İslam dünyasında zihni daralmaya yol açan belli başlı faktörleri şöyle sıralayabiliriz:
Dinin Araçsallaştırılması
Ulusalcılık
Araçsal Metinlerin Kutsallaştırılması
Laiklik ve Deizm
Mezhepçilik
DİNİN ARAÇSALLAŞTIRILMASI
Din, tarih boyunca iki tür araçsallaştırma ile karşı karşıya kalmıştır. İlki bizzat dinin içinden, diğeri ise dinin dışından yapılan araçsallaştırmadır. Dinin araçsallaştırılmasında en önemli faktör sosyal olaylarda merkezi bir rol oynamasından dolayıdır. Dinin toplumsal ve siyasal olaylarda halkı etkileme gücü, dini araçsallaştırmaya çalışan iki kesim tarafından da hoyratça kullanılmıştır.
Araçsallaştırma, dini bir başka projenin gerçekleştirilmesi için araç olarak kullanmaktır. Burada temel amaç dine hizmet etmek değil, bir başka projenin gerçekleşmesi için dini kavramları manipüle etmektir. Dini araçsallaştırmanın en temel dinamiği, dinin temel kavramlarını semantik müdahaleye uğratarak, uygulanacak projeye uygun olarak tanımlamaktır.
Türk siyasi hayatı boyunca sağ-muhafazakâr-milliyetçi partiler ile sol-Kemalist partiler dini kendi politikaları için araçsallaştırmışlardır. Bu partiler tarafından iktidar araçlı olarak kullanılan din dili, iktidara eriştikten sonra unutulmuş, dindarların talepleri göz ardı edilmiştir.
İslam tarihinde bu amaçla yaşanan ilk büyük kırılma Haricilerin başrol oynadığı Sıffin Savaşı sırasında yaşanan Hakem Olayı’dır. Hariciler, Kur’an ayetlerini araçsallaştırarak kendi amaçları uğruna kullanmışlardır. Emevilerin iktidar olma ve iktidarlarını sürdürme sürecinde Muaviye’nin kullandığı siyasal uygulamalar, dinin araçsallaştırılmasının en önemli örnekleridir.
Öyle görülüyor ki din, tarih boyunca hem içeriden hem de dışarıdan araçsallaştırılırken, diğer yandan dine samimi olarak hizmet edenlerle dini araçsallaştıranların mücadelesine sahne olmuştur.
Araçsallaştırma aynı zamanda ibadetlerdeki biçim, içerik ilişkisiyle ilgilidir. Dini araçsallaştıran bir zihin, ibadetlerin biçimsel yönüne büyük özen gösterir. İçerik anlamını yitirince mânânın yerine görünüş geçer. Dinin araçsallaştırılmasındaki asıl amaç dine hizmet etmek değil, dindar görünmenin avantajlarından yararlanmaktır.
İslami semboller ve bu sembolleri kullananların davranışları ile ahlâki derinlikleri arasındaki farklılık önemli. Bir taraftan sakal, sarık ve cübbe gibi sembollerde ısrar eden ama yalan söylememek, verdiği sözü tutmak, ticari ahlâka sahip olmak, borcunu zamanında ödemek gibi çok daha önemli davranışlar konusunda duyarsız davranan insanlar çok açık bir çelişki içindeler. Yalan söylememek, verdiği sözde durmak, emanete hıyanet etmemek, çalıştırdığı işçinin ücretini tam olarak vermek; sakal, sarık ve cübbeden çok daha önemlidir. Sakal, sarık ve cübbe giymenin yalan söylememek, ahlâklı olmak, borcunu zamanında ödemek gibi davranışların önüne geçmesi, içeriğin anlamını kaybetmesi sonucu şeklin yüceltilmesi ile ilgilidir.
Kur’an, aldatıcının Allah ile aldatması konusunda bütün insanları uyarmaktadır. Demek ki Allah adı anılarak aldatmak da mümkündür ve bu dini araçsallaştırmanın diğer adıdır. Bu tür yapılanmalar bir taraftan insanları tedirgin ederken, diğer taraftan deist bir kültürün yaygınlaşmasına zemin hazırlamıştır.
ULUSALCILIK
İslam ve ulusalcılık arasındaki ilişki yıllardır tartışılır durur. Aslına bakılırsa Avrupa’da çoğunlukla dinle bağlantılı olmayan seküler bir düşünce biçimidir ulusalcılık.
Ancak ülkemize geldiğimizde gerek İslami önderlerin bazı değerlendirmeleri gerekse milliyetçi muhafazakârın kültürel bir İslam yorumunu benimsemeleri, ulusalcılık-İslam ilişkisini daha da karmaşık hale getirmiştir.
Türkiye’de İslam ve ulusalcılığın iç içe girmesinin en önemli nedenlerinden biri, Cumhuriyetin kuruluşundan beri baskı altına alınan İslam düşüncesinin kendini muhafazakâr-milliyetçi bir kanaldan ifade etmesidir.
İslam’ın herkesi bağlayan evrensel mesajı, üstünlüğün sadece takvada olduğu, renklerin ve dillerin farklılığının Allah’ın ayeti olduğu, insanların mensup oldukları kavimlere, bölgeye, konuştukları dile ve yaşadıkları tarihsel geçmişle ayrıcalık taşıyamayacağı; insanların ontolojik düzlemde bir tarağın dişleri gibi eşit olduğunu ve en önemlisi biz atalarımızdan böyle gördük anlayışının beslediği bakış açısını Kur’an’ın asla benimsemeyeceğini biliyoruz.
Bir Müslüman, etik, epistemolojik ve ontolojik düzeyde kapitalist, sosyalist, faşist olamayacağı gibi ulusalcı da olamaz. Çünkü Yaratıcı, insanları en güzel isimle isimlendirdiğini Kur’an’da belirtiyor.
Kur’an’da millet kavramı hiçbir yerde, modernitenin tanımladığı anlama gelmez. Bundan dolayı İbrahim milleti veya millet-i İbrahim denir. Yani aynı inanca sahip insan topluluğu, dahası ümmet anlamına gelir. Millet kelimesini ümmetin karşısında konumlandırmak, olsa olsa ulusalcı-milliyetçi aklın yüzeyselliği olabilir. Kur’an’da etnik aidiyeti anlatmak üzere kullanılan kavram kavimdir.
İslam ve milliyetçilik konusu aşılması gereken arkaik bir tartışmadır. Bilim, felsefe, sanat, arkeolojik verilerle elde edilen hiçbir veri Kur’an ilkelerinden üstün değildir. Şurası açık ki Kur’an, ulusalcı milliyetçiliği veya başka bir ideolojiyi onaylayacak bir perspektife sahip değildir. Çünkü Kur’an, kendi sistematiği içinde bir bütünlük gösterir. Bu yüzden herhangi bir ideolojiyi onaylayan bir söylem Kur’an’dan üretilemez. Tekil ayetleri referans alarak sosyalizm, ulusalcılık, milliyetçilik, liberalizm ve muhafazakarlık gibi ideolojik söylemlere meşruiyet aramak Kur’an bütünlüğüne aykırı bir yöntemdir.
Ulusalcı- milliyetçi retoriğin bakış açısını ilk Müslüman olduğu sırada Fars ve Türkler de yansıttılar. Ancak Türkler Farslar kadar entelektüel alanda birikime sahip olmadıkları için kendilerini askeri alanda gösterdiler. Müslüman olmalarına rağmen eski geleneklerini sürdürmeye çalıştılar. Kur’an, bu tip yaklaşımları olanları Bedeviler üzerinden açıkça uyarmıştır. “Ey iman edenler, iman ediniz.” Kadim Fars geleneği Şiilik üzerinden, Türk geleneği ise tasavvuf üzerinden İslam’a sızarak değişik yorumlara kapı araladılar. Bugün “Anadolu İslam’ı” veya “Türk İslam’ı” denen anlayış, kökeninde, Orta Asya’dan gelen Pagan geleneklerin İslam içinde üstelik İslami kavramlara semantik müdahalede bulunarak kendini yeniden üretmesinden ibarettir.
Bilginin küreselleştiği bir çağda artık söyleyecek sözü olan avantaj sağlayacaktır. Kur’an bu konuda meydan okuyucu bir tavra sahiptir ve bâtılı sabun köpüğü ile tanımlamaktadır. Gelecek sözün gücüne inanan ve sözün namusunu koruyanların olacaktır. Bu Ali Şeriati’nin deyimiyle geleceğin “kitabın, terazinin ve demirin” dini olan İslam’ın olacağının açık işaretidir. Zira entelektüel tartışmanın olduğu yerde İslam’la yani hakikatle mücadele edebilecek hiçbir bilgi yoktur.
Milliyetçiliğin deist bir kültürün oluşumuna katkısı inkâr edilemez düzeydedir. Nihayetinde modern–ulus devletlerin temel ideolojilerinden biri milliyetçiliktir. Batı dışı toplumlarda deist kültür üzerinden yürüyen modernleşme politikalarının bir ayağı laiklik, diğer ayağı ise milliyetçiliktir.
ARAÇSAL METİNLERİN KUTSALLAŞTIRILMASI
İslam düşüncesi de çoğu kez aracı metinlerin hakikati anlama faaliyetinin önünde oluşturduğu bu sorunla karşı karşıya gelmiştir. Bu sorunun farkına varan seçkin zihinlerden biri, devasa bir tefsir yazan Seyyid Kutub olmuştur.
Seyyid Kutub “Fî Zılâli’l-Kur’an” adlı devasa eserinde Enfal suresini tefsir ederken, yazdığı tefsirin amacının Kur’an’la tanışmak olduğunu, bu işlev yerine geldiğinde eserinin bir tarafa bırakılması gerektiğini savunur. Kutub’a göre asıl amaç insanın Kur’an’la tanışmasının önünü açmaktır. Öyle görülüyor ki Kutub, kendi eseri etrafında oluşacak yüceltmenin amacını gölgede bırakacağından endişe ediyordu.
Araçsal metinlerin kutsallaştırılması ve asıl metni gölgede bırakmasından, başka kişiler de çoğu kez aynı kutsallaştırmanın kurbanı olmaktadır. İslam tarihi boyunca araçsal metinlerin kutsallaştırılmasının endişesi yaşanmıştır. Seyyid Kutub’la benzer endişeleri paylaşan Said Nursi de kendi etrafında oluşabilecek kutsallaştırmadan çekindiği için yazdığı metinleri (Risaleler) öne çıkarmış, böylece metin merkezli bir anlayış oluşturmaya gayret etmiştir. Çünkü O, yazdığı risalelere, kişileri İslam’la tanıştırmak ve asli sorun olarak gördüğü imanı kurtarmak misyonunu yüklemiştir. Ancak ne kendisi ne de metinler kutsallaştırma akıbetinden kurtulmuş, asıl metnin önünde bir engel oluşturmaya başlamıştır. Bu durum çoğu İslam düşünürünün de başına gelmiştir.
Aracı metinler ve kişilikler etrafında oluşturulan söylemler, bir ideolojiye veya dini anlayışa yaslanarak bağlanılan örgütsel ve cemaat yapıları, zamanla özgür düşüncenin ve hakikat arayışının önünde bir engele dönüşürler. Bu yapıların içinde kişiler artık kendisi olmaktan çıkmış, ideolojik bir robota dönüşmüştür. Onun için önemli olan grubun etrafında oluşan ideolojik veya dini söyleme kendisini adamasıdır. Bu insanlar ölümü göze alabilecek, hayatından vazgeçmeyi göze alacak kadar samimidir. Bu tür yapılarda eleştirel düşünce, farklı ve değişik düşünceler, hele kendi cemaatine veya örgütüne karşı geliştirdiği fikirler kolaylıkla tekfir edilmesini, hain, işbirlikçi olarak damgalanmasını beraberinde getirir.
Kesin olan şu ki, hiçbir dini yorum ve ideolojik söylem doğası gereği mekân ve zamanı aşarak bütün zamanlar için evrensel bir değer oluşturamaz. Pratik anlama anlamında bu tür metinlerin oldukça önemli bir işlevi olduğu açıktır.
Burada en önemli nokta insanı kendini bilme faaliyetini kesintisiz sürdürmesidir. “Kendini bilen Rabbini bilir” şeklinde ifade edilen anlayış, anlam arayışında kendini bilme faaliyetini öne çıkaran bir yaklaşımı ifade eder. Bu, kişinin en önemli entelektüel faaliyetidir. Bu arayışta aracı metinlerin amacı, ideolojik ve düzene uygun bir anlayış oluşturma ve bu doğrultuda insanlar yetiştirmek olmamalıdır.
Aracı metinlerin amacı bireyi Kur’an’a yakınlaştırmak, onunla tanıştırmaktır. Bunun için ön koşulsuz, ideolojik kurgudan uzak, önyargılardan arınmış bir zihinsel tutuma sahip olmak gerekir. Etnik, kültürel, siyasal, mezhebi aidiyetleri içinde kalan, bunları aşmayı başaramayan insanın hakikate ulaşması mümkün değildir.
Örgüt veya cemaat kültürünün esiri olan insanlar, aracı metinleri karşısındakini suçlamak, kendi faşizmini ise kutsallaştırmak için kullanırlar. Böylece kendi grubunun dışındaki bütün insanları potansiyel düşman olarak kabul ederler.
LAİKLİK VE DEİZM
Laiklik ile deizm anlayışı arasında kurulan bağlantı son derece anlamlıdır. Laikliği savunan düşünürlerin tamamına yakınının deist bir anlayışa sahip olduğu biliniyor. Din ve yaşam arasındaki bağı koparmak için kuşkusuz evrene ve insana müdahale etmeyen (Vahiy, denetleme ve yargılama olmayan) bir din anlayışına ihtiyaç var. Deizm, bu iddiayı temellendirir. Tanrı bu evrene ve insana karışmıyorsa, devleti, toplumu ve insanı sadece aklın koyacağı kurallar içinde inşa edebiliriz. Oysa İslam, insanı, yaptığı her hareketinden sorumlu tutar. Kur’an, hayatın ve ölümün insanın denetlenme araçları olduğunu hatırlatır. İnsan ahirette bu dünyada yaptıklarından yargılanacaktır. Yani Müslüman zihin hayatın hiçbir anını Allah yokmuş gibi yaşayamaz. Bu anlamda tanımlanan laiklikle İslam arasında aşılmaz bir duvar olduğu açıktır. Hayatı dinin ilkeleri dışında tanımlamak için deist bir Tanrı anlayışına sahip olmak gerektiği açıktır.
Deizmi savunan insanların, yüksek oranda din adamlarından, din adamlarının kullandıkları yöntemden, din adamlarının girdikleri tartışmalardan, izledikleri dini programlardan etkilenerek deist olduklarını iddia etmeleri, aslında sorunun nereden kaynaklandığını da gösteriyor. Deizme varan insanların geleneksel yapılardan, tarikat ve cemaatlerden çok, modern iletişim araçlarındaki tartışmalardan etkilenerek deizme vardıklarını söylemek de mümkün. Kuşkusuz dini temsil eden kişilerin yetersizliği de bir etken olabilir. İslam’ın doğru temsillerinin yeterli derecede etkili olmaması da önemlidir.
Öyle görülüyor ki din üzerine kuşku oluşması ve bunun sonucunda deizme yönelme, bir taraftan Cumhuriyet modernleşmesinin uyguladığı laiklik politikasıyla, diğer taraftan da İslam adına hareket eden ve dini kendi çıkarları için araçsallaştıran cemaatlerin sorunlu din anlayışıyla ilgilidir.
Deizm ve diğer din ile mesafeli ideolojilere insanımızın kapılmasını istemiyorsak, yapılacak olan; dinin sahih metinleri üzerinden doğru bir anlatımını sağlamaktır.
MEZHEPÇİLİK
İslam, başından beri farklı anlayışların içinde temsil imkânı bulduğu büyük bir kültür ve medeniyetin adıdır. Ancak erken zamanlardan beri farklı anlayışların genel ifadesi olan mezheplerin, entelektüel farklılık ve gelişime hizmet etmekten çok çatışmanın ve ayrışmanın yuvaları haline gelmesi, konunun İslam dünyasının bugünü ve geleceği açısından çok önemli olduğunu göstermektedir.
Bir dinin yayılması, yeni sorunlarla karşılaşması, diğer kültürlerin etkileri ve ayetlerin farklı yorumlanması gibi nedenlerle değişik düşüncelerin ortaya çıkması son derece doğaldır. Doğal olmayan; bilgi düzeyi ne olursa olsun, bir beşerin bilgi düzeyi ile Allah’ın bilgi düzeyini karıştırmaktır. Beşer, tarih ve kültürle kuşatılmıştır ve konumu gereği yanılgıya açıktır. İlah ise zaman ve tarih dışıdır ve bilgisi hatadan arınıktır. Hiç kimse kim tarafından üretilirse üretilsin, bir dini yorumu yegâne dini yorum diye ortaya koyamaz.
Hilafet konusu ve Hz. Ali devrinde yaşanan olaylar, ihtilafların ana kaynağının siyasal olduğunu göstermektedir. Zaman içinde dünyanın aktüel sorunlarının çözümü konusunda yaşanan fikir ayrılıkları da ihtilaflar konusunda etkili olmuştur.
Hiçbir mezhep imamının -konumu, bilgisi ve kapasitesi ne olursa olsun- görüşleri dinle eşitlenemez ve onun üzerine çıkarılamaz. Herhangi bir mezhep adına ileri sürülen düşünceler, doğası gereği tarihseldir, dönemseldir ve zamana karşı dayanıksızdır.
Hiçbir mezhep, kendini hakikatin tek temsilcisi olarak görüp diğer mezhepleri bâtıl ilan edemez. Bu tutum fanatizmi artıracağı gibi, düşünsel gelişimi de büyük ölçüde öldürür.
Asıl sorun mezheplerin çokluğu değildir. Mezheplerin çokluğu entelektüel anlamda dinamizmin kaynağıdır. Sorun, mezhep konusunda kendi dışındaki mezheplere karşı takınılan inkârcı ve dışlayıcı tavırdır.
Öteki” sosyolojik bir terim olarak din, etnisite, dil ve kültür acısından farklı olan toplumsal kategorileri ifade etmektedir. Burada sorun ötekinin varlığı ile ilgili değil, onunla gerçekleştirilecek ilişkinin niteliğidir. Bir devleti totaliter veya demokratik hukuk devleti yapan da öteki olarak algılananlara karşı yürüttüğü politikalarla ilgilidir.
Müzik, sesin bestelenip icra edilen ve böylelikle üretilip tüketilen bir kültür öğesinden ziyade, üzerinde felsefi düşüncelerin kabuk bağladığı, aynı zamanda kültürel, sosyolojik, psikolojik, siyasal ve ekonomik bağlamları olan bir fenomendir.
Şu soruların yöneltilmesi gerek: Kendimiz olmamız için ne kadar izin verilmektedir? Kendi kararlarımızla mı yoksa başkalarının kararlarıyla mı hareket ediyoruz? Özgür irademizle mi meylettiğimiz şeylere yöneliyoruz? Sosyal medyayı sürekli takip eden birisi takip ettiklerini kendi tercihleri ile mi gerçekleştiriyor?
İbn Haldun’un Mukaddime adlı eserini üzerine kurguladığı üç temel kavramsallaştırma vardır. Bu kavramsallaştırmalar; ümran ilmi, tavırlar nazariyesi ve asabiyettir. İbn Haldun’un ümran ilmini kuruş sebebi yukarıda bahsettiğimiz meraklı kişiliğiyle yakından ilgilidir.
Bütünsel Yaklaşım son dönemde İslâmî metinlerin bilimsel bir perspektifle tetkik edilmesini konu edinen metot önerilerinden birisidir. Aynı zamanda Mehmet Apaydın’ın doktora tezi olan bu metot, araştırmacılara geçmiş dönemde metinlerin anlaşılması maksadıyla uygulanagelen yöntemlerden farklı bir yol önermektedir. Bu çalışmada gerek İslâmî ilimler alanında uzmanlaşmış gerekse ilgili araştırmaları yakından takip eden okuyucu kitlesi açısından bu metodun neler önerdiği ve gelecekte ne tür sonuçlar verme potansiyeline sahip olduğu hususunu irdelemeye çalışacağız.
Müslüman Zihnin Daralmasındaki Toplumsal ve Siyasal Sebepler
İslam dünyasında zihni daralmaya yol açan belli başlı faktörleri şöyle sıralayabiliriz:
Din, tarih boyunca iki tür araçsallaştırma ile karşı karşıya kalmıştır. İlki bizzat dinin içinden, diğeri ise dinin dışından yapılan araçsallaştırmadır. Dinin araçsallaştırılmasında en önemli faktör sosyal olaylarda merkezi bir rol oynamasından dolayıdır. Dinin toplumsal ve siyasal olaylarda halkı etkileme gücü, dini araçsallaştırmaya çalışan iki kesim tarafından da hoyratça kullanılmıştır.
Araçsallaştırma, dini bir başka projenin gerçekleştirilmesi için araç olarak kullanmaktır. Burada temel amaç dine hizmet etmek değil, bir başka projenin gerçekleşmesi için dini kavramları manipüle etmektir. Dini araçsallaştırmanın en temel dinamiği, dinin temel kavramlarını semantik müdahaleye uğratarak, uygulanacak projeye uygun olarak tanımlamaktır.
Türk siyasi hayatı boyunca sağ-muhafazakâr-milliyetçi partiler ile sol-Kemalist partiler dini kendi politikaları için araçsallaştırmışlardır. Bu partiler tarafından iktidar araçlı olarak kullanılan din dili, iktidara eriştikten sonra unutulmuş, dindarların talepleri göz ardı edilmiştir.
İslam tarihinde bu amaçla yaşanan ilk büyük kırılma Haricilerin başrol oynadığı Sıffin Savaşı sırasında yaşanan Hakem Olayı’dır. Hariciler, Kur’an ayetlerini araçsallaştırarak kendi amaçları uğruna kullanmışlardır. Emevilerin iktidar olma ve iktidarlarını sürdürme sürecinde Muaviye’nin kullandığı siyasal uygulamalar, dinin araçsallaştırılmasının en önemli örnekleridir.
Öyle görülüyor ki din, tarih boyunca hem içeriden hem de dışarıdan araçsallaştırılırken, diğer yandan dine samimi olarak hizmet edenlerle dini araçsallaştıranların mücadelesine sahne olmuştur.
Araçsallaştırma aynı zamanda ibadetlerdeki biçim, içerik ilişkisiyle ilgilidir. Dini araçsallaştıran bir zihin, ibadetlerin biçimsel yönüne büyük özen gösterir. İçerik anlamını yitirince mânânın yerine görünüş geçer. Dinin araçsallaştırılmasındaki asıl amaç dine hizmet etmek değil, dindar görünmenin avantajlarından yararlanmaktır.
İslami semboller ve bu sembolleri kullananların davranışları ile ahlâki derinlikleri arasındaki farklılık önemli. Bir taraftan sakal, sarık ve cübbe gibi sembollerde ısrar eden ama yalan söylememek, verdiği sözü tutmak, ticari ahlâka sahip olmak, borcunu zamanında ödemek gibi çok daha önemli davranışlar konusunda duyarsız davranan insanlar çok açık bir çelişki içindeler. Yalan söylememek, verdiği sözde durmak, emanete hıyanet etmemek, çalıştırdığı işçinin ücretini tam olarak vermek; sakal, sarık ve cübbeden çok daha önemlidir. Sakal, sarık ve cübbe giymenin yalan söylememek, ahlâklı olmak, borcunu zamanında ödemek gibi davranışların önüne geçmesi, içeriğin anlamını kaybetmesi sonucu şeklin yüceltilmesi ile ilgilidir.
Kur’an, aldatıcının Allah ile aldatması konusunda bütün insanları uyarmaktadır. Demek ki Allah adı anılarak aldatmak da mümkündür ve bu dini araçsallaştırmanın diğer adıdır. Bu tür yapılanmalar bir taraftan insanları tedirgin ederken, diğer taraftan deist bir kültürün yaygınlaşmasına zemin hazırlamıştır.
Ancak ülkemize geldiğimizde gerek İslami önderlerin bazı değerlendirmeleri gerekse milliyetçi muhafazakârın kültürel bir İslam yorumunu benimsemeleri, ulusalcılık-İslam ilişkisini daha da karmaşık hale getirmiştir.
Türkiye’de İslam ve ulusalcılığın iç içe girmesinin en önemli nedenlerinden biri, Cumhuriyetin kuruluşundan beri baskı altına alınan İslam düşüncesinin kendini muhafazakâr-milliyetçi bir kanaldan ifade etmesidir.
İslam’ın herkesi bağlayan evrensel mesajı, üstünlüğün sadece takvada olduğu, renklerin ve dillerin farklılığının Allah’ın ayeti olduğu, insanların mensup oldukları kavimlere, bölgeye, konuştukları dile ve yaşadıkları tarihsel geçmişle ayrıcalık taşıyamayacağı; insanların ontolojik düzlemde bir tarağın dişleri gibi eşit olduğunu ve en önemlisi biz atalarımızdan böyle gördük anlayışının beslediği bakış açısını Kur’an’ın asla benimsemeyeceğini biliyoruz.
Bir Müslüman, etik, epistemolojik ve ontolojik düzeyde kapitalist, sosyalist, faşist olamayacağı gibi ulusalcı da olamaz. Çünkü Yaratıcı, insanları en güzel isimle isimlendirdiğini Kur’an’da belirtiyor.
Kur’an’da millet kavramı hiçbir yerde, modernitenin tanımladığı anlama gelmez. Bundan dolayı İbrahim milleti veya millet-i İbrahim denir. Yani aynı inanca sahip insan topluluğu, dahası ümmet anlamına gelir. Millet kelimesini ümmetin karşısında konumlandırmak, olsa olsa ulusalcı-milliyetçi aklın yüzeyselliği olabilir. Kur’an’da etnik aidiyeti anlatmak üzere kullanılan kavram kavimdir.
İslam ve milliyetçilik konusu aşılması gereken arkaik bir tartışmadır. Bilim, felsefe, sanat, arkeolojik verilerle elde edilen hiçbir veri Kur’an ilkelerinden üstün değildir. Şurası açık ki Kur’an, ulusalcı milliyetçiliği veya başka bir ideolojiyi onaylayacak bir perspektife sahip değildir. Çünkü Kur’an, kendi sistematiği içinde bir bütünlük gösterir. Bu yüzden herhangi bir ideolojiyi onaylayan bir söylem Kur’an’dan üretilemez. Tekil ayetleri referans alarak sosyalizm, ulusalcılık, milliyetçilik, liberalizm ve muhafazakarlık gibi ideolojik söylemlere meşruiyet aramak Kur’an bütünlüğüne aykırı bir yöntemdir.
Ulusalcı- milliyetçi retoriğin bakış açısını ilk Müslüman olduğu sırada Fars ve Türkler de yansıttılar. Ancak Türkler Farslar kadar entelektüel alanda birikime sahip olmadıkları için kendilerini askeri alanda gösterdiler. Müslüman olmalarına rağmen eski geleneklerini sürdürmeye çalıştılar. Kur’an, bu tip yaklaşımları olanları Bedeviler üzerinden açıkça uyarmıştır. “Ey iman edenler, iman ediniz.” Kadim Fars geleneği Şiilik üzerinden, Türk geleneği ise tasavvuf üzerinden İslam’a sızarak değişik yorumlara kapı araladılar. Bugün “Anadolu İslam’ı” veya “Türk İslam’ı” denen anlayış, kökeninde, Orta Asya’dan gelen Pagan geleneklerin İslam içinde üstelik İslami kavramlara semantik müdahalede bulunarak kendini yeniden üretmesinden ibarettir.
Bilginin küreselleştiği bir çağda artık söyleyecek sözü olan avantaj sağlayacaktır. Kur’an bu konuda meydan okuyucu bir tavra sahiptir ve bâtılı sabun köpüğü ile tanımlamaktadır. Gelecek sözün gücüne inanan ve sözün namusunu koruyanların olacaktır. Bu Ali Şeriati’nin deyimiyle geleceğin “kitabın, terazinin ve demirin” dini olan İslam’ın olacağının açık işaretidir. Zira entelektüel tartışmanın olduğu yerde İslam’la yani hakikatle mücadele edebilecek hiçbir bilgi yoktur.
Milliyetçiliğin deist bir kültürün oluşumuna katkısı inkâr edilemez düzeydedir. Nihayetinde modern–ulus devletlerin temel ideolojilerinden biri milliyetçiliktir. Batı dışı toplumlarda deist kültür üzerinden yürüyen modernleşme politikalarının bir ayağı laiklik, diğer ayağı ise milliyetçiliktir.
İslam düşüncesi de çoğu kez aracı metinlerin hakikati anlama faaliyetinin önünde oluşturduğu bu sorunla karşı karşıya gelmiştir. Bu sorunun farkına varan seçkin zihinlerden biri, devasa bir tefsir yazan Seyyid Kutub olmuştur.
Seyyid Kutub “Fî Zılâli’l-Kur’an” adlı devasa eserinde Enfal suresini tefsir ederken, yazdığı tefsirin amacının Kur’an’la tanışmak olduğunu, bu işlev yerine geldiğinde eserinin bir tarafa bırakılması gerektiğini savunur. Kutub’a göre asıl amaç insanın Kur’an’la tanışmasının önünü açmaktır. Öyle görülüyor ki Kutub, kendi eseri etrafında oluşacak yüceltmenin amacını gölgede bırakacağından endişe ediyordu.
Araçsal metinlerin kutsallaştırılması ve asıl metni gölgede bırakmasından, başka kişiler de çoğu kez aynı kutsallaştırmanın kurbanı olmaktadır. İslam tarihi boyunca araçsal metinlerin kutsallaştırılmasının endişesi yaşanmıştır. Seyyid Kutub’la benzer endişeleri paylaşan Said Nursi de kendi etrafında oluşabilecek kutsallaştırmadan çekindiği için yazdığı metinleri (Risaleler) öne çıkarmış, böylece metin merkezli bir anlayış oluşturmaya gayret etmiştir. Çünkü O, yazdığı risalelere, kişileri İslam’la tanıştırmak ve asli sorun olarak gördüğü imanı kurtarmak misyonunu yüklemiştir. Ancak ne kendisi ne de metinler kutsallaştırma akıbetinden kurtulmuş, asıl metnin önünde bir engel oluşturmaya başlamıştır. Bu durum çoğu İslam düşünürünün de başına gelmiştir.
Aracı metinler ve kişilikler etrafında oluşturulan söylemler, bir ideolojiye veya dini anlayışa yaslanarak bağlanılan örgütsel ve cemaat yapıları, zamanla özgür düşüncenin ve hakikat arayışının önünde bir engele dönüşürler. Bu yapıların içinde kişiler artık kendisi olmaktan çıkmış, ideolojik bir robota dönüşmüştür. Onun için önemli olan grubun etrafında oluşan ideolojik veya dini söyleme kendisini adamasıdır. Bu insanlar ölümü göze alabilecek, hayatından vazgeçmeyi göze alacak kadar samimidir. Bu tür yapılarda eleştirel düşünce, farklı ve değişik düşünceler, hele kendi cemaatine veya örgütüne karşı geliştirdiği fikirler kolaylıkla tekfir edilmesini, hain, işbirlikçi olarak damgalanmasını beraberinde getirir.
Kesin olan şu ki, hiçbir dini yorum ve ideolojik söylem doğası gereği mekân ve zamanı aşarak bütün zamanlar için evrensel bir değer oluşturamaz. Pratik anlama anlamında bu tür metinlerin oldukça önemli bir işlevi olduğu açıktır.
Burada en önemli nokta insanı kendini bilme faaliyetini kesintisiz sürdürmesidir. “Kendini bilen Rabbini bilir” şeklinde ifade edilen anlayış, anlam arayışında kendini bilme faaliyetini öne çıkaran bir yaklaşımı ifade eder. Bu, kişinin en önemli entelektüel faaliyetidir. Bu arayışta aracı metinlerin amacı, ideolojik ve düzene uygun bir anlayış oluşturma ve bu doğrultuda insanlar yetiştirmek olmamalıdır.
Aracı metinlerin amacı bireyi Kur’an’a yakınlaştırmak, onunla tanıştırmaktır. Bunun için ön koşulsuz, ideolojik kurgudan uzak, önyargılardan arınmış bir zihinsel tutuma sahip olmak gerekir. Etnik, kültürel, siyasal, mezhebi aidiyetleri içinde kalan, bunları aşmayı başaramayan insanın hakikate ulaşması mümkün değildir.
Örgüt veya cemaat kültürünün esiri olan insanlar, aracı metinleri karşısındakini suçlamak, kendi faşizmini ise kutsallaştırmak için kullanırlar. Böylece kendi grubunun dışındaki bütün insanları potansiyel düşman olarak kabul ederler.
Laiklik ile deizm anlayışı arasında kurulan bağlantı son derece anlamlıdır. Laikliği savunan düşünürlerin tamamına yakınının deist bir anlayışa sahip olduğu biliniyor. Din ve yaşam arasındaki bağı koparmak için kuşkusuz evrene ve insana müdahale etmeyen (Vahiy, denetleme ve yargılama olmayan) bir din anlayışına ihtiyaç var. Deizm, bu iddiayı temellendirir. Tanrı bu evrene ve insana karışmıyorsa, devleti, toplumu ve insanı sadece aklın koyacağı kurallar içinde inşa edebiliriz. Oysa İslam, insanı, yaptığı her hareketinden sorumlu tutar. Kur’an, hayatın ve ölümün insanın denetlenme araçları olduğunu hatırlatır. İnsan ahirette bu dünyada yaptıklarından yargılanacaktır. Yani Müslüman zihin hayatın hiçbir anını Allah yokmuş gibi yaşayamaz. Bu anlamda tanımlanan laiklikle İslam arasında aşılmaz bir duvar olduğu açıktır. Hayatı dinin ilkeleri dışında tanımlamak için deist bir Tanrı anlayışına sahip olmak gerektiği açıktır.
Deizmi savunan insanların, yüksek oranda din adamlarından, din adamlarının kullandıkları yöntemden, din adamlarının girdikleri tartışmalardan, izledikleri dini programlardan etkilenerek deist olduklarını iddia etmeleri, aslında sorunun nereden kaynaklandığını da gösteriyor. Deizme varan insanların geleneksel yapılardan, tarikat ve cemaatlerden çok, modern iletişim araçlarındaki tartışmalardan etkilenerek deizme vardıklarını söylemek de mümkün. Kuşkusuz dini temsil eden kişilerin yetersizliği de bir etken olabilir. İslam’ın doğru temsillerinin yeterli derecede etkili olmaması da önemlidir.
Öyle görülüyor ki din üzerine kuşku oluşması ve bunun sonucunda deizme yönelme, bir taraftan Cumhuriyet modernleşmesinin uyguladığı laiklik politikasıyla, diğer taraftan da İslam adına hareket eden ve dini kendi çıkarları için araçsallaştıran cemaatlerin sorunlu din anlayışıyla ilgilidir.
Deizm ve diğer din ile mesafeli ideolojilere insanımızın kapılmasını istemiyorsak, yapılacak olan; dinin sahih metinleri üzerinden doğru bir anlatımını sağlamaktır.
İslam, başından beri farklı anlayışların içinde temsil imkânı bulduğu büyük bir kültür ve medeniyetin adıdır. Ancak erken zamanlardan beri farklı anlayışların genel ifadesi olan mezheplerin, entelektüel farklılık ve gelişime hizmet etmekten çok çatışmanın ve ayrışmanın yuvaları haline gelmesi, konunun İslam dünyasının bugünü ve geleceği açısından çok önemli olduğunu göstermektedir.
Bir dinin yayılması, yeni sorunlarla karşılaşması, diğer kültürlerin etkileri ve ayetlerin farklı yorumlanması gibi nedenlerle değişik düşüncelerin ortaya çıkması son derece doğaldır. Doğal olmayan; bilgi düzeyi ne olursa olsun, bir beşerin bilgi düzeyi ile Allah’ın bilgi düzeyini karıştırmaktır. Beşer, tarih ve kültürle kuşatılmıştır ve konumu gereği yanılgıya açıktır. İlah ise zaman ve tarih dışıdır ve bilgisi hatadan arınıktır. Hiç kimse kim tarafından üretilirse üretilsin, bir dini yorumu yegâne dini yorum diye ortaya koyamaz.
Hilafet konusu ve Hz. Ali devrinde yaşanan olaylar, ihtilafların ana kaynağının siyasal olduğunu göstermektedir. Zaman içinde dünyanın aktüel sorunlarının çözümü konusunda yaşanan fikir ayrılıkları da ihtilaflar konusunda etkili olmuştur.
Hiçbir mezhep, kendini hakikatin tek temsilcisi olarak görüp diğer mezhepleri bâtıl ilan edemez. Bu tutum fanatizmi artıracağı gibi, düşünsel gelişimi de büyük ölçüde öldürür.
Asıl sorun mezheplerin çokluğu değildir. Mezheplerin çokluğu entelektüel anlamda dinamizmin kaynağıdır. Sorun, mezhep konusunda kendi dışındaki mezheplere karşı takınılan inkârcı ve dışlayıcı tavırdır.
İlgili Yazılar
Ötekileştirme Ve Göç Sorunu
Öteki” sosyolojik bir terim olarak din, etnisite, dil ve kültür acısından farklı olan toplumsal kategorileri ifade etmektedir. Burada sorun ötekinin varlığı ile ilgili değil, onunla gerçekleştirilecek ilişkinin niteliğidir. Bir devleti totaliter veya demokratik hukuk devleti yapan da öteki olarak algılananlara karşı yürüttüğü politikalarla ilgilidir.
Müzik Üzerine Değiniler
Müzik, sesin bestelenip icra edilen ve böylelikle üretilip tüketilen bir kültür öğesinden ziyade, üzerinde felsefi düşüncelerin kabuk bağladığı, aynı zamanda kültürel, sosyolojik, psikolojik, siyasal ve ekonomik bağlamları olan bir fenomendir.
Manipüle Edilmiş Zihinler ya da Başkaları için Yaşamak
Şu soruların yöneltilmesi gerek: Kendimiz olmamız için ne kadar izin verilmektedir? Kendi kararlarımızla mı yoksa başkalarının kararlarıyla mı hareket ediyoruz? Özgür irademizle mi meylettiğimiz şeylere yöneliyoruz? Sosyal medyayı sürekli takip eden birisi takip ettiklerini kendi tercihleri ile mi gerçekleştiriyor?
İbn Haldun’un Düşüncesinde Asabiyet
İbn Haldun’un Mukaddime adlı eserini üzerine kurguladığı üç temel kavramsallaştırma vardır. Bu kavramsallaştırmalar; ümran ilmi, tavırlar nazariyesi ve asabiyettir. İbn Haldun’un ümran ilmini kuruş sebebi yukarıda bahsettiğimiz meraklı kişiliğiyle yakından ilgilidir.
Bir Metin Usûlü Önerisi Olarak “Bütünsel Yaklaşım Metodu”
Bütünsel Yaklaşım son dönemde İslâmî metinlerin bilimsel bir perspektifle tetkik edilmesini konu edinen metot önerilerinden birisidir. Aynı zamanda Mehmet Apaydın’ın doktora tezi olan bu metot, araştırmacılara geçmiş dönemde metinlerin anlaşılması maksadıyla uygulanagelen yöntemlerden farklı bir yol önermektedir. Bu çalışmada gerek İslâmî ilimler alanında uzmanlaşmış gerekse ilgili araştırmaları yakından takip eden okuyucu kitlesi açısından bu metodun neler önerdiği ve gelecekte ne tür sonuçlar verme potansiyeline sahip olduğu hususunu irdelemeye çalışacağız.