Allah, insanı yeryüzünün halifesi olarak yaratmıştır. Akıl ve irade sahibi her insan, yeryüzünü imar ve ıslahla mükelleftir. İnsanın hem kendi hayatını dengeli bir şekilde idame ettirmesi hem de toplumla ilişkilerinde dengeli bir tavır sergilemesi bireysel hayatla birlikte siyasetin ve dolayısıyla devlet mekanizmasının İslami prensiplere göre düzenlenmesi ve ıslahı ile mümkündür.
İnsanlık tarihi boyunca bu temel ilke gözetilmediği için yönetim ve siyaset daha çok zulüm üreten bir yapıya dönüşmüş, mutluluk ve huzurdan çok acı ve gözyaşı üretmiştir. Adil bir idare, rahmani bir siyaset, hakka ve hukuka uygun bir yönetim anlayışı ise insanlık tarihi boyunca varlığını olması gerektiği oranda gösterememiştir.
Nasıl Bir Yönetim
Bir iktidarı meşru kılan kaynağın ne olduğu sorusuna verilecek cevap, nasıl bir yönetim istediğimizin de cevabıdır.
Yönetim dediğimiz şey dünyevi bir olgudur. Siyasi geleneğimizde yönetime ve yöneticilere kutsallık atfetmek daha çok dört halifeden sonraki süreçte ortaya çıkmıştır. “Peygamberin halifesi” ya da “Mü’minlerin emiri” olarak nitelendirilen ilk dört halife, kendilerine bu hakkın verilmesini Allah’ın bir kaderi olarak niteleyen bir ifade kullanmamışlardır. Sonraki süreçte ise yöneticiler; iktidarın Allah’ın kendilerine giydirdiği bir gömlek olduğunu ve dolayısıyla kendilerine itaatin bir zorunluluk, isyanın ise Allah’a isyan gibi olacağını söyler hale gelmişlerdir. “Allah ve sen istersen bu iş olur.” diyen kişiye “Öyle deme! Allah isterse olur, de” şeklinde cevap veren Peygamberimizin aksine, yöneticinin otoritesi, Allah’ın otoritesi gibi algılanmış, kendi iradelerini Allah’ın iradesi şeklinde gösteren bir anlayış geliştirilmiştir.
Bu dönemden itibaren iktidar olan yöneticilerin ve onları destekleyen ilim adamlarının tercihleri hem iktidarın hem de muhalefetin (Şii, Harici vb.) siyaset anlayışını büyük oranda şekillendirmiştir. Biat, istişare, hukuk gibi müesseseler olması gerektiği gibi işletilememiş; iktidar, toplumun tamamını kucaklayıp onların ilgi ve ihtiyaçları doğrultusunda politikalar belirleyememiştir. Hatta en temel prensipler, çok basit dünyevi kazançlar için bir pazarlık unsuru haline getirilerek kirletilebilmiştir. Bu alışkanlık bugün de varlığını büyük oranda devam ettirmektedir.
İnsan, kusurları olan bir varlıktır. İnsanlar tarafından idare edilen bir yönetimin de kusurları olacaktır. Önemli olan bu kusurları en aza indirebilecek bir yönetim anlayışıyla hem ferdin hukukunun hem de halkın menfaatlerinin korunabilmesidir.
Kur’an’ın bir devlet modelinden bahsetmediğini biliyoruz. Çünkü zaman, şartlar ve toplumsal yapı sürekli değişmektedir. Ancak Kur’an, devletin yönetiminde uyulacak ilkeleri ortaya koyar. Devletin yönetim şekli ise o dönemin ilim ve siyaset adamlarının içtihatlarıyla belirlenecek bir meseledir. Yani dinamik bir yapıdır. Zamana ve şartlara göre gelişebilir ve değişebilir. “Şu halde Kur’an’da tanımı yapılmış, çerçevesi tespit edilmiş bir devlet modeli bulunmadığı gibi genel ilkeler dışında kuralları ve ayrıntıları belirlenmiş bir siyaset şekli de mevcut değildir. Aslında kuralları ve ayrıntıları belirlenmiş, esnekliği bulunmayan statik bir siyasetin yürümesi de mümkün değildir.”[1] Ancak adalet, ehliyet, liyakat, şûra, biat gibi ilkeler; devlet yönetimde her dönem ve şartta uyulması gereken olmazsa olmaz ilkeler olarak Kur’an’da sıralanmaktadır. “Kuran’ı Kerim’in ‘siyasi düşünce ve siyaset bilimine yaklaşımı, genel amaçlarını ve düşünce çerçevesini oluşturacak şekilde kapsamlı bir dille ele alınmıştır. Bundan sonra, gerisini tamamlamak, insanoğlunun tarih boyunca elde ettiği tecrübelere ve ulemanın Kitap’tan çıkardıkları hakikat anlayışına bırakılmıştır.”[2]
İslam, seçilmiş bir kişi ya da zümrenin varlığını kabul etmez. Hiçbir kimsenin imtiyaz ve dokunulmazlığı yoktur. Yöneticiler, en nihayetinde -her insan gibi- Allah’a hesap vereceklerdir. Fakat İktidar, meşruiyetini toplumun kendisinden almalı ve gerektiğinde halka da hesap verebilmelidir. Devlet, bunun imkânlarını ortaya koyacak şekilde dizayn edilmelidir. İktidar, yatay zeminden koparılarak dikey zeminde icra edilen bir mekanizmaya dönüştürülmemelidir. Çünkü “Egemenliğin tanrısallığının dozu arttıkça egemen; toplumdaki birçok işlevi kendi yetkesinde toplayacak, böylece o gökselleştikçe toplum yerle yeksan olacaktır.”[3]
Toplum tarafından kabul görmeyen bir yönetimin meşruluğu her zaman tartışmaya açık olacaktır. Böyle bir toplumda adaletin ayakta kalabilmesi, yönetimin uzun soluklu olabilmesi beklenemez. Topluma tepeden bakan insanlar tarafından ortaya konulan siyasi tavır, adalet üretebilme potansiyelini sahip değildir. Adaletin olmadığı yerde ise İslam’ın var olduğu söylenemez.
Devlet devasa bir yapıdır. Bu yapı karşısında bireyin ve haklarının nasıl korunacağı sorusunun cevabı modern dönemle birlikte daha büyük bir önem kazanmıştır. Bu hakların korunması birey, toplum ve devlet arasında yapılacak bir sözleşme, bu sözleşmenin gereğini yerine getirme iradesi gösterecek bir iktidar ve bunu denetleyecek güçlü bir sistemin kurulması ile mümkündür. Böyle bir sorumluluktan kaçan bir iktidarı sınırlayacak ve bireyi koruyabilecek bir mekanizmayı kurmak, başka türlü mümkün görünmemektedir.
Ayrıca muhalefetin olmadığı bir iktidar hayali de doğru ve mümkün değildir. Muhalefet; iktidarı yenileyen, geliştiren, değişip dönüştüren, bir yönüyle de iktidarın hatalarını görmesini sağlayan bir unsur olarak varlığını devam ettirmelidir. Muhalefeti yok etmek, uzun zamanda iktidarın kendisini de yok etmesi ya da büyük hatalar işleyen bir iktidar haline getirmesi anlamına gelir.
Geldiğimiz süreçte yeni bir siyaset anlayışının inşa edilmesi gerektiği bir gerçektir. Devletin ve sınırlarının ne olacağı, yönetim şekli, yöneticilerin belirlenmesi, yöneticinin iktidarda kalma süresi, yöneticinin hangi şartlarda değişeceği, yönetimin temel ilkelerinin neler olacağı, yöneticilerin meşruiyet kaynağının ne olması gerektiği gibi temel meselelerde ortaya koyacağımız ilkelerin hem içinde yaşadığımız toplumun gerçekleriyle uyumlu olması hem insanlığın bu konudaki birikimden faydalanması hem de İslam’ın model değil değer merkezli yönetim anlayışını yansıtması gerekmektedir. Ayrıca Müslümanların tarih boyu ortaya koydukları birikimden faydalanılmalı, bu yapılırken eleştirel bir yöntem ortaya konulmalıdır. Bu konuda ortaya konulan her türlü çaba desteklenmeli, farklı görüşlerin dile getirilmesi engellenmemeli, farklılıkların bir kazanç olduğu, olabileceği unutulmamalıdır. Ancak bu şekilde Müslümanlar, İslam’ın devlet ve yönetim konusunda insanlığa bir umut olabileceğini gösterebilir ve daha güzel bir gelecek inşasına katkı sunabilirler. Yoksa bugün büyük oranda anlaşılmıştır ki dünya üzerinde var olan yönetimler, birilerine huzur ve mutluluk sunarken; birileri için zulmün kaynağıdır. Dünya sistemi de büyük oranda adaletsizlik üretmekte ve dünya üzerinde üretilen hiçbir şey hakka uygun bir şekilde bölüşülememektedir. Bu durum Müslümanlara büyük sorumluluk yüklemekte ve onların göstereceği her türlü çabayı daha bir değerli kılmaktadır.
Öteki İle İlişkiler Nasıl Olmalı
Dünya üzerinde birbirinden farklı inançlara, kültürlere, geleneklere ve değerlere sahip topluluklar yaşamaktadır. Bu farklılıklar toplulukların bir arada ve barış içinde yaşamasına engel bir durum teşkil etmemelidir.
Hiçbir insan; huzursuz, savaşın, iç çatışmanın olduğu, güvensizliğin hüküm sürdüğü ve belirsizliklerle dolu bir toplumda yaşamak istemez. Aksine her insan; canının, malının, ırzının, aklının güvence altında olduğu, sahip olduğu değerleri yaşayabildiği bir ortamda hayatını idame ettirmek ister. Böyle bir toplumun inşası için insanın sadece kendisi gibi değerlere ve hayat tarzına sahip insanlarla bir arada yaşaması zorunlu değildir. Aksine farklı hayat tarzlarına sahip insanlar da belli ilkeler çerçevesinde anlaşarak bir arada ve barış içinde yaşayabilir ve herkes için güven telkin eden bir sistem kurabilirler. Ancak bunu engelleyen nedenlerin başında çıkar çatışması, topluma egemen olan yöneticilerin bitmek tükenmek bilmeyen ihtirasları, bu huzursuzluktan nemalanan kişilerin varlığı ve farklı değerlere sahip insanlara karşı beslenen ön yargılar gelmektedir.
Farklılıkları bir kazanç, insanın kendi fikir ve hayat tarzını tartabileceği bir skala olarak düşünmek gerekir aslında. Yeni fikirlerin ortaya çıkarılabilmesi biraz da fikir çatışması ile mümkündür. Huzurun olmadığı, toplumsal barışın sağlanamadığı bir ortamda sadece bu huzursuzluktan beslenenler rahat eder. Bu sebepledir ki farklı hayat tarzlarına sahip insanlar arasındaki ihtilafları körükleyip, aslında müzakere ile çözülebilecek birçok meseleyi kaşıyarak çözümsüzlüğe sürüklerler. Sürekli sanal problemler üreterek bu problemleri kendi konumlarını ve menfaatlerini korumak için birer kaldıraç olarak kullanırlar. Egemen güçler; ortama sürekli olarak fitne fesat yayarak, çatışmalar çıkararak, problemleri çözümsüzlüğe sürükleyerek, gerekli gördüklerinde bu gerilimi silahlı çatışmaya dönüştürerek menfaatlerini korumaya devam ederler. Dünya üzerinde hâkim olan güç odaklarının dünyanın geri kalan toplum ve devletleri için uygulayageldiği temel strateji budur. Özellikle ikinci dünya ülkeleri olarak nitelenen bölgelerde yaşanan huzursuzluklardan Ortadoğu’daki mezhep savaşlarına kadar her türlü çatışmanın kaynağı; farklıkları birer düşmanlık unsuru olarak gösteren, bunu bir toplumsal çatışma projesi olarak uygulayan egemen güçlerin uygulayageldikleri politikalardır.
Bunu söylerken bu ülkelerin kendi iç sorunlarını çözmek ve toplumdaki farklı topluluklarla barış içinde yaşayabilmenin yollarını bulmak konusundaki sıkıntıların varlığını da inkâr etmiyoruz. Burada çözülememiş her sorun, başkalarının menfaatine hizmet eden bir şeye dönüşebilmektedir. Kendi eksikliklerimiz, zaaflarımız birilerinin değirmenine su taşımaya devam etmektedir.
Devlet birilerinin hayat tarzını belirleyip bunu dayatan bir aygıt olmaya başladığı andan itibaren bir zulüm aracına dönüşür. Bir devlette her topluluk inandığı gibi yaşama imkânına sahip olmalıdır. Devlet, bireylerin hayat tarzını tanzim eden bir araç olmamalı aksine her insanın inandığı gibi yaşayabilmesinin mümkün olduğu bir düzen inşa edebilmelidir. Böyle bir imkân; toplumda farklı inançtan insanların barış içinde yaşayabildiği bir ortamın oluşmasına önemli bir katkı sağlar.
Bütün imkânların bir grubun hayat tarzını yaşamasını mümkün kılacak şekilde sarf edilmesi, bir diğerinde kendi yaşam tarzının tehlikeye girdiği şeklinde bir duygu oluşmasına neden olacaktır. İslam, öteki olarak tanımlanabilecek her inanç gurubuna akıl, mal, can, namus ve inanç konusunda güvence verir. Her insanın inandığı gibi yaşayabileceğini ve dolayısıyla temel haklardan mahrum bırakılamayacağını söyler. Bir toplumda farklı inançlara sahip insanların da olacağını belirtir. “Rabbin dileseydi insanları elbette tek bir ümmet yapardı. Fakat onlar hep ihtilâf içinde olacaklardır, rabbinin esirgedikleri müstesna; zaten o, insanları buna uygun yaratmıştır.” (Hud, 118) ayeti de bu gerçeği ortaya koymaktadır.
Bugün Müslümanların bu açık ilkeye rağmen İslam adına insanların tek tipleştirildiği, farklılıklara tahammülün olmadığı, toplumda yaşayan diğer inanç sahiplerine hayat hakkı tanımayan bir devleti idealize etmeleri düşünülemez. Bu, ulus devletlerin son birkaç asırdır uygulayageldiği zulmün İslam adına uygulandığı bir düzenin hayalini kurmak olur.
Müslümanların öteki ile ilişkisi Müslümanlarla barış içinde yaşamayı kabul ettikleri müddetçe onlarla barışı sürdürmek şeklinde olmalıdır. Sırf inanmadığı için bir insanın yaşam hakkını elinden almayı meşru görmek, onun inandığı gibi yaşamasına engel olmak, toplumun ürettiği ve devlet tarafından paylaştırılan maddi ve manevi imkânlardan o insanları mahrum bırakmak Müslümanca bir davranış değildir.
Müslümanlar, toplum içinde yaşayan ve Müslüman olmayan insanları İslam’a davet edebilir. Ancak o insanların inancını değiştirmesi için baskı uygulayamaz. Davet ve tebliğ sonucunda inancını ve yaşam tarzını değiştirmek ya da değiştirmemek konusunda kişi takdir yetkisine sahiptir. Kişinin kararı ne olursa olsun bunun ötesinde bir eyleme girişmek doğru ve Müslümanca bir davranış olamaz. Baskının hâkim olduğu bir ortam, Müslümanların değil münafıkların sayısını arttırır.
Sorunun Çözümü Mümkündür
Hangi sorun olursa olsun toplumun kendi iç dinamikleri dikkate alınarak çözülmelidir. İthal, toplumsal gerçeklikten uzak her çözüm önerisi; sorunu içinden çıkılmaz bir hale getirecektir. Ayrıca tepeden dayatılan, tarafların görüşlerini dikkate almayan, taraflarca müzakere edilmemiş bir çözüm önerisi de benzeri bir şekilde sonuçlanacaktır. Çünkü en başta sorunun tarafları yok sayılmıştır.
Devlet aygıtının temel amacı; içerisinde yaşayan toplulukların huzurunu sağlamak, bireylerin menfaatini korumak olmalıdır. Toplumda yaşayan her bireyin din, ırz, mal, akıl ve can güvenliğinin sağlanmalıdır.
Her birey; toplum içinde üretilmiş her şeyin adil bir şekilde dağıtıldığından emin olmalı; bu, birilerinin haksız kazanç elde ettiği bir şeye dönüşmemelidir. Ayrıca toplumun emeği ile üretilen her şey, başka devletlerin ve sömürgeci güçlerin her türlü olumsuz etkisinden korunmalıdır.
İslam’ın toplumun ve devletin problemlerini çözme potansiyeli olduğunu biliyoruz. Bu potansiyeli ortaya çıkarabilmek için yeni bir model ortaya koyabilmenin gerekliliğinin de farkındayız. Zaten bu modeli ortaya koymadan ve problemleri çözebilme iradesi göstermeden İslam’ın insanlık için tek umut olduğunu iddia etmenin insanlarda çok bir karşılığı da olmayacaktır.
Şeyh Edebali’nin “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” sözünde de dile getirildiği gibi devlet insan içindir. İnsana huzur vermeyen, onun inandığı gibi yaşamasının şartlarını temin etmeyen, devlet imkânlarını birilerine peşkeş çeken bir sistemin uzun süre ayakta kalabilmesi mümkün değildir. Böyle bir sistemin ıslahı için çalışmak ve bu anlamda rahmani bir siyaset anlayışıyla hareket etmek her Müslüman’ın sorumluluğudur. Bu sorumluluktan kaçmak İslam’ın önemli bir emrinin yerine getirilmemesi anlamına gelir ki bunun hem bu dünyada bir karşılığı olacaktır hem de ahirette hesabı sorulacaktır.
Bir akıl tutulması… Bir çarpık ve manipüle edilmiş zihin yapısı… Model paradigmanın değişmezliğine iman edilmesi… Küresel tahakküme karşı durmanın yolunun onun dışında kalarak, yani nehrin suyundan bir avuç içerek veya hiç içmeyerek mümkün olabileceğinin umursanmayıp paradigma içi muhalefetin benimsenmesi ve nehrin suyundan içildikçe içilmesi… Nehrin suyundan bolca içtikleri için dizlerinin bağı çözülenlerin Calut’un mağlup edilemeyeceğine inanması…
“(Nehirden çokça içenler) ‘Bugün bizim Calut’a ve askerlerine karşı koyacak gücümüz yok’ dediler” (Bakara, 2/249) Demek ki zulmedenler ve onların yandaşları o nehirden tıka basa içmişler. Calut adına ve ondan korkarak…
Daha önce toplumsal ilişkilerce belirlenen insan modeli, toplumsal ilişkilerin belirlediği, ahlakın belirlediği, dinin belirlediği ya da daha çok böyle pagan toplumlarında da olsa oradaki kabilevi töre ilişkilerinin belirlediği insan modeli Sanayi Devrimi ve hemen sonrasında 19. yüzyılda ise bu defa daha iktisadi içerikle tanınmaya başlanıyor. Burada şöyle bir tartışma ortaya çıkıyor: Acaba insan doğasını nasıl tanımlayabiliriz, bir insan doğası var mı, bu insan doğası gerçekten hani toplumsal ilişkiler tarafından mı belirleniyor yoksa ekonominin merkezde olduğu ve ekonominin diğer tüm toplumsal ilişkileri belirlediği bir insan doğası mı, bu insanı nasıl tanımlayabiliriz?
Filozoflar, hem içinde yaşadıkları toplumlarının bir parçasıdırlar hem de söyledikleri yani felsefeleri ile çağın ruhu olan kişilerdir. Batılı filozoflar, her ne kadar “filozof” olsalar da Batılı kültürel kodun izlerini taşıdıkları için diğer toplumları “yabancı,” öteki”, “barbar”, “az gelişmiş” olarak görürler. Nitekim Kıta Avrupası felsefesi ve filozofları etno-santrik olarak görülmüşlerdir. Bu ruh hâlâ çakılı olarak devam etmektedir.
Tarih boyunca müziğin saraylarda yer aldığı ve hükmedenler tarafından müzisyenlerin himaye edildiği bilinmektedir. Türk tarihinde de müzisyenlerin himaye edildiği örneklere rastlamak mümkündür. Kadim Türk devletlerinde de müzisyenlerin himaye edildikleri bilinen gerçektir.
İslam, Devlet ve Siyaset
Allah, insanı yeryüzünün halifesi olarak yaratmıştır. Akıl ve irade sahibi her insan, yeryüzünü imar ve ıslahla mükelleftir. İnsanın hem kendi hayatını dengeli bir şekilde idame ettirmesi hem de toplumla ilişkilerinde dengeli bir tavır sergilemesi bireysel hayatla birlikte siyasetin ve dolayısıyla devlet mekanizmasının İslami prensiplere göre düzenlenmesi ve ıslahı ile mümkündür.
İnsanlık tarihi boyunca bu temel ilke gözetilmediği için yönetim ve siyaset daha çok zulüm üreten bir yapıya dönüşmüş, mutluluk ve huzurdan çok acı ve gözyaşı üretmiştir. Adil bir idare, rahmani bir siyaset, hakka ve hukuka uygun bir yönetim anlayışı ise insanlık tarihi boyunca varlığını olması gerektiği oranda gösterememiştir.
Nasıl Bir Yönetim
Bir iktidarı meşru kılan kaynağın ne olduğu sorusuna verilecek cevap, nasıl bir yönetim istediğimizin de cevabıdır.
Yönetim dediğimiz şey dünyevi bir olgudur. Siyasi geleneğimizde yönetime ve yöneticilere kutsallık atfetmek daha çok dört halifeden sonraki süreçte ortaya çıkmıştır. “Peygamberin halifesi” ya da “Mü’minlerin emiri” olarak nitelendirilen ilk dört halife, kendilerine bu hakkın verilmesini Allah’ın bir kaderi olarak niteleyen bir ifade kullanmamışlardır. Sonraki süreçte ise yöneticiler; iktidarın Allah’ın kendilerine giydirdiği bir gömlek olduğunu ve dolayısıyla kendilerine itaatin bir zorunluluk, isyanın ise Allah’a isyan gibi olacağını söyler hale gelmişlerdir. “Allah ve sen istersen bu iş olur.” diyen kişiye “Öyle deme! Allah isterse olur, de” şeklinde cevap veren Peygamberimizin aksine, yöneticinin otoritesi, Allah’ın otoritesi gibi algılanmış, kendi iradelerini Allah’ın iradesi şeklinde gösteren bir anlayış geliştirilmiştir.
Bu dönemden itibaren iktidar olan yöneticilerin ve onları destekleyen ilim adamlarının tercihleri hem iktidarın hem de muhalefetin (Şii, Harici vb.) siyaset anlayışını büyük oranda şekillendirmiştir. Biat, istişare, hukuk gibi müesseseler olması gerektiği gibi işletilememiş; iktidar, toplumun tamamını kucaklayıp onların ilgi ve ihtiyaçları doğrultusunda politikalar belirleyememiştir. Hatta en temel prensipler, çok basit dünyevi kazançlar için bir pazarlık unsuru haline getirilerek kirletilebilmiştir. Bu alışkanlık bugün de varlığını büyük oranda devam ettirmektedir.
İnsan, kusurları olan bir varlıktır. İnsanlar tarafından idare edilen bir yönetimin de kusurları olacaktır. Önemli olan bu kusurları en aza indirebilecek bir yönetim anlayışıyla hem ferdin hukukunun hem de halkın menfaatlerinin korunabilmesidir.
Kur’an’ın bir devlet modelinden bahsetmediğini biliyoruz. Çünkü zaman, şartlar ve toplumsal yapı sürekli değişmektedir. Ancak Kur’an, devletin yönetiminde uyulacak ilkeleri ortaya koyar. Devletin yönetim şekli ise o dönemin ilim ve siyaset adamlarının içtihatlarıyla belirlenecek bir meseledir. Yani dinamik bir yapıdır. Zamana ve şartlara göre gelişebilir ve değişebilir. “Şu halde Kur’an’da tanımı yapılmış, çerçevesi tespit edilmiş bir devlet modeli bulunmadığı gibi genel ilkeler dışında kuralları ve ayrıntıları belirlenmiş bir siyaset şekli de mevcut değildir. Aslında kuralları ve ayrıntıları belirlenmiş, esnekliği bulunmayan statik bir siyasetin yürümesi de mümkün değildir.”[1] Ancak adalet, ehliyet, liyakat, şûra, biat gibi ilkeler; devlet yönetimde her dönem ve şartta uyulması gereken olmazsa olmaz ilkeler olarak Kur’an’da sıralanmaktadır. “Kuran’ı Kerim’in ‘siyasi düşünce ve siyaset bilimine yaklaşımı, genel amaçlarını ve düşünce çerçevesini oluşturacak şekilde kapsamlı bir dille ele alınmıştır. Bundan sonra, gerisini tamamlamak, insanoğlunun tarih boyunca elde ettiği tecrübelere ve ulemanın Kitap’tan çıkardıkları hakikat anlayışına bırakılmıştır.”[2]
İslam, seçilmiş bir kişi ya da zümrenin varlığını kabul etmez. Hiçbir kimsenin imtiyaz ve dokunulmazlığı yoktur. Yöneticiler, en nihayetinde -her insan gibi- Allah’a hesap vereceklerdir. Fakat İktidar, meşruiyetini toplumun kendisinden almalı ve gerektiğinde halka da hesap verebilmelidir. Devlet, bunun imkânlarını ortaya koyacak şekilde dizayn edilmelidir. İktidar, yatay zeminden koparılarak dikey zeminde icra edilen bir mekanizmaya dönüştürülmemelidir. Çünkü “Egemenliğin tanrısallığının dozu arttıkça egemen; toplumdaki birçok işlevi kendi yetkesinde toplayacak, böylece o gökselleştikçe toplum yerle yeksan olacaktır.”[3]
Toplum tarafından kabul görmeyen bir yönetimin meşruluğu her zaman tartışmaya açık olacaktır. Böyle bir toplumda adaletin ayakta kalabilmesi, yönetimin uzun soluklu olabilmesi beklenemez. Topluma tepeden bakan insanlar tarafından ortaya konulan siyasi tavır, adalet üretebilme potansiyelini sahip değildir. Adaletin olmadığı yerde ise İslam’ın var olduğu söylenemez.
Devlet devasa bir yapıdır. Bu yapı karşısında bireyin ve haklarının nasıl korunacağı sorusunun cevabı modern dönemle birlikte daha büyük bir önem kazanmıştır. Bu hakların korunması birey, toplum ve devlet arasında yapılacak bir sözleşme, bu sözleşmenin gereğini yerine getirme iradesi gösterecek bir iktidar ve bunu denetleyecek güçlü bir sistemin kurulması ile mümkündür. Böyle bir sorumluluktan kaçan bir iktidarı sınırlayacak ve bireyi koruyabilecek bir mekanizmayı kurmak, başka türlü mümkün görünmemektedir.
Ayrıca muhalefetin olmadığı bir iktidar hayali de doğru ve mümkün değildir. Muhalefet; iktidarı yenileyen, geliştiren, değişip dönüştüren, bir yönüyle de iktidarın hatalarını görmesini sağlayan bir unsur olarak varlığını devam ettirmelidir. Muhalefeti yok etmek, uzun zamanda iktidarın kendisini de yok etmesi ya da büyük hatalar işleyen bir iktidar haline getirmesi anlamına gelir.
Geldiğimiz süreçte yeni bir siyaset anlayışının inşa edilmesi gerektiği bir gerçektir. Devletin ve sınırlarının ne olacağı, yönetim şekli, yöneticilerin belirlenmesi, yöneticinin iktidarda kalma süresi, yöneticinin hangi şartlarda değişeceği, yönetimin temel ilkelerinin neler olacağı, yöneticilerin meşruiyet kaynağının ne olması gerektiği gibi temel meselelerde ortaya koyacağımız ilkelerin hem içinde yaşadığımız toplumun gerçekleriyle uyumlu olması hem insanlığın bu konudaki birikimden faydalanması hem de İslam’ın model değil değer merkezli yönetim anlayışını yansıtması gerekmektedir. Ayrıca Müslümanların tarih boyu ortaya koydukları birikimden faydalanılmalı, bu yapılırken eleştirel bir yöntem ortaya konulmalıdır. Bu konuda ortaya konulan her türlü çaba desteklenmeli, farklı görüşlerin dile getirilmesi engellenmemeli, farklılıkların bir kazanç olduğu, olabileceği unutulmamalıdır. Ancak bu şekilde Müslümanlar, İslam’ın devlet ve yönetim konusunda insanlığa bir umut olabileceğini gösterebilir ve daha güzel bir gelecek inşasına katkı sunabilirler. Yoksa bugün büyük oranda anlaşılmıştır ki dünya üzerinde var olan yönetimler, birilerine huzur ve mutluluk sunarken; birileri için zulmün kaynağıdır. Dünya sistemi de büyük oranda adaletsizlik üretmekte ve dünya üzerinde üretilen hiçbir şey hakka uygun bir şekilde bölüşülememektedir. Bu durum Müslümanlara büyük sorumluluk yüklemekte ve onların göstereceği her türlü çabayı daha bir değerli kılmaktadır.
Öteki İle İlişkiler Nasıl Olmalı
Hiçbir insan; huzursuz, savaşın, iç çatışmanın olduğu, güvensizliğin hüküm sürdüğü ve belirsizliklerle dolu bir toplumda yaşamak istemez. Aksine her insan; canının, malının, ırzının, aklının güvence altında olduğu, sahip olduğu değerleri yaşayabildiği bir ortamda hayatını idame ettirmek ister. Böyle bir toplumun inşası için insanın sadece kendisi gibi değerlere ve hayat tarzına sahip insanlarla bir arada yaşaması zorunlu değildir. Aksine farklı hayat tarzlarına sahip insanlar da belli ilkeler çerçevesinde anlaşarak bir arada ve barış içinde yaşayabilir ve herkes için güven telkin eden bir sistem kurabilirler. Ancak bunu engelleyen nedenlerin başında çıkar çatışması, topluma egemen olan yöneticilerin bitmek tükenmek bilmeyen ihtirasları, bu huzursuzluktan nemalanan kişilerin varlığı ve farklı değerlere sahip insanlara karşı beslenen ön yargılar gelmektedir.
Farklılıkları bir kazanç, insanın kendi fikir ve hayat tarzını tartabileceği bir skala olarak düşünmek gerekir aslında. Yeni fikirlerin ortaya çıkarılabilmesi biraz da fikir çatışması ile mümkündür. Huzurun olmadığı, toplumsal barışın sağlanamadığı bir ortamda sadece bu huzursuzluktan beslenenler rahat eder. Bu sebepledir ki farklı hayat tarzlarına sahip insanlar arasındaki ihtilafları körükleyip, aslında müzakere ile çözülebilecek birçok meseleyi kaşıyarak çözümsüzlüğe sürüklerler. Sürekli sanal problemler üreterek bu problemleri kendi konumlarını ve menfaatlerini korumak için birer kaldıraç olarak kullanırlar. Egemen güçler; ortama sürekli olarak fitne fesat yayarak, çatışmalar çıkararak, problemleri çözümsüzlüğe sürükleyerek, gerekli gördüklerinde bu gerilimi silahlı çatışmaya dönüştürerek menfaatlerini korumaya devam ederler. Dünya üzerinde hâkim olan güç odaklarının dünyanın geri kalan toplum ve devletleri için uygulayageldiği temel strateji budur. Özellikle ikinci dünya ülkeleri olarak nitelenen bölgelerde yaşanan huzursuzluklardan Ortadoğu’daki mezhep savaşlarına kadar her türlü çatışmanın kaynağı; farklıkları birer düşmanlık unsuru olarak gösteren, bunu bir toplumsal çatışma projesi olarak uygulayan egemen güçlerin uygulayageldikleri politikalardır.
Bunu söylerken bu ülkelerin kendi iç sorunlarını çözmek ve toplumdaki farklı topluluklarla barış içinde yaşayabilmenin yollarını bulmak konusundaki sıkıntıların varlığını da inkâr etmiyoruz. Burada çözülememiş her sorun, başkalarının menfaatine hizmet eden bir şeye dönüşebilmektedir. Kendi eksikliklerimiz, zaaflarımız birilerinin değirmenine su taşımaya devam etmektedir.
Devlet birilerinin hayat tarzını belirleyip bunu dayatan bir aygıt olmaya başladığı andan itibaren bir zulüm aracına dönüşür. Bir devlette her topluluk inandığı gibi yaşama imkânına sahip olmalıdır. Devlet, bireylerin hayat tarzını tanzim eden bir araç olmamalı aksine her insanın inandığı gibi yaşayabilmesinin mümkün olduğu bir düzen inşa edebilmelidir. Böyle bir imkân; toplumda farklı inançtan insanların barış içinde yaşayabildiği bir ortamın oluşmasına önemli bir katkı sağlar.
Bütün imkânların bir grubun hayat tarzını yaşamasını mümkün kılacak şekilde sarf edilmesi, bir diğerinde kendi yaşam tarzının tehlikeye girdiği şeklinde bir duygu oluşmasına neden olacaktır. İslam, öteki olarak tanımlanabilecek her inanç gurubuna akıl, mal, can, namus ve inanç konusunda güvence verir. Her insanın inandığı gibi yaşayabileceğini ve dolayısıyla temel haklardan mahrum bırakılamayacağını söyler. Bir toplumda farklı inançlara sahip insanların da olacağını belirtir. “Rabbin dileseydi insanları elbette tek bir ümmet yapardı. Fakat onlar hep ihtilâf içinde olacaklardır, rabbinin esirgedikleri müstesna; zaten o, insanları buna uygun yaratmıştır.” (Hud, 118) ayeti de bu gerçeği ortaya koymaktadır.
Bugün Müslümanların bu açık ilkeye rağmen İslam adına insanların tek tipleştirildiği, farklılıklara tahammülün olmadığı, toplumda yaşayan diğer inanç sahiplerine hayat hakkı tanımayan bir devleti idealize etmeleri düşünülemez. Bu, ulus devletlerin son birkaç asırdır uygulayageldiği zulmün İslam adına uygulandığı bir düzenin hayalini kurmak olur.
Müslümanların öteki ile ilişkisi Müslümanlarla barış içinde yaşamayı kabul ettikleri müddetçe onlarla barışı sürdürmek şeklinde olmalıdır. Sırf inanmadığı için bir insanın yaşam hakkını elinden almayı meşru görmek, onun inandığı gibi yaşamasına engel olmak, toplumun ürettiği ve devlet tarafından paylaştırılan maddi ve manevi imkânlardan o insanları mahrum bırakmak Müslümanca bir davranış değildir.
Müslümanlar, toplum içinde yaşayan ve Müslüman olmayan insanları İslam’a davet edebilir. Ancak o insanların inancını değiştirmesi için baskı uygulayamaz. Davet ve tebliğ sonucunda inancını ve yaşam tarzını değiştirmek ya da değiştirmemek konusunda kişi takdir yetkisine sahiptir. Kişinin kararı ne olursa olsun bunun ötesinde bir eyleme girişmek doğru ve Müslümanca bir davranış olamaz. Baskının hâkim olduğu bir ortam, Müslümanların değil münafıkların sayısını arttırır.
Sorunun Çözümü Mümkündür
Hangi sorun olursa olsun toplumun kendi iç dinamikleri dikkate alınarak çözülmelidir. İthal, toplumsal gerçeklikten uzak her çözüm önerisi; sorunu içinden çıkılmaz bir hale getirecektir. Ayrıca tepeden dayatılan, tarafların görüşlerini dikkate almayan, taraflarca müzakere edilmemiş bir çözüm önerisi de benzeri bir şekilde sonuçlanacaktır. Çünkü en başta sorunun tarafları yok sayılmıştır.
Her birey; toplum içinde üretilmiş her şeyin adil bir şekilde dağıtıldığından emin olmalı; bu, birilerinin haksız kazanç elde ettiği bir şeye dönüşmemelidir. Ayrıca toplumun emeği ile üretilen her şey, başka devletlerin ve sömürgeci güçlerin her türlü olumsuz etkisinden korunmalıdır.
İslam’ın toplumun ve devletin problemlerini çözme potansiyeli olduğunu biliyoruz. Bu potansiyeli ortaya çıkarabilmek için yeni bir model ortaya koyabilmenin gerekliliğinin de farkındayız. Zaten bu modeli ortaya koymadan ve problemleri çözebilme iradesi göstermeden İslam’ın insanlık için tek umut olduğunu iddia etmenin insanlarda çok bir karşılığı da olmayacaktır.
Şeyh Edebali’nin “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” sözünde de dile getirildiği gibi devlet insan içindir. İnsana huzur vermeyen, onun inandığı gibi yaşamasının şartlarını temin etmeyen, devlet imkânlarını birilerine peşkeş çeken bir sistemin uzun süre ayakta kalabilmesi mümkün değildir. Böyle bir sistemin ıslahı için çalışmak ve bu anlamda rahmani bir siyaset anlayışıyla hareket etmek her Müslüman’ın sorumluluğudur. Bu sorumluluktan kaçmak İslam’ın önemli bir emrinin yerine getirilmemesi anlamına gelir ki bunun hem bu dünyada bir karşılığı olacaktır hem de ahirette hesabı sorulacaktır.
Dipnotlar:
[1] Celal Büyük, İslam Devlet Felsefesi, https://www.academia.edu/33388364/%C4%B0slam_Devlet_Felsefesi_Philosophy_of_Islamic_State_
[2] Abdulkadir Hamid, Kur’an ve Siyaset, İnkılap Basım Yayım, İstanbul, Mayıs 2008, s.11
[3] Ümit Aktaş, Siyaset ve Ahlâk İlişkisi, Yetkin Düşünce S.4, s.68
İlgili Yazılar
Meğer İsrail Gazze’nin Dışında Hemen Her Yeri İşgal Etmiş
Bir akıl tutulması… Bir çarpık ve manipüle edilmiş zihin yapısı… Model paradigmanın değişmezliğine iman edilmesi… Küresel tahakküme karşı durmanın yolunun onun dışında kalarak, yani nehrin suyundan bir avuç içerek veya hiç içmeyerek mümkün olabileceğinin umursanmayıp paradigma içi muhalefetin benimsenmesi ve nehrin suyundan içildikçe içilmesi… Nehrin suyundan bolca içtikleri için dizlerinin bağı çözülenlerin Calut’un mağlup edilemeyeceğine inanması…
“(Nehirden çokça içenler) ‘Bugün bizim Calut’a ve askerlerine karşı koyacak gücümüz yok’ dediler” (Bakara, 2/249) Demek ki zulmedenler ve onların yandaşları o nehirden tıka basa içmişler. Calut adına ve ondan korkarak…
Hayatın Merkezine Oturan Kaygı: Ekonomik Kaygılı İnsan Çağı
Daha önce toplumsal ilişkilerce belirlenen insan modeli, toplumsal ilişkilerin belirlediği, ahlakın belirlediği, dinin belirlediği ya da daha çok böyle pagan toplumlarında da olsa oradaki kabilevi töre ilişkilerinin belirlediği insan modeli Sanayi Devrimi ve hemen sonrasında 19. yüzyılda ise bu defa daha iktisadi içerikle tanınmaya başlanıyor. Burada şöyle bir tartışma ortaya çıkıyor: Acaba insan doğasını nasıl tanımlayabiliriz, bir insan doğası var mı, bu insan doğası gerçekten hani toplumsal ilişkiler tarafından mı belirleniyor yoksa ekonominin merkezde olduğu ve ekonominin diğer tüm toplumsal ilişkileri belirlediği bir insan doğası mı, bu insanı nasıl tanımlayabiliriz?
Palyatif ve Yorgun Toplumların Palyatif ve Yorgun Filozofları
Filozoflar, hem içinde yaşadıkları toplumlarının bir parçasıdırlar hem de söyledikleri yani felsefeleri ile çağın ruhu olan kişilerdir. Batılı filozoflar, her ne kadar “filozof” olsalar da Batılı kültürel kodun izlerini taşıdıkları için diğer toplumları “yabancı,” öteki”, “barbar”, “az gelişmiş” olarak görürler. Nitekim Kıta Avrupası felsefesi ve filozofları etno-santrik olarak görülmüşlerdir. Bu ruh hâlâ çakılı olarak devam etmektedir.
Elhân-ı Osmanî (Osmanlı Sarayında Müzik ve Himâye)
Tarih boyunca müziğin saraylarda yer aldığı ve hükmedenler tarafından müzisyenlerin himaye edildiği bilinmektedir. Türk tarihinde de müzisyenlerin himaye edildiği örneklere rastlamak mümkündür. Kadim Türk devletlerinde de müzisyenlerin himaye edildikleri bilinen gerçektir.