“(Hayır), aslında onların (inkârcıların) kalpleri bu konuda şaşkındır.
Onların bunun dışında (bazı kötü) işleri vardır ki
onlar bu işleri yapanlardır.”
(Mü’minûn Sûresi, 23:63)
Her insanda kalp tek bir tanedir. Tek olan kalbin selametinin ne kadar önemli olduğunu söylemeye bilmem ki gerek var mı? Bedenin bir organı olan kalp bozulduğunda biyolojik sistemimizin ritmi; aklın[1] ve hissiyatın bir organı bozulduğundaysa zihnin, ahlakın ve maneviyatın tüm ritmi bozulur.
Kalp dağınıklığı ne olabilir?
Hz. Muhammed’in İslâm’ı tebliğ ettiği toplum Allah’ı inkâr eden bir toplum değildi. Bize ulaşan bilgilere ve Kur’an’dan bazı ayetlerden anladığımıza göre Allah’ın varlığına inanıyorlardı. Yani o toplumda Allah’ın var olup olmadığıyla ilgili bir problem yoktu. Fakat onların tanıdığı, tasvir ettiği Allah ile vahiyde kendisini tanıtan Allah arasında ciddi bir fark vardı. Yani onlar Peygamber’in tanıttığı Allah’a değil kendilerinin tanımladıkları Allah’a inanıyorlardı. Onların inandığı Allah, evreni yaratan, insanlığa suyu ve rızıklarını veren bir Allah’tı. Kendi yaptıkları işlere karıştırmak istemedikleri bir Allah’tı inandıkları. Kitaplarını tahrif edenlere gelince, onlar da Allah katında ‘imtiyazlı bir sınıf’ olduğuna inanmışlar ve ancak, imtiyazlı sınıf Allah’la iletişim kurabilirdi! Allah adına konuşabiliyor, Allah adına birilerini imtiyazlı kılabiliyordu vs… Hatta imtiyazlarını korumak için birilerini kutsallaştırıyorlardı. Allah’a öyle herkes kolay kolay ulaşamazdı! Bu kutsallaştırma herkesin Allah’a direk dua edemeyeceği ve etmemesi gerektiği kabulünü de beraberinde getiriyordu. Kişinin Allah’a dua edebilmesi, ona yalvarabilmesi için aracılara ihtiyacı olacaktı. Bu aracılar putlar, salih insanlar diye niteledikleri zatlardı. Kişi gelecek, putun gerisindeki kişiye rüşvet verecek, o da onu Allah’a yaklaştıracak. “Dikkat edin halis din Allah’ındır, onu bırakıp da kendine bir takım veliler edinenler dediler ki: Biz bunları bizi Allah’a yaklaştırsın diye veli kabul ettik.”[2]Niyetlerinde onları tanrılaştırmak yok, bilakis Allah’a yaklaştırmaları varsa da arka planında sinsi bir çıkar söz konusu. Eğer insanlar direk Allah’a iltica ederlerse, ellerini açıp Allah’a dua ederlerse nasıl nemalanacaklar! Öyleyse ne yapılmalı? İnsanların kimini kutsallaştırmalı; bu kutsalın etrafında totemler ve tabular vâretmeli. O totemin arkasından beslenmeli ve insanları da acizleştirerek, zavallılaştırarak kendi önlerinde oturtup yalvarıp yakartmalı! Allah insanın izzetli yaşamasını istedi.
Bu sorun bugünün dünyasına da başka şekilde giriyor. Hz. Peygamberin döneminde olduğu gibi taştan putlar yok belki, ya da yok denecek kadar az, ama içerde öyle putlar var ki, bunları görebilmek için keskin bir göz, açık bir idrak gerekiyor. Onun için, “İbrahim, içindeki putları devir” denilmiş. Bir şairse: “Kardeşim İbrahim bana mermer putları/ Nasıl devireceğimi öğretmişti/ Ben de gün geçmez ki birini patlatmayayım/ Ama siz kağıttakileri ve kelimelerdekini ve sözlerdekini nasıl sileceğimi öğretmediniz”[3] Dışarıdaki putları kırmak kolay olabilir ama ya içerideki, kelimelerdeki, satırlardaki, fikir suretinde karşımıza çıkan hevalardaki putlara ne demeli! Bu putları fark edemiyor ve kıramıyorsa kişi, içindeki putun yaptırım gücü ile putçuluğu devam ettirebilir.
Kalp dağınıklığı dediğimiz… İnsanların hem hayatın sahibinin Allah olduğunu kabul etmeleri hem de hayatın sahibi olan Allah’ın koyduğu kuralları yaşam tarzı olarak kabul etmeyişleri. Söylemle eylem tutarsızlığı… Bu ne yaman çelişki!
Madem ki hayatın sahibi Allah, niçin onun sözünü dinlemiyorsun? Niçin başka varlıkların itibarı ve başka insanların sözleri senin yanında çok daha önemli? Meşhur bir ifadeyle “el-âlem ne der putu.” Yani bir işi yapacağı zaman “Allah ne der, Allah bu olaya nasıl bakar”dan ziyade, “şimdi bunu böyle yaparsam atalar dinindekiler ne der, el-âlem ne der, hocalar ne der?” Bütün bu “ne der”li sorularla öyle bir kalp dağınıklığının içerisine giriliyor, kişinin kalbini toplaması da gittikçe zorlaşıyor. İşte tevhid, bu dağınıklığı tek bir odakta toplamak demektir. Ruhsal ve biyolojik yapınızı ve hayatınızın gidişatını Allah’a bağlamaktır tevhid. İnsan lafzen “Allah birdir” diyebilir ama hayatında da “Allah birdir” demiyorsa, görülmeyen şirkleri ile boğuşuyorsa o kalbin dağınıklığı onu tevhide götüremeyecektir.
“Bununla beraber biz kimseye gücünün üstünde bir şey yüklemeyiz.”[4] Allah, tevhid üzere yaşamasını istemişse insanın, bu onun yapabileceği bir şeydir. Hevâ ve hevesi, tembelliği ve cehaleti bıraksa sükûnet üzere olacak insan. Ama tembellik ve cehalet musallat olmuşsa insana, bir de arzu ve istekleri tamamen kuşatmışsa onu, ahtapotun kolları gibi sarmış sarmalamış ve ondan sıyrılamıyorsa çok güç gelecektir tevhid üzere yaşamak.
Peki, şirke ve günaha düşmek kolay mı ya? Aslında o da çok kolay değil. Çünkü şirke düşerken ve günah işlerken akıntıya karşı hareket eder insan. Fıtratına kodlanmış doğruyu karşısına alarak yol alır. Her ne kadar fıtrata hem fücur hem takva kodlanmışsa da fıtrat güzellikten, temizlikten hoşlanır. İnsan, dışındaki her şey ve herkesin önünde bazen gönüllü bazen zorunlu olarak boyun eğer. Tevhidse, hayatın içinde ve kendi nefsinde tek bir şeyde kalbinin karar kılmasıdır. Seni ve kainatı yaratan Allah’ta karar kılmak… Mesela hiçbir hırsız, çocuğunun hırsız olmasını istemez. Bazen sahne alan sanatçıların röportajlarından, çocuklarının sahneye çıkmasını istememesini okuyoruz. O işlerin kendinden neler alıp götürdüğünü iyi bilmektedirler. “O üniversitesini okusun, şöyle olsun böyle olsun” der. Kendine reva gördüğün bir şeyi çocuğuna niçin uygun görmüyorsun? Hevâ ve heves insanı kuşatınca, insan ters yöne doğru kürek çekiyor. Bu ters yöne gitmek kolay değil dedik, tâ ki günahı hayat tarzı hâline getirinceye kadar kolay değil. İnsan günahı hayat tarzı hâline getirdikten sonra hırsızlık yapmak da, yalan söylemek de bir başkasının aleyhinde konuşmak da, iftira atmak da artık zor gelmez. Başlarda yalan söyleyen insan kızarır, bozarır, bakışlarını kaçırır. Sonraları öyle ustalaşır ki, nefes alır ve su içer gibi olağan yapmaya başlar. Yalan makineleri bile kifayetsiz kalır, yalanındaki ustalığı karşısında. Ne yüzü kızarır, ne kalp ritmi bozulur. Çünkü artık o iş bir meslek hâlini almıştır kendisinde. En büyük günah olan şirk de öyle… Şirk koşar, şirkine bir gerekçe bulmakta zorlanmaz. Düşündüğünde kime boyun eğse, kimin tahakkümü altına girse kendisine külfet olacağını, biraz onun kölesi olacağını bilir. ‘Ama ne yapalım hayat böyle’ der ve köleliğe boyun keser. Bilir, imdat umduğunun da imdada muhtaç olduğunu. Düşünürse…
“Katımızda gerçeği söyleyen bir kitap vardır.”[5] İşte bu kitap insanı her türlü sahteliklerden kurtarır, uzaklaştırır.
Madem ki Allah, kimseye gücünün üstesinde bir yük yüklemez öyleyse her insana İslam’ı yaşamaya vüs’at de verilmiştir. Kur’ân’ı yaşamak bâtılı yaşamaktan daha zor değil ki. Biraz önce bahsettiğim gibi fıtratımıza hitap ettiği için daha kolay. Bugün bir insan, Stalin’in yazdığı kitabı okuyup hayata rota çizmeye kalkar, Lenin’in yazdığı kitabı iktisadına ve siyasetine ilke ve yön kılar. Çoğu kez, çokları kitabını dahi okumadığı ideolojiyi yaşamaktadır, farkında dahi değildir nasıl ve kimin çizdiği hayatı yaşadığının? Mesela, kapitalizm insanı tüketim nesnesi hâline getirir, nesnelerin peşinden koşan bir nesne olur insan… İnsan olarak insan kapitalizmin umurunda bile değil. Kapitalizm: “Ben bir insanı tüketim nesnesi hâline getirebiliyor muyum, ne âlâ!” diye bakar. Tüketecek ve sürekli harcayacak. Yaşamını ‘tüketmek’ üzere kuran insan nihayetinde tutsaklaşmış değil midir? Mesela bazı insanlar, “alışveriş yapmadan duramıyorum” der. Elinin altındaki telefon ve sosyal medya kanallarıyla, alışveriş merkezlerine gitmeden, gidemeden tutsak değiller midir? Alkol kullananın tutsaklığına kızar ve üzülürüz de insanın bu tutsaklığı niçin içimizi burkmaz ve kızamayız? Çünkü onun adına ‘tutsaklık’ değil ‘özgürlük’ koymuşuzdur bir kere. Adı özgürlük konan şey tutsaklık olur mu! Çünkü onu normalleştiren toplumun yönlendirmeleri var. Bu tutsaklıktan kurtulmak, alkol tutsaklığından kurtulmak kadar, hatta ondan daha da zordur. Çünkü alkol tutsaklığına iman ettiğiniz andan itibaren “bu haramdır” der bırakırsınız. Peki, Müslümanım diyen insanın seküler hayata özenerek bu kadar tüketimin peşinden koşturması hangi kalp dağınıklığının resmidir? Artık onu normal görmesi, onu bir tutsaklık olarak görememesinin olabilir mi?
“Onların kalpleri bu hususta bir dalgınlık içindedir.”[6]
Hangi hususta dalgınlık içinde? Hiç kalp dalar, dalgınlık gösterir mi? “Allah, kuluna yetmez mi! Seni Allah’tan başkalarıyla mı korkutuyorlar!”[7] ayette olduğu gibi Allah’tan başkasına Allah’a dayanırmışçasına dayanmak, güvenmek; Allah’tan korkarcasına korkmak kalbin dalgınlığı, dağınıklığı ısrarla sürdürülürse kalbin azgınlığı değil mi? Veyahut gücünü ve vüs’atini seferber etmeden, gayrete gelmeden “Allah benden bunu yapmamı istedi ama benim buna gücüm yetmiyor, yapamam ki, ben bunu nasıl başarabilirim” gibi ifadeler dağınıklık ve dalgınlığın bir başka ifadesi değil mi! Yani Allah kulundan bir şeyi yapmasını istemişse ona bir vaadde bulunuyor: ‘kolay olanı ona kolaylaştırırız’[8]. Bir yolun kolaylaştırılması ancak yolda olan için olabilir. Yola çıkmamış birinin yolun zorluklarından sızlanması, niyetsizliğinin de bir ifadesidir. Kim iman ederek çıktı yola, kim anlık bire heves veya içindeki bir başka boşluğu doldurmak için çıktı yola, bu sayede ayrılacaktır. “İmtihana tabi tutulmadan Cennete gireceğinizi mi zannettiniz. Allah sizi imtihan edecektir. Bununla sadıklar ve kâzipler, doğrularla yanlışlar birbirinden ayrılsın diyedir.”[9]
Secde edememek mümkün değil, secde edememenin hiçbir mazereti yok. Kötürüm olan dahi gözleriyle salatını ikame eder, namazını kılar, hatta secde eder. İnsanın en zor yüzleşebildiği ve aynı zamanda kandırabildiği yine kendisidir. İnsan kandırır kendini, hele bir de şeytanı yakınına almışsa türlü bahaneler üretir. Sonra dönüp bahanelerin gerçek olduğuna inanmaya başlar. Şirk ehli bile diyor ki:“Allah isteseydi biz ve babalarımız Allah’a ortak koşmazdık.”[10] Şirkinden bile Allah’ı sorumlu tutuyor. En büyük günah kabul ettiği bir suçu Allah’a atfetmek… Allah razı olmayacağı bir günahı kulu için kolaylaştırır mı, ister mi, “bana ortak koş, sana izin veriyorum” der mi?
İnsan, bugün dünya hayatında bazı haksızlıklara maruz kalıyorsa, bu haksızlık, ya kendi eliyle işlediği yüzündendir ya da diğer zalimlerin işlediği yüzündendir. Allah haksızlığı talep etmez. İyiliğin tüm kapısını sonuna kadar açarken, kötülüğün kapısını kapar. Ama bunları insanın iradesine rağmen değil, insanın iradesini elinden almadan tergib ve terhib ile yapmıştır.
“Onların kalpleri bu hususta bir dağınıklık içindendir. Ayrıca onların ondan başka bir takım işleri vardır.”[11]
Müslümanım diyen insanın Allah’ın dinini yaşamaktan başka bir işi olmalı mı? Yaşam iki kısım değil ki “bu, dünya işi, bu da ahiret işi” denilsin. Müslüman isen yemenin, içmenin, uyumanın, kalkmanın, evlenmenin hepsinin salih amel ilgili bir boyutu var. Niye? “Beni yaratan Allah, benden bunu istedi, ben bu çerçevenin dışına çıkamam” dediğinde aslında hepsi birer ibadete dönüşüyor; ticaretin de, evliliğin de, dünyaya çocuk getirmen de ibadete dönüşüyor. Hayatın hepsi ibadet, zira kulluk üzere bina edilmiştir.
Ya kalpleri dağınık olanlar, onların ifsada açık olmak ve ifsat etmek gibi bir takım işleri vardır ve bunlar dünyayı ifsat ederler. Kalpleri dağınık olmasına rağmen mallarını ve canlarını bu uğurda ortaya koyarlar. Bütün planları Müslümanların işini bozmak içindir.
Siz de malınızı ve canınızı bozulan bu yapıyı ıslah etmek için ortaya koyun[12] der vahiy. Siz bunu yapmazsanız yeryüzünde fitne olur, fesat olur.
Müslümanlar olarak kalbi dağınıklıktan kurtulup, ameli bütünlüğü sağlayıp tevhid üzere hayatı idame ettirmeli. Parçalanmanın vahametini idrak etmeli, hakka muhalif davranarak sorunların üstesinden gelinemeyeceğinin idrakinde olmalı. Birbirini tamamlayan tuğlalar gibi kenetlenerek dağınıklıktan kurtulmalı. Küfre karşı bir duvar örecekse Müslümanlar bir sürü tuğlaya ihtiyaç var ve tuğlalarda harç olmadan üst üste koyulduğunda sağlam duramazlar. Vahiy harcı ile birbirine kenetlenmeli. Ancak o zaman güçlü olur, dağınıklıktan kurtulabilirler. Bütün emirlere el birlik riayet ettiklerinde derlenir, toplanırlar. Bir emri, bir tuğlayı es geçtiğinde duvarda bir delik oluşur. Birkaç taneyi daha es geçtiğinde sistem çökebilir. Müslümanlar bu konuya daha hassas dikkat etmek durumunda.
Âyetin devamında “bugün feryat etmeyin”[13] demekte. Hayat bitti. Ahirette hiçbir itirazın, hiçbir acındırmanın, hiçbir vaadin faydası yok. Bugün feryat etmeyin, çünkü bugün sizin için bir kurtuluş yok. Öyleyse dünyada iken her türlü dağınıklıktan kurtulmalı insan.
Dipnotlar:
[1]Hac Sûresi, 46. Âyet. “… Kör olan başlardaki gözler değil, kalplerdeki gözlerdir.”
Bir Hadis rivayetinde de “…Bilin ki! Vücutta öyle bir et parçası vardır ki o, iyi (doğru ve düzgün) olursa bütün vücut iyi (doğru ve düzgün) olur; o bozulursa bütün vücut bozulur. Bilin ki! O, kalptir.” (Buhâri, İman) dile getirildiği üzere kalp ifsad olduğunda tüm beden ifsad olur, bozulur.
İktidar biçimleri tarih boyunca tesis etmeye çalıştıkları otoritelerini uzamsal boyutta da gösterme kaygısı taşımışlardır. Mekâna müdahale bu uzamsal kaygının bir tür tezahürüdür. Keza mekân ideolojiden azade bir yapı olmayıp tam tersine ideolojinin ete kemiğe bürünmüş halidir. Diğer bir değişle biçimler dünyası, bilinç dünyasının bir aktarım alanıdır. Tarih sahnesinde boy göstermiş devletler, imparatorluklar veya medeniyetler mekâna büyük oranda bu şekilde yaklaşmıştır.
Beklemek, insan varoluşunun en temel fakat çoğu zaman en az fark edilen tecrübelerinden biridir. İnsan, yaşamı boyunca bir dizi bekleme ânının kıyısında durur: doğumu bekleyen bir anne, haber bekleyen bir âşık, kurtuluşu bekleyen bir toplum… Beklemek, görünürde zamanın akışına boyun eğmek gibi dururken, aslında insanın gelecekle, umutla ve zamanla kurduğu derin bir ilişki biçimidir.
“İnsanın alışamayacağı acı yoktur” diyenler var. İnsanı alçaltmaz mı bazı acılara alışması? Acıya alışmak mı, ona uyum sağlamak mı? Acıya direnmek mi? Her neyse, bir şekilde acılar da gizlenebiliyor diğer duygular gibi.
Manipülatörler, kişinin zihnini ikna edemezlerse davranışlarını, davranışlarını kontrol edemezlerse çevresini manipüle etmeye çalışırlar. Pes etmez manipülatörler çünkü kendilerini manipülasyonlara karşı korudukları gibi hakikate karşı da kör ve sağır kesilmişlerdir.
“Kitap ehlinden bir grup, ‘Mü’minlere indirilene günün başlangıcında inanın, sonunda da inkâr edin, belki onlar (size bakarak) dönerler.’ dedi.” (Âl-i ʿİmran 72)
Peki, acı kelimesi yüzümüzde gülücükler açmaya neden olmasın ama hayatın gerçeği değilmiş, hiç önemi yokmuş, gereksizmiş gibi algılanmasına da itirazımız, söyleyeceklerimiz olmasın mı? O halde acı, hüzün; mutluluk, haz, bu kavramlardan ne anlıyoruz, ne anlayabiliriz ya da ne anlamalıyız?
Kalplerin Dağınıklığı
“(Hayır), aslında onların (inkârcıların) kalpleri bu konuda şaşkındır.
Onların bunun dışında (bazı kötü) işleri vardır ki
onlar bu işleri yapanlardır.”
(Mü’minûn Sûresi, 23:63)
Her insanda kalp tek bir tanedir. Tek olan kalbin selametinin ne kadar önemli olduğunu söylemeye bilmem ki gerek var mı? Bedenin bir organı olan kalp bozulduğunda biyolojik sistemimizin ritmi; aklın[1] ve hissiyatın bir organı bozulduğundaysa zihnin, ahlakın ve maneviyatın tüm ritmi bozulur.
Kalp dağınıklığı ne olabilir?
Hz. Muhammed’in İslâm’ı tebliğ ettiği toplum Allah’ı inkâr eden bir toplum değildi. Bize ulaşan bilgilere ve Kur’an’dan bazı ayetlerden anladığımıza göre Allah’ın varlığına inanıyorlardı. Yani o toplumda Allah’ın var olup olmadığıyla ilgili bir problem yoktu. Fakat onların tanıdığı, tasvir ettiği Allah ile vahiyde kendisini tanıtan Allah arasında ciddi bir fark vardı. Yani onlar Peygamber’in tanıttığı Allah’a değil kendilerinin tanımladıkları Allah’a inanıyorlardı. Onların inandığı Allah, evreni yaratan, insanlığa suyu ve rızıklarını veren bir Allah’tı. Kendi yaptıkları işlere karıştırmak istemedikleri bir Allah’tı inandıkları. Kitaplarını tahrif edenlere gelince, onlar da Allah katında ‘imtiyazlı bir sınıf’ olduğuna inanmışlar ve ancak, imtiyazlı sınıf Allah’la iletişim kurabilirdi! Allah adına konuşabiliyor, Allah adına birilerini imtiyazlı kılabiliyordu vs… Hatta imtiyazlarını korumak için birilerini kutsallaştırıyorlardı. Allah’a öyle herkes kolay kolay ulaşamazdı! Bu kutsallaştırma herkesin Allah’a direk dua edemeyeceği ve etmemesi gerektiği kabulünü de beraberinde getiriyordu. Kişinin Allah’a dua edebilmesi, ona yalvarabilmesi için aracılara ihtiyacı olacaktı. Bu aracılar putlar, salih insanlar diye niteledikleri zatlardı. Kişi gelecek, putun gerisindeki kişiye rüşvet verecek, o da onu Allah’a yaklaştıracak. “Dikkat edin halis din Allah’ındır, onu bırakıp da kendine bir takım veliler edinenler dediler ki: Biz bunları bizi Allah’a yaklaştırsın diye veli kabul ettik.”[2] Niyetlerinde onları tanrılaştırmak yok, bilakis Allah’a yaklaştırmaları varsa da arka planında sinsi bir çıkar söz konusu. Eğer insanlar direk Allah’a iltica ederlerse, ellerini açıp Allah’a dua ederlerse nasıl nemalanacaklar! Öyleyse ne yapılmalı? İnsanların kimini kutsallaştırmalı; bu kutsalın etrafında totemler ve tabular vâretmeli. O totemin arkasından beslenmeli ve insanları da acizleştirerek, zavallılaştırarak kendi önlerinde oturtup yalvarıp yakartmalı! Allah insanın izzetli yaşamasını istedi.
Bu sorun bugünün dünyasına da başka şekilde giriyor. Hz. Peygamberin döneminde olduğu gibi taştan putlar yok belki, ya da yok denecek kadar az, ama içerde öyle putlar var ki, bunları görebilmek için keskin bir göz, açık bir idrak gerekiyor. Onun için, “İbrahim, içindeki putları devir” denilmiş. Bir şairse: “Kardeşim İbrahim bana mermer putları/
Nasıl devireceğimi öğretmişti/ Ben de gün geçmez ki birini patlatmayayım/
Ama siz kağıttakileri ve kelimelerdekini ve sözlerdekini
nasıl sileceğimi öğretmediniz”[3] Dışarıdaki putları kırmak kolay olabilir ama ya içerideki, kelimelerdeki, satırlardaki, fikir suretinde karşımıza çıkan hevalardaki putlara ne demeli! Bu putları fark edemiyor ve kıramıyorsa kişi, içindeki putun yaptırım gücü ile putçuluğu devam ettirebilir.
Madem ki hayatın sahibi Allah, niçin onun sözünü dinlemiyorsun? Niçin başka varlıkların itibarı ve başka insanların sözleri senin yanında çok daha önemli? Meşhur bir ifadeyle “el-âlem ne der putu.” Yani bir işi yapacağı zaman “Allah ne der, Allah bu olaya nasıl bakar”dan ziyade, “şimdi bunu böyle yaparsam atalar dinindekiler ne der, el-âlem ne der, hocalar ne der?” Bütün bu “ne der”li sorularla öyle bir kalp dağınıklığının içerisine giriliyor, kişinin kalbini toplaması da gittikçe zorlaşıyor. İşte tevhid, bu dağınıklığı tek bir odakta toplamak demektir. Ruhsal ve biyolojik yapınızı ve hayatınızın gidişatını Allah’a bağlamaktır tevhid. İnsan lafzen “Allah birdir” diyebilir ama hayatında da “Allah birdir” demiyorsa, görülmeyen şirkleri ile boğuşuyorsa o kalbin dağınıklığı onu tevhide götüremeyecektir.
“Bununla beraber biz kimseye gücünün üstünde bir şey yüklemeyiz.”[4] Allah, tevhid üzere yaşamasını istemişse insanın, bu onun yapabileceği bir şeydir. Hevâ ve hevesi, tembelliği ve cehaleti bıraksa sükûnet üzere olacak insan. Ama tembellik ve cehalet musallat olmuşsa insana, bir de arzu ve istekleri tamamen kuşatmışsa onu, ahtapotun kolları gibi sarmış sarmalamış ve ondan sıyrılamıyorsa çok güç gelecektir tevhid üzere yaşamak.
Peki, şirke ve günaha düşmek kolay mı ya? Aslında o da çok kolay değil. Çünkü şirke düşerken ve günah işlerken akıntıya karşı hareket eder insan. Fıtratına kodlanmış doğruyu karşısına alarak yol alır. Her ne kadar fıtrata hem fücur hem takva kodlanmışsa da fıtrat güzellikten, temizlikten hoşlanır. İnsan, dışındaki her şey ve herkesin önünde bazen gönüllü bazen zorunlu olarak boyun eğer. Tevhidse, hayatın içinde ve kendi nefsinde tek bir şeyde kalbinin karar kılmasıdır. Seni ve kainatı yaratan Allah’ta karar kılmak… Mesela hiçbir hırsız, çocuğunun hırsız olmasını istemez. Bazen sahne alan sanatçıların röportajlarından, çocuklarının sahneye çıkmasını istememesini okuyoruz. O işlerin kendinden neler alıp götürdüğünü iyi bilmektedirler. “O üniversitesini okusun, şöyle olsun böyle olsun” der. Kendine reva gördüğün bir şeyi çocuğuna niçin uygun görmüyorsun? Hevâ ve heves insanı kuşatınca, insan ters yöne doğru kürek çekiyor. Bu ters yöne gitmek kolay değil dedik, tâ ki günahı hayat tarzı hâline getirinceye kadar kolay değil. İnsan günahı hayat tarzı hâline getirdikten sonra hırsızlık yapmak da, yalan söylemek de bir başkasının aleyhinde konuşmak da, iftira atmak da artık zor gelmez. Başlarda yalan söyleyen insan kızarır, bozarır, bakışlarını kaçırır. Sonraları öyle ustalaşır ki, nefes alır ve su içer gibi olağan yapmaya başlar. Yalan makineleri bile kifayetsiz kalır, yalanındaki ustalığı karşısında. Ne yüzü kızarır, ne kalp ritmi bozulur. Çünkü artık o iş bir meslek hâlini almıştır kendisinde. En büyük günah olan şirk de öyle… Şirk koşar, şirkine bir gerekçe bulmakta zorlanmaz. Düşündüğünde kime boyun eğse, kimin tahakkümü altına girse kendisine külfet olacağını, biraz onun kölesi olacağını bilir. ‘Ama ne yapalım hayat böyle’ der ve köleliğe boyun keser. Bilir, imdat umduğunun da imdada muhtaç olduğunu. Düşünürse…
“Katımızda gerçeği söyleyen bir kitap vardır.”[5] İşte bu kitap insanı her türlü sahteliklerden kurtarır, uzaklaştırır.
Madem ki Allah, kimseye gücünün üstesinde bir yük yüklemez öyleyse her insana İslam’ı yaşamaya vüs’at de verilmiştir. Kur’ân’ı yaşamak bâtılı yaşamaktan daha zor değil ki. Biraz önce bahsettiğim gibi fıtratımıza hitap ettiği için daha kolay. Bugün bir insan, Stalin’in yazdığı kitabı okuyup hayata rota çizmeye kalkar, Lenin’in yazdığı kitabı iktisadına ve siyasetine ilke ve yön kılar. Çoğu kez, çokları kitabını dahi okumadığı ideolojiyi yaşamaktadır, farkında dahi değildir nasıl ve kimin çizdiği hayatı yaşadığının? Mesela, kapitalizm insanı tüketim nesnesi hâline getirir, nesnelerin peşinden koşan bir nesne olur insan… İnsan olarak insan kapitalizmin umurunda bile değil. Kapitalizm: “Ben bir insanı tüketim nesnesi hâline getirebiliyor muyum, ne âlâ!” diye bakar. Tüketecek ve sürekli harcayacak. Yaşamını ‘tüketmek’ üzere kuran insan nihayetinde tutsaklaşmış değil midir? Mesela bazı insanlar, “alışveriş yapmadan duramıyorum” der. Elinin altındaki telefon ve sosyal medya kanallarıyla, alışveriş merkezlerine gitmeden, gidemeden tutsak değiller midir? Alkol kullananın tutsaklığına kızar ve üzülürüz de insanın bu tutsaklığı niçin içimizi burkmaz ve kızamayız? Çünkü onun adına ‘tutsaklık’ değil ‘özgürlük’ koymuşuzdur bir kere. Adı özgürlük konan şey tutsaklık olur mu! Çünkü onu normalleştiren toplumun yönlendirmeleri var. Bu tutsaklıktan kurtulmak, alkol tutsaklığından kurtulmak kadar, hatta ondan daha da zordur. Çünkü alkol tutsaklığına iman ettiğiniz andan itibaren “bu haramdır” der bırakırsınız. Peki, Müslümanım diyen insanın seküler hayata özenerek bu kadar tüketimin peşinden koşturması hangi kalp dağınıklığının resmidir? Artık onu normal görmesi, onu bir tutsaklık olarak görememesinin olabilir mi?
“Onların kalpleri bu hususta bir dalgınlık içindedir.”[6]
Hangi hususta dalgınlık içinde? Hiç kalp dalar, dalgınlık gösterir mi? “Allah, kuluna yetmez mi! Seni Allah’tan başkalarıyla mı korkutuyorlar!”[7] ayette olduğu gibi Allah’tan başkasına Allah’a dayanırmışçasına dayanmak, güvenmek; Allah’tan korkarcasına korkmak kalbin dalgınlığı, dağınıklığı ısrarla sürdürülürse kalbin azgınlığı değil mi? Veyahut gücünü ve vüs’atini seferber etmeden, gayrete gelmeden “Allah benden bunu yapmamı istedi ama benim buna gücüm yetmiyor, yapamam ki, ben bunu nasıl başarabilirim” gibi ifadeler dağınıklık ve dalgınlığın bir başka ifadesi değil mi! Yani Allah kulundan bir şeyi yapmasını istemişse ona bir vaadde bulunuyor: ‘kolay olanı ona kolaylaştırırız’[8]. Bir yolun kolaylaştırılması ancak yolda olan için olabilir. Yola çıkmamış birinin yolun zorluklarından sızlanması, niyetsizliğinin de bir ifadesidir. Kim iman ederek çıktı yola, kim anlık bire heves veya içindeki bir başka boşluğu doldurmak için çıktı yola, bu sayede ayrılacaktır. “İmtihana tabi tutulmadan Cennete gireceğinizi mi zannettiniz. Allah sizi imtihan edecektir. Bununla sadıklar ve kâzipler, doğrularla yanlışlar birbirinden ayrılsın diyedir.”[9]
Secde edememek mümkün değil, secde edememenin hiçbir mazereti yok. Kötürüm olan dahi gözleriyle salatını ikame eder, namazını kılar, hatta secde eder. İnsanın en zor yüzleşebildiği ve aynı zamanda kandırabildiği yine kendisidir. İnsan kandırır kendini, hele bir de şeytanı yakınına almışsa türlü bahaneler üretir. Sonra dönüp bahanelerin gerçek olduğuna inanmaya başlar. Şirk ehli bile diyor ki:“Allah isteseydi biz ve babalarımız Allah’a ortak koşmazdık.”[10] Şirkinden bile Allah’ı sorumlu tutuyor. En büyük günah kabul ettiği bir suçu Allah’a atfetmek… Allah razı olmayacağı bir günahı kulu için kolaylaştırır mı, ister mi, “bana ortak koş, sana izin veriyorum” der mi?
İnsan, bugün dünya hayatında bazı haksızlıklara maruz kalıyorsa, bu haksızlık, ya kendi eliyle işlediği yüzündendir ya da diğer zalimlerin işlediği yüzündendir. Allah haksızlığı talep etmez. İyiliğin tüm kapısını sonuna kadar açarken, kötülüğün kapısını kapar. Ama bunları insanın iradesine rağmen değil, insanın iradesini elinden almadan tergib ve terhib ile yapmıştır.
“Onların kalpleri bu hususta bir dağınıklık içindendir. Ayrıca onların ondan başka bir takım işleri vardır.”[11]
Müslümanım diyen insanın Allah’ın dinini yaşamaktan başka bir işi olmalı mı? Yaşam iki kısım değil ki “bu, dünya işi, bu da ahiret işi” denilsin. Müslüman isen yemenin, içmenin, uyumanın, kalkmanın, evlenmenin hepsinin salih amel ilgili bir boyutu var. Niye? “Beni yaratan Allah, benden bunu istedi, ben bu çerçevenin dışına çıkamam” dediğinde aslında hepsi birer ibadete dönüşüyor; ticaretin de, evliliğin de, dünyaya çocuk getirmen de ibadete dönüşüyor. Hayatın hepsi ibadet, zira kulluk üzere bina edilmiştir.
Ya kalpleri dağınık olanlar, onların ifsada açık olmak ve ifsat etmek gibi bir takım işleri vardır ve bunlar dünyayı ifsat ederler. Kalpleri dağınık olmasına rağmen mallarını ve canlarını bu uğurda ortaya koyarlar. Bütün planları Müslümanların işini bozmak içindir.
Siz de malınızı ve canınızı bozulan bu yapıyı ıslah etmek için ortaya koyun[12] der vahiy. Siz bunu yapmazsanız yeryüzünde fitne olur, fesat olur.
Müslümanlar olarak kalbi dağınıklıktan kurtulup, ameli bütünlüğü sağlayıp tevhid üzere hayatı idame ettirmeli. Parçalanmanın vahametini idrak etmeli, hakka muhalif davranarak sorunların üstesinden gelinemeyeceğinin idrakinde olmalı. Birbirini tamamlayan tuğlalar gibi kenetlenerek dağınıklıktan kurtulmalı. Küfre karşı bir duvar örecekse Müslümanlar bir sürü tuğlaya ihtiyaç var ve tuğlalarda harç olmadan üst üste koyulduğunda sağlam duramazlar. Vahiy harcı ile birbirine kenetlenmeli. Ancak o zaman güçlü olur, dağınıklıktan kurtulabilirler. Bütün emirlere el birlik riayet ettiklerinde derlenir, toplanırlar. Bir emri, bir tuğlayı es geçtiğinde duvarda bir delik oluşur. Birkaç taneyi daha es geçtiğinde sistem çökebilir. Müslümanlar bu konuya daha hassas dikkat etmek durumunda.
Âyetin devamında “bugün feryat etmeyin”[13] demekte. Hayat bitti. Ahirette hiçbir itirazın, hiçbir acındırmanın, hiçbir vaadin faydası yok. Bugün feryat etmeyin, çünkü bugün sizin için bir kurtuluş yok. Öyleyse dünyada iken her türlü dağınıklıktan kurtulmalı insan.
Dipnotlar:
[1] Hac Sûresi, 46. Âyet. “… Kör olan başlardaki gözler değil, kalplerdeki gözlerdir.”
Bir Hadis rivayetinde de “ …Bilin ki! Vücutta öyle bir et parçası vardır ki o, iyi (doğru ve düzgün) olursa bütün vücut iyi (doğru ve düzgün) olur; o bozulursa bütün vücut bozulur. Bilin ki! O, kalptir.” (Buhâri, İman) dile getirildiği üzere kalp ifsad olduğunda tüm beden ifsad olur, bozulur.
[2] Zümer Sûresi: 3. âyet.
[3] Sezâi Karakoç, Hızır’la Kırk Saat…
[4] Bakara Sûresi, 286. âyet.
[5] Mü’minûn Sûresi 62. Âyet.
[6] Mü’minûn Sûresi 63. Âyet.
[7] Zümer Sûresi 36. Âyet
[8] Leyl Sûresi, 7. Âyet
[9] Ankebût Sûresi 2, 3. Âyetler.
[10] En’âm Sûresi, 148. Âyet.
[11] Haşr Sûresi, 14. Âyet.
[12] Tevbe Sûresi, 11. Âyet; Âl-i İmrân Sûresi 92. Âyet.
[13] Mü’minûn Sûresi, 65. Âyet.
İlgili Yazılar
Mekânın İmkânı
İktidar biçimleri tarih boyunca tesis etmeye çalıştıkları otoritelerini uzamsal boyutta da gösterme kaygısı taşımışlardır. Mekâna müdahale bu uzamsal kaygının bir tür tezahürüdür. Keza mekân ideolojiden azade bir yapı olmayıp tam tersine ideolojinin ete kemiğe bürünmüş halidir. Diğer bir değişle biçimler dünyası, bilinç dünyasının bir aktarım alanıdır. Tarih sahnesinde boy göstermiş devletler, imparatorluklar veya medeniyetler mekâna büyük oranda bu şekilde yaklaşmıştır.
Beklemenin Ontolojik Derinliği
Beklemek, insan varoluşunun en temel fakat çoğu zaman en az fark edilen tecrübelerinden biridir. İnsan, yaşamı boyunca bir dizi bekleme ânının kıyısında durur: doğumu bekleyen bir anne, haber bekleyen bir âşık, kurtuluşu bekleyen bir toplum… Beklemek, görünürde zamanın akışına boyun eğmek gibi dururken, aslında insanın gelecekle, umutla ve zamanla kurduğu derin bir ilişki biçimidir.
Gazze ya da Acının Onmaz Hali
“İnsanın alışamayacağı acı yoktur” diyenler var. İnsanı alçaltmaz mı bazı acılara alışması? Acıya alışmak mı, ona uyum sağlamak mı? Acıya direnmek mi? Her neyse, bir şekilde acılar da gizlenebiliyor diğer duygular gibi.
Vahiy Kılavuzluğunda Manipülasyona Dair
Manipülatörler, kişinin zihnini ikna edemezlerse davranışlarını, davranışlarını kontrol edemezlerse çevresini manipüle etmeye çalışırlar. Pes etmez manipülatörler çünkü kendilerini manipülasyonlara karşı korudukları gibi hakikate karşı da kör ve sağır kesilmişlerdir.
“Kitap ehlinden bir grup, ‘Mü’minlere indirilene günün başlangıcında inanın, sonunda da inkâr edin, belki onlar (size bakarak) dönerler.’ dedi.” (Âl-i ʿİmran 72)
Acılarından Filizlenir İnsan
Peki, acı kelimesi yüzümüzde gülücükler açmaya neden olmasın ama hayatın gerçeği değilmiş, hiç önemi yokmuş, gereksizmiş gibi algılanmasına da itirazımız, söyleyeceklerimiz olmasın mı? O halde acı, hüzün; mutluluk, haz, bu kavramlardan ne anlıyoruz, ne anlayabiliriz ya da ne anlamalıyız?