Özet: “İslâm insanlığa ne vadediyor?” sorusu etrafında ele alınan konu, gerçeklikle hakikat sarkacında incelenmiş, ardından İslâm’ın temel kaynakları ekseninde değerlendirilmiştir. Çalışmada, kendini İslâm’a nispet eden toplumların yoğunlukta olduğu coğrafyalarda hezimet söz konusu iken, konunun beyanı öncesi doğru bir durum tespiti yapılması zarureti vurgulanmıştır.
Yazıda ele alınan konu, medeniyetler karşılaşması, tarih-toplum ilişkisi düzleminde tartışılmış, etkileşim, değişim-dönüşüm gerçeğine makale ölçeğinde değinilmiştir. İslâm’ın zihinlerde terennüm edilen felsefî mülahazanın konusu olmadığı; iman-amel bütünlüğünü esas alan bir inanç; yaşam tarzı olduğunu beyanla, Müslüman muhayyilenin nefislerden hareketle dışarıya bakması gerektiği belirtilmiştir. Yazı, spesifik bir alanda söz söylemenin zorluğunun farkındalığıyla daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç olduğu kanaatiyle tamamlanmıştır.
Anahtar Kavramlar: İslâm, tarih, toplum, medeniyetler karşılaşması, iki dünya saadeti.
Giriş
Yaratılış amacından uzaklaşmakla uçurumun eşiğine varan insanlık, bugün her zamankinden daha fazla tehdit altındadır. Enformasyonun, teknolojinin ve de nesnel zeminde yaşam kalitesinin artmasına rağmen günümüz insanı tam bir malûllük içindedir. Modern insanın malûllüğü refaha olan mahrûmiyetinden değildir. Özellikle Batılı insan refah açısından doyum noktasına ulaşmışken geri kalmış/geri bırakılmış insanlar ise açlıktan, yetersiz beslenmekten ölmektedirler.
Emperyal Batının ‘ötekisi’ne yaptıklarını bir hak ediş edasıyla savunuyor olması, üzerinde yükseldiği seküler anlayışın vardığı cinnet noktasını gösteriyor. Fiili durumu sürekli kılmakta ısrarlı olan Batı, mağdurların hayatta kalmaları için yaptığı yardımları dahi sistemin işlemesi ve daha fazla sömürebilmek için yaptığını gizlemiyor. Ülkeleri işgal edilip göçe zorlanan insanların yaşadıkları mağdûriyet, Batı nezdinde cezasını çekmesi gereken ötekinin değişmez günahı olarak görülüyor.
Bugün ‘sözün tükendiği nokta’, ‘tarihin sonu’ olarak sunulan modern yaşam tarzı, insanlığı mutlu etmemiştir. İnsanlık, gelinen noktada hiç olmadık düzeyde zihnî teşevvüş içindedir. Modern insan, refah düzeyinin kendisini mutlu etmediği bir açmaza dûçar.
Batı, modernliğini sözün tükendiği nokta sanmakta bunu insanlığa iman umdesi gibi dayatmaktadır. ‘Tarihin sonu’ diye harlanan modern anlayış, bizce sonun başlangıcı; asıl üretilmiş değerlere mutlakıyet atfetmenin, her şeye maddî zaviyeden bakmanın iflâsıdır. Ancak bu iflâs, vahye dayalı olmayan maneviyatçı, ruhçu, mistik eğilimlerin meşrûiyeti değildir. Huzuru seküler anlayışta bulamayan modern insan,şimdilerde çözümü moderniteye eklemlenen yeni insanî boyut söyleminde aramaktadır.Yükselen değer olarak sunulan Gelenekçilik/Gelenekselcilik yaklaşımı da kanaatimizce cehennemin öteki yakasından ibarettir.
Seküler zihin kodları ve modern yaşam tarzıyla bakıldığında tartışılan ‘din yorgunluğu’ muharref dinler için mukadder iken, ed-din olan İslâm söz konusu olduğunda hilâf-ı hakîkattir.
Din adına yaşananları “İslâm” kabul ederek din yorgunluğu olamayacağını savunanlar da, yaşananların faturasını İslâm’a kesme hesabında olanların dinden yorgun düşüldüğü iddiaları da, hamaset ile hinlik sarkacında ilerleyen ağır ârazlardır. İslâm, bu nevi ideolojik okumalardan beridir.
‘İslâm’ın insanlığa vadettikleri’ fikriyatı öncesinde “İslâm’ın ne olduğu”nun doğru anlaşılma zarureti vardır. İslâm’ı ve İslâm’ın vadettiklerini bizatihi İslâmî müktesebatı göz ardı ederek modern Batı yani seküler anlayış kriterleriyle değerlendirmeye tabi tutmak ya da mistik/muharref gelenek zaviyesinden kıymetlendirmek, meselenin doğasına muhalif ve de gayr-ı ilmî bir yaklaşımdır. Bir diğer eşik, “Bugün ne ile karşı karşıyayız?” ve “Biz nasıl bir durumdayız?” hususlarının doğru anlaşılması zaruretidir. İstikrarlı yol alınması için bu soruların doğru cevaplanması gerekir.
İslâm’ın insanlığa vadettiklerini sahici düzlemde bilmek için hem tarihin farklı dönemlerinde yaşanan karşılaşmaları hem de içinde yaşadığımız çağı doğru okumak gerekir. Burada, ilk tecrübe ile birlikte İslâm’a müntesip olanların sebat ve evrilmeleri müşterek değerlendirilmelidir. Bu farkındalık, aynı zamanda İslâmî ihyâ hareketlerini, tecdit tarihini de bilmeyi gerektirir. Doğru tarih ve toplum okumasından uzak; soyut, indirgemeci sığlıkla yapılan yorumlar, kolaycılık zaafı yanında ideolojiler için de anca fidelik vazifesi görürler.
İslâm düşünce tarihini diyalektik tarih anlayışı ekseninde okumak, nakîsadan öte ârazlıdır. Çoğu kadim ve modern okumalar düşünce tarihi için mîlâd olarak belli filozof ve dönemleri esas alsa da İslâm açısından düşüncenin tarihi, insanın ve dâvetin tarihiyle başlar. Hak-batıl, tevhid-şirk, iman-küfür, adâlet-zulüm tarihi, insanın tarihiyle birlikte süregelen mîlâd olup düşüncenin de tarihidir.
İslâm medeniyeti yaşadığı farklı karşılaşmalar gibi Helenistik kültür, İran ve Hint gelenekleriyle de doğrudan veya dolaylı etkileşim yaşamıştır. Sürecin doğru okunması için karşılaşmalar bütün boyutlarıyla incelenmelidir. Medeniyetlerin özgünlüğü ve insanlığa yaptığı katkı, gereği gibi tespit ve takdir edilmeli, her karşılaşmanın kendi ölçeğinde özgül ağırlığı bilinmelidir. “İslâm medeniyeti” ifadesiyle kavimler/sınıflar/coğrafyalar üstü bir mânâ kastedilmektedir. Burada medeniyete[1] anlam kazandıran aslî umde, şahitlik yani insanlığın yaşamına kattığı kalıcı değerlerdir. Farklı ifadeyle bu, Nebevî Sünnet’in ayak izleridir. Kezâ tarih boyunca varlık-bilgi anlayışı, bölünmüş bilinç, tek dünyalı olmak; diğer taraftan, varlığı var edenle birlikte okumak, iki dünyalı olmak; ahiret inancı gibi temel hususlar, medeniyetlerin fay hatlarını oluşturur.
Konunun ilerlemeci tarih anlayışının sığlığından kurtarılması, bakışın isabeti için zorunludur. Medeniyetler tarihindeki karşılaşmalarla husule gelen etkileşim, değişim-dönüşüm, Batı tarafından çoğu kez adil ve doğru değerlendirilmemiştir. Meselenin Batı gözüyle okunması, Müslüman tefekkürde de yanlış okumalara sebep olmuş, İslâm düşünce ve medeniyeti gereği gibi tanınmamıştır.[2]
Peygamberlerin gönderilişiyle dünya tarihi her seferinde yeniden yazılmıştır. Nübüvvetle insanlığa verilen ulvî mesaj, her dönemde tarihin yönünü belirlemiştir. Tarihin dönüm noktaları olarak bilinen hadiseler aslında peygamberler tarihiyle oluşan fay hatları karşısında son derece sığ kalmaktadır. Kavimlerine gönderilen peygamberlerin verdiği aslî mesaj, Allah’a iman etmek ve tağutu reddetmektir.
“Andolsun biz, her ümmete, “Allah’a kulluk edin, tâğûttan kaçının” diye peygamber gönderdik.”[3]
Nebevî mesajla değişimin yönü münkerden mârufa yani kötülükten iyiliğe çevrilmiştir. Nitekim bütün peygamberler süregiden muharref cahilî halin değişmesi için görevlendirilmiş; Kur’ân tarafından bu gayret, ‘sadece Allah’a kulluk’ olarak bildirilmiştir. Bireyin değişimi için gerekli olan husus, mâlûm olduğu üzere toplumların da değişim amacı ve yasası olarak belirlenmiştir.
Problemin doğru tespiti için önce soruları doğru sormak; hâkim paradigmanın esaretinden kurtulmak gerekir. Nerede durulduğu, basılan yerin neresi olduğu bilinmeli ve oradan kalkarak sorun tanımlanmalıdır. Çözüm önerileri, ihraç/protez akılla değil, Müslüman muhayyilenin dayandığı vahyi istinatgâh dikkate alınarak sunulmalıdır. Yaşanan sınırlı zafer veya yenilgilerin kalıcı değerlerin üzerini örtemeyeceği malûmdur. İnsanlık tarihi dikkate alındığında yaşanmış gelgitlerin uzun ömürlü olmadığı görülür. Dönemsel değişimler fecr-i kâzib’ın fecr-i sâdık sanılmasına sebep olabilir; lakin kalıcı olan sadık aydınlıktır.
Modern taşkınlık karşısında fikrî malûllük yaşayan insanlık yeni bir arayış içindedir. İslâm’ın bu arayışa cevabı nedir? Bu soru, her zamankinden daha fazla sorulmaya muhtaçtır. İslâm inancı açısından muharref dinler tarihin çöplüğünde yerini almış, ideolojiler ise tarihin akışına onlar kadar dahi dayanamamıştır. İdeolojilerin köksüzlüğü izahtan vareste iken; Marksizm’den Kemalizm’e kadar hemen birçok ideoloji, günümüz insanının şahitliğinde âşikâre hezimete uğramıştır.
“O günleri biz insanlar arasında döndürür dururuz (zaferi bazen bir topluma bazen öteki topluma nasip ederiz.) Ta ki Allah, iman edenleri ortaya çıkarsın ve aranızdan şahitler edinsin. Allah zalimleri sevmez.”[4]
Bu ön mülahazadan sonra, İslâm insanlığa ne vadediyor? İslâm, tek kelimeyle kurtuluş/selâmet (felâh) vadediyor. Bu tespit mahzâ hakîkat iken; şimdilerde ilgili ifade, vahiy ve tarihten kopuk ele alındığında dindarlık hamaseti ile söylenmiş bir söz gibi durabilir. Ancak bilinmeli ki, insanlık tarihi boyunca dâvet ettiği yaşam tarzını sözden fiile taşımış olan İslâm, teyit edilmiş hakikatin tek temsilcisidir. Bilgisel ve tecrübî şahitlikle bu hakikat, dün olduğu gibi bugün de bütün canlılığıyla ortadadır. İnsanlığı kurtuluşa dâvet eden, iman edenlere iki cihan saadeti vadeden, değişimi bireyden başlatarak toplumsala taşımayı hedefleyen, dış dünyanın imarından önce iç âleminin inşasını esas alan İslâm, uçurumun kenarında olan insanlığa yegâne kurtuluş reçetesidir.
İslâm ya da Hakikatin Evrenselliği
İslâm, insanları sadece Allah’a kulluğa dâvet eder. Ötekisi olan lakin ötekileştirmeyen İslâm, muhatabını “el-insan” olarak kıymetlendirir. Tercihlerinin mümessili insanı bir hukuk üzere tanımlayıp aslına rücû etmesi için her dem dâvete muhatap kılar. İnsana, yaratılış gerekçesinden her uzaklaştığında “Evine, fıtratına dön!” der. Farklı ifadeyle İslâm, inananlar için sınırlar tayin ederken insanî sosyal ilişkilerin sürdürülmesini de emreder.
İslâm’ın dışında hiçbir din veya ideolojinin ilkeleri arasında şöyle emirler yoktur:
“Sözü dinleyip de en güzeline uyanları müjdele…”[5]
“Sözünüzde doğru iseniz delillerinizi getiriniz…”[6]
“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsizliğe itmesin. Adaletli olun; bu, Allah korkusuna daha çok yakışan (bir davranış)dır.”[7]
Hakikatin evrenselliğini beyan eden bu tespitler, pek çok Kur’ân âyetinde ifade edilmiştir. ”Her ümmetin bir Rasûlü vardır.”[8] Bu hatırlatma, Müslümanların başka medeniyet ve toplumlar hakkındaki görüşlerini derinden etkilemiştir. Her ümmetin bir Rasûlü’nün olması, başka toplumların da doğrulara ulaşmış olabileceğini ibraz, başka medeniyetlerin de hakikatten ârî olmadıklarını beyan içindir.
İslâm, insanları imana dolayısıyla ilkeleri doğrultusunda yeni bir yaşam tarzına dâvet eder. Muârızın, görüşlerini batıl dahi olsa dile getirmesi için hürriyet ortamı öngörür. İslâm, meselelere karşıtlık üzerinden ya da faydacılık (pragmatizm) anlayışıyla yaklaşmaz. İslâmî ilkelerin esas olduğu yerde değerler, iktisada konu değiş-tokuşun (trade-off) nesnesi kılınmaz. Dün olduğu gibi bugün de insanlığın geleceği ile ilgili düşünenlerin bigâne kalamayacağı bu hususlar, İslâm’ın sarahatle ortaya koyduğu ilkelerdir.
Bir inanç düşünün ki, kişiliğin bozulmaması için insanın suratına vurulmasını yasaklıyor. Her gün beş kez bütün insanlığa, “Hayye ale’l-felâh” ‘haydi felâha/kurtuluşa gelin; huzura, sekîneye, esenlik yurdu için barışa gelin’ diye dâvet ediyor. Bir hayvanı sulamanın her yaş ciğeri sulama mukabili cennet azığı olduğunu bildiriyor. Ölüm ânına dek çevrenin gelecek kuşakların emaneti olarak korunmasını; kadın-erkek herkese farz olan ilmin, her nerede olursa talep edilmesini emrediyor. İslâm çağrısı, bireysel sükûn ve huzura, toplumsal huzur ve barışa; insanın insanı, sistemlerin toplumları köleleştirmesine reddiyedir. ‘Özgürlük’ terâneli ideolojilerin kendileri özgürleşmeye muhtaç iken; İslâm, gerçek hürriyet ile şereflenme dâvetini bütün insanlığa götürüyor. İdeolojilerin dönemsel savundukları hususlar, insanlığı kendileriyle büyüttükleri kötülüklere maruz bırakmışken İslâm, kadim tevhid tarihini şahit göstererek insanlığı ortak geleceğe dâvet ediyor.
Yahudilerin İsa’yı bir filozof, Hristiyanların ise tanrının oğlu olarak görmelerine mukabil Müslümanlar, Hz. İsa’yı Allah’ın kulu ve Rasûlü olarak görürler. Bu fark dahi tarihi süreklilik içinde milletlerin tevhid tercihini ortaya koymaktadır.
İslâm, insanoğlunu başkasının günahıyla dünyaya gelmiş günahkâr olarak görmez; bilakis insanın dünyaya fıtrat üzere, suçsuz olarak geldiğini esas alır. İslâm, beşerîn İslâm’la insanlaşmasını ve sonradan kirlenmişliğin de ıslah edilmesini öngörür. ”Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltin. Siz doğru yolda olursanız, yoldan sapan kimse size zarar veremez.”[9] uyarısında bulunur ve insanları, iyiliği emrederken kendilerini unutanlardan olmaktan şiddetle sakındırır.
Allah (cc), âlemlerin Rabbidir. O, ulus tanrısı; sadece bir kavmi koruyan eloha/ elohim değildir. Ne sadece Türk’ü koruyan tanrı ne de sadece Arap’a merhamet edecek tanrıdır. O (c.c), göklerin, yerlerin; âlemlerin Rabbi olan Allah’tır. Yahudilikte sadece Yahudileri koruyan İsrail’in Tanrısı Elohim/Yahve, onların seçilmişlik fikri üzerine şekillendirdiği inançtır. Dolayısıyla bu inanç, ötekini zelil, hakir, köle ve aşağılık görme içeriğine sahiptir.[10] İslâm ise etnik temele dayalı kurtuluş fikrini evvelemirde reddederken, bir kimliğe nispet edilmenin de kişiyi korumayacağını; kurtulmuş olmanın ancak iman ile amel etmekte olduğunu beyan eder.
Tevhid Zincirinin Son Halkası
İslâm, muhatap aldığı insana güvenli bir sığınak, yer, yurt, mesken (me’vâ) sunar. Bu sığınak, Allah’ın tayin ettiği huduttur (Tilke hudûdullah!).[11] Allah (c.c), hududun gözetilmesi için insanlığa Rasûlleri aracılığıyla rehberlik eder. Allah’ın sınırını koruyan insan her sınırı korur. Allah’ın sınırını korumayanlara gelince, onların hiçbir sınırı korumaları beklenmez. Dinî, ahlâkî, hukukî hükümlerle bunların dünyevî ve uhrevî müeyyidelerini ifade eden Hudûdullah, felâha vardırır insanı. Helâkin eşiğinde debelenip duranların yaşamında ise sınırlar ihlâl edilmiş; iman-küfür, tevhid-şirk, adalet-zulüm kavramları anlamını yitirmiştir.
İslâm’ın temel kaynağı Kur’ân, temsil ettiği mesaj ile yeni olduğu iddiasında değildir. Tevhid mesajını ana ilke olarak kabul eden Kur’ân, İlâhî vahyin son temsilcisidir. Tarihin başlangıcından beri insanlık, peygamberler aracılığı ile Tevhid inancına dâvet edilmiştir. Kur’ân, Allah’la ilgili doğru inanca dayalı tevhid, ahlâkî kurallara riâyet, samimiyet ve içtenlik üzere olmayı insanlara hatırlatır, insanları yanlış inanç ve uygulamalardan da sakındırır.[12]
İslâm, kozmolojik tarih okumasından önce ontolojik okuma derinliğiyle meselelere bakışı öngörür. Vadettiklerini, varlık-bilgi ekseninde amaç, hedef, ilke sacayakları üzere belirler. Eşya ile kurulan doğru münasebeti ona sahip olmaya önceleyen ahlâk anlayışını esas alır. İslâm medeniyetinin belli kavimler eliyle farklı coğrafyalarda ve belli dönemlerde temayüz etmesi veya inişe/çöküşe geçmesi, ilânihâye zafer ve yenilgiyi oraya/onlara münhasır kılmaz. Zaman, mekân ve kavimleri bir gerçeklik olarak önemseyen İslâm, arızî vakıaya endeksli ilkeler vazetmez, âlemşümul ilkelerinin bütün insanlığa götürülmesini emreder.
Batı’nın İslâm medeniyetini yer yer belli kavim ve dönemlerle özdeş kılıp kıymetlendirmesi hileli bir yönlendirmedir. Bununla Batı, kavim ve dönemlerin tarihsel zaaflarını İslâm’a atfetmekle sonucu tescillenmiş bir kabulü dikte etme peşindedir. Tarihte iz bırakan İslâm medeniyetini sahici tasnifin dışında bırakarak kıymet ya da zaafları kavimlere özgü kılma gayretiyle Batı, İslâm namına olanları itibarsızlaştırma çabasındadır.
Müslümanların tarihiyle İslâm’ın tarihi ayırt edilmelidir. Tarihte fırkalaşma bağlamında yaşanmış olunan ve ân itibariyle de yaşanan hatalar Müslümanlara ait olup İslâm’la alakası yoktur. Bu tespit, tarihte yaşanan ihtilâfların ve neticelerinin doğru okunması açısından son derece önemlidir. Konuya yönelik haksız ve de yanlış değerlendirmeler birçok müsteşrik tarafından yapıldığı gibi modernist yaklaşımların esiri insanların ideolojik okumalarıyla da tekrarlanmaktadır. Kınanması gerekenler kınamakta, sanık sandalyesine bilakis İslâm’ı oturtmaktadırlar. Kasıtlı okumanın neticesinde İslâm sorgulanmakta; çözüm olarak modern talepler doğrultusunda reforme edilmiş Protestan İslâm anlayışı(!) önerilmektedir.
Modern Dünyaya Alternatif Olabilmek
Kadimden modern zamanlara dek insanlık her dönemde sorunlarına çözümler aramıştır. Toplumsal, siyasal sorunlara cevaplar aranırken aynı zamanda terakki için çaba sarf edilmiştir. Her dönemin entelektüelleri sorunlarını kuramsal düzeyde tartışmışlar. Bugün de Müslümanlar içinde bulundukları krizi tarihi birikimlerine ayna tutan entelektüel bir çabayla aşmalıdırlar. İslâm, insanlığa peygamberler aracılığıyla yol göstermiştir. Müçtehid ve mücedditler aracılığıyla da insanlığın sorunlarına içtihadî cevaplar üretmiştir. Bu durum, İslâm’ın dinamik karakterinin neticesidir. İslâm’ın değişim gerçeğine itibarı ve yeni sorunlara yeniden cevaplar üretmesi, farklı bir ifadeyle kayıp halkaların keşfi, tecdit bilincinin gereğidir.
Batılıların, “bizim medeniyetimiz” dediklerinin ne kadar sahici bir medeniyet olduğunu görmek isteyenler, Fuat Sezgin’in oluşturduğu, ‘Frankfurt İslâm Bilim ve Teknoloji Müzesi’nde gerçek medeniyetin ne/nerede olduğu gösterisine şahit olabilirler. Burada sergilenen eserlerin İslâm’ın değerler mirasının sadece bir kesiti olduğu unutulmamalıdır. Sezgin, bu medeniyete ait bir tevazuuyla, “İlimler tarihi insanlığın müşterek malıdır.” tespiti ardından, “aşağılık duygusunun bünyeyi saran kanser gibi olduğu”nu[13] isabetle vurgular. Son birkaç yüzyıldır gerilemeye yüz tutan Müslüman toplumların içinde bulunduğu geri kalmışlık/geri bırakılmışlık ve ardından işgallere maruz kalmışlık darboğazını aşmanın ön şartı acilen aşağılık duygusundan kurtulmaktır. Ancak bu böbürlenmeden, hamasi duygulara meyletmeden, ayakları yere basan, nereye bastığını bilen bir farkındalıkla yapılmalıdır. Şu hususun doğru anlaşılması gerekir: Müslümanların siyasî konumlarındaki hezimet ve kuşatılmışlıkları onların köklü bir medeniyet; ilmî düşünce birikiminin yokluğu veya zayıflığı demek değildir. Nitekim acilen aşağılık duygusundan kurtulma teklifinin gerekçesi de budur.
İslâm ülkelerinde siyasî meşrûiyeti olmayan dış destekli rejimlerin baskı ve zulümleri doğru okunduğunda geri kalmışlığın hangi şartlarda oluşup devam ettiği görülecektir. Bugün yaşanan gerginliğin önemli bir sebebi de, İsrail ve onun kurucu ideolojisi Siyonizm olduğu halde bunun görülmek istenmeyişidir. 1948’de Filistin toprakları üzerinde kurulan İsrail işgal devleti ümmetin üzerine çöreklenmiş yılan gibi farklı sömürü ve işgalleri davetkâr olmuştur. 1962 yılında çekilen “Lawrence of Arabia” filminde geçen Batı’nın nazarında Araplar, “akıllı bir Batılının himayesine muhtaç ve siyasetten anlamayan aktörlerdir.” ifadesi, Batı’nın İslâm ve Müslüman algısını ortaya koymaktadır. Batı’nın İslâm algısı, aslında kendisinin aynadaki yalanıdır. Ötekinin dışlanması üzerine kurulu ‘ben tasavvuru’, ötekiyle ilişkilerin çatışma ve savaş üzerinden yürütülmesi sonucunu doğurur. Kendini hâlâ tarih ve medeniyetin merkezinde yegâne aktör gören Avrupa yahut Amerika’nın başkalarına yönelik barışçıl ve kuşatıcı bir tasavvur geliştirmesi muhâldir.[14] Bu hal, Batılıların, kendileri için barbarları medenileştirme misyonu biçtiklerinin ve militarizm yedeğinde ilerlemeyi bir hak ediş olarak gördüklerinin izahıdır.
Herkesin ve her kesimin bir geleneği vardır. Modern dünyaya cevap olabilecek İslâmî gelenek tarihten tevarüs etmiştir. Özünde mevcut olanı yeniden ihyâ, Müslümanların evleviyetle ihtiyacıdır. Bu ihtiyaç, tecdidî süreklilik açısından da vücûbîyet kesbetmektedir. “Gelenek; bilinen, anlaşılır, kabil-i tatbik ve ilgili olduğu alanda olup bitenin kendisine bağlı olarak tarif ve tayin edildiği (yani geçerli) insicamlı ilkelerden ibarettir. Geleneği olan toplumlarda hemen herkes neyi nasıl tarif edeceğini, kime ve neye karşı nasıl davranacağını bilir ve buna uyar… İfade edilmemiş mâlûmatın, önemi burada ortaya çıkar. İlkelerin kabil-i tatbik olmaları, geçerliliğin ön şartıdır. Kabil-i tatbik olmayan ilkeler ne kadar biliniyor ve anlaşılıyor olsalar da geçerli bir hale gelemezler. Geleneği olmayan bir düşünce, ilmî bir hususiyet kazanamaz. İlim ile gelenek arasındaki alaka, kısaca şu şekilde ifade edilebilir: her ilmin ve ilmî olanın bir geleneği vardır (veya her ilmî olan bir gelenek içinde anlam kazanır).”[15]
Geleneği olmayan toplumların geleceğinin olmayacağı izahtan varestedir. Bizim açımızdan geleneğin muteberliği, vahyî ilkeler üzerine oturması, Nebevî Sünnet ile intaç edilmiş olmasındadır. Nitekim muharref gelenekle İbrahimî geleneği ayırt eden hususta burasıdır. Devamlılık arz ederken yenilenmeye müsait olması ise akide temelli tecdit bilincinin mahfuz olmasıyla izah edilebilir. Buna biz yeni değil yeniden ihyâ diyoruz. İhyâ, hayatın gerçeklerini Kur’ânî hakîkatlerle yüzleştirirken yaşamın Nebevî Sünnet’le bağını kurmaya dayanır.
Cahiliye, hayatiyetini açık gerçekleri karmaşık hale getirerek sürdürür. Bu şeytanî tavır, cahiliyenin karakteri dolayısıyla yaşam tarzıdır. Hakikatten kaçmanın hin yolu cahiliye, gerçekleri bulanıklaştırmaktan beslenir.
Bugün egemen emperyal sermaye şayet Büyük Sıfırlama (Great Reset)’yı düşünüyorsa, hiç kuşkusuz bu insanlığın hayrına değil, kirli geçmişini makyajlayarak insanlığı yeniden ifsâd içindir. Hedeflenen sonuç, emperyal siyasî iktidarların tamamen sermaye-siyaset ekseninde küresel finans elitlerinin hükümranlığıdır. Gerçekliği doğru tanımlamak, hakikati doğru tanımakla mümkündür. Hakikat bilinmiyor; varlığın tanımlanması sorunlu ise şayet, ‘gerçeklik’ diye tanımlanan da sorunlu olacaktır.
Gelinen noktada dünya görüşü açısından farklı iki inancın temsili ile karşı karşıyayız; çatışma iki cenah arasında sürmektedir. Hakkı ve dayanışmayı temsil eden İslâm bir tarafta, vahiy dışılığı kurucu akıl olarak konumlandıran, kuvvet ve çatışma; bölüp ayrıştırma teorisini tercih eden modern paradigmalar diğer tarafta… Bu fark, varlığın tanımlanmasıyla doğru orantılı bir farktır.
Hakikat, anlamlı yol almanın tek imkânıdır. Bir düşüncenin, bir inancın temelleri üzerine yükseldiği hakikat çökmüş ya da melez bir kirlenmeye maruz kalmışsa şayet, orada hakikat ilke koyucu özelliğini yitirmiş demektir. Dün insanlığı kasıp kavuran dönemsel cahiliyeleri bertaraf etme kudretiyle İslâm, bugün de modern cahiliyeyi bilgisel ve tecrübî birikimiyle bertaraf etme potansiyeline sahiptir.
İslâm’ın telkin ettiği değerler insanlığın kurtuluşu için tek çaredir. İslâm, “Hak merkezli dayanışmacı dünya görüşü”nü telkin ederken, Batılı din ve ideolojiler ise “Kuvvet merkezli çatışmacı dünya görüşü”nü[16] dayatmaktadırlar. İslâm, insanlığın önüne yok etmeyi değil diriltmeyi, öldürmeyi değil yaşatmayı amaç olarak koyarken, emperyal Batı ise, işgal, talan ve katliamları sıradanlaştırmaktadır. Modern dünyaya sözü olan İslâm, fikrî hür kılmakla işe başlar, ahlâklı olmayı yaşamın toplamına şamil kılmayı hedefler.
Sonuç Yerine
Bir arayış içinde olan modern insan, kendini/insanlığını arıyor. Her dönem olduğu gibi bugün de insanlık zoru aşmak zorundadır. Zoru aşmak bir maliyet gerektirir. Unutulmamalıdır! Cahiliyenin insanlığa kaybettirdiğinin maliyeti, iyiyi ikamenin maliyetinden çok daha fazladır. Ve yine kendi medeniyetine dönmenin ‘zorlu’ğu, kuşatılmışlığı aşmanın ‘zorunlu’luğu karşısında hiç mesâbesindedir.
Tarihi akış içinde Hrıstiyanî gelenekler modernitenin üreme havzası oldukları halde modern/seküler anlayış gelinen noktada onları da ezip geçmiştir. Dolayısıyla seküler anlayış öncelikle doğru anlaşılmalı onu aşma zorunluluğu esas alınmalıdır. Seküler zihin yapısı, emperyal diktayı güçlendirip tahakkümü kalıcı hale getirmekte; modern yaşam tarzı, her yeni çılgınlığıyla sınıfsal fay hatlarını genişletmektedir.
Çağın tanıkları olan bizler çözüm keşfine çıkmak zorundayız. Var olan ancak şimdilerde kayıp olan Lâ İlâhe İllâllah hakikatinin yeniden farkına varmak, öze dönmek zorundayız. Bu keşif yeni değil var olanı/kendinde olanı yeniden keşif olacaktır.
Kendi medeniyet hafızasının labirentleri arasında yol alırken bir arkeolog hassasiyetiyle keşfe kâşif olunabilir ancak. İdeolojilerin ekonomiyi bir din olarak kabul eden ‘post’, ‘neo’ önerileri, küfrün kendinden çözüm üretmeleridir. Önerilen yeni, şeytanî muhayyilenin alternatifini kendinden kılması; farklı bir ifadeyle hakikatin buharlaşmasıdır.
İdeolojiler sonrası yeni dönem hibrit düşünceleri doğurmuş, Müslüman zihin buradan payına düşeni almıştır. Liberal Müslüman, demokrat Müslüman, laik Müslüman gibi terkiplerde kendini ifadeye çalışan anlayışlar, düşünsel melezleşme inhirafıyla gelinen noktayı resmetmektedir. İlgili terkiplerde dile gelen düşünce, şirkin moderncesidir. Kezâ Müslüman muhayyile için düşüncenin tarihi Sokrat öncesi-sonrası çizelgeye konu Antik Yunan felsefesiyle sınırlı/anlamlı değildir. Reddedilmesi gereken cahiliye de Hz. Peygamber dönemiyle mahdut değildir. İnsanın yaratılmasıyla başlayan düşüncenin tarihi ilâ-âhir devam ettiği gibi fıtrî, vahyî, nebevî olana muhalif her anlayış ve yaşam tarzı da ‘cahiliye’ olarak reddedilmelidir.
Yaşadığımız modern dünyanın işleyişi şimdilerde seküler eksende ilerlemektedir. Bugün egemen emperyal güç, ele geçirdiği sermaye ve teknolojik imkânları epistemik şiddet üzerinden kalıcı kılma peşindedir. İki dünya saadetini amaçlamakla tahakküm gücünün araçlarına talip olmayan İslâm ise yaşamın imâr ve inşâsını hedefler ve ilme inhisar koyulamayacağını beyan eder. İslâm, kavim, servet, statü, coğrafya, bilgi vs. gibi araçların insanlık için tahakküm vasıtasına dönüştürülmesini evvelemirde reddeder. Varlık-bilgi değerlerini ait olduğu yere koymakla İslâm, yeryüzünün imârını, insanlığın huzurunu hedefler. Bunu temin ve muhafazanın yolunun da ancak tevhid akidesinden geçtiğini beyan eder.
Felâh toplumu için salah düzenini öngören Dâru’l-İslâm’ı yeniden düşünmek, yeryüzünde fitneyi kaldırıp dini yalnızca Allah’a has kılma fikriyatıyla anlamlıdır. Yolda olanlar, geriye doğru iz sürmek; bırakıp gidenler gibi bırakılıp gidilenleri de doğru okumak zorundadır. Hâsılı; kuyu derin değil, ip kısadır. Kuyunun derinliği suya muhtaçların tercihi olmasa da, ipi uzatma mesûliyeti meselelerini çözme derdinde olanların üzerinedir.
***
Dipnotlar:
[1] İlgili kavramlar için bkz. Ramazan Yazçiçek, “Medine, Medine Sözleşmesi, Medeniyet Kavramları Dolayımında Mülâhazalar”, İktibas, Ankara 2021, Sayı: 505, s. 43-54.
[2] İleri okumalar için bkz. Fuat Sezgin, “Kültür Dünyasının İlimler Tarihindeki Yeri”, İslâmiyât, Ankara 2004, Cilt: 7, s: 2, s. 9-19; İslâm Düşünce Atlası, (I-III), Editör: İbrahim Halil Üçer, İlem, İstanbul 2017; Kâtip Çelebi, Keşfü’z-Zunûn, (I-V), Tercüme: Rüştü Balcı, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 2013.
[10] Bkz. Ramazan Yazçiçek, Anonim Din Arayışı ve Dinsel Çoğulculuk, Ekin Yayınları, İstanbul 2008 (Demirci, Yahudilik ve Dini Çoğulculuk, s. 20, 26, 47, 54).
Nitekim bu sapkın düşünce onu, kendisinin de borcu olduğu yaşlı bir tefeci kadını ve cinayeti gören yardımcı komşu kadını öldürmeye yöneltmiş, kendinden sonra gelecek bütün edebiyat tarihine indirilmiş haldeki baltasıyla bir cinayet işlemiş, ancak cinayeti işledikten sonra, her ne kadar kendisini bir Napolyon gibi görmeye çalışmışsa da vicdanı bu role itiraz etmiş, evvela işlemiş olduğu suçun cenderesinde dönmeye başlayıp vicdanıyla baş başa kaldığı her dakika boyunca da dayanılmaz bir gerilimin ortasında kalmıştır.
Çocuk edebiyatında özerkleşmenin niteliksel karşılıklarını yadsımak yanlış sonuçlara vardırır. Fakat alanı, birincil derecede bağımlı olduğu edebiyat ve çocukluk kavramından ayırmak neredeyse imkânsızdır. Tacettin Şimşek’in dikkat çektiği üzere çocuk edebiyatı, her şeyden önce bir edebiyattır. Bu nedenle edebiyat için geçerli olan değerlendirmelerin ve kıstasların ancak çocuk ölçüsünde özel bağlamlarla anlaşılabileceği boyutlar söz konusudur. Bu durum, tam da çocuk olmaklığın barındırdığı özelliklerle bir denkleşmeye işaret eder.
Varoluşun temel olgularından biridir müzik. İnsanı büyüleme gücü en yüksek sanattır müzik. Sevgileri, coşkuları, hasreti sesler aracılığıyla anlatma sanatıdır müzik. Bir araya gelen ses dalgalarının oluşturduğu uyumlu, ritimli, hoşa giden, insanda çeşitli duygular oluşturan kompozisyonlardır müzik. Varlığı tanımlama biçimlerinden biridir müzik.
Bilim insanları, etik konularını çalışanlar, politika yapıcılar vs. biyo-teknoloji ile siber-teknoloji (yapay zekâ) kesişmesinin ne gibi sonuçlar doğuracağı üzerinde düşünmesi gerekir. Zira sentetik biyoloji ile yapay zekâ teknolojilerinin sağlıklı ve güvenli biçimde ilerlemesi için böylesi bir sorumluluğa ihtiyaç var. Yapay zekânın tasarımı ve uygulanması süreçleri gittikçe karmaşıklaşması kontrolü, denetimi ve düzenlenmesini zorlaştıracak görünüyor.
İslâm’ın İnsanlığa Vadettikleri -I-
Özet: “İslâm insanlığa ne vadediyor?” sorusu etrafında ele alınan konu, gerçeklikle hakikat sarkacında incelenmiş, ardından İslâm’ın temel kaynakları ekseninde değerlendirilmiştir. Çalışmada, kendini İslâm’a nispet eden toplumların yoğunlukta olduğu coğrafyalarda hezimet söz konusu iken, konunun beyanı öncesi doğru bir durum tespiti yapılması zarureti vurgulanmıştır.
Yazıda ele alınan konu, medeniyetler karşılaşması, tarih-toplum ilişkisi düzleminde tartışılmış, etkileşim, değişim-dönüşüm gerçeğine makale ölçeğinde değinilmiştir. İslâm’ın zihinlerde terennüm edilen felsefî mülahazanın konusu olmadığı; iman-amel bütünlüğünü esas alan bir inanç; yaşam tarzı olduğunu beyanla, Müslüman muhayyilenin nefislerden hareketle dışarıya bakması gerektiği belirtilmiştir. Yazı, spesifik bir alanda söz söylemenin zorluğunun farkındalığıyla daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç olduğu kanaatiyle tamamlanmıştır.
Anahtar Kavramlar: İslâm, tarih, toplum, medeniyetler karşılaşması, iki dünya saadeti.
Giriş
Yaratılış amacından uzaklaşmakla uçurumun eşiğine varan insanlık, bugün her zamankinden daha fazla tehdit altındadır. Enformasyonun, teknolojinin ve de nesnel zeminde yaşam kalitesinin artmasına rağmen günümüz insanı tam bir malûllük içindedir. Modern insanın malûllüğü refaha olan mahrûmiyetinden değildir. Özellikle Batılı insan refah açısından doyum noktasına ulaşmışken geri kalmış/geri bırakılmış insanlar ise açlıktan, yetersiz beslenmekten ölmektedirler.
Emperyal Batının ‘ötekisi’ne yaptıklarını bir hak ediş edasıyla savunuyor olması, üzerinde yükseldiği seküler anlayışın vardığı cinnet noktasını gösteriyor. Fiili durumu sürekli kılmakta ısrarlı olan Batı, mağdurların hayatta kalmaları için yaptığı yardımları dahi sistemin işlemesi ve daha fazla sömürebilmek için yaptığını gizlemiyor. Ülkeleri işgal edilip göçe zorlanan insanların yaşadıkları mağdûriyet, Batı nezdinde cezasını çekmesi gereken ötekinin değişmez günahı olarak görülüyor.
Bugün ‘sözün tükendiği nokta’, ‘tarihin sonu’ olarak sunulan modern yaşam tarzı, insanlığı mutlu etmemiştir. İnsanlık, gelinen noktada hiç olmadık düzeyde zihnî teşevvüş içindedir. Modern insan, refah düzeyinin kendisini mutlu etmediği bir açmaza dûçar.
Batı, modernliğini sözün tükendiği nokta sanmakta bunu insanlığa iman umdesi gibi dayatmaktadır. ‘Tarihin sonu’ diye harlanan modern anlayış, bizce sonun başlangıcı; asıl üretilmiş değerlere mutlakıyet atfetmenin, her şeye maddî zaviyeden bakmanın iflâsıdır. Ancak bu iflâs, vahye dayalı olmayan maneviyatçı, ruhçu, mistik eğilimlerin meşrûiyeti değildir. Huzuru seküler anlayışta bulamayan modern insan,şimdilerde çözümü moderniteye eklemlenen yeni insanî boyut söyleminde aramaktadır.Yükselen değer olarak sunulan Gelenekçilik/Gelenekselcilik yaklaşımı da kanaatimizce cehennemin öteki yakasından ibarettir.
Din adına yaşananları “İslâm” kabul ederek din yorgunluğu olamayacağını savunanlar da, yaşananların faturasını İslâm’a kesme hesabında olanların dinden yorgun düşüldüğü iddiaları da, hamaset ile hinlik sarkacında ilerleyen ağır ârazlardır. İslâm, bu nevi ideolojik okumalardan beridir.
‘İslâm’ın insanlığa vadettikleri’ fikriyatı öncesinde “İslâm’ın ne olduğu”nun doğru anlaşılma zarureti vardır. İslâm’ı ve İslâm’ın vadettiklerini bizatihi İslâmî müktesebatı göz ardı ederek modern Batı yani seküler anlayış kriterleriyle değerlendirmeye tabi tutmak ya da mistik/muharref gelenek zaviyesinden kıymetlendirmek, meselenin doğasına muhalif ve de gayr-ı ilmî bir yaklaşımdır. Bir diğer eşik, “Bugün ne ile karşı karşıyayız?” ve “Biz nasıl bir durumdayız?” hususlarının doğru anlaşılması zaruretidir. İstikrarlı yol alınması için bu soruların doğru cevaplanması gerekir.
İslâm’ın insanlığa vadettiklerini sahici düzlemde bilmek için hem tarihin farklı dönemlerinde yaşanan karşılaşmaları hem de içinde yaşadığımız çağı doğru okumak gerekir. Burada, ilk tecrübe ile birlikte İslâm’a müntesip olanların sebat ve evrilmeleri müşterek değerlendirilmelidir. Bu farkındalık, aynı zamanda İslâmî ihyâ hareketlerini, tecdit tarihini de bilmeyi gerektirir. Doğru tarih ve toplum okumasından uzak; soyut, indirgemeci sığlıkla yapılan yorumlar, kolaycılık zaafı yanında ideolojiler için de anca fidelik vazifesi görürler.
İslâm düşünce tarihini diyalektik tarih anlayışı ekseninde okumak, nakîsadan öte ârazlıdır. Çoğu kadim ve modern okumalar düşünce tarihi için mîlâd olarak belli filozof ve dönemleri esas alsa da İslâm açısından düşüncenin tarihi, insanın ve dâvetin tarihiyle başlar. Hak-batıl, tevhid-şirk, iman-küfür, adâlet-zulüm tarihi, insanın tarihiyle birlikte süregelen mîlâd olup düşüncenin de tarihidir.
İslâm medeniyeti yaşadığı farklı karşılaşmalar gibi Helenistik kültür, İran ve Hint gelenekleriyle de doğrudan veya dolaylı etkileşim yaşamıştır. Sürecin doğru okunması için karşılaşmalar bütün boyutlarıyla incelenmelidir. Medeniyetlerin özgünlüğü ve insanlığa yaptığı katkı, gereği gibi tespit ve takdir edilmeli, her karşılaşmanın kendi ölçeğinde özgül ağırlığı bilinmelidir. “İslâm medeniyeti” ifadesiyle kavimler/sınıflar/coğrafyalar üstü bir mânâ kastedilmektedir. Burada medeniyete[1] anlam kazandıran aslî umde, şahitlik yani insanlığın yaşamına kattığı kalıcı değerlerdir. Farklı ifadeyle bu, Nebevî Sünnet’in ayak izleridir. Kezâ tarih boyunca varlık-bilgi anlayışı, bölünmüş bilinç, tek dünyalı olmak; diğer taraftan, varlığı var edenle birlikte okumak, iki dünyalı olmak; ahiret inancı gibi temel hususlar, medeniyetlerin fay hatlarını oluşturur.
Konunun ilerlemeci tarih anlayışının sığlığından kurtarılması, bakışın isabeti için zorunludur. Medeniyetler tarihindeki karşılaşmalarla husule gelen etkileşim, değişim-dönüşüm, Batı tarafından çoğu kez adil ve doğru değerlendirilmemiştir. Meselenin Batı gözüyle okunması, Müslüman tefekkürde de yanlış okumalara sebep olmuş, İslâm düşünce ve medeniyeti gereği gibi tanınmamıştır.[2]
Peygamberlerin gönderilişiyle dünya tarihi her seferinde yeniden yazılmıştır. Nübüvvetle insanlığa verilen ulvî mesaj, her dönemde tarihin yönünü belirlemiştir. Tarihin dönüm noktaları olarak bilinen hadiseler aslında peygamberler tarihiyle oluşan fay hatları karşısında son derece sığ kalmaktadır. Kavimlerine gönderilen peygamberlerin verdiği aslî mesaj, Allah’a iman etmek ve tağutu reddetmektir.
“Andolsun biz, her ümmete, “Allah’a kulluk edin, tâğûttan kaçının” diye peygamber gönderdik.”[3]
Nebevî mesajla değişimin yönü münkerden mârufa yani kötülükten iyiliğe çevrilmiştir. Nitekim bütün peygamberler süregiden muharref cahilî halin değişmesi için görevlendirilmiş; Kur’ân tarafından bu gayret, ‘sadece Allah’a kulluk’ olarak bildirilmiştir. Bireyin değişimi için gerekli olan husus, mâlûm olduğu üzere toplumların da değişim amacı ve yasası olarak belirlenmiştir.
Problemin doğru tespiti için önce soruları doğru sormak; hâkim paradigmanın esaretinden kurtulmak gerekir. Nerede durulduğu, basılan yerin neresi olduğu bilinmeli ve oradan kalkarak sorun tanımlanmalıdır. Çözüm önerileri, ihraç/protez akılla değil, Müslüman muhayyilenin dayandığı vahyi istinatgâh dikkate alınarak sunulmalıdır. Yaşanan sınırlı zafer veya yenilgilerin kalıcı değerlerin üzerini örtemeyeceği malûmdur. İnsanlık tarihi dikkate alındığında yaşanmış gelgitlerin uzun ömürlü olmadığı görülür. Dönemsel değişimler fecr-i kâzib’ın fecr-i sâdık sanılmasına sebep olabilir; lakin kalıcı olan sadık aydınlıktır.
Modern taşkınlık karşısında fikrî malûllük yaşayan insanlık yeni bir arayış içindedir. İslâm’ın bu arayışa cevabı nedir? Bu soru, her zamankinden daha fazla sorulmaya muhtaçtır. İslâm inancı açısından muharref dinler tarihin çöplüğünde yerini almış, ideolojiler ise tarihin akışına onlar kadar dahi dayanamamıştır. İdeolojilerin köksüzlüğü izahtan vareste iken; Marksizm’den Kemalizm’e kadar hemen birçok ideoloji, günümüz insanının şahitliğinde âşikâre hezimete uğramıştır.
“O günleri biz insanlar arasında döndürür dururuz (zaferi bazen bir topluma bazen öteki topluma nasip ederiz.) Ta ki Allah, iman edenleri ortaya çıkarsın ve aranızdan şahitler edinsin. Allah zalimleri sevmez.”[4]
Bu ön mülahazadan sonra, İslâm insanlığa ne vadediyor? İslâm, tek kelimeyle kurtuluş/selâmet (felâh) vadediyor. Bu tespit mahzâ hakîkat iken; şimdilerde ilgili ifade, vahiy ve tarihten kopuk ele alındığında dindarlık hamaseti ile söylenmiş bir söz gibi durabilir. Ancak bilinmeli ki, insanlık tarihi boyunca dâvet ettiği yaşam tarzını sözden fiile taşımış olan İslâm, teyit edilmiş hakikatin tek temsilcisidir. Bilgisel ve tecrübî şahitlikle bu hakikat, dün olduğu gibi bugün de bütün canlılığıyla ortadadır. İnsanlığı kurtuluşa dâvet eden, iman edenlere iki cihan saadeti vadeden, değişimi bireyden başlatarak toplumsala taşımayı hedefleyen, dış dünyanın imarından önce iç âleminin inşasını esas alan İslâm, uçurumun kenarında olan insanlığa yegâne kurtuluş reçetesidir.
İslâm ya da Hakikatin Evrenselliği
İslâm, insanları sadece Allah’a kulluğa dâvet eder. Ötekisi olan lakin ötekileştirmeyen İslâm, muhatabını “el-insan” olarak kıymetlendirir. Tercihlerinin mümessili insanı bir hukuk üzere tanımlayıp aslına rücû etmesi için her dem dâvete muhatap kılar. İnsana, yaratılış gerekçesinden her uzaklaştığında “Evine, fıtratına dön!” der. Farklı ifadeyle İslâm, inananlar için sınırlar tayin ederken insanî sosyal ilişkilerin sürdürülmesini de emreder.
İslâm’ın dışında hiçbir din veya ideolojinin ilkeleri arasında şöyle emirler yoktur:
“Sözü dinleyip de en güzeline uyanları müjdele…”[5]
“Sözünüzde doğru iseniz delillerinizi getiriniz…”[6]
“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsizliğe itmesin. Adaletli olun; bu, Allah korkusuna daha çok yakışan (bir davranış)dır.”[7]
Hakikatin evrenselliğini beyan eden bu tespitler, pek çok Kur’ân âyetinde ifade edilmiştir. ”Her ümmetin bir Rasûlü vardır.”[8] Bu hatırlatma, Müslümanların başka medeniyet ve toplumlar hakkındaki görüşlerini derinden etkilemiştir. Her ümmetin bir Rasûlü’nün olması, başka toplumların da doğrulara ulaşmış olabileceğini ibraz, başka medeniyetlerin de hakikatten ârî olmadıklarını beyan içindir.
İslâm, insanları imana dolayısıyla ilkeleri doğrultusunda yeni bir yaşam tarzına dâvet eder. Muârızın, görüşlerini batıl dahi olsa dile getirmesi için hürriyet ortamı öngörür. İslâm, meselelere karşıtlık üzerinden ya da faydacılık (pragmatizm) anlayışıyla yaklaşmaz. İslâmî ilkelerin esas olduğu yerde değerler, iktisada konu değiş-tokuşun (trade-off) nesnesi kılınmaz. Dün olduğu gibi bugün de insanlığın geleceği ile ilgili düşünenlerin bigâne kalamayacağı bu hususlar, İslâm’ın sarahatle ortaya koyduğu ilkelerdir.
Bir inanç düşünün ki, kişiliğin bozulmaması için insanın suratına vurulmasını yasaklıyor. Her gün beş kez bütün insanlığa, “Hayye ale’l-felâh” ‘haydi felâha/kurtuluşa gelin; huzura, sekîneye, esenlik yurdu için barışa gelin’ diye dâvet ediyor. Bir hayvanı sulamanın her yaş ciğeri sulama mukabili cennet azığı olduğunu bildiriyor. Ölüm ânına dek çevrenin gelecek kuşakların emaneti olarak korunmasını; kadın-erkek herkese farz olan ilmin, her nerede olursa talep edilmesini emrediyor. İslâm çağrısı, bireysel sükûn ve huzura, toplumsal huzur ve barışa; insanın insanı, sistemlerin toplumları köleleştirmesine reddiyedir. ‘Özgürlük’ terâneli ideolojilerin kendileri özgürleşmeye muhtaç iken; İslâm, gerçek hürriyet ile şereflenme dâvetini bütün insanlığa götürüyor. İdeolojilerin dönemsel savundukları hususlar, insanlığı kendileriyle büyüttükleri kötülüklere maruz bırakmışken İslâm, kadim tevhid tarihini şahit göstererek insanlığı ortak geleceğe dâvet ediyor.
İslâm, insanoğlunu başkasının günahıyla dünyaya gelmiş günahkâr olarak görmez; bilakis insanın dünyaya fıtrat üzere, suçsuz olarak geldiğini esas alır. İslâm, beşerîn İslâm’la insanlaşmasını ve sonradan kirlenmişliğin de ıslah edilmesini öngörür. ”Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltin. Siz doğru yolda olursanız, yoldan sapan kimse size zarar veremez.”[9] uyarısında bulunur ve insanları, iyiliği emrederken kendilerini unutanlardan olmaktan şiddetle sakındırır.
Allah (cc), âlemlerin Rabbidir. O, ulus tanrısı; sadece bir kavmi koruyan eloha/ elohim değildir. Ne sadece Türk’ü koruyan tanrı ne de sadece Arap’a merhamet edecek tanrıdır. O (c.c), göklerin, yerlerin; âlemlerin Rabbi olan Allah’tır. Yahudilikte sadece Yahudileri koruyan İsrail’in Tanrısı Elohim/Yahve, onların seçilmişlik fikri üzerine şekillendirdiği inançtır. Dolayısıyla bu inanç, ötekini zelil, hakir, köle ve aşağılık görme içeriğine sahiptir.[10] İslâm ise etnik temele dayalı kurtuluş fikrini evvelemirde reddederken, bir kimliğe nispet edilmenin de kişiyi korumayacağını; kurtulmuş olmanın ancak iman ile amel etmekte olduğunu beyan eder.
Tevhid Zincirinin Son Halkası
İslâm, muhatap aldığı insana güvenli bir sığınak, yer, yurt, mesken (me’vâ) sunar. Bu sığınak, Allah’ın tayin ettiği huduttur (Tilke hudûdullah!).[11] Allah (c.c), hududun gözetilmesi için insanlığa Rasûlleri aracılığıyla rehberlik eder. Allah’ın sınırını koruyan insan her sınırı korur. Allah’ın sınırını korumayanlara gelince, onların hiçbir sınırı korumaları beklenmez. Dinî, ahlâkî, hukukî hükümlerle bunların dünyevî ve uhrevî müeyyidelerini ifade eden Hudûdullah, felâha vardırır insanı. Helâkin eşiğinde debelenip duranların yaşamında ise sınırlar ihlâl edilmiş; iman-küfür, tevhid-şirk, adalet-zulüm kavramları anlamını yitirmiştir.
İslâm’ın temel kaynağı Kur’ân, temsil ettiği mesaj ile yeni olduğu iddiasında değildir. Tevhid mesajını ana ilke olarak kabul eden Kur’ân, İlâhî vahyin son temsilcisidir. Tarihin başlangıcından beri insanlık, peygamberler aracılığı ile Tevhid inancına dâvet edilmiştir. Kur’ân, Allah’la ilgili doğru inanca dayalı tevhid, ahlâkî kurallara riâyet, samimiyet ve içtenlik üzere olmayı insanlara hatırlatır, insanları yanlış inanç ve uygulamalardan da sakındırır.[12]
İslâm, kozmolojik tarih okumasından önce ontolojik okuma derinliğiyle meselelere bakışı öngörür. Vadettiklerini, varlık-bilgi ekseninde amaç, hedef, ilke sacayakları üzere belirler. Eşya ile kurulan doğru münasebeti ona sahip olmaya önceleyen ahlâk anlayışını esas alır. İslâm medeniyetinin belli kavimler eliyle farklı coğrafyalarda ve belli dönemlerde temayüz etmesi veya inişe/çöküşe geçmesi, ilânihâye zafer ve yenilgiyi oraya/onlara münhasır kılmaz. Zaman, mekân ve kavimleri bir gerçeklik olarak önemseyen İslâm, arızî vakıaya endeksli ilkeler vazetmez, âlemşümul ilkelerinin bütün insanlığa götürülmesini emreder.
Batı’nın İslâm medeniyetini yer yer belli kavim ve dönemlerle özdeş kılıp kıymetlendirmesi hileli bir yönlendirmedir. Bununla Batı, kavim ve dönemlerin tarihsel zaaflarını İslâm’a atfetmekle sonucu tescillenmiş bir kabulü dikte etme peşindedir. Tarihte iz bırakan İslâm medeniyetini sahici tasnifin dışında bırakarak kıymet ya da zaafları kavimlere özgü kılma gayretiyle Batı, İslâm namına olanları itibarsızlaştırma çabasındadır.
Müslümanların tarihiyle İslâm’ın tarihi ayırt edilmelidir. Tarihte fırkalaşma bağlamında yaşanmış olunan ve ân itibariyle de yaşanan hatalar Müslümanlara ait olup İslâm’la alakası yoktur. Bu tespit, tarihte yaşanan ihtilâfların ve neticelerinin doğru okunması açısından son derece önemlidir. Konuya yönelik haksız ve de yanlış değerlendirmeler birçok müsteşrik tarafından yapıldığı gibi modernist yaklaşımların esiri insanların ideolojik okumalarıyla da tekrarlanmaktadır. Kınanması gerekenler kınamakta, sanık sandalyesine bilakis İslâm’ı oturtmaktadırlar. Kasıtlı okumanın neticesinde İslâm sorgulanmakta; çözüm olarak modern talepler doğrultusunda reforme edilmiş Protestan İslâm anlayışı(!) önerilmektedir.
Modern Dünyaya Alternatif Olabilmek
Kadimden modern zamanlara dek insanlık her dönemde sorunlarına çözümler aramıştır. Toplumsal, siyasal sorunlara cevaplar aranırken aynı zamanda terakki için çaba sarf edilmiştir. Her dönemin entelektüelleri sorunlarını kuramsal düzeyde tartışmışlar. Bugün de Müslümanlar içinde bulundukları krizi tarihi birikimlerine ayna tutan entelektüel bir çabayla aşmalıdırlar. İslâm, insanlığa peygamberler aracılığıyla yol göstermiştir. Müçtehid ve mücedditler aracılığıyla da insanlığın sorunlarına içtihadî cevaplar üretmiştir. Bu durum, İslâm’ın dinamik karakterinin neticesidir. İslâm’ın değişim gerçeğine itibarı ve yeni sorunlara yeniden cevaplar üretmesi, farklı bir ifadeyle kayıp halkaların keşfi, tecdit bilincinin gereğidir.
Batılıların, “bizim medeniyetimiz” dediklerinin ne kadar sahici bir medeniyet olduğunu görmek isteyenler, Fuat Sezgin’in oluşturduğu, ‘Frankfurt İslâm Bilim ve Teknoloji Müzesi’nde gerçek medeniyetin ne/nerede olduğu gösterisine şahit olabilirler. Burada sergilenen eserlerin İslâm’ın değerler mirasının sadece bir kesiti olduğu unutulmamalıdır. Sezgin, bu medeniyete ait bir tevazuuyla, “İlimler tarihi insanlığın müşterek malıdır.” tespiti ardından, “aşağılık duygusunun bünyeyi saran kanser gibi olduğu”nu[13] isabetle vurgular. Son birkaç yüzyıldır gerilemeye yüz tutan Müslüman toplumların içinde bulunduğu geri kalmışlık/geri bırakılmışlık ve ardından işgallere maruz kalmışlık darboğazını aşmanın ön şartı acilen aşağılık duygusundan kurtulmaktır. Ancak bu böbürlenmeden, hamasi duygulara meyletmeden, ayakları yere basan, nereye bastığını bilen bir farkındalıkla yapılmalıdır. Şu hususun doğru anlaşılması gerekir: Müslümanların siyasî konumlarındaki hezimet ve kuşatılmışlıkları onların köklü bir medeniyet; ilmî düşünce birikiminin yokluğu veya zayıflığı demek değildir. Nitekim acilen aşağılık duygusundan kurtulma teklifinin gerekçesi de budur.
İslâm ülkelerinde siyasî meşrûiyeti olmayan dış destekli rejimlerin baskı ve zulümleri doğru okunduğunda geri kalmışlığın hangi şartlarda oluşup devam ettiği görülecektir. Bugün yaşanan gerginliğin önemli bir sebebi de, İsrail ve onun kurucu ideolojisi Siyonizm olduğu halde bunun görülmek istenmeyişidir. 1948’de Filistin toprakları üzerinde kurulan İsrail işgal devleti ümmetin üzerine çöreklenmiş yılan gibi farklı sömürü ve işgalleri davetkâr olmuştur. 1962 yılında çekilen “Lawrence of Arabia” filminde geçen Batı’nın nazarında Araplar, “akıllı bir Batılının himayesine muhtaç ve siyasetten anlamayan aktörlerdir.” ifadesi, Batı’nın İslâm ve Müslüman algısını ortaya koymaktadır. Batı’nın İslâm algısı, aslında kendisinin aynadaki yalanıdır. Ötekinin dışlanması üzerine kurulu ‘ben tasavvuru’, ötekiyle ilişkilerin çatışma ve savaş üzerinden yürütülmesi sonucunu doğurur. Kendini hâlâ tarih ve medeniyetin merkezinde yegâne aktör gören Avrupa yahut Amerika’nın başkalarına yönelik barışçıl ve kuşatıcı bir tasavvur geliştirmesi muhâldir.[14] Bu hal, Batılıların, kendileri için barbarları medenileştirme misyonu biçtiklerinin ve militarizm yedeğinde ilerlemeyi bir hak ediş olarak gördüklerinin izahıdır.
Herkesin ve her kesimin bir geleneği vardır. Modern dünyaya cevap olabilecek İslâmî gelenek tarihten tevarüs etmiştir. Özünde mevcut olanı yeniden ihyâ, Müslümanların evleviyetle ihtiyacıdır. Bu ihtiyaç, tecdidî süreklilik açısından da vücûbîyet kesbetmektedir. “Gelenek; bilinen, anlaşılır, kabil-i tatbik ve ilgili olduğu alanda olup bitenin kendisine bağlı olarak tarif ve tayin edildiği (yani geçerli) insicamlı ilkelerden ibarettir. Geleneği olan toplumlarda hemen herkes neyi nasıl tarif edeceğini, kime ve neye karşı nasıl davranacağını bilir ve buna uyar… İfade edilmemiş mâlûmatın, önemi burada ortaya çıkar. İlkelerin kabil-i tatbik olmaları, geçerliliğin ön şartıdır. Kabil-i tatbik olmayan ilkeler ne kadar biliniyor ve anlaşılıyor olsalar da geçerli bir hale gelemezler. Geleneği olmayan bir düşünce, ilmî bir hususiyet kazanamaz. İlim ile gelenek arasındaki alaka, kısaca şu şekilde ifade edilebilir: her ilmin ve ilmî olanın bir geleneği vardır (veya her ilmî olan bir gelenek içinde anlam kazanır).”[15]
Geleneği olmayan toplumların geleceğinin olmayacağı izahtan varestedir. Bizim açımızdan geleneğin muteberliği, vahyî ilkeler üzerine oturması, Nebevî Sünnet ile intaç edilmiş olmasındadır. Nitekim muharref gelenekle İbrahimî geleneği ayırt eden hususta burasıdır. Devamlılık arz ederken yenilenmeye müsait olması ise akide temelli tecdit bilincinin mahfuz olmasıyla izah edilebilir. Buna biz yeni değil yeniden ihyâ diyoruz. İhyâ, hayatın gerçeklerini Kur’ânî hakîkatlerle yüzleştirirken yaşamın Nebevî Sünnet’le bağını kurmaya dayanır.
Bugün egemen emperyal sermaye şayet Büyük Sıfırlama (Great Reset)’yı düşünüyorsa, hiç kuşkusuz bu insanlığın hayrına değil, kirli geçmişini makyajlayarak insanlığı yeniden ifsâd içindir. Hedeflenen sonuç, emperyal siyasî iktidarların tamamen sermaye-siyaset ekseninde küresel finans elitlerinin hükümranlığıdır. Gerçekliği doğru tanımlamak, hakikati doğru tanımakla mümkündür. Hakikat bilinmiyor; varlığın tanımlanması sorunlu ise şayet, ‘gerçeklik’ diye tanımlanan da sorunlu olacaktır.
Gelinen noktada dünya görüşü açısından farklı iki inancın temsili ile karşı karşıyayız; çatışma iki cenah arasında sürmektedir. Hakkı ve dayanışmayı temsil eden İslâm bir tarafta, vahiy dışılığı kurucu akıl olarak konumlandıran, kuvvet ve çatışma; bölüp ayrıştırma teorisini tercih eden modern paradigmalar diğer tarafta… Bu fark, varlığın tanımlanmasıyla doğru orantılı bir farktır.
Hakikat, anlamlı yol almanın tek imkânıdır. Bir düşüncenin, bir inancın temelleri üzerine yükseldiği hakikat çökmüş ya da melez bir kirlenmeye maruz kalmışsa şayet, orada hakikat ilke koyucu özelliğini yitirmiş demektir. Dün insanlığı kasıp kavuran dönemsel cahiliyeleri bertaraf etme kudretiyle İslâm, bugün de modern cahiliyeyi bilgisel ve tecrübî birikimiyle bertaraf etme potansiyeline sahiptir.
İslâm’ın telkin ettiği değerler insanlığın kurtuluşu için tek çaredir. İslâm, “Hak merkezli dayanışmacı dünya görüşü”nü telkin ederken, Batılı din ve ideolojiler ise “Kuvvet merkezli çatışmacı dünya görüşü”nü[16] dayatmaktadırlar. İslâm, insanlığın önüne yok etmeyi değil diriltmeyi, öldürmeyi değil yaşatmayı amaç olarak koyarken, emperyal Batı ise, işgal, talan ve katliamları sıradanlaştırmaktadır. Modern dünyaya sözü olan İslâm, fikrî hür kılmakla işe başlar, ahlâklı olmayı yaşamın toplamına şamil kılmayı hedefler.
Sonuç Yerine
Bir arayış içinde olan modern insan, kendini/insanlığını arıyor. Her dönem olduğu gibi bugün de insanlık zoru aşmak zorundadır. Zoru aşmak bir maliyet gerektirir. Unutulmamalıdır! Cahiliyenin insanlığa kaybettirdiğinin maliyeti, iyiyi ikamenin maliyetinden çok daha fazladır. Ve yine kendi medeniyetine dönmenin ‘zorlu’ğu, kuşatılmışlığı aşmanın ‘zorunlu’luğu karşısında hiç mesâbesindedir.
Tarihi akış içinde Hrıstiyanî gelenekler modernitenin üreme havzası oldukları halde modern/seküler anlayış gelinen noktada onları da ezip geçmiştir. Dolayısıyla seküler anlayış öncelikle doğru anlaşılmalı onu aşma zorunluluğu esas alınmalıdır. Seküler zihin yapısı, emperyal diktayı güçlendirip tahakkümü kalıcı hale getirmekte; modern yaşam tarzı, her yeni çılgınlığıyla sınıfsal fay hatlarını genişletmektedir.
Kendi medeniyet hafızasının labirentleri arasında yol alırken bir arkeolog hassasiyetiyle keşfe kâşif olunabilir ancak. İdeolojilerin ekonomiyi bir din olarak kabul eden ‘post’, ‘neo’ önerileri, küfrün kendinden çözüm üretmeleridir. Önerilen yeni, şeytanî muhayyilenin alternatifini kendinden kılması; farklı bir ifadeyle hakikatin buharlaşmasıdır.
İdeolojiler sonrası yeni dönem hibrit düşünceleri doğurmuş, Müslüman zihin buradan payına düşeni almıştır. Liberal Müslüman, demokrat Müslüman, laik Müslüman gibi terkiplerde kendini ifadeye çalışan anlayışlar, düşünsel melezleşme inhirafıyla gelinen noktayı resmetmektedir. İlgili terkiplerde dile gelen düşünce, şirkin moderncesidir. Kezâ Müslüman muhayyile için düşüncenin tarihi Sokrat öncesi-sonrası çizelgeye konu Antik Yunan felsefesiyle sınırlı/anlamlı değildir. Reddedilmesi gereken cahiliye de Hz. Peygamber dönemiyle mahdut değildir. İnsanın yaratılmasıyla başlayan düşüncenin tarihi ilâ-âhir devam ettiği gibi fıtrî, vahyî, nebevî olana muhalif her anlayış ve yaşam tarzı da ‘cahiliye’ olarak reddedilmelidir.
Yaşadığımız modern dünyanın işleyişi şimdilerde seküler eksende ilerlemektedir. Bugün egemen emperyal güç, ele geçirdiği sermaye ve teknolojik imkânları epistemik şiddet üzerinden kalıcı kılma peşindedir. İki dünya saadetini amaçlamakla tahakküm gücünün araçlarına talip olmayan İslâm ise yaşamın imâr ve inşâsını hedefler ve ilme inhisar koyulamayacağını beyan eder. İslâm, kavim, servet, statü, coğrafya, bilgi vs. gibi araçların insanlık için tahakküm vasıtasına dönüştürülmesini evvelemirde reddeder. Varlık-bilgi değerlerini ait olduğu yere koymakla İslâm, yeryüzünün imârını, insanlığın huzurunu hedefler. Bunu temin ve muhafazanın yolunun da ancak tevhid akidesinden geçtiğini beyan eder.
Felâh toplumu için salah düzenini öngören Dâru’l-İslâm’ı yeniden düşünmek, yeryüzünde fitneyi kaldırıp dini yalnızca Allah’a has kılma fikriyatıyla anlamlıdır. Yolda olanlar, geriye doğru iz sürmek; bırakıp gidenler gibi bırakılıp gidilenleri de doğru okumak zorundadır. Hâsılı; kuyu derin değil, ip kısadır. Kuyunun derinliği suya muhtaçların tercihi olmasa da, ipi uzatma mesûliyeti meselelerini çözme derdinde olanların üzerinedir.
***
Dipnotlar:
[1] İlgili kavramlar için bkz. Ramazan Yazçiçek, “Medine, Medine Sözleşmesi, Medeniyet Kavramları Dolayımında Mülâhazalar”, İktibas, Ankara 2021, Sayı: 505, s. 43-54.
[2] İleri okumalar için bkz. Fuat Sezgin, “Kültür Dünyasının İlimler Tarihindeki Yeri”, İslâmiyât, Ankara 2004, Cilt: 7, s: 2, s. 9-19; İslâm Düşünce Atlası, (I-III), Editör: İbrahim Halil Üçer, İlem, İstanbul 2017; Kâtip Çelebi, Keşfü’z-Zunûn, (I-V), Tercüme: Rüştü Balcı, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 2013.
[3] Nahl, 16/36.
[4] Âl-i İmrân, 3/140.
[5] Zümer, 39/18.
[6] Bakara, 2/111; Enbiya, 21/24; Neml, 27/64.
[7] Mâide, 5/8.
[8] Yunus, 10/47; bkz. Fatır, 35/24.
[9] Mâide, 5/105; bkz. Bakara, 2/44.
[10] Bkz. Ramazan Yazçiçek, Anonim Din Arayışı ve Dinsel Çoğulculuk, Ekin Yayınları, İstanbul 2008 (Demirci, Yahudilik ve Dini Çoğulculuk, s. 20, 26, 47, 54).
[11] Bkz. Bakara, 2/187; 229; 230; Nisâ, 4/13; Talâk, 65/1.
[12] Bkz. Şinasi Gündüz, “Kur’ân Vahyi ve Diğerleri Zincirin Son Halkası Olarak İlk Buluşma”, İslâmiyât, Ankara 2004, Cilt: 7, s: 1, s. 13-28.
[13] HABER 7 TV, “Doğu Batı”, 28. 2. 2008.
[14] Bkz. İbrahim Kalın, İslâm ve Batı, İSAM Yayınları, İstanbul 2007, s. 145, 149-150.
[15] Tahsin Görgün, Türkiye’de İslâmî Düşünce Geleneği, Tire Yayınları, İstanbul 2020, s. 23-25, 82.
[16] Ramazan Yazçiçek, “Liberalizmin Aşındırdığı Müslüman Kimlik”, Nida, Malatya 2016, s: 175, s. 16-29 (Ersoy, “İslâm ve Liberalizm”, s: 18, s. 42).
İlgili Yazılar
Raskolnikov, Ahlâk, Adalet ve Günümüz: Suçun Vicdani Anatomisi
Nitekim bu sapkın düşünce onu, kendisinin de borcu olduğu yaşlı bir tefeci kadını ve cinayeti gören yardımcı komşu kadını öldürmeye yöneltmiş, kendinden sonra gelecek bütün edebiyat tarihine indirilmiş haldeki baltasıyla bir cinayet işlemiş, ancak cinayeti işledikten sonra, her ne kadar kendisini bir Napolyon gibi görmeye çalışmışsa da vicdanı bu role itiraz etmiş, evvela işlemiş olduğu suçun cenderesinde dönmeye başlayıp vicdanıyla baş başa kaldığı her dakika boyunca da dayanılmaz bir gerilimin ortasında kalmıştır.
Yüzün Işığı, Kökün Karanlığı:Ahlâkın Görünmez Toprağı
Cihad -önce içteki dağınıklığa, tembelliğe, bencilliğe karşı
verilen mücadele- tefekkürün eyleme dönüşmüş hâlidir.
Çocuk Edebiyatının Kuramsal Boyutu
Çocuk edebiyatında özerkleşmenin niteliksel karşılıklarını yadsımak yanlış sonuçlara vardırır. Fakat alanı, birincil derecede bağımlı olduğu edebiyat ve çocukluk kavramından ayırmak neredeyse imkânsızdır. Tacettin Şimşek’in dikkat çektiği üzere çocuk edebiyatı, her şeyden önce bir edebiyattır. Bu nedenle edebiyat için geçerli olan değerlendirmelerin ve kıstasların ancak çocuk ölçüsünde özel bağlamlarla anlaşılabileceği boyutlar söz konusudur. Bu durum, tam da çocuk olmaklığın barındırdığı özelliklerle bir denkleşmeye işaret eder.
Popüler Kültürden Uzak Bir Müzik
Varoluşun temel olgularından biridir müzik. İnsanı büyüleme gücü en yüksek sanattır müzik. Sevgileri, coşkuları, hasreti sesler aracılığıyla anlatma sanatıdır müzik. Bir araya gelen ses dalgalarının oluşturduğu uyumlu, ritimli, hoşa giden, insanda çeşitli duygular oluşturan kompozisyonlardır müzik. Varlığı tanımlama biçimlerinden biridir müzik.
Kalpsiz Bir Dünyadan Kalpsiz Bir Algoritmaya
Bilim insanları, etik konularını çalışanlar, politika yapıcılar vs. biyo-teknoloji ile siber-teknoloji (yapay zekâ) kesişmesinin ne gibi sonuçlar doğuracağı üzerinde düşünmesi gerekir. Zira sentetik biyoloji ile yapay zekâ teknolojilerinin sağlıklı ve güvenli biçimde ilerlemesi için böylesi bir sorumluluğa ihtiyaç var. Yapay zekânın tasarımı ve uygulanması süreçleri gittikçe karmaşıklaşması kontrolü, denetimi ve düzenlenmesini zorlaştıracak görünüyor.