“İnsan beşer, aynı zamanda şaşardır” ya da “insan, hata ile mâlûldür” ifadeleri insanın hata yapabilme potansiyeline işaret etmektedir. Zira ilk Peygamberimiz olan Hz. Âdem kıssasında da Allah bize bu durumun insanın doğasında olduğunu imlemektedir. Fakat aynı kıssada Âdem aleyhisselamın hatasını fark edip ısrar etmediği, İblis’in ise hatasında ısrar ederek şeytanlaştığı vurgulanır. Artık tercih insana kalmıştır: Âdem’in mi yoksa Şeytan’ın mı yolunu tercih edecektir? İnsanın ne olup ne olmadığı, insan psikolojisi ve hataya meyyal yanı, hata ve günah kavramlarının ilişkisi, bilinçli ve bilinç dışı günah işleme meselesi, geçmiş yaşantının belirleyiciliği ve hata farkındalığı, günah çıkarma ve tövbe etme arasındaki farklar, nasûh tövbesinin mâhiyeti, günah girdabından kurtulmanın yolları… Birbirinden önemli sorulara dair psikoterapist ve yazar Senai Demirci ile yapmış olduğumuz röportajımıza geçmeden önce Allah’ın: “Ey iman edenler! İçtenlikle ve kararlılık içinde Allah’a tövbe edin. Umulur ki rabbiniz kötülüklerinizi örter ve sizi altından ırmaklar akan cennetlerine koyar” (Tahrîm Sûresi, 8) çağrısını hatırlatmak istiyoruz. Umarız röportajımız ruhen ve bedenen arınmamıza vesile olur…
“Yek katre-i hûnest, sâd hezârân endîşe” (-İnsan- üç beş damla kan ve bin bir endişe) der ya Sâdî Şirâzî, biz de insanın pişman ve tevbekâr yanını konuşma niyetindeyiz. Nedir insanın telaşı? Telaşının içindeki hata eden ve pişman olan insanı tanımaya nereden başlamalıyız?
İnsan, kırılgan bir varlık. Çabuk üzülüyor, hemen öfkeleniyor, sık sık korkuyor, bir o kadar da seviniyor, mutlu oluyor. Bu kırılganlığı sayesinde insan çevresiyle empatik bir ilişki kurabiliyor. Varlığı okuyor, hissediyor, taştan ağaca, yerden göğe, kuştan denize türlü türlü varlıkla beraber yaralanıyor, beraber onarılıyor. Teni rüzgâra açık; üzerinde bir zırh yok. Olanların akışıyla salınıyor; bir sırça köşkü yok. Hata edebilmek de bu kırılganlığa dâhil. Hiç hata etmeyen, hiç yanlış yapmayan, asla düşmeyen, hiçbir şekilde yanılmayan bir insan, pişmanlık yaşamayan, suçluluğu ve utancı deneyimleyemeyen bir insan, varlık mektebinde sınıfta kalır; hatta sınıfa bile alınmaz. Âdemoğlu olarak belirlenen varlık kategorimiz, hatalara açık, düşüşlere aday, sürçmelere müheyya, savrulmalara eğilimli kılar bizi.
Cennetten arza indirilişimiz, kendi hatalarımızdan onarımlar çıkarmamız, düşüşlerimizden ayağa kalkmayı öğrenmemiz, günahlarımızın özünden bir mahcubiyet derebilmemiz içindir.
Cennetten arza indirilişimizi “kovulma” temasıyla anlarsak, arzdaki varlığımızı lanetli olarak algılarız. Kovulmadık cennetten; indirildik. İndirildik ki geri dönüşümüzü kendi hikâyemizi yazarak, yaşayarak gerçekleştirelim. Biz o dönüşün içindeyiz şu anda… İnsanı böyle bilirsek, düşüşlerimizle övgüyü hak ettiğimizi fark ederiz. İnsanı böyle bilirsek, hatasız olduğumuz için değil, hatamızı hata bildiğimiz için mükemmel olduğumuzu görebiliriz vesselam…
“Hata olmadan insan olunmaz.” diyebiliriz öyleyse. Peki, hata yapmak ile günah işlemek aynı şey midir? Şayet bir farklılık varsa bu sınır nerededir?
Bu soruya şaşırmadım. Galiba “Hata olmadan, insan olunmaz”ı duymaya alışığız; bu çok ürkütmüyor. Ama “Günah olmadan, insan olunmaz” deyince irkiliyoruz, ürküyoruz. “Acaba günaha mı giriyorum?” diyoruz. Sanıyorum, aynı kültürel havzada, aynı iletişim rahminde büyüdüğümüz için sizin hissettiğinizi ben de hissediyorum. Korkmadan söylüyorum ki hata eşittir günah. Günah eşittir hata… Eğer “günah”ı sadece “dinî alan” diye hayattan kopardığımız, ayrı bir yerde tuttuğumuz eylemlere, tavırlara, duruşlara kilitliyorsak, orucunu erkenden açmak günahtır ama söz verdiği randevusuna gecikmek hatadır. Namazını bir rekât eksik kılmak günahtır ama inşaat demirini gerektiğinden az kullanmak değildir. Kırmızı ışıkta durmamak günah değildir; çünkü cezasını Allah değil, trafik polisi verir. Ne yazık ki bu ayırımı, “çok dindar” ama “çok kibar olmayan” insanlar türetiyor. Hatta, üzülerek söylüyorum, keskinleşmiş dindarlığıyla başkalarını dışlayan, ötekileştiren bir tür “kabalık” usulü bile gelişti.
Hiç unutmam, Finlandiya’da yaşayan bir Türk danışanım, yine Türk olan eşi için şu cümleyi kurmuştu: “Eşim çok dürüsttür; asla vergi kaçırmaz!” Cümleyi tekrar ettirdim, duyduğuma inanamadım. Demek ki Finlandiya’da öyle bir eğitim ve hayat tarzı vardı ki devlet dediğimiz büyük tezgâhta herkesin payı ve sorumluluğu olduğuna bir göçmeni bile içtenlikle ikna etmeyi başarıyor. Evet, bir daha söyleyelim: “Günah olmadan, insan olunmaz!” İşin günahı, işinin hakkını vermemektir. Üretimin günahı, kalitesiz mal üretmektir. Konuşmanın günahı, lafı dolandırmak, anlaşılmaz jargonlar kullanmaktır. Öğretmenliğin günahı, dersine yeterince hazırlanmamak, konuyu öğrencinin anlayabileceği üsluba indirgememektir. Meselâ, kimi ünlü markaların ‘tövbe satış noktaları’ vardır: Defolu ürün satış mağazaları. Kalitesiyle bilinen marka, üretimde hata olabileceğini, günah işleyebileceğini bu satış mağazalarını kurarak kabul eder. “Bakın bu eşarbın boyasında leke var, bunu defo kabul ediyorum.” “Bu tencerenin kulpu düz monte edilmemiş, bunu hata kabul ediyorum” der. Ünlü araç markaları, satılmış ve halen yollardaki araçları bile geri çağırır. “Bir parçayı yanlış tasarlamışız” derler. Bu tür “dönüşler”, yani tövbeler (tövbe kelimesinin anlamı ‘dönüş’tür) markanın kalitesinin kefilidir; dürüstlüğünün tescilidir. Günahını kabul edip itiraf eden insan, kaliteli eyleme adandığını ilan eder. “Bu yaptığımın bana yakışmadığını görüyorum, siz de görün” der.
Benim kişisel Müslümanlığım beni ilgilendirir. Aslolan bu Müslümanlığı işlerime yansıtmamdır. İşimin Müslümanı mıyım? İşteki özensizlik ve ihmal, kişisel hayattaki günah ve gaflet kadar önemli, hatta çok daha önemlidir.
Peki, bilinç konusu ile ilgili neler söylemek istersiniz? Bir hata/günahı bilinçli ya da bilinç dışı eyleme getirme hususu…
Bilinç konusu beni çok heyecanlandırır. Bilincin, yani insanın kendisini “kendi” olarak bilmesinin istisnai bir armağan olduğunu düşünüyorum. Birinci tekil şahıs zamiri olan “ben” sadece insan için geçerlidir. Başka hiçbir şey, hiçbir canlı, cüssesi insandan büyük, ömrü insandan uzun hiçbir şey kendisine “ben” diyemiyor. Dağlar diyemiyor. Gökyüzü diyemiyor. Yerküre diyemiyor. Anladığım kadarıyla bize verilen emanet “ben” bilinci. Böylece özne olabiliyoruz, böylece tercihlerde bulunuyoruz. İnsanın düşüşlerinde, yanılgılarında, savrulmalarında “ne yaptım ben şimdi?” diye yaşadığı pişmanlıklar bilinci tazeliyor. Hastalık, kayıp ve kaza gibi olumsuz olaylarda “niye ben?” diye sitemle bilinci hatırlıyoruz.
Her şeyin pürüzsüz aktığı, hiçbir çatlağın olmadığı, bir engellenmenin deneyimlenmediği bir hayat, “ben”i unutturabiliyor. Konfor, “ben-lik” dediğimiz, insanı öteye taşıyan o istisna varoluşun üzerini kapatıyor. Hayal kırıklıklarının ve düşüşlerin “ben bilinci”nin öğreticisi ve hatırlatıcısı olduğu kanaatindeyim.
Bir hata/günahı bilinçli ya da bilinç dışı eyleme getirme hususunu nasıl anlayacağız o hâlde?
Hepimiz şimdi burada açık bilincimizle bulunuyoruz. Bu bilinç düzeyi, varlığımızın hepsi değil; gayet iyi biliyoruz. Mesela siz de ben de karşılıklı konuşurken, özgün ve özel tarihlerimizle yüz yüze bakıyoruz. İnsan, bilgisayar ekranlarındaki program ikonlarına benzer. Çift tıklayana kadar sadece orada yuvarlık bir “ikon” görürsünüz. Çift tıklayınca, internete bağlanır ve derin bir içerikle yüzleşirsiniz. Bu derin içerikle temasa geçince, siz de içeriye alınırsınız, hatta katkıda bulunursunuz, akışa kapılır, akışta kalırsınız.
Anti-psikiyatri akımını başlatan düşünür R. D. Laing, şu anda yaptığımız hata/günahı kaslarımızla yaptığımızı söyler. Bir insana dair anlık gözlemimizde kaslarla yapılan ‘davranış’ı görürüz. Davranış şimdi ve burada olan bilincimizin eseridir. Ama bir de “yaşantı”mız vardır. Laing, şimdiki davranışlarımızın geçmiş “yaşanmışlıklarımız”la birlikte tartılması gereğine dikkat çeker. Çocukluğu, büyüklerinin bayram ve düğünde alkol aldığı ortamda geçmiş bir yetişkinin şimdi burada alkol alma davranışı, yaşantıdan etkilenir; alkol almasa da alkole direnişini zorlaştırır. Çocukluğunun bayram ve düğünlerinde en fazla gül suyu kokusu hatırlayan bir başka yetişkinin alkolle sınavı, birinci kişinin sınavı kadar sert değildir; hatta sınav bile değildir. Birincisi alkol alırken; ikincisi “damlasını ağzıma koymadım!” diye övünürse, kendisine şunu sormalı: “Ya onun yaşanmışlığı benim yaşanmışlığım olsaydı?” Eğer böyle olsaydı, belki de onun içtiğinden daha sık ve daha çok içecekti.
Bu çok önemli. Birine “sarhoş, günahkâr” derken, onun yaşanmışlığını da göz önünde bulundurmalıyız. Şimdi ve buradaki davranışıyla yargıladığımız bir insana, kesinlikle haksızlık edeceğimiz açık değil mi? Demek ki yargılamak bizim işimiz değil. Bir insanın geçmişini ve derin yaşanmışlıklarını bilen, bilinçdışı baskılarını, duygusal fırtınalarını gören Bir’inin işi. Hesabı Allah’a bırakmalı! “Hesap sorucu olarak Allah yeter!”
Bu bağlamda, yıllar önce, düzenli cezaevi ziyaretlerimin bana öğrettiğini şöyle dillendirmiştim: “Kimse sınanmadığı günahın masumu değil!”
Geçmiş yaşantının ya da yetişilen ortamın güncel davranışları anlamak üzere önemli bir anekdot olduğunu söyleyebiliriz. Fakat anlamak ve meşru görmek arasındaki ince çizgi nerede başlayıp nerede bitmektedir? Yapılan her hata ya da işlenen her günah geçmiş yaşantı ile izah edilebilir mi? Şayet her davranış geçmişin tahakkümü altında ise bu değişmez bir kader olarak karşımızda durmaz mı?
Çok güzel ve zorlayıcı bir soru. Öncelikle “anlamak” eşit değildir “onaylamak”; bunu bir kenara yazalım. İkincisi, “anlamak” olmaksızın yapılan “yargılama” meşru olmayan bir yargılamadır. Bununla birlikte, anlamak meşru görmek değildir. Yargılamak yerine anlamayı tercih etmek, meşru olmayandan kaçınmaktır. Yargılama, yargılayan-yargılanan gibi asimetrik bir dizilime alıyor bizi, hiyerarşik bir koridora çekiyor. Etiketleyen muktedirdir, etiketlenen acizdir. Tanımlayan öznedir; tanımlanan ise nesnedir. Yargılama bir yetkilendirme barındırır en dipte. Anlama ise bir tür yoldaşlıktır, refakattir. Eşitler arasında olduğunun farkında olmaktır. Ast-üst ayrımından çıkıp, duygudaşlık salınımına razı olmaktır. “Ben-Sen” kontrastını terk edip, “Biz”in havuzunda, buz katılığındaki enaniyetini, yani egosunu eritebilmektir. Katı halden sıvı hale geçiş ve akışkanlık kazanmaktır.
Geçmiş yaşantının da şimdi ve buradaki günahta/hatada payının olduğunu hatırlamak, günahı mazur görmek değil, yok saymak hiç değil, uzlaşmak da değildir. Aksine uzlaşmadığımız, hata olduğunu kabul ettiğimiz, günah oluşunu itiraf ettiğimiz ‘olmuş bitmiş’in gerçekliğini hem kendimiz hem de kardeşimiz adına bir umuda çevirmektir.
Hıristiyan dünyasında günah çıkarılır; çünkü günah katıdır, yoğrulmaz. Günah ya vardır ya yoktur. Yok edilen günah, yeni günahı var eder. Sezai Karakoç üstadın ifadesiyle, “günah öldü, yaşasın yeni günah!” deriz.
Bilinçdışı birikimlerimizin ve yaşanmışlığımızın izlerinin günaha/hataya katkısı olduğunu fark etmek, günahı anlaşılır hale getirir. Anlaşılır olan şey yumuşar, plastisite kazanır, yoğrulabilir hâle gelir. Yoğurulan hata/günah yeni bir dönüşüme kapı aralar; malzeme olarak yeni bir farkındalık kazandırır, ölü hâlden dirilik çıkar. Tövbe, yani dönüş, yani dönüşüm, hatamızı yoğurabildiğimizde başlar. Çünkü umut ancak akışkan olandan emilir; katı ve sert olan hiç umut vermez ya bizi kırar ya da biz onu kırdığımızı sanırız.
Tam da geçmek istediğimiz konuya dikkat çektiniz: Tövbe. Fakat tövbeden önce işaret ettiğiniz daha önemli bir husus var, o da günah çıkarmak… Günah çıkarmak ve tövbe etmek arasındaki farkı biraz daha açabilir misiniz? Günah çıkarmak yalnızca Hıristiyan dünyayı mı kapsamaktadır? Günümüz dünyası ve özelde Müslümanlar için günah çıkarma kavramından bahsedebilir miyiz?
“Günah çıkarma” konusunda, Üstad Sezai Karakoç’tan uzun ama çok kritik bir alıntı yapmama izin verin: “Tövbe, bizi, günah işlemek kuvvetini de, ondan dönmek kudretini de veren Allah’ın karşısına çıkarır. (…) Günahların öyle bir özü, cevheri vardır ki, onlar, ancak asıl kaynaktan gelen tepkiler ve direnişlerle yok edilebilir, değiştirilebilir. Hristiyan’ın günah çıkarması, sanki o günahı yeniden işlemek için yeni bir cesaret hazırlığıdır. ‘Günah öldü, öyleyse yaşasın yeni günah’ gibi bir şey. İslam’da ise, tövbe, ‘günah öyle öldü ki, yiğitsen gel de ölüyü dirilt’ demekten farksızdır. Günah çıkarma, bir günah serisinin içindeki bir günahı seriden çıkarır. Ama bu çıkarış, serideki bir sonraki günahı çeker, çağırır. Günah çıkarma, yeni günahlara bir çağrıdır. Günahla yüz göz olmak, içli dışlı olmaktır. Tövbedeyse, günahın özüne dokunulmakta, günahın mayası değiştirilmektedir. İnsan kendini içten onaracaktır. Allah önünde geçirilen bir değişimdir bu…”
Burada, kanaatimce, asıl mesaj, “Allah’ın karşısına çıkmak” diye okuyorum. Allah’ın karşısına çıkmak, Allah’ın önünde geçirilen bir değişime kapı aralar. İnsanın Allah’la yüzleşmesi, kendisine varması, kendi özünü göreceği bir ayna bulması, kendi hata edebilirliğine dokunması, kendi zaaflarıyla tanışması, özündeki kırılganlığı kabul etmesini başlatır. Allah’la olmak, Rabbine dönmek, insanın saf hâline dönmesi, oyalayan ve dikkat dağıtan, mazeret üreten ve dışsal sebepleri suçlayan “dünya”dan dönüştür.
Kur’ân, insan evladına iki uç pozisyonu gösterir; bir aynalama teklif eder: İblis ve Şeytan pozisyonları. İblis pozisyonunda, hata ettik diye kendimizi kapkara ilan eden tutumumuz fotoğraflanır.
(ki iblis, kendinden umut kesen anlamına gelir!) Şeytan pozisyonu ise hepten kara pozisyonunda kalamayacak insanın kendini diğer uca taşımasına, bu defa da “senin yüzünden” diyerek kendini apak ilan eden tutumunu fotoğraflar (ki şeytan, kendi doğasından uzaklaşan anlamına gelir.) Bu iki pozisyon da Âdemoğlu için sürdürülebilir değildir. İnsana gri bir alan teklif edilir Âdem [as] üzerinden. “Hatan da olsa, “Rabbena”/”ey Rabbimiz” diyecek açık bir muhatabiyet seni bekliyor, İblis gibi umutsuz olma…” “Hatanı itiraf ettiğinde “zalemna enfüsenâ/”Biz yanlış yaptık!” diyebilecek dürüstlüğün olsun; Şeytan gibi kendini temize çıkarmaya çalışma…” İnsan, hata ettiği hâlde adamdır; adam olduğu hâlde hata edebilir.
Bu gerçeği kabullenmekte zorlandığımızda “ya hep ya hiç” ekseninde yoruluyoruz. Allah’a günahkâr yüzüyle yönelmek yerine, günahını kendi omuzlarında taşıyıp mahcubiyetle huzurda olmak yerine, yüzleşmeden kaçınan, huzurdan uzak duran ara formüller üretiyoruz. Günah çıkarma, günahın insanî oluşuna izin vermiyor; sözüm ona günahı yok ederek adam ediyor insanı. Yahudi geleneğinde de “günah keçisi” vardır; günahı temsil eden ağırlıkları vs. bir keçiye yükleyip çöle ölüme terk ediyorlar. Hatalarla var olan, düşüşlerle derinleşen, yanılgılarla demlenen, savrulmalarla toparlanan insan özümüzü Allah’tan saklıyoruz boş yere. Bu bizi sadece gülünç yapıyor; çaresiz de yapıyor. Peki bu kaçışın Müslümanlar arasında benzeri var mıdır? Var derim. “Günah çıkarma” ya da “günah keçisi” uygulamasının temelinde insan yanımızı bypass etme niyeti vardır. O hâlde, insan yanımızı yok sayarak icat ettiğimiz tövbe usullerine bir bakalım. Cesaretle…
Öyleyse ilk cevabınızdaki vurguya tekrar dönüyoruz: “Hata olmadan, insan olunmaz!” “Günah çıkarma”, “günah keçisi” vb. insanî yanımız yok sayılarak icat edilen tövbe usûllerini de dikkate alarak insanî yanımızı yok saymayan bir tövbe usûlüne dair neler söylemek istersiniz?
Estağfirullah; nasıl tövbe edileceğini öğretmek bana düşmez. Ben sadece öğreniyorum. Bildiğim şu ki hakikatle temastan kendimizi kaçırıyoruz. Zırhlara sarıyoruz incinebilir benliğimizi. Hayatın akışına katılmaktan saklıyoruz kırılgan özümüzü. Hayat dediğimiz bir rüzgâr, kendince esiyor. Ne durdurabiliyoruz ne başlatabiliyoruz. Soğuk ya da ılık, illa ki esiyor. Sert ya da yumuşak, dokunduğu ne varsa savuruyor. Hayat rüzgârı karşısında savunmasızız; gerçek bu.
Bu gerçeği gayet iyi biliyoruz. Rabbimiz biliyor. Rabbimiz gayet iyi bildiğimizi gayet de iyi biliyor. Hata eden yanımıza dokunmak yerine, yüzümüzü yere dikiyor; yanlışlıkla “zikir” denilen kelimelerin sayısını tamamlamakla uğraşıyoruz. Rabbimize hitap ederken, yüzümüzü kaldırıp Rabbimize dönmüyoruz. Yüzleşemiyoruz. Rabbimizle yüzleşmeyince, kendi özümüzü seyredeceğimiz aynayı kaybediyoruz.
Bir dostumun “din reflüsü” diye tanımladığı bir durumdayız. Dinin kendisiyle değil; dinin bilgisiyle öyle çok dolmuşuz ki. Gırtlağımıza kadar fıkıh detayıyla, “şunu yap! şunu yapma!”larla, “şunu şu kadar oku!”larla, “şu durumda şu duayı yap!”larla doluyuz. Yaptıklarımızın içeriğiyle değil kabuğuyla meşgulüz. İçimize dokunacak anlamları yok sayıyoruz. İçimize dokunacakları yok sayıp içimize nüfuz edemiyoruz. Yoğuramıyoruz psikolojik hamurumuzu. İçimizde delice akmakta olan pişmanlığı avuçlayamıyoruz. Dokunamıyoruz damarlarımızdaki sıcacık köze. Oysa, bizi pişirecek olan bu içsel kıpırtılar. Hatamızla kuracağımız sıcak temas doğurgandır. Günahlarımızın nabzına dokuna dokuna, içimizde günahlara direngen bir vicdanın olduğunu fark edeceğiz. Hayata kopuk ve ütopik bir masumiyet iddiasıyla değil, sahih ve sürdürülebilir bir mahcubiyet edasıyla katılacağız. Düşüşlerimizden dönmemizi uman, arzdan cennete dönmemizi bekleyen Rabbimizin muradı olmalı bu…
Psikolojik alt yapımızı ince ince işleyecek bir fırsat sunar hatalarımız bize… Psikolojik dokumuz en hassas emanettir. Bu dokuyu istismar edersek, ihmal edersek, işgal edersek kul hakkına gireriz. Kendi hakkımızı yeriz. Ruhsal çekirdeğimize neşv ü nema verecek potansiyeli söndürürüz. Duygu hamurumuza en güzel kıvamı kazandıracak mayayı tahrip ederiz.
İnsanın kendisini israf etmesi haramdır. Kendisini. Evet, kendisini… Ekmek çalmak gibi haramdır. Zina etmek gibi fahşadır; had bilmezliktir, ahlâksızlıktır. Cana kıymaktır. Canı can yapan can özüne suikasttir vesselam.
Kur’ân “Nasûh Tövbesi” diyor. Hakikate temas etme ile nasûh tövbesi arasında bir bağ kurabilir miyiz? Ayrıca nasihat ile nasûh, semantik olarak aynı kökten diye biliyorum. Bu bağlamda nasihat, hakikate çağırması gereken, kişiye tövbe kapısını hatırlatan bir eylem midir?
“Din nasihattir” diye bir hadis vardır. Bu cümlede “nasihat” ile kastedilen “içtenlik”tir; “samimiyet”tir. Din, başkalarına öğüt verme değil; samimi olma hâlidir. “Nasihat”, öğütten fazlasıdır; içinde yaşanmışlık barındırır. Bir başka deyişle “damdan düşmüş”ün söylediğidir. Samimidir öğüdünde, çünkü hata etmiştir daha önce, bedel ödemiştir, düşmüştür, bir yerini kırmıştır.
Nasuh Tövbesi, “nasihat”te saklı “içtenlik” anlamıyla ifade edersek, “içten dönüş” demektir. İçten dönüş ise, yanlışa dokunmakla gerçekleşir, başını duvara vurmakla başlar, hatanın acısını iliklerine kadar yaşamışlıktan doğar. Tövbe edenin “samimi” olabilmesi, yaptığı hatayı, İblisin yaptığı gibi umutsuzluk nedeni yapmadan ve Şeytanın ettiği gibi inkâr etmeye kalkmadan kendine itiraf etmesine, umutla ve mahcubiyetle avuçlamasına bağlıdır.
Görünen o ki, insan kendine, yanlış yaptığında, hataya düştüğünde dokunuyor; içinde kötü de yapabilir, isyan da edebilir parçasını tanıyor, kabul ediyor. Dönüşümü, yani içtenlikle kendini yoğurması böyle başlıyor.
Bir başka konuya geçecek olursak; “büyük günah” ve “küçük günah” terkipleri kullanılıyor Kur’an’da. Buna mukabil “büyük tövbe”, “küçük tövbe” gibi bir husustan bahsedilebilir miyiz?
Kur’ân’da meallerin çoğunda “büyük günah” diye kaydedilen “kebair” kavramı, üç yerde geçiyor. Ama “büyük günah”a karşılık “küçük günah” diye bir kavram yok ilgili ayetlerde. (Nisa, 31; Şûra, 37 ve Necm, 32) “Kebair”in, ilgili ayetlerde “mülkiyet” bağlamında bir anlamı var diye okuyorum. Başkasının hakkına göz dikmek, başkalarına verilene haset etmek gibi “kibir” temalı bir uyarıyı içeriyor. Kanaatimce, günahın büyüklüğü ve küçüklüğü, ne yaptığımıza göre değil, bu günahı/cürmü kime karşı yaptığımıza göre belirlenmeli. Allah’ı büyük bilen biri, yaptığı ne kadar küçük de olsa büyük günah işler; bu durumda günahın küçüğü kalmaz. İşlediğimiz kusur ne olursa olsun, bunu kusur olarak kabul ediyor ve özür dileme sadedinde, günahı kendi kimliğimizden ayırarak tövbe ediyorsak, günah büyük olsa bile küçülür. Bu durumda da büyük günah kalmaz. Tam tersi, küçük görünse de kusur olarak kabul etmediğimiz, özür dileme gereği duymadığımız, tövbenin sebebi yapmadığımız kusur, küçük de olsa büyür.
Tövbe her daim büyüktür; bir bilinç tazelemesi olarak var kılındığında büyük olanı küçültür; bilinç tazelemesi olan özü yok edildiğinde, küçüğü büyütür.
Şiddetin/terörün estetize edilmesi ifadelerini duymaya alışkınız fakat günahın estetize edilmesi gibi bir terkip hakkında ne düşünürsünüz? Yalanın beyazı olduğu gibi günahın da şirininden bahsedebilir miyiz?
Söylediklerimden böyle bir izlenim çıkmış olabilir. Anlaşılır bir şey bu! “Haydi hep birlikte günaha girelim, sonra nasılsa tövbe ederiz!” demiyorum elbette. “Sonra tövbe ederiz” diye girilen günahın “dönüşü” olmaz zaten! Günah zaten var; zaten artık gerçeğimiz olmuşsa, bu gerçeği nasıl değerlendireceğimiz, bu düşüşü nasıl öğretiye dönüştüreceğimiz üzerinde konuşuyorum. “Olan oldu bir kere!” der Vakıa Suresi. “Kimse olanı inkâr edemez.” Peki şimdi buradan alçalış mı çıkaracağız terfi mi? Olanı bir umutsuzluk sebebi mi yapacağız yoksa bir umut kaynağı mı? Evet, insanın günahı değil, günahtan dönüşü güzeldir; hatadan tövbe çıkarması estetizedir; başka hiçbir canlıda olmaz bu estetik duyum.
Allah, tövbe edildiğinde günahları affedeceğini söylemekte fakat insanlar BigData ile her şeyi kayda almakta ve geri dönmek isteyen kişilerin yollarını tıkamakta… Gerek sosyal medya gerekse günlük ilişkiler bağlamında günah işleyen ve geri dönüş yolu arayan kişiye yaklaşım konusunda nasıl bir yol izlenmeli sizce?
Sosyal Medya paylaşımları bir tür sorumsuzluk alanı tanıyor insana. Yüzünü görmediği, yüzünü göstermediği bir insana, gerçek hayatta yüz yüze iken olduğundan daha pervasızca ve daha kontrolsüz davranabiliyor. Abese Suresi’nin “yüzünü ekşitti, kör geldi diye…” ifade ettiği bir tür sorumsuzluk “ara-alan”ı sunuyor herkese. Orada yüzün görülmüyor, kimliğini saklayabiliyorsun, kimliğin açık olsa bile hemen ulaşılamıyorsun. Abese’nin ifade ettiği, k/ara-alan’da, süper-egomuzu devre dışı bırakarak, vicdanımızı susturarak, bir tür katarsis, boşalma yaşıyoruz. Hata eden kişinin hemen yargılanmaması, gıybete konu edilerek rezil edilmemesi, büyük ihtimalle utanacağı ayıbının ifşa edilmemesi, ona bir dönüş alanı bahşediyor, vicdanıyla temasa geçip hatasını fark edeceği bir serbest bölge sunuyor, “Aman, Allah’ım ben ne yaptım!” diyerek bilincini tazeleyebileceği psikolojik yüzleşme imkânı veriyor.
BigData, elbette ki insaflı değil; ama kayıtların orada durması bir yüzleşmeyi de mümkün kılıyor. Birbirimize karşı kin ve nefret niyetimiz varsa, BigData olmasa da kötülüğü sürdürür, birbirimizi mahkûm etmeyi başarırız.
Sosyal medya kullanımı da “silinemeyecek” şeyler yazdığımızı, konuştuğumuzu fark ettirmek açısından önemli bir eğitim aracı… Bir tür sorumluluk çağrısı olarak gündemde olabilir.
Son olarak; geri dönüş imkânının olmadığını düşünen ve “böyle geldi, böyle gider” psikolojisiyle bulunduğu durumun girdabında boğulan bir kişiye neler söylemek istersiniz…
Geri dönüş imkânının olmadığını sananlar, kendileriyle teması kaybettikleri için öyle sanırlar. Ben ya da bir başkası onlara ne söylerse söylesin, bu teması kaybettikleri için dönüş zorlama gelir. Kendilik dediğimiz, hep geri dönüşe hazırlanan, her yaptığını sorgulayan, “böyle gelmiş”liği fark eden özüyle temasa geçen, illa ki “böyle gitmez” diyen yeni başlangıçlar yapar. “Böyle gelmiş”liği “böyle gitmez”in nedeni ve gerekçesi yapar. Kendisini işlevsiz döngülerde görür; yineledikçe yeni bir şeyin olamayacağını fark eder. Otomatik pilottan çıkıp manuel sürüşe geçer. Şimdi ve burada olur. Her ân’ın bir önceki ân’dan hiçbir şey miras almadığını fark eder. İnsan ve an karşılaşmasının orijinalliğiyle yeniden umutlanır.
Buraya kadar söylediklerim, bu durumda olan herkesin, kendi içindeki öz’ü bir nasihat olarak okumasına yönelik, kaslarıyla yaptıklarına direnen kalbi bir ayet olarak dinlemelerini salık veriyor.
Sözün iç’ten gelmiyorsa, iç’te yankılanmıyorsa, içten değildir vesselam.
Vaktinizi ayırıp bu hoş sohbette bulunduğunuz için teşekkür ediyoruz. Umarız hasbihâlimiz geri dönüş yolu arayanlara ışık tutabilir.
İnsanın kendi gerçekliğinin farkına varması ancak acıyla ve dolayısıyla da yaralanmakla mümkün oluyor. Yaralanmanın olduğu yerde uyanma başlıyor. Varoluşsal bir durumdur bu. Acı/yara insanın dönüp kendine bakmasının gerekçesi oluyor. Bunun yerine başka bir olgu koyamıyoruz maalesef. Klişe olacak belki ama mutlu insanın hikâyesi yoktur. Mutluluk, insanı dışsal bir illüzyonla kaplayıp kendi varlığının dışına düşürüyor. Oysa acı ve yara insanı tam da ruhunun ortasından yakalıyor ve kendi içine düşürüyor.
İnsanlar bilimle etkileşmez ki. Sadece bilim insanı ve entelektüeller bilimle etkileşir. İnsanlar teknoloji ile etkileşir. Teknoloji dolayısı ile toplumu şekillendirmede etkilidir. Müslümanlar bilimle hesaplaştı, mesafe koydu ya da eleştirdi. Oysa teknolojiyi hiç sorgulamadan aldı… Sonuçta bireyci ve hazcı olduk. Bunu bize bilim yapmadı. Ama teknoloji yaptı.
Allah’ın ilk emri “Oku!” olmuştur. Peşinden gelen ayetlerde de Rabbimiz “Kalem” üzerine yemin etmiştir ki yazmak fiili bizzat şahitlik yapsın. Yazar olmak eline kalemi alıp aklından geçenleri yazmakla olmaz. Yazarlık mesleğini icra etmek isteyen kişinin ilk olarak okumayı sevmesi, okuduklarını anlaması ve okuduklarıyla kendini geliştirmesi gerekir. Okumak sadece kitaplarla da olmuyor haliyle. Çevremizdeki insanlardan tutun da güneşi, ayı, yıldızları, tabiatı, hayvanatı vs. tüm kâinatı okuyabilmektir ve ancak bu tarz okuma bizi geliştirir. İnsanın seviyesi ve kalitesi okuduklarıyla ortaya çıkar.
Türkü yakmak, türküyle yanmak ve türkü okumak. Bu coğrafya insanın kaderidir türküler. Hüznü, sevinci, yoksulluğu, aşkı ve ölümü türkülerle/türkülerde anlatmıştır Anadolu insanı. Bu sebeple türküleri anlamayan bu coğrafyanın insanını da anlayamaz, anlatamaz. Yunus Emre, Karacaoğlan, Ahi Evran gibi nice halk ozanlarını da anlayamaz.
Sen onları ahlaklı olarak tanımlıyorsun ve ben de ama aynı zamanda ahlaklılığın doğasını da merak ediyorum. Ahlak, tarafsızlık, ılımlılık, her iki taraf… Bunların bağlamları yok mu? Açık adaletsizlik konusunda ılımlı olmak gerçekten bir erdem midir?
Senai Demirci ile Tövbe Üzerine
“İnsan beşer, aynı zamanda şaşardır” ya da “insan, hata ile mâlûldür” ifadeleri insanın hata yapabilme potansiyeline işaret etmektedir. Zira ilk Peygamberimiz olan Hz. Âdem kıssasında da Allah bize bu durumun insanın doğasında olduğunu imlemektedir. Fakat aynı kıssada Âdem aleyhisselamın hatasını fark edip ısrar etmediği, İblis’in ise hatasında ısrar ederek şeytanlaştığı vurgulanır. Artık tercih insana kalmıştır: Âdem’in mi yoksa Şeytan’ın mı yolunu tercih edecektir? İnsanın ne olup ne olmadığı, insan psikolojisi ve hataya meyyal yanı, hata ve günah kavramlarının ilişkisi, bilinçli ve bilinç dışı günah işleme meselesi, geçmiş yaşantının belirleyiciliği ve hata farkındalığı, günah çıkarma ve tövbe etme arasındaki farklar, nasûh tövbesinin mâhiyeti, günah girdabından kurtulmanın yolları… Birbirinden önemli sorulara dair psikoterapist ve yazar Senai Demirci ile yapmış olduğumuz röportajımıza geçmeden önce Allah’ın: “Ey iman edenler! İçtenlikle ve kararlılık içinde Allah’a tövbe edin. Umulur ki rabbiniz kötülüklerinizi örter ve sizi altından ırmaklar akan cennetlerine koyar” (Tahrîm Sûresi, 8) çağrısını hatırlatmak istiyoruz. Umarız röportajımız ruhen ve bedenen arınmamıza vesile olur…
“Yek katre-i hûnest, sâd hezârân endîşe” (-İnsan- üç beş damla kan ve bin bir endişe) der ya Sâdî Şirâzî, biz de insanın pişman ve tevbekâr yanını konuşma niyetindeyiz. Nedir insanın telaşı? Telaşının içindeki hata eden ve pişman olan insanı tanımaya nereden başlamalıyız?
İnsan, kırılgan bir varlık. Çabuk üzülüyor, hemen öfkeleniyor, sık sık korkuyor, bir o kadar da seviniyor, mutlu oluyor. Bu kırılganlığı sayesinde insan çevresiyle empatik bir ilişki kurabiliyor. Varlığı okuyor, hissediyor, taştan ağaca, yerden göğe, kuştan denize türlü türlü varlıkla beraber yaralanıyor, beraber onarılıyor. Teni rüzgâra açık; üzerinde bir zırh yok. Olanların akışıyla salınıyor; bir sırça köşkü yok. Hata edebilmek de bu kırılganlığa dâhil. Hiç hata etmeyen, hiç yanlış yapmayan, asla düşmeyen, hiçbir şekilde yanılmayan bir insan, pişmanlık yaşamayan, suçluluğu ve utancı deneyimleyemeyen bir insan, varlık mektebinde sınıfta kalır; hatta sınıfa bile alınmaz. Âdemoğlu olarak belirlenen varlık kategorimiz, hatalara açık, düşüşlere aday, sürçmelere müheyya, savrulmalara eğilimli kılar bizi.
Cennetten arza indirilişimizi “kovulma” temasıyla anlarsak, arzdaki varlığımızı lanetli olarak algılarız. Kovulmadık cennetten; indirildik. İndirildik ki geri dönüşümüzü kendi hikâyemizi yazarak, yaşayarak gerçekleştirelim. Biz o dönüşün içindeyiz şu anda… İnsanı böyle bilirsek, düşüşlerimizle övgüyü hak ettiğimizi fark ederiz. İnsanı böyle bilirsek, hatasız olduğumuz için değil, hatamızı hata bildiğimiz için mükemmel olduğumuzu görebiliriz vesselam…
“Hata olmadan insan olunmaz.” diyebiliriz öyleyse. Peki, hata yapmak ile günah işlemek aynı şey midir? Şayet bir farklılık varsa bu sınır nerededir?
Bu soruya şaşırmadım. Galiba “Hata olmadan, insan olunmaz”ı duymaya alışığız; bu çok ürkütmüyor. Ama “Günah olmadan, insan olunmaz” deyince irkiliyoruz, ürküyoruz. “Acaba günaha mı giriyorum?” diyoruz. Sanıyorum, aynı kültürel havzada, aynı iletişim rahminde büyüdüğümüz için sizin hissettiğinizi ben de hissediyorum. Korkmadan söylüyorum ki hata eşittir günah. Günah eşittir hata… Eğer “günah”ı sadece “dinî alan” diye hayattan kopardığımız, ayrı bir yerde tuttuğumuz eylemlere, tavırlara, duruşlara kilitliyorsak, orucunu erkenden açmak günahtır ama söz verdiği randevusuna gecikmek hatadır. Namazını bir rekât eksik kılmak günahtır ama inşaat demirini gerektiğinden az kullanmak değildir. Kırmızı ışıkta durmamak günah değildir; çünkü cezasını Allah değil, trafik polisi verir. Ne yazık ki bu ayırımı, “çok dindar” ama “çok kibar olmayan” insanlar türetiyor. Hatta, üzülerek söylüyorum, keskinleşmiş dindarlığıyla başkalarını dışlayan, ötekileştiren bir tür “kabalık” usulü bile gelişti.
Hiç unutmam, Finlandiya’da yaşayan bir Türk danışanım, yine Türk olan eşi için şu cümleyi kurmuştu: “Eşim çok dürüsttür; asla vergi kaçırmaz!” Cümleyi tekrar ettirdim, duyduğuma inanamadım. Demek ki Finlandiya’da öyle bir eğitim ve hayat tarzı vardı ki devlet dediğimiz büyük tezgâhta herkesin payı ve sorumluluğu olduğuna bir göçmeni bile içtenlikle ikna etmeyi başarıyor. Evet, bir daha söyleyelim: “Günah olmadan, insan olunmaz!” İşin günahı, işinin hakkını vermemektir. Üretimin günahı, kalitesiz mal üretmektir. Konuşmanın günahı, lafı dolandırmak, anlaşılmaz jargonlar kullanmaktır. Öğretmenliğin günahı, dersine yeterince hazırlanmamak, konuyu öğrencinin anlayabileceği üsluba indirgememektir. Meselâ, kimi ünlü markaların ‘tövbe satış noktaları’ vardır: Defolu ürün satış mağazaları. Kalitesiyle bilinen marka, üretimde hata olabileceğini, günah işleyebileceğini bu satış mağazalarını kurarak kabul eder. “Bakın bu eşarbın boyasında leke var, bunu defo kabul ediyorum.” “Bu tencerenin kulpu düz monte edilmemiş, bunu hata kabul ediyorum” der. Ünlü araç markaları, satılmış ve halen yollardaki araçları bile geri çağırır. “Bir parçayı yanlış tasarlamışız” derler. Bu tür “dönüşler”, yani tövbeler (tövbe kelimesinin anlamı ‘dönüş’tür) markanın kalitesinin kefilidir; dürüstlüğünün tescilidir. Günahını kabul edip itiraf eden insan, kaliteli eyleme adandığını ilan eder. “Bu yaptığımın bana yakışmadığını görüyorum, siz de görün” der.
Benim kişisel Müslümanlığım beni ilgilendirir. Aslolan bu Müslümanlığı işlerime yansıtmamdır. İşimin Müslümanı mıyım? İşteki özensizlik ve ihmal, kişisel hayattaki günah ve gaflet kadar önemli, hatta çok daha önemlidir.
Peki, bilinç konusu ile ilgili neler söylemek istersiniz? Bir hata/günahı bilinçli ya da bilinç dışı eyleme getirme hususu…
Bilinç konusu beni çok heyecanlandırır. Bilincin, yani insanın kendisini “kendi” olarak bilmesinin istisnai bir armağan olduğunu düşünüyorum. Birinci tekil şahıs zamiri olan “ben” sadece insan için geçerlidir. Başka hiçbir şey, hiçbir canlı, cüssesi insandan büyük, ömrü insandan uzun hiçbir şey kendisine “ben” diyemiyor. Dağlar diyemiyor. Gökyüzü diyemiyor. Yerküre diyemiyor. Anladığım kadarıyla bize verilen emanet “ben” bilinci. Böylece özne olabiliyoruz, böylece tercihlerde bulunuyoruz. İnsanın düşüşlerinde, yanılgılarında, savrulmalarında “ne yaptım ben şimdi?” diye yaşadığı pişmanlıklar bilinci tazeliyor. Hastalık, kayıp ve kaza gibi olumsuz olaylarda “niye ben?” diye sitemle bilinci hatırlıyoruz.
Her şeyin pürüzsüz aktığı, hiçbir çatlağın olmadığı, bir engellenmenin deneyimlenmediği bir hayat, “ben”i unutturabiliyor. Konfor, “ben-lik” dediğimiz, insanı öteye taşıyan o istisna varoluşun üzerini kapatıyor. Hayal kırıklıklarının ve düşüşlerin “ben bilinci”nin öğreticisi ve hatırlatıcısı olduğu kanaatindeyim.
Bir hata/günahı bilinçli ya da bilinç dışı eyleme getirme hususunu nasıl anlayacağız o hâlde?
Hepimiz şimdi burada açık bilincimizle bulunuyoruz. Bu bilinç düzeyi, varlığımızın hepsi değil; gayet iyi biliyoruz. Mesela siz de ben de karşılıklı konuşurken, özgün ve özel tarihlerimizle yüz yüze bakıyoruz. İnsan, bilgisayar ekranlarındaki program ikonlarına benzer. Çift tıklayana kadar sadece orada yuvarlık bir “ikon” görürsünüz. Çift tıklayınca, internete bağlanır ve derin bir içerikle yüzleşirsiniz. Bu derin içerikle temasa geçince, siz de içeriye alınırsınız, hatta katkıda bulunursunuz, akışa kapılır, akışta kalırsınız.
Anti-psikiyatri akımını başlatan düşünür R. D. Laing, şu anda yaptığımız hata/günahı kaslarımızla yaptığımızı söyler. Bir insana dair anlık gözlemimizde kaslarla yapılan ‘davranış’ı görürüz. Davranış şimdi ve burada olan bilincimizin eseridir. Ama bir de “yaşantı”mız vardır. Laing, şimdiki davranışlarımızın geçmiş “yaşanmışlıklarımız”la birlikte tartılması gereğine dikkat çeker. Çocukluğu, büyüklerinin bayram ve düğünde alkol aldığı ortamda geçmiş bir yetişkinin şimdi burada alkol alma davranışı, yaşantıdan etkilenir; alkol almasa da alkole direnişini zorlaştırır. Çocukluğunun bayram ve düğünlerinde en fazla gül suyu kokusu hatırlayan bir başka yetişkinin alkolle sınavı, birinci kişinin sınavı kadar sert değildir; hatta sınav bile değildir. Birincisi alkol alırken; ikincisi “damlasını ağzıma koymadım!” diye övünürse, kendisine şunu sormalı: “Ya onun yaşanmışlığı benim yaşanmışlığım olsaydı?” Eğer böyle olsaydı, belki de onun içtiğinden daha sık ve daha çok içecekti.
Bu çok önemli. Birine “sarhoş, günahkâr” derken, onun yaşanmışlığını da göz önünde bulundurmalıyız. Şimdi ve buradaki davranışıyla yargıladığımız bir insana, kesinlikle haksızlık edeceğimiz açık değil mi? Demek ki yargılamak bizim işimiz değil. Bir insanın geçmişini ve derin yaşanmışlıklarını bilen, bilinçdışı baskılarını, duygusal fırtınalarını gören Bir’inin işi. Hesabı Allah’a bırakmalı! “Hesap sorucu olarak Allah yeter!”
Bu bağlamda, yıllar önce, düzenli cezaevi ziyaretlerimin bana öğrettiğini şöyle dillendirmiştim: “Kimse sınanmadığı günahın masumu değil!”
Geçmiş yaşantının ya da yetişilen ortamın güncel davranışları anlamak üzere önemli bir anekdot olduğunu söyleyebiliriz. Fakat anlamak ve meşru görmek arasındaki ince çizgi nerede başlayıp nerede bitmektedir? Yapılan her hata ya da işlenen her günah geçmiş yaşantı ile izah edilebilir mi? Şayet her davranış geçmişin tahakkümü altında ise bu değişmez bir kader olarak karşımızda durmaz mı?
Çok güzel ve zorlayıcı bir soru. Öncelikle “anlamak” eşit değildir “onaylamak”; bunu bir kenara yazalım. İkincisi, “anlamak” olmaksızın yapılan “yargılama” meşru olmayan bir yargılamadır. Bununla birlikte, anlamak meşru görmek değildir. Yargılamak yerine anlamayı tercih etmek, meşru olmayandan kaçınmaktır. Yargılama, yargılayan-yargılanan gibi asimetrik bir dizilime alıyor bizi, hiyerarşik bir koridora çekiyor. Etiketleyen muktedirdir, etiketlenen acizdir. Tanımlayan öznedir; tanımlanan ise nesnedir. Yargılama bir yetkilendirme barındırır en dipte. Anlama ise bir tür yoldaşlıktır, refakattir. Eşitler arasında olduğunun farkında olmaktır. Ast-üst ayrımından çıkıp, duygudaşlık salınımına razı olmaktır. “Ben-Sen” kontrastını terk edip, “Biz”in havuzunda, buz katılığındaki enaniyetini, yani egosunu eritebilmektir. Katı halden sıvı hale geçiş ve akışkanlık kazanmaktır.
Geçmiş yaşantının da şimdi ve buradaki günahta/hatada payının olduğunu hatırlamak, günahı mazur görmek değil, yok saymak hiç değil, uzlaşmak da değildir. Aksine uzlaşmadığımız, hata olduğunu kabul ettiğimiz, günah oluşunu itiraf ettiğimiz ‘olmuş bitmiş’in gerçekliğini hem kendimiz hem de kardeşimiz adına bir umuda çevirmektir.
Bilinçdışı birikimlerimizin ve yaşanmışlığımızın izlerinin günaha/hataya katkısı olduğunu fark etmek, günahı anlaşılır hale getirir. Anlaşılır olan şey yumuşar, plastisite kazanır, yoğrulabilir hâle gelir. Yoğurulan hata/günah yeni bir dönüşüme kapı aralar; malzeme olarak yeni bir farkındalık kazandırır, ölü hâlden dirilik çıkar. Tövbe, yani dönüş, yani dönüşüm, hatamızı yoğurabildiğimizde başlar. Çünkü umut ancak akışkan olandan emilir; katı ve sert olan hiç umut vermez ya bizi kırar ya da biz onu kırdığımızı sanırız.
Tam da geçmek istediğimiz konuya dikkat çektiniz: Tövbe. Fakat tövbeden önce işaret ettiğiniz daha önemli bir husus var, o da günah çıkarmak… Günah çıkarmak ve tövbe etmek arasındaki farkı biraz daha açabilir misiniz? Günah çıkarmak yalnızca Hıristiyan dünyayı mı kapsamaktadır? Günümüz dünyası ve özelde Müslümanlar için günah çıkarma kavramından bahsedebilir miyiz?
“Günah çıkarma” konusunda, Üstad Sezai Karakoç’tan uzun ama çok kritik bir alıntı yapmama izin verin: “Tövbe, bizi, günah işlemek kuvvetini de, ondan dönmek kudretini de veren Allah’ın karşısına çıkarır. (…) Günahların öyle bir özü, cevheri vardır ki, onlar, ancak asıl kaynaktan gelen tepkiler ve direnişlerle yok edilebilir, değiştirilebilir. Hristiyan’ın günah çıkarması, sanki o günahı yeniden işlemek için yeni bir cesaret hazırlığıdır. ‘Günah öldü, öyleyse yaşasın yeni günah’ gibi bir şey. İslam’da ise, tövbe, ‘günah öyle öldü ki, yiğitsen gel de ölüyü dirilt’ demekten farksızdır. Günah çıkarma, bir günah serisinin içindeki bir günahı seriden çıkarır. Ama bu çıkarış, serideki bir sonraki günahı çeker, çağırır. Günah çıkarma, yeni günahlara bir çağrıdır. Günahla yüz göz olmak, içli dışlı olmaktır. Tövbedeyse, günahın özüne dokunulmakta, günahın mayası değiştirilmektedir. İnsan kendini içten onaracaktır. Allah önünde geçirilen bir değişimdir bu…”
Burada, kanaatimce, asıl mesaj, “Allah’ın karşısına çıkmak” diye okuyorum. Allah’ın karşısına çıkmak, Allah’ın önünde geçirilen bir değişime kapı aralar. İnsanın Allah’la yüzleşmesi, kendisine varması, kendi özünü göreceği bir ayna bulması, kendi hata edebilirliğine dokunması, kendi zaaflarıyla tanışması, özündeki kırılganlığı kabul etmesini başlatır. Allah’la olmak, Rabbine dönmek, insanın saf hâline dönmesi, oyalayan ve dikkat dağıtan, mazeret üreten ve dışsal sebepleri suçlayan “dünya”dan dönüştür.
(ki iblis, kendinden umut kesen anlamına gelir!) Şeytan pozisyonu ise hepten kara pozisyonunda kalamayacak insanın kendini diğer uca taşımasına, bu defa da “senin yüzünden” diyerek kendini apak ilan eden tutumunu fotoğraflar (ki şeytan, kendi doğasından uzaklaşan anlamına gelir.) Bu iki pozisyon da Âdemoğlu için sürdürülebilir değildir. İnsana gri bir alan teklif edilir Âdem [as] üzerinden. “Hatan da olsa, “Rabbena”/”ey Rabbimiz” diyecek açık bir muhatabiyet seni bekliyor, İblis gibi umutsuz olma…” “Hatanı itiraf ettiğinde “zalemna enfüsenâ/”Biz yanlış yaptık!” diyebilecek dürüstlüğün olsun; Şeytan gibi kendini temize çıkarmaya çalışma…” İnsan, hata ettiği hâlde adamdır; adam olduğu hâlde hata edebilir.
Bu gerçeği kabullenmekte zorlandığımızda “ya hep ya hiç” ekseninde yoruluyoruz. Allah’a günahkâr yüzüyle yönelmek yerine, günahını kendi omuzlarında taşıyıp mahcubiyetle huzurda olmak yerine, yüzleşmeden kaçınan, huzurdan uzak duran ara formüller üretiyoruz. Günah çıkarma, günahın insanî oluşuna izin vermiyor; sözüm ona günahı yok ederek adam ediyor insanı. Yahudi geleneğinde de “günah keçisi” vardır; günahı temsil eden ağırlıkları vs. bir keçiye yükleyip çöle ölüme terk ediyorlar. Hatalarla var olan, düşüşlerle derinleşen, yanılgılarla demlenen, savrulmalarla toparlanan insan özümüzü Allah’tan saklıyoruz boş yere. Bu bizi sadece gülünç yapıyor; çaresiz de yapıyor. Peki bu kaçışın Müslümanlar arasında benzeri var mıdır? Var derim. “Günah çıkarma” ya da “günah keçisi” uygulamasının temelinde insan yanımızı bypass etme niyeti vardır. O hâlde, insan yanımızı yok sayarak icat ettiğimiz tövbe usullerine bir bakalım. Cesaretle…
Öyleyse ilk cevabınızdaki vurguya tekrar dönüyoruz: “Hata olmadan, insan olunmaz!” “Günah çıkarma”, “günah keçisi” vb. insanî yanımız yok sayılarak icat edilen tövbe usûllerini de dikkate alarak insanî yanımızı yok saymayan bir tövbe usûlüne dair neler söylemek istersiniz?
Estağfirullah; nasıl tövbe edileceğini öğretmek bana düşmez. Ben sadece öğreniyorum. Bildiğim şu ki hakikatle temastan kendimizi kaçırıyoruz. Zırhlara sarıyoruz incinebilir benliğimizi. Hayatın akışına katılmaktan saklıyoruz kırılgan özümüzü. Hayat dediğimiz bir rüzgâr, kendince esiyor. Ne durdurabiliyoruz ne başlatabiliyoruz. Soğuk ya da ılık, illa ki esiyor. Sert ya da yumuşak, dokunduğu ne varsa savuruyor. Hayat rüzgârı karşısında savunmasızız; gerçek bu.
Bu gerçeği gayet iyi biliyoruz. Rabbimiz biliyor. Rabbimiz gayet iyi bildiğimizi gayet de iyi biliyor. Hata eden yanımıza dokunmak yerine, yüzümüzü yere dikiyor; yanlışlıkla “zikir” denilen kelimelerin sayısını tamamlamakla uğraşıyoruz. Rabbimize hitap ederken, yüzümüzü kaldırıp Rabbimize dönmüyoruz. Yüzleşemiyoruz. Rabbimizle yüzleşmeyince, kendi özümüzü seyredeceğimiz aynayı kaybediyoruz.
Bir dostumun “din reflüsü” diye tanımladığı bir durumdayız. Dinin kendisiyle değil; dinin bilgisiyle öyle çok dolmuşuz ki. Gırtlağımıza kadar fıkıh detayıyla, “şunu yap! şunu yapma!”larla, “şunu şu kadar oku!”larla, “şu durumda şu duayı yap!”larla doluyuz. Yaptıklarımızın içeriğiyle değil kabuğuyla meşgulüz. İçimize dokunacak anlamları yok sayıyoruz. İçimize dokunacakları yok sayıp içimize nüfuz edemiyoruz. Yoğuramıyoruz psikolojik hamurumuzu. İçimizde delice akmakta olan pişmanlığı avuçlayamıyoruz. Dokunamıyoruz damarlarımızdaki sıcacık köze. Oysa, bizi pişirecek olan bu içsel kıpırtılar. Hatamızla kuracağımız sıcak temas doğurgandır. Günahlarımızın nabzına dokuna dokuna, içimizde günahlara direngen bir vicdanın olduğunu fark edeceğiz. Hayata kopuk ve ütopik bir masumiyet iddiasıyla değil, sahih ve sürdürülebilir bir mahcubiyet edasıyla katılacağız. Düşüşlerimizden dönmemizi uman, arzdan cennete dönmemizi bekleyen Rabbimizin muradı olmalı bu…
Psikolojik alt yapımızı ince ince işleyecek bir fırsat sunar hatalarımız bize… Psikolojik dokumuz en hassas emanettir. Bu dokuyu istismar edersek, ihmal edersek, işgal edersek kul hakkına gireriz. Kendi hakkımızı yeriz. Ruhsal çekirdeğimize neşv ü nema verecek potansiyeli söndürürüz. Duygu hamurumuza en güzel kıvamı kazandıracak mayayı tahrip ederiz.
İnsanın kendisini israf etmesi haramdır. Kendisini. Evet, kendisini… Ekmek çalmak gibi haramdır. Zina etmek gibi fahşadır; had bilmezliktir, ahlâksızlıktır. Cana kıymaktır. Canı can yapan can özüne suikasttir vesselam.
Kur’ân “Nasûh Tövbesi” diyor. Hakikate temas etme ile nasûh tövbesi arasında bir bağ kurabilir miyiz? Ayrıca nasihat ile nasûh, semantik olarak aynı kökten diye biliyorum. Bu bağlamda nasihat, hakikate çağırması gereken, kişiye tövbe kapısını hatırlatan bir eylem midir?
“Din nasihattir” diye bir hadis vardır. Bu cümlede “nasihat” ile kastedilen “içtenlik”tir; “samimiyet”tir. Din, başkalarına öğüt verme değil; samimi olma hâlidir. “Nasihat”, öğütten fazlasıdır; içinde yaşanmışlık barındırır. Bir başka deyişle “damdan düşmüş”ün söylediğidir. Samimidir öğüdünde, çünkü hata etmiştir daha önce, bedel ödemiştir, düşmüştür, bir yerini kırmıştır.
Nasuh Tövbesi, “nasihat”te saklı “içtenlik” anlamıyla ifade edersek, “içten dönüş” demektir. İçten dönüş ise, yanlışa dokunmakla gerçekleşir, başını duvara vurmakla başlar, hatanın acısını iliklerine kadar yaşamışlıktan doğar. Tövbe edenin “samimi” olabilmesi, yaptığı hatayı, İblisin yaptığı gibi umutsuzluk nedeni yapmadan ve Şeytanın ettiği gibi inkâr etmeye kalkmadan kendine itiraf etmesine, umutla ve mahcubiyetle avuçlamasına bağlıdır.
Görünen o ki, insan kendine, yanlış yaptığında, hataya düştüğünde dokunuyor; içinde kötü de yapabilir, isyan da edebilir parçasını tanıyor, kabul ediyor. Dönüşümü, yani içtenlikle kendini yoğurması böyle başlıyor.
Bir başka konuya geçecek olursak; “büyük günah” ve “küçük günah” terkipleri kullanılıyor Kur’an’da. Buna mukabil “büyük tövbe”, “küçük tövbe” gibi bir husustan bahsedilebilir miyiz?
Kur’ân’da meallerin çoğunda “büyük günah” diye kaydedilen “kebair” kavramı, üç yerde geçiyor. Ama “büyük günah”a karşılık “küçük günah” diye bir kavram yok ilgili ayetlerde. (Nisa, 31; Şûra, 37 ve Necm, 32) “Kebair”in, ilgili ayetlerde “mülkiyet” bağlamında bir anlamı var diye okuyorum. Başkasının hakkına göz dikmek, başkalarına verilene haset etmek gibi “kibir” temalı bir uyarıyı içeriyor. Kanaatimce, günahın büyüklüğü ve küçüklüğü, ne yaptığımıza göre değil, bu günahı/cürmü kime karşı yaptığımıza göre belirlenmeli. Allah’ı büyük bilen biri, yaptığı ne kadar küçük de olsa büyük günah işler; bu durumda günahın küçüğü kalmaz. İşlediğimiz kusur ne olursa olsun, bunu kusur olarak kabul ediyor ve özür dileme sadedinde, günahı kendi kimliğimizden ayırarak tövbe ediyorsak, günah büyük olsa bile küçülür. Bu durumda da büyük günah kalmaz. Tam tersi, küçük görünse de kusur olarak kabul etmediğimiz, özür dileme gereği duymadığımız, tövbenin sebebi yapmadığımız kusur, küçük de olsa büyür.
Tövbe her daim büyüktür; bir bilinç tazelemesi olarak var kılındığında büyük olanı küçültür; bilinç tazelemesi olan özü yok edildiğinde, küçüğü büyütür.
Şiddetin/terörün estetize edilmesi ifadelerini duymaya alışkınız fakat günahın estetize edilmesi gibi bir terkip hakkında ne düşünürsünüz? Yalanın beyazı olduğu gibi günahın da şirininden bahsedebilir miyiz?
Söylediklerimden böyle bir izlenim çıkmış olabilir. Anlaşılır bir şey bu! “Haydi hep birlikte günaha girelim, sonra nasılsa tövbe ederiz!” demiyorum elbette. “Sonra tövbe ederiz” diye girilen günahın “dönüşü” olmaz zaten! Günah zaten var; zaten artık gerçeğimiz olmuşsa, bu gerçeği nasıl değerlendireceğimiz, bu düşüşü nasıl öğretiye dönüştüreceğimiz üzerinde konuşuyorum. “Olan oldu bir kere!” der Vakıa Suresi. “Kimse olanı inkâr edemez.” Peki şimdi buradan alçalış mı çıkaracağız terfi mi? Olanı bir umutsuzluk sebebi mi yapacağız yoksa bir umut kaynağı mı? Evet, insanın günahı değil, günahtan dönüşü güzeldir; hatadan tövbe çıkarması estetizedir; başka hiçbir canlıda olmaz bu estetik duyum.
Allah, tövbe edildiğinde günahları affedeceğini söylemekte fakat insanlar BigData ile her şeyi kayda almakta ve geri dönmek isteyen kişilerin yollarını tıkamakta… Gerek sosyal medya gerekse günlük ilişkiler bağlamında günah işleyen ve geri dönüş yolu arayan kişiye yaklaşım konusunda nasıl bir yol izlenmeli sizce?
Sosyal Medya paylaşımları bir tür sorumsuzluk alanı tanıyor insana. Yüzünü görmediği, yüzünü göstermediği bir insana, gerçek hayatta yüz yüze iken olduğundan daha pervasızca ve daha kontrolsüz davranabiliyor. Abese Suresi’nin “yüzünü ekşitti, kör geldi diye…” ifade ettiği bir tür sorumsuzluk “ara-alan”ı sunuyor herkese. Orada yüzün görülmüyor, kimliğini saklayabiliyorsun, kimliğin açık olsa bile hemen ulaşılamıyorsun. Abese’nin ifade ettiği, k/ara-alan’da, süper-egomuzu devre dışı bırakarak, vicdanımızı susturarak, bir tür katarsis, boşalma yaşıyoruz. Hata eden kişinin hemen yargılanmaması, gıybete konu edilerek rezil edilmemesi, büyük ihtimalle utanacağı ayıbının ifşa edilmemesi, ona bir dönüş alanı bahşediyor, vicdanıyla temasa geçip hatasını fark edeceği bir serbest bölge sunuyor, “Aman, Allah’ım ben ne yaptım!” diyerek bilincini tazeleyebileceği psikolojik yüzleşme imkânı veriyor.
Sosyal medya kullanımı da “silinemeyecek” şeyler yazdığımızı, konuştuğumuzu fark ettirmek açısından önemli bir eğitim aracı… Bir tür sorumluluk çağrısı olarak gündemde olabilir.
Son olarak; geri dönüş imkânının olmadığını düşünen ve “böyle geldi, böyle gider” psikolojisiyle bulunduğu durumun girdabında boğulan bir kişiye neler söylemek istersiniz…
Geri dönüş imkânının olmadığını sananlar, kendileriyle teması kaybettikleri için öyle sanırlar. Ben ya da bir başkası onlara ne söylerse söylesin, bu teması kaybettikleri için dönüş zorlama gelir. Kendilik dediğimiz, hep geri dönüşe hazırlanan, her yaptığını sorgulayan, “böyle gelmiş”liği fark eden özüyle temasa geçen, illa ki “böyle gitmez” diyen yeni başlangıçlar yapar. “Böyle gelmiş”liği “böyle gitmez”in nedeni ve gerekçesi yapar. Kendisini işlevsiz döngülerde görür; yineledikçe yeni bir şeyin olamayacağını fark eder. Otomatik pilottan çıkıp manuel sürüşe geçer. Şimdi ve burada olur. Her ân’ın bir önceki ân’dan hiçbir şey miras almadığını fark eder. İnsan ve an karşılaşmasının orijinalliğiyle yeniden umutlanır.
Buraya kadar söylediklerim, bu durumda olan herkesin, kendi içindeki öz’ü bir nasihat olarak okumasına yönelik, kaslarıyla yaptıklarına direnen kalbi bir ayet olarak dinlemelerini salık veriyor.
Sözün iç’ten gelmiyorsa, iç’te yankılanmıyorsa, içten değildir vesselam.
Vaktinizi ayırıp bu hoş sohbette bulunduğunuz için teşekkür ediyoruz. Umarız hasbihâlimiz geri dönüş yolu arayanlara ışık tutabilir.
İlgili Yazılar
Mustafa Köneçoğlu İle “Şiiri Yeniden Çağırmak”
İnsanın kendi gerçekliğinin farkına varması ancak acıyla ve dolayısıyla da yaralanmakla mümkün oluyor. Yaralanmanın olduğu yerde uyanma başlıyor. Varoluşsal bir durumdur bu. Acı/yara insanın dönüp kendine bakmasının gerekçesi oluyor. Bunun yerine başka bir olgu koyamıyoruz maalesef. Klişe olacak belki ama mutlu insanın hikâyesi yoktur. Mutluluk, insanı dışsal bir illüzyonla kaplayıp kendi varlığının dışına düşürüyor. Oysa acı ve yara insanı tam da ruhunun ortasından yakalıyor ve kendi içine düşürüyor.
Enis Doko ile Bilim ve Bilimsel Kavramların Manipülasyonu Üzerine
İnsanlar bilimle etkileşmez ki. Sadece bilim insanı ve entelektüeller bilimle etkileşir. İnsanlar teknoloji ile etkileşir. Teknoloji dolayısı ile toplumu şekillendirmede etkilidir. Müslümanlar bilimle hesaplaştı, mesafe koydu ya da eleştirdi. Oysa teknolojiyi hiç sorgulamadan aldı… Sonuçta bireyci ve hazcı olduk. Bunu bize bilim yapmadı. Ama teknoloji yaptı.
Nehir Aydın Gökduman İle Yazarlık Serüveni ve Çocuk Edebiyatı Üzerine
Allah’ın ilk emri “Oku!” olmuştur. Peşinden gelen ayetlerde de Rabbimiz “Kalem” üzerine yemin etmiştir ki yazmak fiili bizzat şahitlik yapsın. Yazar olmak eline kalemi alıp aklından geçenleri yazmakla olmaz. Yazarlık mesleğini icra etmek isteyen kişinin ilk olarak okumayı sevmesi, okuduklarını anlaması ve okuduklarıyla kendini geliştirmesi gerekir. Okumak sadece kitaplarla da olmuyor haliyle. Çevremizdeki insanlardan tutun da güneşi, ayı, yıldızları, tabiatı, hayvanatı vs. tüm kâinatı okuyabilmektir ve ancak bu tarz okuma bizi geliştirir. İnsanın seviyesi ve kalitesi okuduklarıyla ortaya çıkar.
Dursun Çiçek ile Türkünün Ötesi Neşet Ertaş Üzerine
Türkü yakmak, türküyle yanmak ve türkü okumak. Bu coğrafya insanın kaderidir türküler. Hüznü, sevinci, yoksulluğu, aşkı ve ölümü türkülerle/türkülerde anlatmıştır Anadolu insanı. Bu sebeple türküleri anlamayan bu coğrafyanın insanını da anlayamaz, anlatamaz. Yunus Emre, Karacaoğlan, Ahi Evran gibi nice halk ozanlarını da anlayamaz.
Farid Esack ile Güney Afrikalı Nazarında İsrail Apartheidi
Sen onları ahlaklı olarak tanımlıyorsun ve ben de ama aynı zamanda ahlaklılığın doğasını da merak ediyorum. Ahlak, tarafsızlık, ılımlılık, her iki taraf… Bunların bağlamları yok mu? Açık adaletsizlik konusunda ılımlı olmak gerçekten bir erdem midir?