“Antik Yunan sahnesi, demokrasi sözcüğünün demosunu son derece ciddiye almakta, onu göz formundaki tiyatro yapısının bir parçası kılmakta ve göz bebeğinde halkı temsil eden koronun da aracılığıyla, ‘birlikte görerek’ demokrasinin temel ilkelerini hafızaya nakşetmekteydi. Tanrılar henüz sahneden tamamen çekilmemişlerdi; kimi oyunlarda iskenenin üst kısmındaki theologeiondan konuşurlardı. Oysa Roma sahnesi, gözün bebeğini ortasından keser. Koronun eylediği yer, seyir yeriyle oyun yeri arasında işlevsiz, daha doğrusu işlevi imperium üzerinden tartışmaya açılabilecek olan bir boşluk haline gelir. Dolayısıyla bundan sonra, halk için, halk adına düşünce üretenlerle/üretmesi gerekenlerle (respublica), halk arasındaki mesafe açılmaya başlar. İbrahimi dinler sonrasında ise gözle ve sahneyle kurulan ilişki değişmiş, gözün bebeğinde birlikte görmekten, bir gören tarafından görülmeye/izlenmeye doğru dönüşmüştür: Bu durumun yarattığı sanrılarsa günümüzde izlenmeyi arzulama histerisine doğru evrilmiş, tiyatronun eğmen düşünceyle işbirliğini medya devralmış, tiyatro ve etkisi dar bir alan hapsolmuştur.”
Sanat ve sanat tarihi çalışmaları açısından bakış ve temsil meselesi önemli bir yere sahiptir. Keza sanatın kendisi bir manada bakış ile de tanımlanabilir. Söz konusu kitap ta bu konu üzerine eğiliyor. Farklı dünya tasavvurlarının karşılaştırılması ile toplumların bakışa dair farklılıklarını ortaya koymaya çalışıyor. Yazar, Çin, Bizans ve İran sanatını pratikleriyle inceleyip kritik etmeye çalışıyor. Bunlarla etkileşim halinde olan Müslüman sanat pratiğinin de izini sürmeye çalışıyor. Yazarın tartışmaya açtığı önemli konulardan biri perspektiftir. Zira yeniçağ perspektifle kartezyen egemenliği garanti altına alarak dünyayı ehlileştirmekte, görülecek olanı ve gördüğünü denetlenebilir kılmaktadır diye vurguluyor. Bakışın tanrısal bir noktaya odaklanması ile tahakküm kuran göz hükmedici ve tanımlayıcı olarak kendisini konumlandırıyor. Bu ise dünyayı başka bir noktadan görmeyi imkansız kılıyor. Kanaatimizce kitabın tenkid edilmesi gereken en temel noktalarından biri, yazarın Müslüman düşüncesinin bakış ve görme meselesiyle ilgili kaynak olarak büyük oranda İbni Arabi ve Tasavvuf düşüncesi üzerine odaklamış olmasıdır.
UMUDUN ANATOMİSİ
JEROME GROOPMAN / ALBARAKA YAYINLARI
“Umudun da yanlış ve zararlı iki üslubu, faydadan çok zarara neden olabiliyor. İlki, ‘beklenti’ olarak da tanımlanabilecek edilgen ve pasif umut şekli. Bu şekilde bir genel beklenti hali, zamanın sonsuzluğuna veya iradenin yokluğuna oynar. Ya insan kendi kaderinin eli olduğunu yadsır; birşeylerin kendiliğinden yola gireceği, onu kurtaracağı düşüncesiyle avunur. Ya da daha zamanın çok olduğu, öncelikle daha acil başka şeyleri halletmesi gerektiği veya umudu ise henüz zamanın gelmediği tedirginliğiyle sürekli bir erteleme içine girer. Umut edilen için sorumluluk alma, harekete geçme zamanı ‘şimdi’ değil, başka zamandır. Şimdi veya daha sonra değilse bile, bir başka dünyada –mesela cennette- elbette güzel bir şeyler olacaktır. İnsan, sadece niyetinin, bunu hak etmeye yeteceğine inanacak kadar safdil ve tembel olabilir. Oysa herkese yalnızca kendi emeğinin, çabasının karşılığı verilecektir. Bir diğer hatalı umut tarzı ise ısrarla talep etmektir. Bir alacaklı gibi, insanların ve kaderin kapısına dayanmak, gırtlağına çökmektir.’’
İnsan duyguları açısından en çok söz edilenlerinden biri de umuttur diyebiliriz. İnsanın hayatta olması veya hayata tutunması umut ile yakından ilişkilidir. Peki, umut nedir, neyden kaynaklanmaktadır, neden bazı insanlar başka insanlara göre daha umutludur ve hülasa umudun anatomisi nasıldır? Söz konusu kitap bu konuyu işlemeye çalışıyor. Yazar Jerome Groopman, onkoloji uzmanı olarak, meslek hayatı boyunca karşılaştığı birbirinden farklı hastaları üzerinden umuda dair çıkarımlarını ortaya koyuyor. Groopman’a göre iki tür umut vardır: Yalancı umut ve gerçek umut. Yalancı umut gerçek umudun fark ettiği riskleri ve tehlikeleri farketmez ve ölçüsüz tercihlere ve kusurlu karar vermelere sürükleyebilir. Gerçek umut ise varolan gerçek tehditleri hesaba katar ve bunların etrafından dolaşacak en iyi yolu arar. Bu sebeple insanlar umuda sahip olsalar dahi bu umut gerçek midir yalancı mıdır diye bir ayrım yapmak gerekir. Groopman’ın tecrübesiyle de kanserin çok farklı düzeylerinde olan hastaların umuda dair konumları, onların mücadelelerini de etkileyip şekillendirmektedir.
KALBİN AKLETMESİ
ABDURRAHMAN ARSLAN / BEYAN YAYINLARI
“Evet, her bilgi türünde, Müslüman’ın her bilgi faaliyetinde kuşku yok ki İslami unsurlar o bilgi faaliyetine katılıyor. Fakat biz her şeye rağmen dünyayı Müslümanca anlamlandıracak bir bilgi türü, özgün bir bilgi türü üretemiyoruz. Sıkıntımız bu. Kabul etmeliyiz ki bu zihinsel olarak çok ciddi bir problemdir. Aslında bugün içinde yaşadığımız hegemonik kültürün bir dayattığı esaslı bir sorundur. Burada tabiî ki söz konusu İslam olduğunda, özgünlük derken birinci dereceden kendine referans aldığı kaynağın Kuran ve sünnet olduğunu öncelikle belirtmek gerekiyor, ama bu yeterli değil. Bu şu demektir: İslam’ın öngördüğü hakikati kendi geleneği içinde kavrayan bir zihnin olması ya da en azından İslami hakikati o hakikatin öngördüğü anlama ve kavrama biçimi içerisinde kavrayan bir zihnin var olmasını gerektirir. İşte bence günümüzün ve bizim karşı karşıya kaldığımız problemin esası bu.”
Kalbin Akletmesi, Abdurrahman Arslan ile yapılan söyleşilerden oluşuyor. Arslan, bilgi ve akıl gibi iki büyük kavramın izini sürüyor. Bununla beraber batı düşüncesi ve İslam düşüncesi özelinde bir kritik yapılıyor. Çeşitli kavramların kritiği yapılıp, metnin okunmasına paralel bir tefekkür ameliyesi gerçekleştiriliyor. Tasavvuf, Helen mirası, İslam düşüncesi, modern dünya vb birçok konuyla ilgili Abdurrahman Arslan’ın kritikleri niteliğinde kısa ve yoğun bir çalışma diyebiliriz kitap için. Arslan, Müslüman düşüncesinin modern dünyadaki çıkmazları açısından tasavvufu bir çıkış noktası olarak görür. Her ne kadar bir tasavvuf çerçevesi çizse de, kavramın muhtevasının ve pratiğinin tarih tecrübesiyle beraber tartışmalı olduğu kanaatindeyiz. Diğer yandan Arslan’a göre her bilgi biçimi üç niteliğe sahiptir. Birincisi, bilginin kendisine referans aldığı kaynaktır. İkincisi, bilginin üretilmesi sırasında kullanılan usuldür. Üçüncüsü ise bilginin taşıdığı amaçtır. Yine Arslan’a göre bir düşüncenin İslami düşünce olabilmesi için bilginin cereyan ettiği aklın sahibi olan insanın da Müslüman olması gerekir. Dolayısıyla denebilir ki bilgi faaliyetinin kendisi imandan bağımsız değildir.
İSLAM DÜNYASI FİKRİ
CEMİL AYDIN / ALFA YAYINLARI
“Müslümanların birlik içinde olduğu inancı da tarihi temelleri bulunmayan bir yanılgıdır. Hatta bunun tam tersi doğrudur; şöyle ki, aslında sömürgeciliğin yarattığı kötü koşulların saikiyle Müslümanlar arasında küresel bir dayanışma fikrinin ilk tohumları yeşermeye başladı ve Avrupa ırkçılığına karşı ortak bir İslam medeniyeti tahayyülü zaman içinde gelişti. Yani on dokuzuncu yüzyılın sonlarında Avrupa hegemonyasının zirve yapmasına dek, Müslüman toplumlar dünya çapında siyasi bir birliğe sahip olmayı hayal dahi etmemişti.”
Cemil Aydın, son yıllarda akademik çevrece de kullanımı artan ancak üzerine pek konuşulmamış bir konuyu gündemimize taşıyor bu kitapta; İslam Dünyası Fikri. Aydın, İslam Dünyası kavramsallaştırmasının 19. yy. Batı düşüncesinin icadı olduğunu ve Müslümanların bu kavrama Batılı düşünürlerden daha fazla sarıldıklarını ifade ederek bu durumu eleştirmektedir. Aydın bu eleştirilerini kitabın içerisinde kavramın Müslümanlar üzerindeki tarihsel sürecini örneklikleri ile aktararak gerçekleştirmektedir. İslam dünyası fikri modern dönemin Müslümanlara giydirmiş olduğu bir kimlik olmaktan öte bir şey değildir. Aydın’a göre İslam Dünyası Fikrinin vermiş olduğu birliktelik ruhunun da Müslümanlar da bir etkisi görülmemekte Müslümanlar son yüzyıllarda hep birbirleri ile savaş halinde görülmekte. Ayrıca Aydın, Modern dönem Müslümanlarını batının emperyalizmine karşı yeni bir şey üreteceğim derken sığlığa düştüğünü ve tek doğruyu kendinde bulan Müslüman tipolojisinin oluştuğunu, bu dönem Müslümanlarının İslam’ı kendi tahayyüllerine mahkum ettiğini belirtir. Bunları söylerken geçmiş dönemin çok sesliliği ve müphemliğini över. Aydın kitabı sonlandırırken tamamen umutsuz olmadığını belirterek dünya için bir umut varsa o da Müslümanların elinde gerçekleşecektir demektedir.
Yeryüzü Yakılıp Yıkılırken Jonathan Crary / Metis Yayınları “Modern sanayi uygarlığı dünyayı ateşe vermenin eşiğinde. Toplumsal oluşumların ve toplulukların kökünün kurutulması, insani müştereklerin bağımlı olduğu canlı yeryüzü-sisteminin söndürülmesiyle iç içe geçmiş durumda. Artık kapitalizmin en son, ‘yakıp-yıkma’ safhasındayız. Askeri bağlamda bu tabir, yenilmiş bir halkın veya yaklaşan bir ordunun faydalanmasını engellemek …
İSLAM DÜŞÜNCE GELENEKLERİ
ÖMER TÜRKER
KETEBE YAYINLARI
“İslam dünyası genel olarak bilimlerde ve teknolojide Batı karşısında geri kalmışlığın bedelini önce peyderpey sömürgeleşerek sonra da değerler krizine duçar olmakla ödemeye başlamıştır. Hala da bu kriz, bütün acımasızlığıyla Müslüman dünyayı kasıp kavurmaktadır. Bu bakımdan İslam dünyasının krizi, fıkıh ve tefsir gibi uygulamalı dini bilimlerden ziyade düşünce ve teorik bilimlerdedir. Müslümanlar dünyaya açıklama, isim verme, anlamlandırma ve müeyyide koyma gücünü yitirmiştir. Kuşkusuz bu durum hayatın bütün alanlarına sirayet ettiğinden dini ve felsefi pratik ilimler de krizden derinlemesine etkilenmektedir. Krizin kaynaklarını doğru tespit etmediğimiz sürece çözüm arayışlarımız da sorunlu olacaktır. İğneyi karanlıkta kaybedip aydınlıkta arama işini tadını kaçıracak şekilde uzattığımız söylemek abartı olmaz.”
Bir argüman mantık kriterini sağlamasa da kimi zaman sadece doğru öncülleri olduğu için iyi argüman olabilir. Evet en iyi argüman olamaz ancak sadece en iyi argümanları kabul edecek olursak zihni kapasitemizi epeyce kapatmış oluruz ve yaşadığımız pek çok şeyi rasyonel bir şekilde anlamlandıramayız. Çünkü hayatta tüme vardığımız nokta, elimizdeki imkânlarla kısıtlıdır.
İmam Şafii: Âlim ve Veli Kecia Ali / Türkçesi: Mehmet Ali Okan Doğan – Vakıfbank Kültür Yayınları ”Şafii, bilinmeyen veya doğrulanamayacak kanıtlara yaslanan geniş kapsamlı mutabakatlardansa metinsel kaynakları yeğ tutar. Bu tercihi, onu ilk dönemlerinde rakiplerinin karşı çıktığı başka bir tercihe götürür: Şafii, bir sahabeden kaynaklanan tek tük rivayetleri dahi, ilahi metinlerin zincirinden boşanmış insan …
Hakikat, Postmodern Çağda Bilgelik Arayışı John D. Caputo / Kapı Yayınları “Orta Çağda biri ‘kilise şunu öğretiyor…’ demişse, bu söz odadaki herkesin sesini keserdi. Fakat günümüzde bir Büyük Hakikat adayı varsa, o da bilimdir. Bilim bizim gorilimizdir. Biri ‘bilim diyor ki…’ dediğinde, sohbetin bittiğini düşünürüz. Yani biz postmodernist hermönetler, gözü kara olmalıyız; hem piskoposların, hem …
Kitap Seçkisi
GÖZÜN MENZİLİ
“Antik Yunan sahnesi, demokrasi sözcüğünün demosunu son derece ciddiye almakta, onu göz formundaki tiyatro yapısının bir parçası kılmakta ve göz bebeğinde halkı temsil eden koronun da aracılığıyla, ‘birlikte görerek’ demokrasinin temel ilkelerini hafızaya nakşetmekteydi. Tanrılar henüz sahneden tamamen çekilmemişlerdi; kimi oyunlarda iskenenin üst kısmındaki theologeiondan konuşurlardı. Oysa Roma sahnesi, gözün bebeğini ortasından keser. Koronun eylediği yer, seyir yeriyle oyun yeri arasında işlevsiz, daha doğrusu işlevi imperium üzerinden tartışmaya açılabilecek olan bir boşluk haline gelir. Dolayısıyla bundan sonra, halk için, halk adına düşünce üretenlerle/üretmesi gerekenlerle (respublica), halk arasındaki mesafe açılmaya başlar. İbrahimi dinler sonrasında ise gözle ve sahneyle kurulan ilişki değişmiş, gözün bebeğinde birlikte görmekten, bir gören tarafından görülmeye/izlenmeye doğru dönüşmüştür: Bu durumun yarattığı sanrılarsa günümüzde izlenmeyi arzulama histerisine doğru evrilmiş, tiyatronun eğmen düşünceyle işbirliğini medya devralmış, tiyatro ve etkisi dar bir alan hapsolmuştur.”
Sanat ve sanat tarihi çalışmaları açısından bakış ve temsil meselesi önemli bir yere sahiptir. Keza sanatın kendisi bir manada bakış ile de tanımlanabilir. Söz konusu kitap ta bu konu üzerine eğiliyor. Farklı dünya tasavvurlarının karşılaştırılması ile toplumların bakışa dair farklılıklarını ortaya koymaya çalışıyor. Yazar, Çin, Bizans ve İran sanatını pratikleriyle inceleyip kritik etmeye çalışıyor. Bunlarla etkileşim halinde olan Müslüman sanat pratiğinin de izini sürmeye çalışıyor. Yazarın tartışmaya açtığı önemli konulardan biri perspektiftir. Zira yeniçağ perspektifle kartezyen egemenliği garanti altına alarak dünyayı ehlileştirmekte, görülecek olanı ve gördüğünü denetlenebilir kılmaktadır diye vurguluyor. Bakışın tanrısal bir noktaya odaklanması ile tahakküm kuran göz hükmedici ve tanımlayıcı olarak kendisini konumlandırıyor. Bu ise dünyayı başka bir noktadan görmeyi imkansız kılıyor. Kanaatimizce kitabın tenkid edilmesi gereken en temel noktalarından biri, yazarın Müslüman düşüncesinin bakış ve görme meselesiyle ilgili kaynak olarak büyük oranda İbni Arabi ve Tasavvuf düşüncesi üzerine odaklamış olmasıdır.
UMUDUN ANATOMİSİ
“Umudun da yanlış ve zararlı iki üslubu, faydadan çok zarara neden olabiliyor. İlki, ‘beklenti’ olarak da tanımlanabilecek edilgen ve pasif umut şekli. Bu şekilde bir genel beklenti hali, zamanın sonsuzluğuna veya iradenin yokluğuna oynar. Ya insan kendi kaderinin eli olduğunu yadsır; birşeylerin kendiliğinden yola gireceği, onu kurtaracağı düşüncesiyle avunur. Ya da daha zamanın çok olduğu, öncelikle daha acil başka şeyleri halletmesi gerektiği veya umudu ise henüz zamanın gelmediği tedirginliğiyle sürekli bir erteleme içine girer. Umut edilen için sorumluluk alma, harekete geçme zamanı ‘şimdi’ değil, başka zamandır. Şimdi veya daha sonra değilse bile, bir başka dünyada –mesela cennette- elbette güzel bir şeyler olacaktır. İnsan, sadece niyetinin, bunu hak etmeye yeteceğine inanacak kadar safdil ve tembel olabilir. Oysa herkese yalnızca kendi emeğinin, çabasının karşılığı verilecektir. Bir diğer hatalı umut tarzı ise ısrarla talep etmektir. Bir alacaklı gibi, insanların ve kaderin kapısına dayanmak, gırtlağına çökmektir.’’
İnsan duyguları açısından en çok söz edilenlerinden biri de umuttur diyebiliriz. İnsanın hayatta olması veya hayata tutunması umut ile yakından ilişkilidir. Peki, umut nedir, neyden kaynaklanmaktadır, neden bazı insanlar başka insanlara göre daha umutludur ve hülasa umudun anatomisi nasıldır? Söz konusu kitap bu konuyu işlemeye çalışıyor. Yazar Jerome Groopman, onkoloji uzmanı olarak, meslek hayatı boyunca karşılaştığı birbirinden farklı hastaları üzerinden umuda dair çıkarımlarını ortaya koyuyor. Groopman’a göre iki tür umut vardır: Yalancı umut ve gerçek umut. Yalancı umut gerçek umudun fark ettiği riskleri ve tehlikeleri farketmez ve ölçüsüz tercihlere ve kusurlu karar vermelere sürükleyebilir. Gerçek umut ise varolan gerçek tehditleri hesaba katar ve bunların etrafından dolaşacak en iyi yolu arar. Bu sebeple insanlar umuda sahip olsalar dahi bu umut gerçek midir yalancı mıdır diye bir ayrım yapmak gerekir. Groopman’ın tecrübesiyle de kanserin çok farklı düzeylerinde olan hastaların umuda dair konumları, onların mücadelelerini de etkileyip şekillendirmektedir.
KALBİN AKLETMESİ
“Evet, her bilgi türünde, Müslüman’ın her bilgi faaliyetinde kuşku yok ki İslami unsurlar o bilgi faaliyetine katılıyor. Fakat biz her şeye rağmen dünyayı Müslümanca anlamlandıracak bir bilgi türü, özgün bir bilgi türü üretemiyoruz. Sıkıntımız bu. Kabul etmeliyiz ki bu zihinsel olarak çok ciddi bir problemdir. Aslında bugün içinde yaşadığımız hegemonik kültürün bir dayattığı esaslı bir sorundur. Burada tabiî ki söz konusu İslam olduğunda, özgünlük derken birinci dereceden kendine referans aldığı kaynağın Kuran ve sünnet olduğunu öncelikle belirtmek gerekiyor, ama bu yeterli değil. Bu şu demektir: İslam’ın öngördüğü hakikati kendi geleneği içinde kavrayan bir zihnin olması ya da en azından İslami hakikati o hakikatin öngördüğü anlama ve kavrama biçimi içerisinde kavrayan bir zihnin var olmasını gerektirir. İşte bence günümüzün ve bizim karşı karşıya kaldığımız problemin esası bu.”
Kalbin Akletmesi, Abdurrahman Arslan ile yapılan söyleşilerden oluşuyor. Arslan, bilgi ve akıl gibi iki büyük kavramın izini sürüyor. Bununla beraber batı düşüncesi ve İslam düşüncesi özelinde bir kritik yapılıyor. Çeşitli kavramların kritiği yapılıp, metnin okunmasına paralel bir tefekkür ameliyesi gerçekleştiriliyor. Tasavvuf, Helen mirası, İslam düşüncesi, modern dünya vb birçok konuyla ilgili Abdurrahman Arslan’ın kritikleri niteliğinde kısa ve yoğun bir çalışma diyebiliriz kitap için. Arslan, Müslüman düşüncesinin modern dünyadaki çıkmazları açısından tasavvufu bir çıkış noktası olarak görür. Her ne kadar bir tasavvuf çerçevesi çizse de, kavramın muhtevasının ve pratiğinin tarih tecrübesiyle beraber tartışmalı olduğu kanaatindeyiz. Diğer yandan Arslan’a göre her bilgi biçimi üç niteliğe sahiptir. Birincisi, bilginin kendisine referans aldığı kaynaktır. İkincisi, bilginin üretilmesi sırasında kullanılan usuldür. Üçüncüsü ise bilginin taşıdığı amaçtır. Yine Arslan’a göre bir düşüncenin İslami düşünce olabilmesi için bilginin cereyan ettiği aklın sahibi olan insanın da Müslüman olması gerekir. Dolayısıyla denebilir ki bilgi faaliyetinin kendisi imandan bağımsız değildir.
İSLAM DÜNYASI FİKRİ
“Müslümanların birlik içinde olduğu inancı da tarihi temelleri bulunmayan bir yanılgıdır. Hatta bunun tam tersi doğrudur; şöyle ki, aslında sömürgeciliğin yarattığı kötü koşulların saikiyle Müslümanlar arasında küresel bir dayanışma fikrinin ilk tohumları yeşermeye başladı ve Avrupa ırkçılığına karşı ortak bir İslam medeniyeti tahayyülü zaman içinde gelişti. Yani on dokuzuncu yüzyılın sonlarında Avrupa hegemonyasının zirve yapmasına dek, Müslüman toplumlar dünya çapında siyasi bir birliğe sahip olmayı hayal dahi etmemişti.”
Cemil Aydın, son yıllarda akademik çevrece de kullanımı artan ancak üzerine pek konuşulmamış bir konuyu gündemimize taşıyor bu kitapta; İslam Dünyası Fikri. Aydın, İslam Dünyası kavramsallaştırmasının 19. yy. Batı düşüncesinin icadı olduğunu ve Müslümanların bu kavrama Batılı düşünürlerden daha fazla sarıldıklarını ifade ederek bu durumu eleştirmektedir. Aydın bu eleştirilerini kitabın içerisinde kavramın Müslümanlar üzerindeki tarihsel sürecini örneklikleri ile aktararak gerçekleştirmektedir. İslam dünyası fikri modern dönemin Müslümanlara giydirmiş olduğu bir kimlik olmaktan öte bir şey değildir. Aydın’a göre İslam Dünyası Fikrinin vermiş olduğu birliktelik ruhunun da Müslümanlar da bir etkisi görülmemekte Müslümanlar son yüzyıllarda hep birbirleri ile savaş halinde görülmekte. Ayrıca Aydın, Modern dönem Müslümanlarını batının emperyalizmine karşı yeni bir şey üreteceğim derken sığlığa düştüğünü ve tek doğruyu kendinde bulan Müslüman tipolojisinin oluştuğunu, bu dönem Müslümanlarının İslam’ı kendi tahayyüllerine mahkum ettiğini belirtir. Bunları söylerken geçmiş dönemin çok sesliliği ve müphemliğini över. Aydın kitabı sonlandırırken tamamen umutsuz olmadığını belirterek dünya için bir umut varsa o da Müslümanların elinde gerçekleşecektir demektedir.
İlgili Yazılar
Kitap Seçkisi
Yeryüzü Yakılıp Yıkılırken Jonathan Crary / Metis Yayınları “Modern sanayi uygarlığı dünyayı ateşe vermenin eşiğinde. Toplumsal oluşumların ve toplulukların kökünün kurutulması, insani müştereklerin bağımlı olduğu canlı yeryüzü-sisteminin söndürülmesiyle iç içe geçmiş durumda. Artık kapitalizmin en son, ‘yakıp-yıkma’ safhasındayız. Askeri bağlamda bu tabir, yenilmiş bir halkın veya yaklaşan bir ordunun faydalanmasını engellemek …
Kitap Seçkisi
İSLAM DÜŞÜNCE GELENEKLERİ
ÖMER TÜRKER
KETEBE YAYINLARI
“İslam dünyası genel olarak bilimlerde ve teknolojide Batı karşısında geri kalmışlığın bedelini önce peyderpey sömürgeleşerek sonra da değerler krizine duçar olmakla ödemeye başlamıştır. Hala da bu kriz, bütün acımasızlığıyla Müslüman dünyayı kasıp kavurmaktadır. Bu bakımdan İslam dünyasının krizi, fıkıh ve tefsir gibi uygulamalı dini bilimlerden ziyade düşünce ve teorik bilimlerdedir. Müslümanlar dünyaya açıklama, isim verme, anlamlandırma ve müeyyide koyma gücünü yitirmiştir. Kuşkusuz bu durum hayatın bütün alanlarına sirayet ettiğinden dini ve felsefi pratik ilimler de krizden derinlemesine etkilenmektedir. Krizin kaynaklarını doğru tespit etmediğimiz sürece çözüm arayışlarımız da sorunlu olacaktır. İğneyi karanlıkta kaybedip aydınlıkta arama işini tadını kaçıracak şekilde uzattığımız söylemek abartı olmaz.”
Kitap Seçkisi
Bir argüman mantık kriterini sağlamasa da kimi zaman sadece doğru öncülleri olduğu için iyi argüman olabilir. Evet en iyi argüman olamaz ancak sadece en iyi argümanları kabul edecek olursak zihni kapasitemizi epeyce kapatmış oluruz ve yaşadığımız pek çok şeyi rasyonel bir şekilde anlamlandıramayız. Çünkü hayatta tüme vardığımız nokta, elimizdeki imkânlarla kısıtlıdır.
Kitap Seçkisi
İmam Şafii: Âlim ve Veli Kecia Ali / Türkçesi: Mehmet Ali Okan Doğan – Vakıfbank Kültür Yayınları ”Şafii, bilinmeyen veya doğrulanamayacak kanıtlara yaslanan geniş kapsamlı mutabakatlardansa metinsel kaynakları yeğ tutar. Bu tercihi, onu ilk dönemlerinde rakiplerinin karşı çıktığı başka bir tercihe götürür: Şafii, bir sahabeden kaynaklanan tek tük rivayetleri dahi, ilahi metinlerin zincirinden boşanmış insan …
Kitap Seçkisi
Hakikat, Postmodern Çağda Bilgelik Arayışı John D. Caputo / Kapı Yayınları “Orta Çağda biri ‘kilise şunu öğretiyor…’ demişse, bu söz odadaki herkesin sesini keserdi. Fakat günümüzde bir Büyük Hakikat adayı varsa, o da bilimdir. Bilim bizim gorilimizdir. Biri ‘bilim diyor ki…’ dediğinde, sohbetin bittiğini düşünürüz. Yani biz postmodernist hermönetler, gözü kara olmalıyız; hem piskoposların, hem …