olarak görülmemiştir. Alanlar arasındaki söz konusu ayrım nedeniyle klasik liberalizm, siyaseti ve devletin faaliyetlerini değerlendirirken, etkinliği nihai kriter olarak almamıştır. Aynı şekilde klasik liberalizm, sivil toplumdaki ekonomik ilişkiler dışındaki diğer ilişkileri de etkinlik ilkesi temelinde bir değerlendirmeye tâbi tutmamıştır. Yani klasik liberalizm; siyasi faaliyeti ekonomik faaliyete indirgememiş, devleti bir şirket olarak tasavvur ermemiş ve bireyler arasındaki bütün ilişkilerin ekonomik ilişkiler olduğunu iddia etmemiştir. Neoliberalizm ise ayrımları ortadan kaldırarak toplumsal yaşamın tamamını bir piyasa olarak düşünmüştür. Bu anlayış doğrultusunda neoliberalizm toplumsal yaşamdaki bütün ilişkileri rekabet ilişkileri olarak görmüş ve piyasanın mantığı olan etkinliğin bütün bir toplumsal yaşamda geçerli yegâne norm olduğunu iddia etmiştir. Neoliberalizme göre, toplumsal yaşamdaki bütün faaliyetler bu norm temelinde değerlendirilmelidir. Örneğin, devletin faaliyetleri değerlendirilirken bu norm esas alınmalıdır. Devlet bir şirket gibi hareket etmeli ve elindeki kaynakları en optimal şekilde kullanmalıdır. Kamu çalışanları -tıpkı bir şirkette çalışan işçiler gibi- iş güvencesine sahip olmamalı, sözleşmeye bağlı istihdam edilmeli ve ücretlerini de performanslarına göre almalıdır. Bir sağlık kurumunda doktorun, bir eğitim kurumunda öğretmenin ya da öğretim üyesinin faaliyeti değerlendirilirken de performans ilkesi dikkate alınmalıdır. Bir özel hastane için başarılı doktor hastaneye en çok para kazandıran doktordur. Bir üniversite için başarılı öğretim üyesi prestijli uluslararası dergilerde en çok yayını olan öğretim üyesidir. Neoliberal toplumda yalnızca şirketler birbirleriyle rekabet etmezler. Sağlık ve eğitim kurumları gibi kurumlar da birbirleriyle rekabet ederler. Daha da ötesi Neoliberal toplumda yalnızca devlet, hastane ve üniversite gibi kurumlar değil, tek tek bütün bireyler de kendilerini bir şirket olarak görür ve bir şirket gibi hareket ederler. Birey, acımasız rekabetin hüküm sürdüğü bir dünyada ayakta kalabilmek için etkinlik ilkesine göre hareket eder. Kendisine yatırım yapar, kendini geliştirir ve böylece onunla aynı işi yapan diğer kişilerin önüne geçmeye çalışır.
Bu farklılıkları nasıl anlamak gerekir? Neoliberalizm, klasik liberalizmin mantıksal sonuçlarına ulaşması mıdır? Yoksa neoliberalizm, klasik liberalizmden bir kopuş mudur?
Bu nedenle söz konusu yorum, bütün bir toplumun piyasalaşması (özelleşmesi) durumunda özgürlüğün en iyi şekilde hayata geçeceğini düşünür. Serbest piyasayı karakterize eden en önemli özellik gayrı şahsiliktir. Piyasada herhangi bir aktörün iradesinin belirleyici olabilme özelliği yoktur. Piyasada aktörler özgür şekilde, kendi seçimleri doğrultusunda birbirleriyle etkileşime girerler. Buna karşın bu etkileşimle ortaya çıkan sonuçlar herhangi bir aktörün iradesine indirgenemeyecek bir nitelik arz eder. Piyasa düzenini sağlayan kurallar vardır. Bu kurallar karşısında bütün aktörler eşittir. Kuralların hükümranlığı, keyfiliği elimine ederek aktörlerin birbirlerinin seçimlerine müdahalede bulunmasını engellediği için özgürlüğün imkânını oluşturur. Öte yandan piyasada bireyler rekabet halinde oldukları, kendilerinin dışındaki herhangi bir gücün desteğinden yoksun oldukları ve başarıları ya da başarısızlıklarının sorumlusu kendileri oldukları için, piyasa bireyleşmenin imkânını da oluşturur. Liberalizm için devlet de dahil olmak üzere herhangi bir gücün himayesine muhtaç bir kişi gerçek anlamda birey olamaz. Her himaye ilişkisinde özgürlükten yoksunluk kaçınılmazdır. Piyasa toplumsal bağları dolayısıyla da bağımlılıkları çözerek bireyleşmenin en ileri düzeyde hayata geçmesini sağlar. Liberalizmin mantığının neoliberalizmde radikalleşmiş biçimiyle varlığını sürdürdüğünü iddia eden yorumun zayıflığı, neoliberalizmde neden özgürlükten çok etkinliğin öne çıktığı sorusu karşısında kendini gösterir. Bu soruya; etkinliğin ekonomik gelişmeye, ekonomik gelişmenin bireyin seçim alanının genişlemesine yani özgürlüğe katkıda bulunacağı şeklinde bir cevap verilebilir. Fakat bu cevap tatmin edici olmaktan uzaktır. Soruya tatmin edici bir cevap verebilmek için liberalizmin temel değerinin aslında özgürlük değil etkinlik olduğunu ve liberalizmin -kendisi farkında olmasa da- etkinliğe hizmet ettiği için özgürlüğü ön plana çıkardığını kabul etmemiz gerekir. Bu durumda soruyu neoliberalizm ile birlikte etkinliği sarmalayan özgürlük buğusunun dağıldığını söyleyerek cevaplayabiliriz.
Eğer liberalizmin temel değerinin özgürlük olduğunu düşünüyorsak, neoliberalizmin mantığının liberalizmin mantığının mutasyona uğramış biçimi olduğunu düşünen ve bunun bir sonucu olarak da neoliberalizmi liberalizmden bir kopuş olarak gören yorumun daha makul olduğu söylemek mümkündür. Bu yoruma göre neoliberalizmde liberalizmin mantığı olan özgürlük mutasyona uğrayarak etkinliğe dönüşmüştür. Liberalizm için özgürlük yaşamın üstünde bir değerdir. İnsan için amaç salt yaşamak değil, insan haysiyetine uygun bir şekilde yaşamaktır. İnsan, ancak özgür olursa haysiyetli bir yaşam sürmüş olur. Liberalizme göre iyi bir siyasi ve toplumsal düzen tam da bu nedenle bütün bireylerin özgürlüklerinin güvence altında olduğu düzendir. Liberaller özgürlüğü sağlayan şeyin kurallar olduğunu kabul etseler de bu kuralların ahlâki bir değerlendirmesini yapmışlar ve ortak yaşamı düzenleyen kuralların insan haklarını (dolayısıyla da insan haysiyetini) koruyan kurallar (hukuk kuralları) olması durumunda değerli ve kabul edilebilir olacağını varsaymışlardır. Neoliberalizmde ise esas alınan norm, yaşamın normudur. Bu nedenle neoliberal yaşam dünyası, iyinin ve kötünün aşağısındaki bir dünyadır. Neoliberalizm, yaşamdaki rekabeti veri kabul eder. İyi olan, bu rekabette ayakta kalmaktır. İnsanın ayakta kalabilmesi, kendisini sürekli bir şekilde geliştirebilmesine bağlıdır. Kendini geliştirebilmesi içinse insanın sürekli bir varlık veya yokluk mücadelesi içerisinde olması gerekir. İnsan ancak bu durumda sınırlarını zorlar ve gelişir. Tam da bu nedenle neoliberalizm ekonomik, teknolojik ve bilimsel gelişmenin ancak içerisinde herkesin güvencesizleştirildiği bir toplumda (bütünüyle piyasaya dönüşmüş bir toplumda) mümkün olabileceğini kabul eder. Neoliberalizm de liberalizm gibi toplumsal yaşamda düzeni sağlayan kuralları kabul eder. Fakat o bu kurallara ahlâki bir değer atfetmez. Neoliberalizme göre bu kurallar, toplumsal yaşamdaki rekabetin barışçıl bir şekilde sürmesine ve böylece etkinliğin ve gelişmenin hayata geçmesine imkân sağladıkları için değerlidirler.
* Prof. Dr. Derda Küçükalp, Bursa Uludağ Üniv., İ.İ.B.F., Siyaset Bilimi ve Kamu Yön. Böl. Öğretim Üyesi.
İlgili Yazılar
Felsefe Tarihinin Zakkum Ağacı: Öjenizm
“[…] her iki cinsin de en iyilerinin en fazla, en kötülerinin de en az çiftleşmeleri gerekir. Ayrıca en kötülerin değil, en iyilerin çocuklarını büyütmeliyiz ki sürünün cinsi bozulmasın.”
En Büyük Kötülükle Uzlaşmak
Haçlı-siyonist soykırımcı emperyalizmin
masum Gazze halkına uyguladığı, eşi ve
benzeri görülmemiş soykırıma rağmen,
İslam dünyası ulus-devletlerinin Filistin
sorununun dâvasını yalnızlığa terketme-
leri, eşi ve benzeri görülmemiş bir tesli-
miyetçiliğin ve ihanetin ifadesidir.
Şii Fıkıh Geleneğinde İctihadın Anlam Değişimi ve kabulü: Masum İmamlara Rağmen İctihad Mümkün mü?
Görüleceği gibi Ahbârîler, şer’î hükmün zann-ı galibe dayalı olmasını reddetmişlerdir. Onlara göre şer’î hüküm yalnızca nassa dayanmalıdır. Nas ise nefsu’l-emre(şeyin kendindeliğine/hakikatine) uygun düşen rivayetlerdir. Masum İmamlardan nakledilen rivayetler nefsu’l-emre uygun düştüğü için asıl delil Kur’ân ve İmamlardan gelen hadislerdir.
İsrail ve Filistin Anlatilarinda Filistin’in Etnik Temizliği: Sözcüksel Temsilin Söylem-Kavramsal Analizi
Bu sosyokırım ve politikkırım -veya Filistin’in bir ulus ve devlet olarak önceden planlanmış şekilde yıkımı ve yerinin değiştirilmesi- 1917’de Britanya hükümeti tarafından öngörülerek Siyonist-İngiliz iş birliği (Gutwein) aracılığıyla gerçekleştirildi.