İslam dinine göre adalet, Allah’ın sıfatlarından biridir. Adalet, doğru olmak, doğru davranmak, adaletle hükmetmek, eşitlemek gibi mânâlara gelen bir mastardır.[1] Bu kavram doğruluk, hakkaniyet, denge ve düzen anlamlarıyla isim olarak kullanıldığı gibi çok adil anlamında sıfat olarak da kullanılır.[2] Adalet sıfatı, mübalağa ifade eden bir sıfat olup çok adil, asla zulmetmeyen, hakkaniyetle hükmeden, haktan başkasını söylemeyen ve yapmayan, her zaman her şeye karşı adaletli davranan anlamında kullanılmıştır. Zira Yüce Allah, adaletli bir hâkim olup her şeyi hakkıyla gören, işiten, her şeyin içini-dışını, önünü-sonunu bilen ve her şeye hakkıyla gücü yetendir.[3] Ayrıca bu isim aynı zamanda Allah’ın el-Hak, el-Muksıt, el-Hâkim, er-Rezzak, er-Rahman ve er-Rahim gibi isimlerle de alakalıdır. Dolayısıyla adalet sıfatı, Yüce Allah’ın diğer birçok ismiyle beraber anlam kazanan ve onların mânâ ve içeriklerini vuzuha kavuşturan bir kavramdır.
Adaletin Kur’an’da kullanıldığı mânâlardan biri, Allah’a iman edip ona şirk koşmamak, O’nu birlemek, imanını ikrar etmektir.[4] Adaletin gereği ve tezahürü Allah’ın vahdaniyetine şahitlik etmektir.[5] Allah’a iman edenler, bu şahitlikleri ile adaleti ikame etmiş olurlar. Zira İslam âlimlerine göre adaletin en büyüğü ve en önemlisi “tevhid” inancına sahip olmaktır. Çünkü her hakkın başı Allah Teâlâ’nın hakkı olan ulûhiyet hukukudur. Gözetilmesi gereken ulûhiyet haklarından ilki ise vahdaniyettir. Zira adaletin başı, ilki, en büyüğü Allah’ı gereği gibi tanıyıp bilmek, O’nu kabul etmek, O’nu birlemek ve O’na iman etmektir.[6] Bu bağlamda adalet kavramı, her hakkı hak sahibine ulaştırmak, Allah’ı inkâr ile O’na eşler ve ortaklar koşmak gibi sakat anlayışları terk etmektir. Dolayısıyla en büyük ibadet ve adalet Yüce Allah’a doğru bir şekilde inanmaktır. Bir başka deyişle, Allah’ın birliğine, eşi, benzeri, ortağı olmadığına, doğmamış ve doğurulmamış olduğuna inanmak adalet iken, Allah’ı inkâr ve O’na kusur ve noksan izafe etmek ise zulümdür. Zulüm kelimesi ise, Kur’an’da: “Şirk en büyük zulümdür”[7] şeklinde ifade edilerek şirk inancının kendisiyle eşdeğer anlamda kullanılmıştır. Bundan dolayı İslam dini, adaletin merkezine sahih inancı koyarak gerçek adaletin tahakkuku için ilahî otoritenin tanınmasını şart koşmuştur. Çünkü ilahî emirlerin uygulanarak işlevsel bir hale getirilmesi ancak bu şartla mümkün olur.
İslam mezhepleri tarihinde, insanın Yüce Allah’a olan inancı ifrat, tefrit ve vasat şeklinde tezahür etmiştir. Allah’ın varlığına ve birliğine, eşi ve benzeri olmadığına inanmak vasat, O’nu inkâr etmek ifrat ve O’na şirk koşmak ise tefrittir. Allah’ın sıfatları bağlamında, onları ispat vasat, o sıfatları inkâr ifrat, başka varlıklara benzetmek ise, tefrittir.[8] Zira itikatta orta yol ve vasat, adalet ve istikamet olarak nitelendirilmiştir. Onun için Allah’a inanç konusunda Ehl-i Sünnet, sıfatları inkâr eden Mu’tezileyle, Allah’ı başka varlıklara benzeten Müşebbihe arasında orta yolu tercih etmiş olduğundan Müslümanların çoğunluğu tarafından kabul edilmiş ve yaygınlaşmıştır.
Kur’an-ı Kerim’e göre, Allah’ın insan üzerindeki nimetleri sayılamayacak kadar çoktur.[9] İlk olarak Yüce Allah, insanoğlunu yaratıp ona çeşitli ikramlarda bulunmuş, daha sonra onu diğer varlıklara üstün kılmış[10] ve hatta tüm varlıkları insanın emrine amade kılmıştır.[11] Onun için insanın bütün bu nimetleri, ihsan ve ikramı veren Rabbini kabul etmemesi büyük bir insafsızlık, adaletsizlik, haksızlık ve erdemsizliktir. Zira varlığını ve her şeyini borçlu olduğu Allah’ın hukukunu tanımayarak büyük zulmü işleyen insanın diğer varlıkların hukukunu gözetmesi mümkün değildir. Çünkü inancına şirk unsurlarını bulaştıran kişinin tüm davranışlarında da bu büyük zulmün yansımaları tezahür eder. Yani Allah’a imanı ve onun huzuruna varmayı bir üst değer olarak benimsemediği zaman onun tüm amaç ve kutsalı, kendi dünyası ve nefsi olur. Dolayısıyla nefsanî haz ve arzulara ulaşma gayesiyle hiçbir hukuku, kutsalı ve değeri çiğnemekten de çekinmez.
İslam dinine göre inançsal ve sosyolojik açıdan insanları ilgilendiren iki temel ilke söz konusudur. Bunlardan biri tevhid diğeri ise adalettir. Tevhid, inanç alanında önemli bir prensip iken, adalet, insanî ilişkilerde temel bir ilkedir.
Yani tevhid, inançla ilgili evrensel ilkeyken, adalet, imanla birlikte davranış ve ahlaka ilişkin, özellikle sosyal alanla ilgili düzenlemeler getiren, hükümlere dinamizm veren temel bir prensiptir. Aslında adalet, tevhidin insan ilişkilerine yansımasıdır. Tevhid inancına sahip bir toplum, vasat ve adil toplumdur. Adalet ise beşerî münasebetlerde İslam’ın öngördüğü temel değerlerin hepsinden önce gelir. Onun için bu ilke, İslam dininin ana maksatlarından biri olarak telakki edilmiştir. Dolayısıyla adaletin gerçekleşmesini sağlayan yolların hepsi İslâmî’dir veya İslam’dan geçer, denilebilir.[12] Müslüman olmak yalnızca Allah’ın varlığını kabul etmek değil, ondan daha çok Allah’ın birliğini ikrar ve tasdik etmektir. Bu birlik, metafizik zeminde tevhid, hayatta ise adalet olarak tezahür eder. Ayrıca tevhid merkezli adalet düşüncesi, aynı zamanda seküler yaklaşım ve yaşama zıt bir varlık ve hayat görüşü demektir. Zira toplumlar ve medeniyetler, inanç temelli ve adalet eksenlidir. Onun için tevhid ile hayatî değerler birbiriyle asla alakasız değildir. Çünkü tevhid, insanı ve hayatı bir bütün olarak görebilmek demektir. Bu da insanın maddî ve manevî, doğal ve medenî tüm ihtiyaçlarını görebilmeyi gerektirir. İslam dini, tek yönlü bir gelişimi değil, insanın beşerî-medenî tüm potansiyellerinin belli bir düzen ve denge içinde serpildiği bir gelişimi hedefler. Onun için İslam’a fıtrat dini ismi verilmiştir.[13]
İslam’a göre toplumsal ve siyasi bakımdan tevhid, her insanın Allah’ın kulu olması, aynı insanlık onuruna sahip olması demektir. İnsan olma noktasında bireyler arasında fark yoktur. Hepsi de Allah tarafından değerli kılınmış bu onura sahip olup aynı fıtrat üzere yaratılmıştır.[14] Çünkü bireyler arasında hak ve ödevler bakımından bir farklılık yoktur. Bunun toplumsal tecellisi, insanların hukukî eşitliği ve hiçbir birey veya topluluğun hukukun üstünde veya dışında olmamasıdır. Buna göre her bireyde insan olma onurunu görmek, onun hak ve özgürlüklerine riayet etmek önemli bir prensiptir.[15] Zira Kur’an’ın temel inanç konusu olan tevhidin getirdiği özgürleşme, “ben” ve “öteki”ni eşit görebilmekle başlar[16] ve “öteki”ne tahakküm ve müdahaleden kaçınmayı gerektirir. Çünkü Allah’a kulluk, kula kulluktan kurtulmaktır. Tevhitten uzaklaştığında insan, Allah’ın dışındaki varlık veya varlıların belli bir kısmını ilahlaştırır ve ona bağlanır. Oysa yalnızca Allah’a kulluk[17] ve O’nun direktiflerine bağlanmakla insanlar gerçek özgürlüğe ulaşır.[18] Bu özgürlük, ilk önce insanın kendi nefsi arzu ve isteklerinden kurtulması ve daha sonra ise kendisi gibi ölümlü hiçbir varlığa boyun eğmemesi demektir.
Kur’an-Kerim’in önemli bir kavramı olan adalet, Yüce Allah’ın evrene koyduğu mükemmel nizam ve düzendir. O nizam ve düzen, her akıl sahibi tarafından kolayca fark edilebilecek ve kavranabilecek şekilde gözler önündedir. Aklını kullanan ve eşyanın yaratılışı üzerinde düşünenler, mevcudatın kendiliğinden var olamayacağından hareketle; kozmolojideki denge ve mükemmelliğin bir yaratıcıyı kabullenmeyi zorunlu kıldığını görürler. Bunun için pek çok ayette yaratılışa ve evrendeki küllî nizama dikkatler çekilerek insanların bu nizamı tesis eden adalet sahibi Yaratıcı’yı tanıyıp bilmeleri, O’na iman edip teslim olmaları istenmiştir. Ayrıca evrendeki ilahî fiillerin adalet ve hikmet üzere oluşu, insan ile eşya ilişkilerini, insanların birbirleriyle münasebetlerini ve insanın otoritelerle alakasını da adalet ilkelerine göre düzenlenmesini gerektirir.[19] Yüce Allah bütün varlıklara hâkim olup her şeyi hikmet ve adalet üzere yaratmıştır. Bundan dolayıdır ki İslam dinine göre beşerin iradesiyle kurulmuş mekanizmalarda da adaletin egemen olması beklenir.[20]
İslam’da adalet kavramı, Yüce Allah’ın “el-Adl” ismiyle bağlantılı olan bir kemal sıfatıdır. Eğer bu isim olmasaydı varlıkta, beşerî ve toplumsal hayatta adalet olamayacağı gibi zihinlerde de adalet kavramı teşekkül etmezdi.
Zira kendisi üzerinde sayılamayacak kadar nimeti olan Allah’ın hukukunu itiraf edemeyen, O’nun hakkını koruma ve gözetme erdemini gösteremeyen insanın, başkalarının hukukunu gözetmesi, koruması, tüm varlıklar arasında kurması gereken dengeyi kurabilmesi mümkün olamaz. Bundan ötürü tevhid akidesi, gerçek mânâda adalet erdeminin teşekkülü için kişide bulunması gereken en temel inançtır ki ona sahip olunduğunda insanlar, davranışlarını adalet ilkelerine göre şekillendirirler. Çünkü Allah’ın hukukuna riayet eden kişi, başta hemcinsleri olmak üzere diğer tüm varlıkların hukukunu da gözetir.
Allah’a iman, sadece hukukî boyutuyla adaletin tesisi için değil, hayatın tüm safhalarında adaletin ikamesi için elzemdir. Hz. Peygamber, Allah korkusunu, ahlâkın üstün erdemlerinin kazanılmasında temel unsur olarak: “Hikmetin başı Allah korkusudur”[21] şeklinde ifade etmiştir. Kozmolojik düzeyde ölçü, denge ve mizan, indirilen vahyin pratik yönünü oluştururken, hikmet, o vahyin teorik boyutunu oluşturur. Hikmet arayışındaki bir insanın, kendi amacına ulaşmak için Allah’ın vazettiği hak ve kanunları gözetmesi ve O’nun huzuruna varacağının bilinciyle hareket etmesi gerekir. Allah’ın fiillerine ve sıfatlarına dair ölçü ve oran anlamında adalet prensibi, O’nun hâkim ve âlim oluşunun tezahürleridir. Adil oluşu itibariyle Yüce Allah, hiçbir varlığın hakkını ihlal etmez, yerde bırakmaz, herkese hak ettiğini verir.[22] Hâkim (hikmetli) oluşu ile yaratılış nizamını, mümkün olanının en iyi, en güzel, en uygun bir şekilde olmasını gerektirir.[23] Onun için İslam’da adaletin başı Allah’ın birliğine inanmaktır, denilir. Allah’ın varlığına inanan O’ndan korkar, O’nun emir ve yasaklarına karşı saygılı olur. Böyle vasıflara haiz insanlar, inanç ve düşüncelerini, siyasî kanaatlerini ve bir toplum, cemaat veya millete olan kin ve düşmanlığını, vereceği hükmün önüne geçirmez veya onun alanına sokmaz. İşte bu açıdan Kur’an’ın ilan ettiği bu prensip, evrensel bir prensip olarak kabul edilmiştir. Dolayısıyla İslam dinine göre adaletli olabilmek için tevhid inancından beslenmeyi, onun ölçülerine göre yaşamayı gerektirir. İnsanın önce kâmil mânâda Yüce Allah’a inanması, O’na karşı sorumlu olduğunu bilmesi ve O’nun bu ahlâkını kendine mihenk edinmesi gerekir.
İslam dininde adalet kavramı ve duygusuyla beraber zikredilen kelimelerden biri de ihsan sözcüğüdür. Bu kavram Hz. Peygamber tarafından: “Allah’ı görüyor gibi kulluk etmek”[24] şeklinde tanımlanmıştır. Allah’a karşı saygı ve muhabbeti, O’ndan çekinmeyi ve korkmayı barındıran ihsan kavramı genelde, Kur’an-ı Kerim’de adaletin ardı sıra zikredilmiş ki, o da Allah’ı görür gibi iman etmektir. Böyle bir inanç da adaletin eksiksiz gerçekleşmesini sağlayacak önemli bir etken olarak tezahür eder. Dolayısıyla hakkı hak bilip ona tâbi olmak, bâtılı bâtıl bilip ondan uzak durmak anlamında kullanılan “hikmet” kavramı ile Allah’ı görürcesine O’na inanmak ve ona göre yaşamak mânâsındaki “ihsan” kelimesinin oluşturduğu durum, adaletin ikamesi için en önemli prensipler olarak ortaya çıkmaktadır.
Elmalı Hamdi Yazır, adalet ile tevhid inancı arasındaki ilişkiye temas ederek adaletin, kâinatın nizamı olduğunu ve adaletin başının da tevhid inancı olduğunu şöyle belirtir. “Adalet, kâinatın nizamıdır. Amel ve ibadette vacip gibi sayılan ahlâkî bir fazilettir. Şüphesiz, her hakkın başı yüce Allah’ın hakkı olan ilahlık haklarıdır. İlahlık haklarının birincisi, Allah’ın varlığına ve birliğine inanmaktır. Çünkü ortağı bulunanın saygı ve yüceliğe hakkı olamaz. Bundan dolayı adaletin başı Allah’ın birliğine inanmaktır.”[25] Bu izaha göre, insanlar arasında gerçek adaleti ancak Allah’ın varlığını ve birliğini tasdik edenler sağlar. Zira Allah’ın varlığını ve birliğini kabul edenler, Allah’ın adil sıfatının yeryüzünde tecellisini yansıtmakla görevli olduklarına inanan kimselerdir. Allah’ın varlığına ve birliğine inananlar kendisine, ailesine, çoluk-çocuğuna, cemiyetine, milletine ve bütün insanlığa karşı adil olmak mecburiyetindedirler. Zira gerçek adil olan Allah’a inananlar, kolay bir şekilde adaletsiz davranamazlar. Adaletin zıddı olan zulüm, baskı ve insan haklarına tecavüz, onların iman ve amel haritalarında yer alamaz.
Kısacası İslam dininin tevhid inancı, Allah’ı, tek ilah olarak tanımayı, O’nun gönderdiği din üzere yürüyerek adaletten ayrılmamayı, insanlar arasında ayırımcılık yapmamayı, emir ve yasaklarını mümkün mertebe yerine getirmeyi gerektirmektedir. Buna göre, saf ve temiz tevhid inancına sahip bireyler, insanlar arasında eşitlik ilkesine ve sosyal adalet dengesine dikkat ederek hareket ederler. Çünkü insanlar arasında ayırım yapmak, ötekileştirmek ve onları dışlayarak küçük görmek tevhid inancı ile bağdaşmaz.
Dipnotlar:
[1] Firuzabadî, Muhammed b. Yakub, el-Kamusu’l-Muhît, Müessesetu’r-Risale, Beyrut 2005, IV, 20.
[2] Topaloğlu, Bekir, “Adl”, TDV İslam ansiklopedisi, I, 387.
[3] Tatlısu, Ali Osman, Esmaü’l Hüsna Şerhi, İstanbul 1987, s. 89.
[4] “Allah, şu iki kişiyi de misal verir: Onlardan biri dilsizdir, hiçbir şey beceremez ve efendisinin üstüne bir yüktür. Onu nereye gönderse bir hayır getiremez. Şimdi bu adamla doğru yolda yürüyerek adaleti emreden kimse eşit olur mu?” (Nahl, 16/76).
[6] Savut, Harun, “Hikmet ve Fıtrat Ekseninde Adalettin Temelleri”, Turkish Studies, International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 9/11 Fall 2014, p. 455-478, ANKARA-TURKEY, s. 463.
[19] Çeçen, Anıl, Adalet kavramı, Gündoğan Yayınları, Ankara 1993, s. 25-27.
[20] “Adalet mülkün temelidir” sözü Hz. Ömer’e atfedilir. Yani adalet, hâkimiyet ve iktidarın yani devletin temelidir, demektir. Zira adaletin olmadığı yerde devletin varlığından söz edilemez. Herkese lazım olan en önemli ve en gerekli şey, her şeyden önce ve mutlaka adalettir. Onun için doğru dürüst devlet olamamanın temeli adaletsizliktir. (Bkz. Bağdemir, Abdullah, “Adalet Mülkün Temelidir Özdeyişi Üzerine”, Turkish Studies International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 4/3 Spring 2009, s. 283-296).
[21] el-Beyhakî, Ebû Bekr Ahmed b. Hüseyn, Şuubu’l-İman, (tahk. Abdulali Abdulhamid Hamid, Mektebetu’r-Ruşd, Riyad 2003, II, 201, hadis no: 728.
Müslümanlar olarak, inşa ettiğimiz bir uygarlık içinde yaşamıyoruz bilakis başkaları tarafından Müslümanca olmayan dinamiklerle inşa edilmiş bir uygarlık içerisinde yaşıyoruz. Yalnızca Müslümanlar değil Batı dışı topluluklar kendilerinin inşa etmediği var edilmiş bir dünyada yaşamaktadırlar. Batı dışı toplumlar, 300 yıldır Batı ontolojisinin ve epistemolojisinin inşa ettiği (ç)ağlara, mekânlara ve olaylara maruz kalmaktadırlar. Tarihsel olarak “güç” ve “iktidar” varlığını çok mühim gören Batı inanç ve düşünce tarihinde Mitoloji (tasavvuri varlıkların hâkim olduğu bakış), Kilise (din adamlarının ve dogmaların hâkim olduğu yapılanma) ve Devlet (seküler aklın inşa ettiği kurumlaşma) son olarak meydana gelen Şirketleşme (rasyonel akıl gücünün bireyselleşme ile buluştuğu kurumlaşma türü) süreçleri yaşanmıştır.
Bu yazı, cevaplarını bulmuş bir yol göstericiden çok, daralmanın sebepleri ve çıkış yolları için bazı sorular sorma ve aynı saftakilerle dertleşme niyetindedir. Acaba Müslümanların bir gündemi var mıdır? Suyun üstünde sürüklenmekte miyiz yoksa akışı yönlendirebiliyor muyuz? Acaba niceliğe ve kitleselleşmeye mağlup mu olduk? Bununla ilişkili olarak “demokrasi”/çokluk kıymetin belirleyicisi mi oldu? “Söz”ümüzü, sosyal medyadaki “etkileşim” adedi mi şekillendiriyor? “Cihad”ımızın göstergesi organizasyonel kabiliyetimiz ve hesaplı “katılım sağlama”larımız mı?
Bu sosyokırım ve politikkırım -veya Filistin’in bir ulus ve devlet olarak önceden planlanmış şekilde yıkımı ve yerinin değiştirilmesi- 1917’de Britanya hükümeti tarafından öngörülerek Siyonist-İngiliz iş birliği (Gutwein) aracılığıyla gerçekleştirildi.
. Filozofik bir soru olan erdem kazanımında doğanın ve alışkanlıkların konumlandırılışı sorunsalı hakkında bir görüş ortaya koymak için konu hakkında düşünmeye teşvik edecek kapsamlı bir akıl yürütmeye ihtiyaç vardır. Söz konusu akıl yürütme hangi çizgide ele alınabilir?
Algı yönetimi, bireylerin veya toplulukların olaylara, kavramlara ya da mesajlara dair algılarını belirli bir yönde şekillendirmek amacıyla kullanılan stratejik bir süreçtir. Bu süreç, insanların bilgi edinme yollarını etkileyerek onların düşünce ve davranışlarını yönlendirmeyi hedefler.
İslam Dinin’de Tevhid-Adalet İlişkisi
İslam dinine göre adalet, Allah’ın sıfatlarından biridir. Adalet, doğru olmak, doğru davranmak, adaletle hükmetmek, eşitlemek gibi mânâlara gelen bir mastardır.[1] Bu kavram doğruluk, hakkaniyet, denge ve düzen anlamlarıyla isim olarak kullanıldığı gibi çok adil anlamında sıfat olarak da kullanılır.[2] Adalet sıfatı, mübalağa ifade eden bir sıfat olup çok adil, asla zulmetmeyen, hakkaniyetle hükmeden, haktan başkasını söylemeyen ve yapmayan, her zaman her şeye karşı adaletli davranan anlamında kullanılmıştır. Zira Yüce Allah, adaletli bir hâkim olup her şeyi hakkıyla gören, işiten, her şeyin içini-dışını, önünü-sonunu bilen ve her şeye hakkıyla gücü yetendir.[3] Ayrıca bu isim aynı zamanda Allah’ın el-Hak, el-Muksıt, el-Hâkim, er-Rezzak, er-Rahman ve er-Rahim gibi isimlerle de alakalıdır. Dolayısıyla adalet sıfatı, Yüce Allah’ın diğer birçok ismiyle beraber anlam kazanan ve onların mânâ ve içeriklerini vuzuha kavuşturan bir kavramdır.
Adaletin Kur’an’da kullanıldığı mânâlardan biri, Allah’a iman edip ona şirk koşmamak, O’nu birlemek, imanını ikrar etmektir.[4] Adaletin gereği ve tezahürü Allah’ın vahdaniyetine şahitlik etmektir.[5] Allah’a iman edenler, bu şahitlikleri ile adaleti ikame etmiş olurlar. Zira İslam âlimlerine göre adaletin en büyüğü ve en önemlisi “tevhid” inancına sahip olmaktır. Çünkü her hakkın başı Allah Teâlâ’nın hakkı olan ulûhiyet hukukudur. Gözetilmesi gereken ulûhiyet haklarından ilki ise vahdaniyettir. Zira adaletin başı, ilki, en büyüğü Allah’ı gereği gibi tanıyıp bilmek, O’nu kabul etmek, O’nu birlemek ve O’na iman etmektir.[6] Bu bağlamda adalet kavramı, her hakkı hak sahibine ulaştırmak, Allah’ı inkâr ile O’na eşler ve ortaklar koşmak gibi sakat anlayışları terk etmektir. Dolayısıyla en büyük ibadet ve adalet Yüce Allah’a doğru bir şekilde inanmaktır. Bir başka deyişle, Allah’ın birliğine, eşi, benzeri, ortağı olmadığına, doğmamış ve doğurulmamış olduğuna inanmak adalet iken, Allah’ı inkâr ve O’na kusur ve noksan izafe etmek ise zulümdür. Zulüm kelimesi ise, Kur’an’da: “Şirk en büyük zulümdür”[7] şeklinde ifade edilerek şirk inancının kendisiyle eşdeğer anlamda kullanılmıştır. Bundan dolayı İslam dini, adaletin merkezine sahih inancı koyarak gerçek adaletin tahakkuku için ilahî otoritenin tanınmasını şart koşmuştur. Çünkü ilahî emirlerin uygulanarak işlevsel bir hale getirilmesi ancak bu şartla mümkün olur.
İslam mezhepleri tarihinde, insanın Yüce Allah’a olan inancı ifrat, tefrit ve vasat şeklinde tezahür etmiştir. Allah’ın varlığına ve birliğine, eşi ve benzeri olmadığına inanmak vasat, O’nu inkâr etmek ifrat ve O’na şirk koşmak ise tefrittir. Allah’ın sıfatları bağlamında, onları ispat vasat, o sıfatları inkâr ifrat, başka varlıklara benzetmek ise, tefrittir.[8] Zira itikatta orta yol ve vasat, adalet ve istikamet olarak nitelendirilmiştir. Onun için Allah’a inanç konusunda Ehl-i Sünnet, sıfatları inkâr eden Mu’tezileyle, Allah’ı başka varlıklara benzeten Müşebbihe arasında orta yolu tercih etmiş olduğundan Müslümanların çoğunluğu tarafından kabul edilmiş ve yaygınlaşmıştır.
Kur’an-ı Kerim’e göre, Allah’ın insan üzerindeki nimetleri sayılamayacak kadar çoktur.[9] İlk olarak Yüce Allah, insanoğlunu yaratıp ona çeşitli ikramlarda bulunmuş, daha sonra onu diğer varlıklara üstün kılmış[10] ve hatta tüm varlıkları insanın emrine amade kılmıştır.[11] Onun için insanın bütün bu nimetleri, ihsan ve ikramı veren Rabbini kabul etmemesi büyük bir insafsızlık, adaletsizlik, haksızlık ve erdemsizliktir. Zira varlığını ve her şeyini borçlu olduğu Allah’ın hukukunu tanımayarak büyük zulmü işleyen insanın diğer varlıkların hukukunu gözetmesi mümkün değildir. Çünkü inancına şirk unsurlarını bulaştıran kişinin tüm davranışlarında da bu büyük zulmün yansımaları tezahür eder. Yani Allah’a imanı ve onun huzuruna varmayı bir üst değer olarak benimsemediği zaman onun tüm amaç ve kutsalı, kendi dünyası ve nefsi olur. Dolayısıyla nefsanî haz ve arzulara ulaşma gayesiyle hiçbir hukuku, kutsalı ve değeri çiğnemekten de çekinmez.
Yani tevhid, inançla ilgili evrensel ilkeyken, adalet, imanla birlikte davranış ve ahlaka ilişkin, özellikle sosyal alanla ilgili düzenlemeler getiren, hükümlere dinamizm veren temel bir prensiptir. Aslında adalet, tevhidin insan ilişkilerine yansımasıdır. Tevhid inancına sahip bir toplum, vasat ve adil toplumdur. Adalet ise beşerî münasebetlerde İslam’ın öngördüğü temel değerlerin hepsinden önce gelir. Onun için bu ilke, İslam dininin ana maksatlarından biri olarak telakki edilmiştir. Dolayısıyla adaletin gerçekleşmesini sağlayan yolların hepsi İslâmî’dir veya İslam’dan geçer, denilebilir.[12] Müslüman olmak yalnızca Allah’ın varlığını kabul etmek değil, ondan daha çok Allah’ın birliğini ikrar ve tasdik etmektir. Bu birlik, metafizik zeminde tevhid, hayatta ise adalet olarak tezahür eder. Ayrıca tevhid merkezli adalet düşüncesi, aynı zamanda seküler yaklaşım ve yaşama zıt bir varlık ve hayat görüşü demektir. Zira toplumlar ve medeniyetler, inanç temelli ve adalet eksenlidir. Onun için tevhid ile hayatî değerler birbiriyle asla alakasız değildir. Çünkü tevhid, insanı ve hayatı bir bütün olarak görebilmek demektir. Bu da insanın maddî ve manevî, doğal ve medenî tüm ihtiyaçlarını görebilmeyi gerektirir. İslam dini, tek yönlü bir gelişimi değil, insanın beşerî-medenî tüm potansiyellerinin belli bir düzen ve denge içinde serpildiği bir gelişimi hedefler. Onun için İslam’a fıtrat dini ismi verilmiştir.[13]
İslam’a göre toplumsal ve siyasi bakımdan tevhid, her insanın Allah’ın kulu olması, aynı insanlık onuruna sahip olması demektir. İnsan olma noktasında bireyler arasında fark yoktur. Hepsi de Allah tarafından değerli kılınmış bu onura sahip olup aynı fıtrat üzere yaratılmıştır.[14] Çünkü bireyler arasında hak ve ödevler bakımından bir farklılık yoktur. Bunun toplumsal tecellisi, insanların hukukî eşitliği ve hiçbir birey veya topluluğun hukukun üstünde veya dışında olmamasıdır. Buna göre her bireyde insan olma onurunu görmek, onun hak ve özgürlüklerine riayet etmek önemli bir prensiptir.[15] Zira Kur’an’ın temel inanç konusu olan tevhidin getirdiği özgürleşme, “ben” ve “öteki”ni eşit görebilmekle başlar[16] ve “öteki”ne tahakküm ve müdahaleden kaçınmayı gerektirir. Çünkü Allah’a kulluk, kula kulluktan kurtulmaktır. Tevhitten uzaklaştığında insan, Allah’ın dışındaki varlık veya varlıların belli bir kısmını ilahlaştırır ve ona bağlanır. Oysa yalnızca Allah’a kulluk[17] ve O’nun direktiflerine bağlanmakla insanlar gerçek özgürlüğe ulaşır.[18] Bu özgürlük, ilk önce insanın kendi nefsi arzu ve isteklerinden kurtulması ve daha sonra ise kendisi gibi ölümlü hiçbir varlığa boyun eğmemesi demektir.
Kur’an-Kerim’in önemli bir kavramı olan adalet, Yüce Allah’ın evrene koyduğu mükemmel nizam ve düzendir. O nizam ve düzen, her akıl sahibi tarafından kolayca fark edilebilecek ve kavranabilecek şekilde gözler önündedir. Aklını kullanan ve eşyanın yaratılışı üzerinde düşünenler, mevcudatın kendiliğinden var olamayacağından hareketle; kozmolojideki denge ve mükemmelliğin bir yaratıcıyı kabullenmeyi zorunlu kıldığını görürler. Bunun için pek çok ayette yaratılışa ve evrendeki küllî nizama dikkatler çekilerek insanların bu nizamı tesis eden adalet sahibi Yaratıcı’yı tanıyıp bilmeleri, O’na iman edip teslim olmaları istenmiştir. Ayrıca evrendeki ilahî fiillerin adalet ve hikmet üzere oluşu, insan ile eşya ilişkilerini, insanların birbirleriyle münasebetlerini ve insanın otoritelerle alakasını da adalet ilkelerine göre düzenlenmesini gerektirir.[19] Yüce Allah bütün varlıklara hâkim olup her şeyi hikmet ve adalet üzere yaratmıştır. Bundan dolayıdır ki İslam dinine göre beşerin iradesiyle kurulmuş mekanizmalarda da adaletin egemen olması beklenir.[20]
Zira kendisi üzerinde sayılamayacak kadar nimeti olan Allah’ın hukukunu itiraf edemeyen, O’nun hakkını koruma ve gözetme erdemini gösteremeyen insanın, başkalarının hukukunu gözetmesi, koruması, tüm varlıklar arasında kurması gereken dengeyi kurabilmesi mümkün olamaz. Bundan ötürü tevhid akidesi, gerçek mânâda adalet erdeminin teşekkülü için kişide bulunması gereken en temel inançtır ki ona sahip olunduğunda insanlar, davranışlarını adalet ilkelerine göre şekillendirirler. Çünkü Allah’ın hukukuna riayet eden kişi, başta hemcinsleri olmak üzere diğer tüm varlıkların hukukunu da gözetir.
Allah’a iman, sadece hukukî boyutuyla adaletin tesisi için değil, hayatın tüm safhalarında
adaletin ikamesi için elzemdir. Hz. Peygamber, Allah korkusunu, ahlâkın üstün erdemlerinin kazanılmasında temel unsur olarak: “Hikmetin başı Allah korkusudur”[21] şeklinde ifade etmiştir. Kozmolojik düzeyde ölçü, denge ve mizan, indirilen vahyin pratik yönünü oluştururken, hikmet, o vahyin teorik boyutunu oluşturur. Hikmet arayışındaki bir insanın, kendi amacına ulaşmak için Allah’ın vazettiği hak ve kanunları gözetmesi ve O’nun huzuruna varacağının bilinciyle hareket etmesi gerekir. Allah’ın fiillerine ve sıfatlarına dair ölçü ve oran anlamında adalet prensibi, O’nun hâkim ve âlim oluşunun tezahürleridir. Adil oluşu itibariyle Yüce Allah, hiçbir varlığın hakkını ihlal etmez, yerde bırakmaz, herkese hak ettiğini verir.[22] Hâkim (hikmetli) oluşu ile yaratılış nizamını, mümkün olanının en iyi, en güzel, en uygun bir şekilde olmasını gerektirir.[23] Onun için İslam’da adaletin başı Allah’ın birliğine inanmaktır, denilir. Allah’ın varlığına inanan O’ndan korkar, O’nun emir ve yasaklarına karşı saygılı olur. Böyle vasıflara haiz insanlar, inanç ve düşüncelerini, siyasî kanaatlerini ve bir toplum, cemaat veya millete olan kin ve düşmanlığını, vereceği hükmün önüne geçirmez veya onun alanına sokmaz. İşte bu açıdan Kur’an’ın ilan ettiği bu prensip, evrensel bir prensip olarak kabul edilmiştir. Dolayısıyla İslam dinine göre adaletli olabilmek için tevhid inancından beslenmeyi, onun ölçülerine göre yaşamayı gerektirir. İnsanın önce kâmil mânâda Yüce Allah’a inanması, O’na karşı sorumlu olduğunu bilmesi ve O’nun bu ahlâkını kendine mihenk edinmesi gerekir.
İslam dininde adalet kavramı ve duygusuyla beraber zikredilen kelimelerden biri de ihsan sözcüğüdür. Bu kavram Hz. Peygamber tarafından: “Allah’ı görüyor gibi kulluk etmek”[24] şeklinde tanımlanmıştır. Allah’a karşı saygı ve muhabbeti, O’ndan çekinmeyi ve korkmayı barındıran ihsan kavramı genelde, Kur’an-ı Kerim’de adaletin ardı sıra zikredilmiş ki, o da Allah’ı görür gibi iman etmektir. Böyle bir inanç da adaletin eksiksiz gerçekleşmesini sağlayacak önemli bir etken olarak tezahür eder. Dolayısıyla hakkı hak bilip ona tâbi olmak, bâtılı bâtıl bilip ondan uzak durmak anlamında kullanılan “hikmet” kavramı ile Allah’ı görürcesine O’na inanmak ve ona göre yaşamak mânâsındaki “ihsan” kelimesinin oluşturduğu durum, adaletin ikamesi için en önemli prensipler olarak ortaya çıkmaktadır.
Elmalı Hamdi Yazır, adalet ile tevhid inancı arasındaki ilişkiye temas ederek adaletin, kâinatın nizamı olduğunu ve adaletin başının da tevhid inancı olduğunu şöyle belirtir. “Adalet, kâinatın nizamıdır. Amel ve ibadette vacip gibi sayılan ahlâkî bir fazilettir. Şüphesiz, her hakkın başı yüce Allah’ın hakkı olan ilahlık haklarıdır. İlahlık haklarının birincisi, Allah’ın varlığına ve birliğine inanmaktır. Çünkü ortağı bulunanın saygı ve yüceliğe hakkı olamaz. Bundan dolayı adaletin başı Allah’ın birliğine inanmaktır.”[25] Bu izaha göre, insanlar arasında gerçek adaleti ancak Allah’ın varlığını ve birliğini tasdik edenler sağlar. Zira Allah’ın varlığını ve birliğini kabul edenler, Allah’ın adil sıfatının yeryüzünde tecellisini yansıtmakla görevli olduklarına inanan kimselerdir. Allah’ın varlığına ve birliğine inananlar kendisine, ailesine, çoluk-çocuğuna, cemiyetine, milletine ve bütün insanlığa karşı adil olmak mecburiyetindedirler. Zira gerçek adil olan Allah’a inananlar, kolay bir şekilde adaletsiz davranamazlar. Adaletin zıddı olan zulüm, baskı ve insan haklarına tecavüz, onların iman ve amel haritalarında yer alamaz.
Kısacası İslam dininin tevhid inancı, Allah’ı, tek ilah olarak tanımayı, O’nun gönderdiği din üzere yürüyerek adaletten ayrılmamayı, insanlar arasında ayırımcılık yapmamayı, emir ve yasaklarını mümkün mertebe yerine getirmeyi gerektirmektedir. Buna göre, saf ve temiz tevhid inancına sahip bireyler, insanlar arasında eşitlik ilkesine ve sosyal adalet dengesine dikkat ederek hareket ederler. Çünkü insanlar arasında ayırım yapmak, ötekileştirmek ve onları dışlayarak küçük görmek tevhid inancı ile bağdaşmaz.
Dipnotlar:
[1] Firuzabadî, Muhammed b. Yakub, el-Kamusu’l-Muhît, Müessesetu’r-Risale, Beyrut 2005, IV, 20.
[2] Topaloğlu, Bekir, “Adl”, TDV İslam ansiklopedisi, I, 387.
[3] Tatlısu, Ali Osman, Esmaü’l Hüsna Şerhi, İstanbul 1987, s. 89.
[4] “Allah, şu iki kişiyi de misal verir: Onlardan biri dilsizdir, hiçbir şey beceremez ve efendisinin üstüne bir yüktür. Onu nereye gönderse bir hayır getiremez. Şimdi bu adamla doğru yolda yürüyerek adaleti emreden kimse eşit olur mu?” (Nahl, 16/76).
[5] Al-i İmran, 3/18.
[6] Savut, Harun, “Hikmet ve Fıtrat Ekseninde Adalettin Temelleri”, Turkish Studies, International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 9/11 Fall 2014, p. 455-478, ANKARA-TURKEY, s. 463.
[7] Lokman, 31/13.
[8] Nursi, Bediüzzaman Said, İşaratü’l-İ’caz, Zehra yayıncılık, İstanbul 201, 3 s. 33.
[9] İbrahim, 14/34.
[10] İsra, 17/70.
[11] Hacc, 22/65.
[12] Ammara, Muhammed, el-İslam ve Hukuku’l-İnsan, Kuveyt 1405/1985, s. 55.
[13] Ardoğan, Recep, Temellerden Topluma -Kelam İlminde Sosyal Açılımlar-, Noya Medya Kitaplığı, İstanbul 2016, s. 122-123.
[14] Al-i İmran, 3/59; Kehf, 18/37.
[15] Fatır, 35/18.
[16] Nisa, 4/1.
[17] Fatiha, 1/5.
[18] Zümer, 39/3.
[19] Çeçen, Anıl, Adalet kavramı, Gündoğan Yayınları, Ankara 1993, s. 25-27.
[20] “Adalet mülkün temelidir” sözü Hz. Ömer’e atfedilir. Yani adalet, hâkimiyet ve iktidarın yani devletin temelidir, demektir. Zira adaletin olmadığı yerde devletin varlığından söz edilemez. Herkese lazım olan en önemli ve en gerekli şey, her şeyden önce ve mutlaka adalettir. Onun için doğru dürüst devlet olamamanın temeli adaletsizliktir. (Bkz. Bağdemir, Abdullah, “Adalet Mülkün Temelidir Özdeyişi Üzerine”, Turkish Studies International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 4/3 Spring 2009, s. 283-296).
[21] el-Beyhakî, Ebû Bekr Ahmed b. Hüseyn, Şuubu’l-İman, (tahk. Abdulali Abdulhamid Hamid, Mektebetu’r-Ruşd, Riyad 2003, II, 201, hadis no: 728.
[22] Zilzal, 99/7-8.
[23] el-Gazzalî, Ebû Hamid Muhammed, İhyau Ulumi’d-Din, Kahire 1968, IV, 321.
[24] Buharî, “İman”, 37.
[25] Yazır, Elmalılı Hamdi, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Dağıtım, İstanbul trs., ., V, 3117.
İlgili Yazılar
Mekanik Panoptikon’dan Sanal Panoptikon’a: Gözetim
Müslümanlar olarak, inşa ettiğimiz bir uygarlık içinde yaşamıyoruz bilakis başkaları tarafından Müslümanca olmayan dinamiklerle inşa edilmiş bir uygarlık içerisinde yaşıyoruz. Yalnızca Müslümanlar değil Batı dışı topluluklar kendilerinin inşa etmediği var edilmiş bir dünyada yaşamaktadırlar. Batı dışı toplumlar, 300 yıldır Batı ontolojisinin ve epistemolojisinin inşa ettiği (ç)ağlara, mekânlara ve olaylara maruz kalmaktadırlar. Tarihsel olarak “güç” ve “iktidar” varlığını çok mühim gören Batı inanç ve düşünce tarihinde Mitoloji (tasavvuri varlıkların hâkim olduğu bakış), Kilise (din adamlarının ve dogmaların hâkim olduğu yapılanma) ve Devlet (seküler aklın inşa ettiği kurumlaşma) son olarak meydana gelen Şirketleşme (rasyonel akıl gücünün bireyselleşme ile buluştuğu kurumlaşma türü) süreçleri yaşanmıştır.
Zihniyet Daralması Karşısında Islahı Yeniden Kuşanmak
Bu yazı, cevaplarını bulmuş bir yol göstericiden çok, daralmanın sebepleri ve çıkış yolları için bazı sorular sorma ve aynı saftakilerle dertleşme niyetindedir. Acaba Müslümanların bir gündemi var mıdır? Suyun üstünde sürüklenmekte miyiz yoksa akışı yönlendirebiliyor muyuz? Acaba niceliğe ve kitleselleşmeye mağlup mu olduk? Bununla ilişkili olarak “demokrasi”/çokluk kıymetin belirleyicisi mi oldu? “Söz”ümüzü, sosyal medyadaki “etkileşim” adedi mi şekillendiriyor? “Cihad”ımızın göstergesi organizasyonel kabiliyetimiz ve hesaplı “katılım sağlama”larımız mı?
İsrail ve Filistin Anlatilarinda Filistin’in Etnik Temizliği: Sözcüksel Temsilin Söylem-Kavramsal Analizi
Bu sosyokırım ve politikkırım -veya Filistin’in bir ulus ve devlet olarak önceden planlanmış şekilde yıkımı ve yerinin değiştirilmesi- 1917’de Britanya hükümeti tarafından öngörülerek Siyonist-İngiliz iş birliği (Gutwein) aracılığıyla gerçekleştirildi.
Natüralist Çizgide Erdem Kazanımı: Aristoteles, Nikomakhos’a Etik
. Filozofik bir soru olan erdem kazanımında doğanın ve alışkanlıkların konumlandırılışı sorunsalı hakkında bir görüş ortaya koymak için konu hakkında düşünmeye teşvik edecek kapsamlı bir akıl yürütmeye ihtiyaç vardır. Söz konusu akıl yürütme hangi çizgide ele alınabilir?
Algoritmik Değnekler ve Firavun’un Saltanatı: Dijital Dünyanın Yönettiği Manipülatif Krallık
Algı yönetimi, bireylerin veya toplulukların olaylara, kavramlara ya da mesajlara dair algılarını belirli bir yönde şekillendirmek amacıyla kullanılan stratejik bir süreçtir. Bu süreç, insanların bilgi edinme yollarını etkileyerek onların düşünce ve davranışlarını yönlendirmeyi hedefler.