“Batılı entelektüellerin müphemliğe karşı 17. yüzyıldan beri sürdürdükleri mücadele, dünya tarihinde emsali olmayan bir gelişmedir. Modern öncesi kültürlerin hiçbirinde bununla mukayese edilebilir bir şey bulunmaz. Bu kültürlerde müphemliğin bariz biçimde başka bir rol oynamış olması, Levine’i, bir kültürde müphemliğin hangi işlevi gördüğünü sormaya sevk eder: “Müphemliğin bu kadar fazla sayıda geleneksel kültürde envai çeşit yolla geliştirilmiş olması vakıası, bizi, çok anlamlı ifadelerin toplumda ve kültürde bir dizi işlevi yerine getirdiği sonucuna vardırtır. Müphemliğin tasfiyesine dönük modern projeyi çekincesizce sahiplenmeden önce, işte bu işlevleri incelememiz gerekir.”
Arap Dili ve Edebiyatı ve İslam Tarihi üzerine uzman bir Alman araştırmacı olan Thomas Bauer Türkiyeli okurun gündemine ‘müphemlik’ kavramı ile keskin bir şekilde oturdu. On bölümden oluşan eser, İslami ilimler, dil bilimi, psikoloji, edebiyat ve siyaset bilimine dair müphemlik çatısı altında bütünsel bir anlatı sunuyor. İlk beş bölümde İslami ilimlerde dil ve müphemlik bağlamında tespitlerde bulunan Bauer, kıraat, Kur’an tarihi ve tefsiri ve meal-tercüme alanlarında müphemlikten doğan krizin müphemliğin ehlileştirilmesi şeklinde vuku bulduğunu, yine hadis ilminde bir hadisin otantikliğini belirlemede geliştirilen ihtimaliyet teorisinde müphemlik hoşgörüsünün varoluşunu ve İslam hukukunun çağlar üstü normlar ile gündelik hayatın hesaplanamaz çoğulluğu arasında kalan konumuyla müphemliğe gebe bir alan olduğunu belirtmektedir. Kitabın en temel bölümü olan altıncı makalede ise yazara göre ‘İslam’ın İslamileştirilmesi’ ile İslam Dünyası dogmatik söylemlerin ülkesi konumuna getirilmiş ve böylece rasyonel çıkarsamalardan uzak görülüp irrasyonel tepkilerle bütünleştirilerek ilişki kurma durumu imkânsızlaştırılmıştır. Kanaatimizce Bauer, bu şaşaalı müphemlik övgüsü ile adeta Müslümanları, Batı’nın eski iyisi olan modernitenin kötü, şimdiki iyisi olan post-modernitenin ise iyi olduğuna ikna etmeye çalışarak, son derece neo-liberal bir toplum önerisi sunuyor.
Çoğu Zarar Azı Karar
Jason Hickel / Metis Yayınları
“Teknoloji, ekolojik yıkıma dair verdiğimiz mücadelede son derece önemli bir role sahip. Elde edebileceğimiz her türlü verimlilik iyileştirmesine ihtiyacımız var. Fakat bilim insanları bunların tek başına sorunu çözmekte yeterli olamayacağından emin. Neden? Çünkü büyüme odaklı bir ekonomide bize normalde ekoloji üstündeki etkimizi azaltmakta faydalı olabilecek verimlilik iyileştirmeleri, yine büyüme hedeflerini beslemek üzere, doğanın daha da geniş kısımlarını kaynak çıkartımı ve üretim mekanizmasına dahil etmek için kullanılıyor. Sorun elimizdeki teknoloji değil, sorun büyümenin kendisi.”
Ekolojik ekonomi, küresel eşitsizlik, emperyalizm ve politik ekonomi üzerine odaklanan bir ekonomik antropolog olan Jason Hickel, Türkçeye kazandırılan bu ilk kitabında içinde yaşadığımız yüzyılın en büyük trajedisi olan ‘Ekolojik Kriz’e dair elzem tespitlerde bulunmakta ve bazı çözüm önerileri sunmakta. Kapitalizmin genelde ‘piyasa’ ve ‘ticaret’ gibi harcıâlem kavramlarla anıldığını ama bu kavramların zaten binlerce yıldır var olmasından ötürü kapitalizmin diğer ekonomik sistemlerden farkını ortaya koyamadıkları gerekçesiyle yeterli olmadığını söylemekte ve asıl tamamlayıcı kavramın Batı’nın ‘ilerleme’ mitinin kapitalist ekonomideki karşılığı olan ‘büyüme’ olduğunu belirtmektedir. Bu ‘büyüme’ mitinin belli bir amaca yönelik değil büyümek için büyümek olduğunu da vurgulamaktadır. İşte tam bu noktada bu tarz bir büyümenin doğada bir karşılığının olmadığını söyleyen Jason, bunun doğada bir kodlama hatası olarak ölümcül bir durum, kanser olduğunu söylemekte. Ama kapitalizm ise her yıl GSHY verileriyle sırf büyüme sekteye uğramasın diye gözlem altında tutulmaktadır. Bütün bunların altında yatan sebebin geçmişe nazaran yeni bir ontolojiyi esas almanın sonucu olduğunu söyleyen Jason, doğa ile aramıza çizilen keskin sınırların onu dişi kabul eden kadim teorinin aksine onun üzerinde istediğimiz gibi tasarruf etme düşüncesinden kaynaklandığını belirtmektedir.
Düşünmenin Alfabesi
Yasin Ramazan / Babil Kitap
“Bir argüman mantık kriterini sağlamasa da kimi zaman sadece doğru öncülleri olduğu için iyi argüman olabilir. Evet en iyi argüman olamaz ancak sadece en iyi argümanları kabul edecek olursak zihni kapasitemizi epeyce kapatmış oluruz ve yaşadığımız pek çok şeyi rasyonel bir şekilde anlamlandıramayız. Çünkü hayatta tüme vardığımız nokta, elimizdeki imkânlarla kısıtlıdır. O yüzden elimizdekilerden hareketle elimizde olmayana gitmek durumunda kalırız. Yani çoğu zaman doğru öncüllerden doğru sonuç yüzde yüz bir kesinlikle çıkmaz. Ancak bu, hiçbir güvenilir sonuç çıkaramayız demek değildir. Günlük hayatımızda olduğu kadar modern bilimsel araştırmalarda da kesinliğe varamasak bile güvenilir olmak, yani geçerli olmasa da doğru öncüllerden doğru sonuca varmak üzere akıl yürütürüz.”
Din Felsefesi, doğa felsefesi, bilim felsefesi ve eleştirel düşünme alanlarında çalışmalar yapan Yasin Ramazan dört kitaplık bir serinin ilk çalışması olan bu kitabında eleştirel düşünmenin gizli bir formülü olmadığı ama ancak birtakım mantıksal çıkarımlar, kurallar ile sağlıklı bir eleştirel düşünme sağlanabileceğini belirtiyor. Özellikle de içinde yaşadığımız çağda dijital araçların artması, yaygınlaşması ile beraber birçok kaynaktan bilgi edinme olanağı hiç olmadığı kadar kolaylaşmış ve bu durum elde edilen bilginin niteliği ve doğruluğu hususunda birçok problemi de beraberinde getirmiştir. Hakeza günlük hayatımızda, ilmî hayatımızda sayısız iddia, varsayım, inanç, argüman vs ile karşılaşmaktayız ve bu durumlarda benimseyeceksek de itiraz ederek, eleştireceksek de nasıl bir yaklaşım ile tutum sergilememiz gerektiğini bilerek ilk adımı atmalıyız diyebileceğimiz bir çalışma. Klasik mantık literatürünün geniş bir terminolojisinin olması ve Türkçe literatürde bu hususta vazıh bir dile sahip eser bulmanın zor olması mantık ilmine eğilmeyi zorlaştırabilmektedir. Düşünmenin Alfabesi giriş niteliğinde, ileri düzey teknik terimleri mümkün olduğunca kullanmadan, sade bir dille ama yer yer okuyucuya belirli bir vukufiyet sağlamak için teknik terimlere de yer vererek ilk elden bilgiler vermektedir.
Yürümenin Felsefesi
Frederic Gros / Kolektif Kitap
“Hızın zaman kazandırdığı bir yanılsamadır. Hesap ilk bakışta kolaydır: Yapacaklarını üç saat yerine iki saatte yapıp bir saat kazan. Fakat bu, günün her saati birbirine eşitmişçesine yapılan soyut bir hesaplamadır. Bilakis zamanı hızlandıran acelecilik ve sürattir. Böylece zaman daha çabuk geçer ve iki saatlik bir telaş, günü kısaltır. Bölümlere ayrılmış her dakika lime lime olur, çatlayana kadar dolar. Bir saatin içine yığınla şey istiflersiniz. Yavaş yavaş yürüdüğünüz günlerse çok uzundur.”
Yürümek bir spor değildir, bir ayağı diğerinin önüne atmak kadar basit bir eylem de değildir. Yazara göre yürümek, her şeyden önce bir erteleyiş ve vazgeçiştir. En ufak bir gezintinin dahi endişelerden sıyrılmamızı, toplumun benlik diye dayattığı biri olmaktan kurtulmamızı ve biri olma özgürlüğünü yakalamamızı sağlayacağını belirten yazar, ‘yürüyen bedenin tarihi olmaz, o, hareket hâlindeki kadim yaşamdır artık’ demektedir. Bugün ise yürümek, kâr ile faydanın birbirine karıştırıldığı/katıldığı bir dönemde, heba edilmiş servetin üretilemediği, zaman kaybına sebep olan bir eylemdir sadece. Nietzsche, Rimbaud, Rousseau, Kant, Thoreau ve Nerval gibi ünlü filozofların, şairlerin eserlerinden ve hayatlarından hareketle yürümek ve düşünce arasında pozitif bir ilişki kuran yazar, duvarlar arasına sıkışarak, sandalyeye çakılıp üretilen düşüncelerin hazmedilemeyecek kadar ağır olduğunu, böyle yazılan kitapların ise diğer kitapların derlemelerinden doğan semiz kazlara benzediğini söylemektedir. Çünkü alıntılarla beslenmiş, referanslarla doldurulmuş, dipnotlarla oldukları yere çökmüşlerdir. Bu yüzden de yavaş yavaş okunurlar oysa eserini yürürken yaratanlarda böyle değildir demektedir. Yürürken başka ciltlerin kölesi olmaktan, doğrulamaların hantallığından kurtulunur ve yazmak artık sadece düşünce, muhakeme ve karardan ibaret olur. Bu sayede o düşüncelerde hareketin dürtüsünün, bedenin esnekliğinin, enerjisinin ve ritminin duyulabileceğini belirten yazar, ortaya uzun uzun yazılmış eleştirel bir yorum değil; hafif ama derin düşünceler çıktığının görüleceğini belirtmektedir.
Yeryüzü Yakılıp Yıkılırken Jonathan Crary / Metis Yayınları “Modern sanayi uygarlığı dünyayı ateşe vermenin eşiğinde. Toplumsal oluşumların ve toplulukların kökünün kurutulması, insani müştereklerin bağımlı olduğu canlı yeryüzü-sisteminin söndürülmesiyle iç içe geçmiş durumda. Artık kapitalizmin en son, ‘yakıp-yıkma’ safhasındayız. Askeri bağlamda bu tabir, yenilmiş bir halkın veya yaklaşan bir ordunun faydalanmasını engellemek …
“…esas mesele; modern Batılı sistemin uluslararası arenada birkaç asırdır oluşturduğu belirsizlik, ilkesizlik, uluslararası teamüllerin ihlal edildiği bir risk durumu dikkate alındığı zaman Covid-19 pandemisi ile uluslararası sistemin bir muhasebesinin gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Bu muhasebe sürgit devam ederken İslam dünyasının, Batılıların insanlığı karşı karşıya getirdiği tahakkümü, sömürüyü ve kriz alanlarını iyi tespit etmesi ve bunlara çözüm tekliflerini sunması gerekmektedir. Kanaatimizce bu durum modernitenin, ortaya çıkardığı sorunların ve risklerin daha ileri bir düzeyde sorgulanmasını beraberinde getirecektir.
“Müslümanların birlik içinde olduğu inancı da tarihi temelleri bulunmayan bir yanılgıdır. Hatta bunun tam tersi doğrudur; şöyle ki, aslında sömürgeciliğin yarattığı kötü koşulların saikiyle Müslümanlar arasında küresel bir dayanışma fikrinin ilk tohumları yeşermeye başladı ve Avrupa ırkçılığına karşı ortak bir İslam medeniyeti tahayyülü zaman içinde gelişti. Yani on dokuzuncu yüzyılın sonlarında Avrupa hegemonyasının zirve yapmasına dek, Müslüman toplumlar dünya çapında siyasi bir birliğe sahip olmayı hayal dahi etmemişti.”
“Kur’an’a göre insan değersiz bir şey değildir. Maddenin bir kereliğine ve sonsuza kadar yok olacak, minicik bir parçası değildir. Bedeniyle öyle olsa dahi, ruhuyla birlikte doğada sürüklenir ve ‘şeylerin hiç doğmadığı yere’ değil, şeylerin gerçek olduğu yere doğru ilerler. Ahirete inanmayanların, ‘yaşam dünyadan ibarettir, yaşarız ve ölürüz bizi yalnızca zaman yok eder’ diyerek reddettikleri öteyaşamın mevcudiyeti inananların hayatının kilit taşıdır. Onların gerçekten geçici ve yıkıcı olan bu dünyada yaşamalarının sebebi, kalıcı ve mutlu bir dünyada yeniden doğmaktır.
İSLAM DÜŞÜNCE GELENEKLERİ
ÖMER TÜRKER
KETEBE YAYINLARI
“İslam dünyası genel olarak bilimlerde ve teknolojide Batı karşısında geri kalmışlığın bedelini önce peyderpey sömürgeleşerek sonra da değerler krizine duçar olmakla ödemeye başlamıştır. Hala da bu kriz, bütün acımasızlığıyla Müslüman dünyayı kasıp kavurmaktadır. Bu bakımdan İslam dünyasının krizi, fıkıh ve tefsir gibi uygulamalı dini bilimlerden ziyade düşünce ve teorik bilimlerdedir. Müslümanlar dünyaya açıklama, isim verme, anlamlandırma ve müeyyide koyma gücünü yitirmiştir. Kuşkusuz bu durum hayatın bütün alanlarına sirayet ettiğinden dini ve felsefi pratik ilimler de krizden derinlemesine etkilenmektedir. Krizin kaynaklarını doğru tespit etmediğimiz sürece çözüm arayışlarımız da sorunlu olacaktır. İğneyi karanlıkta kaybedip aydınlıkta arama işini tadını kaçıracak şekilde uzattığımız söylemek abartı olmaz.”
Kitap Seçkisi
Müphemlik Kültürü ve İslam
“Batılı entelektüellerin müphemliğe karşı 17. yüzyıldan beri sürdürdükleri mücadele, dünya tarihinde emsali olmayan bir gelişmedir. Modern öncesi kültürlerin hiçbirinde bununla mukayese edilebilir bir şey bulunmaz. Bu kültürlerde müphemliğin bariz biçimde başka bir rol oynamış olması, Levine’i, bir kültürde müphemliğin hangi işlevi gördüğünü sormaya sevk eder: “Müphemliğin bu kadar fazla sayıda geleneksel kültürde envai çeşit yolla geliştirilmiş olması vakıası, bizi, çok anlamlı ifadelerin toplumda ve kültürde bir dizi işlevi yerine getirdiği sonucuna vardırtır. Müphemliğin tasfiyesine dönük modern projeyi çekincesizce sahiplenmeden önce, işte bu işlevleri incelememiz gerekir.”
Arap Dili ve Edebiyatı ve İslam Tarihi üzerine uzman bir Alman araştırmacı olan Thomas Bauer Türkiyeli okurun gündemine ‘müphemlik’ kavramı ile keskin bir şekilde oturdu. On bölümden oluşan eser, İslami ilimler, dil bilimi, psikoloji, edebiyat ve siyaset bilimine dair müphemlik çatısı altında bütünsel bir anlatı sunuyor. İlk beş bölümde İslami ilimlerde dil ve müphemlik bağlamında tespitlerde bulunan Bauer, kıraat, Kur’an tarihi ve tefsiri ve meal-tercüme alanlarında müphemlikten doğan krizin müphemliğin ehlileştirilmesi şeklinde vuku bulduğunu, yine hadis ilminde bir hadisin otantikliğini belirlemede geliştirilen ihtimaliyet teorisinde müphemlik hoşgörüsünün varoluşunu ve İslam hukukunun çağlar üstü normlar ile gündelik hayatın hesaplanamaz çoğulluğu arasında kalan konumuyla müphemliğe gebe bir alan olduğunu belirtmektedir. Kitabın en temel bölümü olan altıncı makalede ise yazara göre ‘İslam’ın İslamileştirilmesi’ ile İslam Dünyası dogmatik söylemlerin ülkesi konumuna getirilmiş ve böylece rasyonel çıkarsamalardan uzak görülüp irrasyonel tepkilerle bütünleştirilerek ilişki kurma durumu imkânsızlaştırılmıştır. Kanaatimizce Bauer, bu şaşaalı müphemlik övgüsü ile adeta Müslümanları, Batı’nın eski iyisi olan modernitenin kötü, şimdiki iyisi olan post-modernitenin ise iyi olduğuna ikna etmeye çalışarak, son derece neo-liberal bir toplum önerisi sunuyor.
Çoğu Zarar Azı Karar
“Teknoloji, ekolojik yıkıma dair verdiğimiz mücadelede son derece önemli bir role sahip. Elde edebileceğimiz her türlü verimlilik iyileştirmesine ihtiyacımız var. Fakat bilim insanları bunların tek başına sorunu çözmekte yeterli olamayacağından emin. Neden? Çünkü büyüme odaklı bir ekonomide bize normalde ekoloji üstündeki etkimizi azaltmakta faydalı olabilecek verimlilik iyileştirmeleri, yine büyüme hedeflerini beslemek üzere, doğanın daha da geniş kısımlarını kaynak çıkartımı ve üretim mekanizmasına dahil etmek için kullanılıyor. Sorun elimizdeki teknoloji değil, sorun büyümenin kendisi.”
Ekolojik ekonomi, küresel eşitsizlik, emperyalizm ve politik ekonomi üzerine odaklanan bir ekonomik antropolog olan Jason Hickel, Türkçeye kazandırılan bu ilk kitabında içinde yaşadığımız yüzyılın en büyük trajedisi olan ‘Ekolojik Kriz’e dair elzem tespitlerde bulunmakta ve bazı çözüm önerileri sunmakta. Kapitalizmin genelde ‘piyasa’ ve ‘ticaret’ gibi harcıâlem kavramlarla anıldığını ama bu kavramların zaten binlerce yıldır var olmasından ötürü kapitalizmin diğer ekonomik sistemlerden farkını ortaya koyamadıkları gerekçesiyle yeterli olmadığını söylemekte ve asıl tamamlayıcı kavramın Batı’nın ‘ilerleme’ mitinin kapitalist ekonomideki karşılığı olan ‘büyüme’ olduğunu belirtmektedir. Bu ‘büyüme’ mitinin belli bir amaca yönelik değil büyümek için büyümek olduğunu da vurgulamaktadır. İşte tam bu noktada bu tarz bir büyümenin doğada bir karşılığının olmadığını söyleyen Jason, bunun doğada bir kodlama hatası olarak ölümcül bir durum, kanser olduğunu söylemekte. Ama kapitalizm ise her yıl GSHY verileriyle sırf büyüme sekteye uğramasın diye gözlem altında tutulmaktadır. Bütün bunların altında yatan sebebin geçmişe nazaran yeni bir ontolojiyi esas almanın sonucu olduğunu söyleyen Jason, doğa ile aramıza çizilen keskin sınırların onu dişi kabul eden kadim teorinin aksine onun üzerinde istediğimiz gibi tasarruf etme düşüncesinden kaynaklandığını belirtmektedir.
Düşünmenin Alfabesi
“Bir argüman mantık kriterini sağlamasa da kimi zaman sadece doğru öncülleri olduğu için iyi argüman olabilir. Evet en iyi argüman olamaz ancak sadece en iyi argümanları kabul edecek olursak zihni kapasitemizi epeyce kapatmış oluruz ve yaşadığımız pek çok şeyi rasyonel bir şekilde anlamlandıramayız. Çünkü hayatta tüme vardığımız nokta, elimizdeki imkânlarla kısıtlıdır. O yüzden elimizdekilerden hareketle elimizde olmayana gitmek durumunda kalırız. Yani çoğu zaman doğru öncüllerden doğru sonuç yüzde yüz bir kesinlikle çıkmaz. Ancak bu, hiçbir güvenilir sonuç çıkaramayız demek değildir. Günlük hayatımızda olduğu kadar modern bilimsel araştırmalarda da kesinliğe varamasak bile güvenilir olmak, yani geçerli olmasa da doğru öncüllerden doğru sonuca varmak üzere akıl yürütürüz.”
Din Felsefesi, doğa felsefesi, bilim felsefesi ve eleştirel düşünme alanlarında çalışmalar yapan Yasin Ramazan dört kitaplık bir serinin ilk çalışması olan bu kitabında eleştirel düşünmenin gizli bir formülü olmadığı ama ancak birtakım mantıksal çıkarımlar, kurallar ile sağlıklı bir eleştirel düşünme sağlanabileceğini belirtiyor. Özellikle de içinde yaşadığımız çağda dijital araçların artması, yaygınlaşması ile beraber birçok kaynaktan bilgi edinme olanağı hiç olmadığı kadar kolaylaşmış ve bu durum elde edilen bilginin niteliği ve doğruluğu hususunda birçok problemi de beraberinde getirmiştir. Hakeza günlük hayatımızda, ilmî hayatımızda sayısız iddia, varsayım, inanç, argüman vs ile karşılaşmaktayız ve bu durumlarda benimseyeceksek de itiraz ederek, eleştireceksek de nasıl bir yaklaşım ile tutum sergilememiz gerektiğini bilerek ilk adımı atmalıyız diyebileceğimiz bir çalışma. Klasik mantık literatürünün geniş bir terminolojisinin olması ve Türkçe literatürde bu hususta vazıh bir dile sahip eser bulmanın zor olması mantık ilmine eğilmeyi zorlaştırabilmektedir. Düşünmenin Alfabesi giriş niteliğinde, ileri düzey teknik terimleri mümkün olduğunca kullanmadan, sade bir dille ama yer yer okuyucuya belirli bir vukufiyet sağlamak için teknik terimlere de yer vererek ilk elden bilgiler vermektedir.
Yürümenin Felsefesi
“Hızın zaman kazandırdığı bir yanılsamadır. Hesap ilk bakışta kolaydır: Yapacaklarını üç saat yerine iki saatte yapıp bir saat kazan. Fakat bu, günün her saati birbirine eşitmişçesine yapılan soyut bir hesaplamadır. Bilakis zamanı hızlandıran acelecilik ve sürattir. Böylece zaman daha çabuk geçer ve iki saatlik bir telaş, günü kısaltır. Bölümlere ayrılmış her dakika lime lime olur, çatlayana kadar dolar. Bir saatin içine yığınla şey istiflersiniz. Yavaş yavaş yürüdüğünüz günlerse çok uzundur.”
Yürümek bir spor değildir, bir ayağı diğerinin önüne atmak kadar basit bir eylem de değildir. Yazara göre yürümek, her şeyden önce bir erteleyiş ve vazgeçiştir. En ufak bir gezintinin dahi endişelerden sıyrılmamızı, toplumun benlik diye dayattığı biri olmaktan kurtulmamızı ve biri olma özgürlüğünü yakalamamızı sağlayacağını belirten yazar, ‘yürüyen bedenin tarihi olmaz, o, hareket hâlindeki kadim yaşamdır artık’ demektedir. Bugün ise yürümek, kâr ile faydanın birbirine karıştırıldığı/katıldığı bir dönemde, heba edilmiş servetin üretilemediği, zaman kaybına sebep olan bir eylemdir sadece. Nietzsche, Rimbaud, Rousseau, Kant, Thoreau ve Nerval gibi ünlü filozofların, şairlerin eserlerinden ve hayatlarından hareketle yürümek ve düşünce arasında pozitif bir ilişki kuran yazar, duvarlar arasına sıkışarak, sandalyeye çakılıp üretilen düşüncelerin hazmedilemeyecek kadar ağır olduğunu, böyle yazılan kitapların ise diğer kitapların derlemelerinden doğan semiz kazlara benzediğini söylemektedir. Çünkü alıntılarla beslenmiş, referanslarla doldurulmuş, dipnotlarla oldukları yere çökmüşlerdir. Bu yüzden de yavaş yavaş okunurlar oysa eserini yürürken yaratanlarda böyle değildir demektedir. Yürürken başka ciltlerin kölesi olmaktan, doğrulamaların hantallığından kurtulunur ve yazmak artık sadece düşünce, muhakeme ve karardan ibaret olur. Bu sayede o düşüncelerde hareketin dürtüsünün, bedenin esnekliğinin, enerjisinin ve ritminin duyulabileceğini belirten yazar, ortaya uzun uzun yazılmış eleştirel bir yorum değil; hafif ama derin düşünceler çıktığının görüleceğini belirtmektedir.
İlgili Yazılar
Kitap Seçkisi
Yeryüzü Yakılıp Yıkılırken Jonathan Crary / Metis Yayınları “Modern sanayi uygarlığı dünyayı ateşe vermenin eşiğinde. Toplumsal oluşumların ve toplulukların kökünün kurutulması, insani müştereklerin bağımlı olduğu canlı yeryüzü-sisteminin söndürülmesiyle iç içe geçmiş durumda. Artık kapitalizmin en son, ‘yakıp-yıkma’ safhasındayız. Askeri bağlamda bu tabir, yenilmiş bir halkın veya yaklaşan bir ordunun faydalanmasını engellemek …
Kitap Seçkisi
“…esas mesele; modern Batılı sistemin uluslararası arenada birkaç asırdır oluşturduğu belirsizlik, ilkesizlik, uluslararası teamüllerin ihlal edildiği bir risk durumu dikkate alındığı zaman Covid-19 pandemisi ile uluslararası sistemin bir muhasebesinin gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Bu muhasebe sürgit devam ederken İslam dünyasının, Batılıların insanlığı karşı karşıya getirdiği tahakkümü, sömürüyü ve kriz alanlarını iyi tespit etmesi ve bunlara çözüm tekliflerini sunması gerekmektedir. Kanaatimizce bu durum modernitenin, ortaya çıkardığı sorunların ve risklerin daha ileri bir düzeyde sorgulanmasını beraberinde getirecektir.
Kitap Seçkisi
“Müslümanların birlik içinde olduğu inancı da tarihi temelleri bulunmayan bir yanılgıdır. Hatta bunun tam tersi doğrudur; şöyle ki, aslında sömürgeciliğin yarattığı kötü koşulların saikiyle Müslümanlar arasında küresel bir dayanışma fikrinin ilk tohumları yeşermeye başladı ve Avrupa ırkçılığına karşı ortak bir İslam medeniyeti tahayyülü zaman içinde gelişti. Yani on dokuzuncu yüzyılın sonlarında Avrupa hegemonyasının zirve yapmasına dek, Müslüman toplumlar dünya çapında siyasi bir birliğe sahip olmayı hayal dahi etmemişti.”
Kitap Seçkisi
“Kur’an’a göre insan değersiz bir şey değildir. Maddenin bir kereliğine ve sonsuza kadar yok olacak, minicik bir parçası değildir. Bedeniyle öyle olsa dahi, ruhuyla birlikte doğada sürüklenir ve ‘şeylerin hiç doğmadığı yere’ değil, şeylerin gerçek olduğu yere doğru ilerler. Ahirete inanmayanların, ‘yaşam dünyadan ibarettir, yaşarız ve ölürüz bizi yalnızca zaman yok eder’ diyerek reddettikleri öteyaşamın mevcudiyeti inananların hayatının kilit taşıdır. Onların gerçekten geçici ve yıkıcı olan bu dünyada yaşamalarının sebebi, kalıcı ve mutlu bir dünyada yeniden doğmaktır.
Kitap Seçkisi
İSLAM DÜŞÜNCE GELENEKLERİ
ÖMER TÜRKER
KETEBE YAYINLARI
“İslam dünyası genel olarak bilimlerde ve teknolojide Batı karşısında geri kalmışlığın bedelini önce peyderpey sömürgeleşerek sonra da değerler krizine duçar olmakla ödemeye başlamıştır. Hala da bu kriz, bütün acımasızlığıyla Müslüman dünyayı kasıp kavurmaktadır. Bu bakımdan İslam dünyasının krizi, fıkıh ve tefsir gibi uygulamalı dini bilimlerden ziyade düşünce ve teorik bilimlerdedir. Müslümanlar dünyaya açıklama, isim verme, anlamlandırma ve müeyyide koyma gücünü yitirmiştir. Kuşkusuz bu durum hayatın bütün alanlarına sirayet ettiğinden dini ve felsefi pratik ilimler de krizden derinlemesine etkilenmektedir. Krizin kaynaklarını doğru tespit etmediğimiz sürece çözüm arayışlarımız da sorunlu olacaktır. İğneyi karanlıkta kaybedip aydınlıkta arama işini tadını kaçıracak şekilde uzattığımız söylemek abartı olmaz.”