Batılı paradigmanın dayatılması ile birlikte Müslümanların hayatları, düşünce tarzları, dünya görüşleri altüst olmuştur. Müslümanlar modern seküler dünyanın gayri ahlâkiliğini, anormalliğini göremediği için her tür olguyu sorgulamaksızın açık bir şekilde kabul etmektedir. Bu, Müslümanların zihinsel tutsaklık içerisinde olduğunu göstermektedir. Müslümanlar, genellikle ütopik beklentilerin büyüsüne kapıldığı için küresel gerçekliklerin dönüştürücü etkileri karşısında herhangi bir önlem alma ihtiyacı duymamaktadır.
Müslümanlar, geçmişte vahyin ve aklın ışığında geliştirdikleri bağımsız düşünsel yeteneklerle dünyayı ve tarihi şekillendiriyor, dönüştürüyorlardı. Zihinlerin Batılı dünya görüşü tarafından sömürgeleştirilmesi ile birlikte Müslümanlar, dünyayı ve tarihi dönüştürme yeteneğini kaybetmiştir. Müslüman toplumlarda ciddi bir ufuk ve bilinç daralması yaşanmaktadır maalesef.
Modern dönemde Batılı dünya görüşleri sömürgecilik aracılığıyla mutlaklaştırılmış, Batılı olmayan dünya görüşleri, hayat tarzları, tarih algıları ise tarihin dışına sürülmüştür. Batılı olmayan düşünce, tarih, kültür ve insan değersiz görülmüştür. Aydınlanmacı modern zamanlar boyunca Müslüman halklar kültürel, düşünsel, zihinsel soykırıma tabi tutulmuştur. Zihinsel soykırım nedeniyle Müslümanlar tarihsel zamanlar karşısında ağır bir bilinç körlüğü yaşamıştır. Bu süreç hâlâ devam etmektedir. Kendi diliyle konuşma iradesine sahip olmayan Müslümanlar başkalarının dayattığı dille, kavramlarla konuşmak zorunda bırakılmıştır.
Müslümanlar Müslümanca duyma, algılama ve düşünme biçimlerini kaybettikleri için hayata, olaylara ve yaşadıkları sorunlara İslami perspektiflerle değil zihinlerini, hayatlarını şekillendiren Batılı perspektiflerle bakmaktadır. Müslüman zihni olmadan Müslümanca perspektifle bakmak mümkün değildir. Bu nedenle bugün Müslümanların Müslümanca düşündükleri, Müslümanca konuştukları, eşyayı Müslümanca algıladıkları ve dolayısıyla Müslümanca yaşadıkları bir hayatları yoktur. Bu da Müslümanları ortak İslami kimliğe, aidiyet bilincine, düşünce ve kültüre yabancılaştırmıştır. Bu yabancılaşma nedeniyle ortak gelecekten söz edilememektedir.
Bugün Müslümanlar, zihinsel bağımlılık içerisinde bulundukları için kendilerinin inşa ettikleri bir dünyada değil; kendilerine dayatılan bir dünyada yaşamaktadır. Her şey zihinlerin sömürgeleştirilmesinden sonra başlamıştır. Kendilerinin olmayan bir hayatı yaşadıklarının farkında olmayan Müslümanlar yabancı düşüncelerin, sistemlerin dayatmalarıyla, istekleriyle şekillenen bir hayat tarzıyla uzlaşmış, bütünleşmiştir maalesef. İslam, modernizmle, kapitalizmle, sekülerizmle, neoliberalizmle ve sosyalizmle bağdaştırılmaya, uzlaştırılmaya çalışılmıştır. Bu bağdaştırma ve uzlaştırma sonrasında bozulmaya, çürümeye alıştırıldıkları için Müslümanlar temel vazgeçilmez ilkelerinin neler olduğunu da unutmuştur.
Mal-mülk biriktirmenin her şeyden çok daha önemli görüldüğü bir dönemden geçilmektedir. Bu dönemde ihtiyaca göre bazen İslami nostalji gündeme getirilir bazen de milliyetçi nostalji. Düşünsel sorguları beceremeyen toplumların genel karakteristik özelliklerinden biridir; propagandaların etkisinde kalmak. Bu tür toplumlarda umutlar çoğu zaman popülist politikanın gündemine bağlanır. Popülist politikanın hangi propagandalara ağırlık vereceğini ise o günün ihtiyaçları belirler.
“Bir toplum kendini değiştirmedikçe, Allah onların durumunu değiştirmez.” (Raʿd, 13/11)
Müslümanlar, hâkim görüşlerin görülmesini istediği konular dışında neredeyse hiçbir şeyi göremiyor. Müslümanların gündem dışı konularla ilgili dikkatleri de kaybolmuştur. Bu durum, ahlâki bilincin de kaybolduğunu gösteriyor. Ahlâki bilinç kaybolduğu için çağın baskın kültürü karşısında kayda değer bir şey yapılamıyor.
Hangi konu ele alınsa, Müslümanlar adına hep zaaf, eksiklik, disiplinsizlik ve yetersizlik görülmektedir. Müslüman toplumlar kültürel çürüme ile karşı karşıya oldukları halde bu çürümenin farkında değiller. Çünkü yüzeylere yönelik ilgiyi alışkanlık haline getirmişler, kapsamlı bakış ve düşünüş yeteneklerini yitirmişlerdir.
Müslümanlar, kendilerine dayatılan hayat tarzlarıyla, kültürlerle ve siyasal modellerle umutlarını somutlaştırmaya çalışıyorlar. Oysa umutların somutlaşması için İslami bilinç gerekir. İslami bilince sahip olmaksızın İslami birikime sahip olmanın bir değeri yoktur. Yerel, seküler, liberal sınırlar içerisine kapatılan bir zihnin İslami bilinç üretmesi ise zaten beklenemez. Kaldı ki Müslümanlar modern ya da geleneksel statükoyla uzlaştıkları için Müslüman zihninin inşası konusunda bir arayış içerisinde de değildir.
Müslüman zihinler, ideolojik ve entelektüel bir fırtınaya maruz kalmış, başka zihinlerin ağına düşmüştür. İslami gerçekliğin bir bütünlük içerisinde nasıl ortaya konulacağını düşünenlerin sayısı yok denecek kadar azdır. Entelektüel kadrolar, cemaatler dönüştürücü eleştiriler yapamıyor, çözümlemeler üretemiyor. En kötüsü ise zihinsel sömürge durumunda bulunulduğunun farkına varamamış olmalarıdır. Ne geçmişi eleştirel olarak yorumlayabilecek bir tarih bilincine ne de geleceğe yönelik yeni bir ufuk açmayı başarabilecek bilgiye, bilince sahipler.
Siyasetin toplumsal alan üzerinde hegemonya kurduğu bir dönemden geçilmektedir. Topluma ait ne varsa, tamamı siyasal prizma içinden süzülerek anlam kazanmaktadır. Giderek donuklaşan, birleştirmekten ziyade ayrıştıran, içine kapanan, başkalarını anlama hususunda pek de çaba göstermeyen hem İslam dünyasını hem de Batı’yı yalnızca siyasal saikler üzerinden okuma ucuzluğuna kapılan Müslüman entelektüellerin adeta seri üretiminin yapıldığı bir zamandan geçilmektedir. Bu durum, Müslüman toplumlarda büyük bir entelektüel krizin yaşandığını göstermektedir. Bu kriz, zihinsel tahribatın bir sonucudur.
Modern dönemde Müslüman entelektüel ufuk gerek seküler propagandanın gerekse muhafazakâr popülist propagandanın etkisiyle kapanmaktadır.
İslami gerçeklikten uzaklaşıldığı için İslam, Kur’an’a göre değil ya seküler ya da geleneksel kalıplara göre tanımlanmaktadır. Bu sorunları aşabilmek için dünyada olup bitenleri bütün boyutlarıyla görüp yorumlayabilecek, sağlıklı ve adil çözümler üretebilecek evrensel zihinlerin yetiştirilmesi gerek. Bu doğru ama zihinsel daralmanın hâkim olduğu toplumlarda evrensel zihinlerin yetişmesi kolay değildir. Zihinsel daralmanın neden olduğu tahribat yüzünden kötülüklerle mücadele edilemiyor, vicdanlar harekete geçirilemiyor.
Müslümanların zihni, içi insani olmayan düşünce, kavram ve değerlerle işgal edilmiş durumdadır. Müslümanlar, neredeyse hiçbir alanda, vahyin tanıklığını yapabilecek bilinçte ve güçte değildir. Müslüman toplumlar uzun zamandan beri modern dünyanın meydan okumasına bir cevap üretememektedir. Akla veda edenlerin gelecekleri yer buraya kadardır.
Müslümanlar akla veda ettikleri gün tarihe de veda ettiler. Yeniden tarihe dönmek isteniyorsa aklın yeniden devreye girmesi gerek. Bu akıl, araçsal bir akıl değil vahiyle uzlaşmış akıldır. Zira modern zamanlarda ilahi vahyin denetiminden bağımsızlaşan akıl, ideolojilerin emrine girmiştir maalesef. Aklın, ideolojilerin emrine girmesinden sonra bütün bilgi alanları sorunlu hale gelmiştir. Bu nedenle öncelikle vahiyle uzlaşmış bir akla ihtiyaç var; aksi halde hiçbir sorun çözülmez.
Müslümanlar yalnızca akla değil, meşverete de veda ettiler. Özellikle Raşid Halifeler döneminde büyük ölçüde varlığını sürdüren ama tam bir kurumsal yapıya dönüştürülemediği için daha sonraları önemsenmeyen “şura” ilkesinin terk edilerek yetki ve sorumlulukların saltanat yapısında toplanmasıyla birlikte Müslümanlar düşünce üretemez olmuştur. Zira çoban-sürü mantığı sonucunda Müslümanlar her şeyin çözümünü yönetimden beklemiştir. Çoban-sürü mantığında yetki ve sorumluluklar çobana aittir. Sürünün ne yetkisi ne de sorumluluğu vardır. Sürüye düşen, çobanını takip etmektir. Bir zaman sonra çobanın yanlışları bile doğru kabul edilir. Bir Meksika atasözüdür; “Çoban yolunu kaybettiğinde sürünün bundan haberi olmaz.” Yaşadıkları dönemlerde pek de olumlu bir şey yapmadıkları halde bazı emirlerin, sultanların, padişahların kutsallaştırılması, arkalarından dualar edilmesi tipik bir sürü mantığından başka bir şey değildir.
İslam, Müslümanların yetki ve sorumluluk üstlenmesini isterken, saltanat düzeninde Müslümanlar üzerinden yetki ve sorumluluk kaldırılmıştır. Bu da tefekkür etmeyen, çalışmayan, araştırmayan, kafa yormayan, değer üretmeyen insanlardan müteşekkil bir toplumun oluşmasına neden olmuştur. Böyle bir düzende Müslüman zihninin daralmaması mümkün mü?
İslam’ın ilk yıllarında Müslümanların bilinç ufukları oldukça genişti. Müslümanlar tarihe siyasal, kültürel, ahlâki bir gerçeklik olarak girmişlerdi. Onlar dünyanın ve tarihin farkındaydılar. Zihinsel sınırları evrensel anlamda genişlemişti. Büyük düşünceler üretip büyük zihinler yetiştirdiler o dönemde. Sonraki dönemlerde ise yeni bilgi ve içerik üretilmediği için büyük bir zihinsel daralma başlamıştır. Kendi coğrafi sınırlarına, geçmişe kapandıktan sonra Müslüman toplumlar büyük düşünceler üretememiş, büyük zihinler yetiştirememiştir artık. Bu da giderek her bakımdan büyük bir çöküşe neden olmuştur.
Bugün yaşanılan din geçmişin yorumlarıyla yaşanan bir dindir. Geçmişte üretilen düşüncelerle günümüze cevap verilmeye çalışılmaktadır. Bu nedenle birçok alanda bir tıkanma söz konusudur. Geçmişe özlem duymak bugünün sorunlarını çözmeye yardımcı olmuyor maalesef.
İslam toplumlarında vahiyden uzak; menkıbelerle, efsanelerle, rüyalarla süslenmeye çalışılan bir din algısı etkisini sürdürmektedir. Sanki kıyamete kadar ortaya çıkabilecek bütün sorular cevaplanmış gibi ictihad akla hiç gelmemektedir. Oysa âlimlerin, entelektüellerin içtihadı konuşmaları gerekir. Bu yanlışların, bu durgunluğun, bu nemelazımcılığın devam etmesine göz yumulamaz.
Kültürel içerik üretilmediği için neoliberaller döneminde hayatın bireyselleşmesi karşısında hiçbir varlık gösterilememektedir. Müslüman toplumların gündeminde zihinsel bir mücadelenin olmaması düşündürücüdür. Hiçbir tartışmanın tarafı olmayan Müslümanlar zihinsel savaş veremiyor, hiçbir şeyle hesaplaşamıyor. Geleneği kutsallaştıran zihniyet dünyasının çağın dayattıklarıyla hesaplaşması mümkün değildir.
Zihinsel bir hicrete ihtiyaç var. Müslümanca düşünme, duyma ve yaşama melekelerini inşa edecek bir hicrete… Mevcudun ilerisine geçmek için… Tefekkür ettikçe aşılacak engeller. Tefekkür ettikçe görülecektir Müslümanların bütün hücrelerinin birbiriyle bağ kurdukları. Tefekkür ettikçe genişleyecek, işlevini yerine getirecektir Müslüman zihni. Çöküşten kurtulmak mümkün mü bu zihin devreye girmeden?
Müslüman zihni, vahyi kurallar ve akıl sayesinde bilinç olarak sürdürülen faaliyetleri anlama, kavrama yetisidir. Müslüman zihni, bilinçli ve bilinçsiz bütün faaliyetleri kendi merceğinden geçirerek İslam’ı ve Müslümanları en kolay şekilde korumayı, geliştirmeyi amaçlayan, bu nedenle de mantık süreçlerini aktaran düşünceleri oluşturan mekanizmadır. Müslüman zihni, vahyin ve aklın eşliğinde kararlar oluşturup bu kararları eyleme dönüştürmeyi sağlayan, bilgi ve görgülerden Müslümanlara yararlı olanları seçip diğerlerini ayıklayan bellektir. Müslüman zihni, bütüncül bir zihindir; Yaratıcı’yı birler, yaratılanı bütünler. Parçacı ve parçalayan bir zihin değildir Müslüman zihni.
Müslüman zihin inşa edildiği takdirde Müslümanca bir hayatın yaşanabileceği bir ortam da inşa edilmiş olur. Kaynağı vahiy olan Müslüman zihni inşa edilmeden Müslüman kişilik de ortaya çıkmaz. Mekke dönemine bakıldığında, öncelikle o dönemin bütün kurallarıyla bağların kesildiği ve o bağlardan tamamen arınmış bir Müslüman zihninin inşa edildiği görülecektir.
Müslüman zihni, seküler zihin gibi hayattan kopuk değildir. Müslüman zihni, ilahi kaynaktan aldığı ruhla zaman-mekân sınırlarını aşan deruni bir ufuk üzerine kurulmuştur çünkü. Müslüman zihni, insanlığın insanca bir hayat kurabilmesinin tek umut kaynağıdır.
“Müslüman zihni nasıl inşa edilecek?” sorusu yöneltilebilir.
Müslüman zihnin inşası geleneksel ve modern düşünce kalıplarının işgalinden kurtulmak ve vahiyle arınıp özgürleşmekle mümkündür. Zihinleri kuşatma altında olanlar bu kuşatmaları yarmadıkça vahye uygun düşünce ve özgün modeller üretemezler. Öncelikle çağın dayattıklarını reddetmek gerek. Çağın kirlerinden uzak durmak… Çağı iyi tanımak ama çağla olan bütün bağları koparmak… Aksi halde İslam’la sahici, verimli bir ilişki kurulamaz. Çağın dayattıklarını reddetmeden İslam’la kurulacak ilişki genellikle çağın dili, kavramları, bakış açıları üzerinden kurulacak bir ilişki olacaktır. Bu da daha fazla körleşmeye, daha fazla idrak kapılarının kapanmasına neden olacaktır.
Rasulullah büyük bir zihinsel dönüşümü gerçekleştirmiştir. Şirk toplumuna ait kavramlar, anlayışlar yerle bir edilerek onların yerine vahye uygun kavramlar, anlayışlar yerleştirilmiştir. Çünkü bütün değişimler, gelişimler zihinde başlar, oradan davranışlara yansır.
Müslümanların temel sorunu siyasal, ekonomik, stratejik olmaktan ziyade varoluşsaldır. Müslümanların zihni Müslümanca işlemiyor maalesef.
Zihin Müslümanca işlemeyince davranış da Müslümanca olmuyor. Bu nedenle Müslümanlar kendi medeniyetlerini de yeniden kuramıyor. İslami bir idrak, düşünme, duyma, yaşama biçimi ve İslami bir dil ve duyarlılık olmadan yeni bir medeniyetin inşası mümkün değildir.
Müslümanlar, durgunluk, edilgenlik, yüzeysellik içerisinde bulundukça düşüncelerini çoğaltamaz, evrensel İslami temsil sorumluluğunu üstlenemezler. Evrensel İslami temsil sorumluluğunu üstlenebilmek için çağın yerleşik sistemlerinin sınırlarının aşılması gerek. Bu sınırları aşamayanlar söz konusu sistemlere kolaylıkla entegre olurlar.
Yalnızca yerleşik sistemlerin sınırlarının aşılması yetmez, çağın çok yönlü tehditlerine karşı Müslümanların birçok bakımdan donanımlı olması gerek: Sorumluluk almak… Düşünce derinliğine ulaşmak için okumak, araştırmak… Eleştiri ve önerilerde bulunmak… Sürekli değer üretmek… Sorgulamak… İslam ahlâkından ödün vermemek…
Müslümanların, zihinsel kuşatma karşısında İslami dünya görüşüne dair bağlılıklarını, yaklaşımlarını yeniden gözden geçirmeleri gerek. Hele de süreçlerin çok hızlı yaşandığı bir dünyada… Kültürel dünyaları, algıları Batı tarafından şekillendirildiği için Müslümanların bağımsız bir düşünce ve kültür dünyaları yoktur maalesef. Bir zihinsel dönüşüme ihtiyaç var. Zihinsel dönüşümü beceremeyenlerin özgün İslami bakış açısına sahip olmaları mümkün değildir. Yeni bir zihinsel dönüşüm ise yeni bir İslami terminoloji üretmekle mümkün olabilir ancak. Zira büyük zihinsel dönüşümler kendiliğinden olmaz.
Halklar sana kulluk etsin,
Uluslar boyun eğsin.
Kardeşlerine egemen ol,
Kardeşlerin sana boyun eğsin.
Sana lanet edenlere lanet olsun,
Seni kutsayanlar kutsansın.”
Yorgun bedenler, bıkkın gönüller… Kendilerine bile izahını yapamadıkları bir çağda her türlü ikilemin kıskacında aradıklarının derman sunamamasının verdiği sancıyla can çekişmekteler.
Yalnız değiller; yalnız değiliz…
Muhabbet ve merhametin, sadakat ve adaletin, kanaat ve sabrın, itaat ve istişarenin, saygı ve sevginin tasfiye edildiği bir toplumda, ebeveyn çaresizliği arasına sıkıştırılmış çocukların dünyasına dair bir şeyler söylemek için önce onları tanımak gerekiyor. ‘Tanım’lamanın işimize gelen ve rahatsızlık vermeyen tarafı, ‘tanıma’yı silikleştirdiği için bilimsel tasnifler “çocuğa göre” olması gereken davranışlarımızı mekanikleştirmeye başlıyor. İlişkilerin ‘ne’ üzerinden ve ‘ne ile’ kurulacağı karmaşası, ‘tekno-çağ’ın mekanik her aracını tutarsız ilişkiler sarmalında asgari saçmalık seviyesine taşımayı kolaylaştırıyor.
Bilim insanları, etik konularını çalışanlar, politika yapıcılar vs. biyo-teknoloji ile siber-teknoloji (yapay zekâ) kesişmesinin ne gibi sonuçlar doğuracağı üzerinde düşünmesi gerekir. Zira sentetik biyoloji ile yapay zekâ teknolojilerinin sağlıklı ve güvenli biçimde ilerlemesi için böylesi bir sorumluluğa ihtiyaç var. Yapay zekânın tasarımı ve uygulanması süreçleri gittikçe karmaşıklaşması kontrolü, denetimi ve düzenlenmesini zorlaştıracak görünüyor.
“İhtiyaçlar ile bu ihtiyaçları karşılayan kaynaklar arasında bir uyumsuzluk vardır. İnsanın ihtiyaçları sınırsız, kaynaklar ise kıttır.” argümanı yıllarca üçüncü sınıf köşe yazarlarından sözde alanlarında uzman ekonomi profesörlerine kadar tüm kapitalist ideologlar tarafından savunulmuş, küçük revizyonlardan geçirilerek ders kitaplarında da yer almıştır.
Yaratılmış olanı Yaratıcıdan ayıran en temel özelliklerden biri de sınırlı ve sonlu olma durumudur. Bir varlık hâline gelme durumunun söz konusu olması her daim soyut ya da somut sınırların çizilmesiyle mümkün olur. Çünkü sınırsızlık ya da sonsuzluk aslında bir çeşit yokluk formu olarak da düşünülebilir; bu sebeple bu hikâye aynı zamanda yokluktan varlığa, ademden Âdem’e geçiş hikâyesidir.
Müslüman Zihninin Yeniden İnşa Edilmesi Gerek
Batılı paradigmanın dayatılması ile birlikte Müslümanların hayatları, düşünce tarzları, dünya görüşleri altüst olmuştur. Müslümanlar modern seküler dünyanın gayri ahlâkiliğini, anormalliğini göremediği için her tür olguyu sorgulamaksızın açık bir şekilde kabul etmektedir. Bu, Müslümanların zihinsel tutsaklık içerisinde olduğunu göstermektedir. Müslümanlar, genellikle ütopik beklentilerin büyüsüne kapıldığı için küresel gerçekliklerin dönüştürücü etkileri karşısında herhangi bir önlem alma ihtiyacı duymamaktadır.
Müslümanlar, geçmişte vahyin ve aklın ışığında geliştirdikleri bağımsız düşünsel yeteneklerle dünyayı ve tarihi şekillendiriyor, dönüştürüyorlardı. Zihinlerin Batılı dünya görüşü tarafından sömürgeleştirilmesi ile birlikte Müslümanlar, dünyayı ve tarihi dönüştürme yeteneğini kaybetmiştir. Müslüman toplumlarda ciddi bir ufuk ve bilinç daralması yaşanmaktadır maalesef.
Modern dönemde Batılı dünya görüşleri sömürgecilik aracılığıyla mutlaklaştırılmış, Batılı olmayan dünya görüşleri, hayat tarzları, tarih algıları ise tarihin dışına sürülmüştür. Batılı olmayan düşünce, tarih, kültür ve insan değersiz görülmüştür. Aydınlanmacı modern zamanlar boyunca Müslüman halklar kültürel, düşünsel, zihinsel soykırıma tabi tutulmuştur. Zihinsel soykırım nedeniyle Müslümanlar tarihsel zamanlar karşısında ağır bir bilinç körlüğü yaşamıştır. Bu süreç hâlâ devam etmektedir. Kendi diliyle konuşma iradesine sahip olmayan Müslümanlar başkalarının dayattığı dille, kavramlarla konuşmak zorunda bırakılmıştır.
Müslümanlar Müslümanca duyma, algılama ve düşünme biçimlerini kaybettikleri için hayata, olaylara ve yaşadıkları sorunlara İslami perspektiflerle değil zihinlerini, hayatlarını şekillendiren Batılı perspektiflerle bakmaktadır. Müslüman zihni olmadan Müslümanca perspektifle bakmak mümkün değildir. Bu nedenle bugün Müslümanların Müslümanca düşündükleri, Müslümanca konuştukları, eşyayı Müslümanca algıladıkları ve dolayısıyla Müslümanca yaşadıkları bir hayatları yoktur. Bu da Müslümanları ortak İslami kimliğe, aidiyet bilincine, düşünce ve kültüre yabancılaştırmıştır. Bu yabancılaşma nedeniyle ortak gelecekten söz edilememektedir.
Bugün Müslümanlar, zihinsel bağımlılık içerisinde bulundukları için kendilerinin inşa ettikleri bir dünyada değil; kendilerine dayatılan bir dünyada yaşamaktadır. Her şey zihinlerin sömürgeleştirilmesinden sonra başlamıştır. Kendilerinin olmayan bir hayatı yaşadıklarının farkında olmayan Müslümanlar yabancı düşüncelerin, sistemlerin dayatmalarıyla, istekleriyle şekillenen bir hayat tarzıyla uzlaşmış, bütünleşmiştir maalesef. İslam, modernizmle, kapitalizmle, sekülerizmle, neoliberalizmle ve sosyalizmle bağdaştırılmaya, uzlaştırılmaya çalışılmıştır. Bu bağdaştırma ve uzlaştırma sonrasında bozulmaya, çürümeye alıştırıldıkları için Müslümanlar temel vazgeçilmez ilkelerinin neler olduğunu da unutmuştur.
Mal-mülk biriktirmenin her şeyden çok daha önemli görüldüğü bir dönemden geçilmektedir. Bu dönemde ihtiyaca göre bazen İslami nostalji gündeme getirilir bazen de milliyetçi nostalji. Düşünsel sorguları beceremeyen toplumların genel karakteristik özelliklerinden biridir; propagandaların etkisinde kalmak. Bu tür toplumlarda umutlar çoğu zaman popülist politikanın gündemine bağlanır. Popülist politikanın hangi propagandalara ağırlık vereceğini ise o günün ihtiyaçları belirler.
“Bir toplum kendini değiştirmedikçe, Allah onların durumunu değiştirmez.” (Raʿd, 13/11)
Müslümanlar, hâkim görüşlerin görülmesini istediği konular dışında neredeyse hiçbir şeyi göremiyor. Müslümanların gündem dışı konularla ilgili dikkatleri de kaybolmuştur. Bu durum, ahlâki bilincin de kaybolduğunu gösteriyor. Ahlâki bilinç kaybolduğu için çağın baskın kültürü karşısında kayda değer bir şey yapılamıyor.
Hangi konu ele alınsa, Müslümanlar adına hep zaaf, eksiklik, disiplinsizlik ve yetersizlik görülmektedir. Müslüman toplumlar kültürel çürüme ile karşı karşıya oldukları halde bu çürümenin farkında değiller. Çünkü yüzeylere yönelik ilgiyi alışkanlık haline getirmişler, kapsamlı bakış ve düşünüş yeteneklerini yitirmişlerdir.
Müslümanlar, kendilerine dayatılan hayat tarzlarıyla, kültürlerle ve siyasal modellerle umutlarını somutlaştırmaya çalışıyorlar. Oysa umutların somutlaşması için İslami bilinç gerekir. İslami bilince sahip olmaksızın İslami birikime sahip olmanın bir değeri yoktur. Yerel, seküler, liberal sınırlar içerisine kapatılan bir zihnin İslami bilinç üretmesi ise zaten beklenemez. Kaldı ki Müslümanlar modern ya da geleneksel statükoyla uzlaştıkları için Müslüman zihninin inşası konusunda bir arayış içerisinde de değildir.
Müslüman zihinler, ideolojik ve entelektüel bir fırtınaya maruz kalmış, başka zihinlerin ağına düşmüştür. İslami gerçekliğin bir bütünlük içerisinde nasıl ortaya konulacağını düşünenlerin sayısı yok denecek kadar azdır. Entelektüel kadrolar, cemaatler dönüştürücü eleştiriler yapamıyor, çözümlemeler üretemiyor. En kötüsü ise zihinsel sömürge durumunda bulunulduğunun farkına varamamış olmalarıdır. Ne geçmişi eleştirel olarak yorumlayabilecek bir tarih bilincine ne de geleceğe yönelik yeni bir ufuk açmayı başarabilecek bilgiye, bilince sahipler.
Siyasetin toplumsal alan üzerinde hegemonya kurduğu bir dönemden geçilmektedir. Topluma ait ne varsa, tamamı siyasal prizma içinden süzülerek anlam kazanmaktadır. Giderek donuklaşan, birleştirmekten ziyade ayrıştıran, içine kapanan, başkalarını anlama hususunda pek de çaba göstermeyen hem İslam dünyasını hem de Batı’yı yalnızca siyasal saikler üzerinden okuma ucuzluğuna kapılan Müslüman entelektüellerin adeta seri üretiminin yapıldığı bir zamandan geçilmektedir. Bu durum, Müslüman toplumlarda büyük bir entelektüel krizin yaşandığını göstermektedir. Bu kriz, zihinsel tahribatın bir sonucudur.
İslami gerçeklikten uzaklaşıldığı için İslam, Kur’an’a göre değil ya seküler ya da geleneksel kalıplara göre tanımlanmaktadır. Bu sorunları aşabilmek için dünyada olup bitenleri bütün boyutlarıyla görüp yorumlayabilecek, sağlıklı ve adil çözümler üretebilecek evrensel zihinlerin yetiştirilmesi gerek. Bu doğru ama zihinsel daralmanın hâkim olduğu toplumlarda evrensel zihinlerin yetişmesi kolay değildir. Zihinsel daralmanın neden olduğu tahribat yüzünden kötülüklerle mücadele edilemiyor, vicdanlar harekete geçirilemiyor.
Müslümanların zihni, içi insani olmayan düşünce, kavram ve değerlerle işgal edilmiş durumdadır. Müslümanlar, neredeyse hiçbir alanda, vahyin tanıklığını yapabilecek bilinçte ve güçte değildir. Müslüman toplumlar uzun zamandan beri modern dünyanın meydan okumasına bir cevap üretememektedir. Akla veda edenlerin gelecekleri yer buraya kadardır.
Müslümanlar akla veda ettikleri gün tarihe de veda ettiler. Yeniden tarihe dönmek isteniyorsa aklın yeniden devreye girmesi gerek. Bu akıl, araçsal bir akıl değil vahiyle uzlaşmış akıldır. Zira modern zamanlarda ilahi vahyin denetiminden bağımsızlaşan akıl, ideolojilerin emrine girmiştir maalesef. Aklın, ideolojilerin emrine girmesinden sonra bütün bilgi alanları sorunlu hale gelmiştir. Bu nedenle öncelikle vahiyle uzlaşmış bir akla ihtiyaç var; aksi halde hiçbir sorun çözülmez.
Müslümanlar yalnızca akla değil, meşverete de veda ettiler. Özellikle Raşid Halifeler döneminde büyük ölçüde varlığını sürdüren ama tam bir kurumsal yapıya dönüştürülemediği için daha sonraları önemsenmeyen “şura” ilkesinin terk edilerek yetki ve sorumlulukların saltanat yapısında toplanmasıyla birlikte Müslümanlar düşünce üretemez olmuştur. Zira çoban-sürü mantığı sonucunda Müslümanlar her şeyin çözümünü yönetimden beklemiştir. Çoban-sürü mantığında yetki ve sorumluluklar çobana aittir. Sürünün ne yetkisi ne de sorumluluğu vardır. Sürüye düşen, çobanını takip etmektir. Bir zaman sonra çobanın yanlışları bile doğru kabul edilir. Bir Meksika atasözüdür; “Çoban yolunu kaybettiğinde sürünün bundan haberi olmaz.” Yaşadıkları dönemlerde pek de olumlu bir şey yapmadıkları halde bazı emirlerin, sultanların, padişahların kutsallaştırılması, arkalarından dualar edilmesi tipik bir sürü mantığından başka bir şey değildir.
İslam, Müslümanların yetki ve sorumluluk üstlenmesini isterken, saltanat düzeninde Müslümanlar üzerinden yetki ve sorumluluk kaldırılmıştır. Bu da tefekkür etmeyen, çalışmayan, araştırmayan, kafa yormayan, değer üretmeyen insanlardan müteşekkil bir toplumun oluşmasına neden olmuştur. Böyle bir düzende Müslüman zihninin daralmaması mümkün mü?
İslam’ın ilk yıllarında Müslümanların bilinç ufukları oldukça genişti. Müslümanlar tarihe siyasal, kültürel, ahlâki bir gerçeklik olarak girmişlerdi. Onlar dünyanın ve tarihin farkındaydılar. Zihinsel sınırları evrensel anlamda genişlemişti. Büyük düşünceler üretip büyük zihinler yetiştirdiler o dönemde. Sonraki dönemlerde ise yeni bilgi ve içerik üretilmediği için büyük bir zihinsel daralma başlamıştır. Kendi coğrafi sınırlarına, geçmişe kapandıktan sonra Müslüman toplumlar büyük düşünceler üretememiş, büyük zihinler yetiştirememiştir artık. Bu da giderek her bakımdan büyük bir çöküşe neden olmuştur.
Bugün yaşanılan din geçmişin yorumlarıyla yaşanan bir dindir. Geçmişte üretilen düşüncelerle günümüze cevap verilmeye çalışılmaktadır. Bu nedenle birçok alanda bir tıkanma söz konusudur. Geçmişe özlem duymak bugünün sorunlarını çözmeye yardımcı olmuyor maalesef.
İslam toplumlarında vahiyden uzak; menkıbelerle, efsanelerle, rüyalarla süslenmeye çalışılan bir din algısı etkisini sürdürmektedir. Sanki kıyamete kadar ortaya çıkabilecek bütün sorular cevaplanmış gibi ictihad akla hiç gelmemektedir. Oysa âlimlerin, entelektüellerin içtihadı konuşmaları gerekir. Bu yanlışların, bu durgunluğun, bu nemelazımcılığın devam etmesine göz yumulamaz.
Kültürel içerik üretilmediği için neoliberaller döneminde hayatın bireyselleşmesi karşısında hiçbir varlık gösterilememektedir. Müslüman toplumların gündeminde zihinsel bir mücadelenin olmaması düşündürücüdür. Hiçbir tartışmanın tarafı olmayan Müslümanlar zihinsel savaş veremiyor, hiçbir şeyle hesaplaşamıyor. Geleneği kutsallaştıran zihniyet dünyasının çağın dayattıklarıyla hesaplaşması mümkün değildir.
Zihinsel bir hicrete ihtiyaç var. Müslümanca düşünme, duyma ve yaşama melekelerini inşa edecek bir hicrete… Mevcudun ilerisine geçmek için… Tefekkür ettikçe aşılacak engeller. Tefekkür ettikçe görülecektir Müslümanların bütün hücrelerinin birbiriyle bağ kurdukları. Tefekkür ettikçe genişleyecek, işlevini yerine getirecektir Müslüman zihni. Çöküşten kurtulmak mümkün mü bu zihin devreye girmeden?
Müslüman zihni, vahyi kurallar ve akıl sayesinde bilinç olarak sürdürülen faaliyetleri anlama, kavrama yetisidir. Müslüman zihni, bilinçli ve bilinçsiz bütün faaliyetleri kendi merceğinden geçirerek İslam’ı ve Müslümanları en kolay şekilde korumayı, geliştirmeyi amaçlayan, bu nedenle de mantık süreçlerini aktaran düşünceleri oluşturan mekanizmadır. Müslüman zihni, vahyin ve aklın eşliğinde kararlar oluşturup bu kararları eyleme dönüştürmeyi sağlayan, bilgi ve görgülerden Müslümanlara yararlı olanları seçip diğerlerini ayıklayan bellektir. Müslüman zihni, bütüncül bir zihindir; Yaratıcı’yı birler, yaratılanı bütünler. Parçacı ve parçalayan bir zihin değildir Müslüman zihni.
Müslüman zihin inşa edildiği takdirde Müslümanca bir hayatın yaşanabileceği bir ortam da inşa edilmiş olur. Kaynağı vahiy olan Müslüman zihni inşa edilmeden Müslüman kişilik de ortaya çıkmaz. Mekke dönemine bakıldığında, öncelikle o dönemin bütün kurallarıyla bağların kesildiği ve o bağlardan tamamen arınmış bir Müslüman zihninin inşa edildiği görülecektir.
Müslüman zihni, seküler zihin gibi hayattan kopuk değildir. Müslüman zihni, ilahi kaynaktan aldığı ruhla zaman-mekân sınırlarını aşan deruni bir ufuk üzerine kurulmuştur çünkü. Müslüman zihni, insanlığın insanca bir hayat kurabilmesinin tek umut kaynağıdır.
“Müslüman zihni nasıl inşa edilecek?” sorusu yöneltilebilir.
Müslüman zihnin inşası geleneksel ve modern düşünce kalıplarının işgalinden kurtulmak ve vahiyle arınıp özgürleşmekle mümkündür. Zihinleri kuşatma altında olanlar bu kuşatmaları yarmadıkça vahye uygun düşünce ve özgün modeller üretemezler. Öncelikle çağın dayattıklarını reddetmek gerek. Çağın kirlerinden uzak durmak… Çağı iyi tanımak ama çağla olan bütün bağları koparmak… Aksi halde İslam’la sahici, verimli bir ilişki kurulamaz. Çağın dayattıklarını reddetmeden İslam’la kurulacak ilişki genellikle çağın dili, kavramları, bakış açıları üzerinden kurulacak bir ilişki olacaktır. Bu da daha fazla körleşmeye, daha fazla idrak kapılarının kapanmasına neden olacaktır.
Rasulullah büyük bir zihinsel dönüşümü gerçekleştirmiştir. Şirk toplumuna ait kavramlar, anlayışlar yerle bir edilerek onların yerine vahye uygun kavramlar, anlayışlar yerleştirilmiştir. Çünkü bütün değişimler, gelişimler zihinde başlar, oradan davranışlara yansır.
Zihin Müslümanca işlemeyince davranış da Müslümanca olmuyor. Bu nedenle Müslümanlar kendi medeniyetlerini de yeniden kuramıyor. İslami bir idrak, düşünme, duyma, yaşama biçimi ve İslami bir dil ve duyarlılık olmadan yeni bir medeniyetin inşası mümkün değildir.
Müslümanlar, durgunluk, edilgenlik, yüzeysellik içerisinde bulundukça düşüncelerini çoğaltamaz, evrensel İslami temsil sorumluluğunu üstlenemezler. Evrensel İslami temsil sorumluluğunu üstlenebilmek için çağın yerleşik sistemlerinin sınırlarının aşılması gerek. Bu sınırları aşamayanlar söz konusu sistemlere kolaylıkla entegre olurlar.
Yalnızca yerleşik sistemlerin sınırlarının aşılması yetmez, çağın çok yönlü tehditlerine karşı Müslümanların birçok bakımdan donanımlı olması gerek: Sorumluluk almak… Düşünce derinliğine ulaşmak için okumak, araştırmak… Eleştiri ve önerilerde bulunmak… Sürekli değer üretmek… Sorgulamak… İslam ahlâkından ödün vermemek…
Müslümanların, zihinsel kuşatma karşısında İslami dünya görüşüne dair bağlılıklarını, yaklaşımlarını yeniden gözden geçirmeleri gerek. Hele de süreçlerin çok hızlı yaşandığı bir dünyada… Kültürel dünyaları, algıları Batı tarafından şekillendirildiği için Müslümanların bağımsız bir düşünce ve kültür dünyaları yoktur maalesef. Bir zihinsel dönüşüme ihtiyaç var. Zihinsel dönüşümü beceremeyenlerin özgün İslami bakış açısına sahip olmaları mümkün değildir. Yeni bir zihinsel dönüşüm ise yeni bir İslami terminoloji üretmekle mümkün olabilir ancak. Zira büyük zihinsel dönüşümler kendiliğinden olmaz.
İlgili Yazılar
Tevrat’tan Siyonizm’e: Seçilmiş Katiller
Halklar sana kulluk etsin,
Uluslar boyun eğsin.
Kardeşlerine egemen ol,
Kardeşlerin sana boyun eğsin.
Sana lanet edenlere lanet olsun,
Seni kutsayanlar kutsansın.”
Çocukluğun Görsel Devinimi: Teyakkûz Hâlleri
Yorgun bedenler, bıkkın gönüller… Kendilerine bile izahını yapamadıkları bir çağda her türlü ikilemin kıskacında aradıklarının derman sunamamasının verdiği sancıyla can çekişmekteler.
Yalnız değiller; yalnız değiliz…
Muhabbet ve merhametin, sadakat ve adaletin, kanaat ve sabrın, itaat ve istişarenin, saygı ve sevginin tasfiye edildiği bir toplumda, ebeveyn çaresizliği arasına sıkıştırılmış çocukların dünyasına dair bir şeyler söylemek için önce onları tanımak gerekiyor. ‘Tanım’lamanın işimize gelen ve rahatsızlık vermeyen tarafı, ‘tanıma’yı silikleştirdiği için bilimsel tasnifler “çocuğa göre” olması gereken davranışlarımızı mekanikleştirmeye başlıyor. İlişkilerin ‘ne’ üzerinden ve ‘ne ile’ kurulacağı karmaşası, ‘tekno-çağ’ın mekanik her aracını tutarsız ilişkiler sarmalında asgari saçmalık seviyesine taşımayı kolaylaştırıyor.
Kalpsiz Bir Dünyadan Kalpsiz Bir Algoritmaya
Bilim insanları, etik konularını çalışanlar, politika yapıcılar vs. biyo-teknoloji ile siber-teknoloji (yapay zekâ) kesişmesinin ne gibi sonuçlar doğuracağı üzerinde düşünmesi gerekir. Zira sentetik biyoloji ile yapay zekâ teknolojilerinin sağlıklı ve güvenli biçimde ilerlemesi için böylesi bir sorumluluğa ihtiyaç var. Yapay zekânın tasarımı ve uygulanması süreçleri gittikçe karmaşıklaşması kontrolü, denetimi ve düzenlenmesini zorlaştıracak görünüyor.
Dünyanın Boyasıyla Boyanmış Yüzler
“İhtiyaçlar ile bu ihtiyaçları karşılayan kaynaklar arasında bir uyumsuzluk vardır. İnsanın ihtiyaçları sınırsız, kaynaklar ise kıttır.” argümanı yıllarca üçüncü sınıf köşe yazarlarından sözde alanlarında uzman ekonomi profesörlerine kadar tüm kapitalist ideologlar tarafından savunulmuş, küçük revizyonlardan geçirilerek ders kitaplarında da yer almıştır.
Günah ve Tövbe İlişkisine Sınır Kavramı Üzerinden Varoluşsal Bir Bakış
Yaratılmış olanı Yaratıcıdan ayıran en temel özelliklerden biri de sınırlı ve sonlu olma durumudur. Bir varlık hâline gelme durumunun söz konusu olması her daim soyut ya da somut sınırların çizilmesiyle mümkün olur. Çünkü sınırsızlık ya da sonsuzluk aslında bir çeşit yokluk formu olarak da düşünülebilir; bu sebeple bu hikâye aynı zamanda yokluktan varlığa, ademden Âdem’e geçiş hikâyesidir.