Korkuya sebep olacak çevresel faktör olmadığı halde sürekli korku duygusunu besleyenler.
Korkunun en dehşet verici halini yaşadıkları halde cesaretini kaybetmeyenler.
Seyyah gözünü çimenlerin üzerinde açmış olmanın şaşkınlığıyla doğrulmuş. Etrafını incelerken buraya nasıl ve ne zaman geldiğini hatırlamaya çalışsa da başaramamış. Bu hiç bir tepenin görülmediği dümdüz araziyi adımlamış, kocaman ovanın her hangi bir yere varmadığını görmüş. Uzay boşluğunda öylece duran koca bir bahçe mi? Rüya mı, hayal mi, masal mı bilememiş seyyah… Yemyeşil kocaman bu arazinin ortasında iki büyük kapı varmış. Kapılar dik bir şekilde arazinin orta yerinde birbirlerine dönük ve hiçbir yerle bağlantısı olmadan duruyormuş. Seyyah merakla kapılardan birini açmış, içeri adım atmış. Farklı bir dünyaya açılmış kapı; yüzyıllar önceymiş sanki… Sağında bir anne ve yanında duran 3 çocuğu görmüş, solunda birer parmak boyunda birkaç ejderha. Seyyah bir yandan minik ejderhaların çimenlere ufak kıvılcımlar saçmalarına bakıyor; bir yandan da, annenin çocuklarına ejderhaları göstererek verdiği öğütlere şahit oluyormuş.
– Bakın çocuklarım, diyormuş korku dolu sesiyle. bunlar ejderhalar. Güçlü oluşlarıyla bilinirler. Derileri kalın, pençeleri güçlüdür, yorulmak nedir bilmezler, en en önemlisi de ateş çıkarabilirler gördüğünüz gibi. Bu korkunç canavarlarr…. Diye devam edecekken çocuklardan en küçüğü atılmış;
– İyi de anne bunlar parmak kadar!
Anne daha da hiddetli bir şekilde başlamış anlatmaya bu kez.
– O kıvılcımların ne kadar zarar verebileceğini biliyor musun sen!
Ama anne! Diye araya girmeye çalışsa da çocuk annesinin kelimeleri arasında kendine bir yer bulamamış. Kendinden büyük iki kardeşi, bunları dinledikçe çekine çekine annesinin arkasına doğru saklanıyorlarmış. Seyyah çocukları ne kadar korktuğunu yüreğinin derinliklerinde hissetmiş. Diğer tarafa döndüğünde hayrete düşmüş; anne ejderhaların büyüklüğünü anlattıkça hayvanlar büyüyor, güçlerini övdükçe daha da güçleniyorlarmış. Hızla bir parmak boyundan bir karış boya, bir karış boydan bir diz kadar boya, bir insan boyundan bir ağaç boyuna kadar devleşmişler. Çocuklar çığlıklar atarak koşmaya başlamış, annenin arkalarından koşarken bir yandan serzenişi duyuluyormuş:
Ben size demedim mi!
Bir adım içeri girdiği bu kapıya gerginlikten sırtını yasladığını ortam sessizleşince fark eden seyyah geri dönüp kapıyı açıp, geldiği yere çıkmış. Sakinleşmek ve düşünmek için çimenlere oturmuş. Ne anlamalıyım buradan diye düşünürken bir yandan da diğer kapıda ne göreceğini merak etmiş. Ama yeni bir şey öğrenmenin heyecanını değil daha çok ağrılığını hissettiğinden merakını tutmuş. Tekrar çimene uzanacakken diğer kapı açılmış, içerden 9-10 yaşlarında bir çocuk çıkmış ve hadi gel demiş. Çocuğun gözlerindeki ışıltı seyyaha güç olmuş, korku kırıntıları silinmiş kalbinden doğrulmuş, kapıya ilerlemiş. Küçük çocuğun öncülüğünde kapıdan geçmiş seyyah. Devasa farelerin olduğu dev gibi bir ormana gireceğini nerden bilebilirmiş ki! Şok olmuş gözlerle farelere bakarken çocuğun gözlerindeki umuda bir anlam verememiş seyyah, çocuğun arkasında ilerlemeye devam ediyor, çocuğun farelere pek de aldırmadığını görüyormuş. O sırada çocuk arkadaşlarının yanına gelmiş. Yine aynı yaşlarda bir sürü çocuk halka olmuş oyun oynuyorlarmış. Seyyah korkusundan ne oynadıklarını bile anlamamış. Fareler o kadar büyükmüş ki! Bir ağaç boyu, hayır hayır daha da büyük! Çocuklar keyifle oynamaya devam ederken fareler onlara doğru gelmeye başlamış, onlar aldırmadıkça fareler daha da sinirleniyormuş sanki. Fareler çocukların etrafını sardığında çocuklar oyunlarını bırakıp ayağa kalmışlar. Hadi kaçın artık diye haykırmak istemiş seyyah. Ama hayret ki çocuklar hala korkmuyormuş. Çocuklar fareler tarafından iyice köşeye sıkıştırılıp rahatsız edildiğinde, kapıyı açıp seyyahı içeri çağıran çocuk bir adım öne atılmış. Farelerin en büyüğünün karşısına sapasağlam dikilip,
– Sizden korkmuyoruz! Demiş. Seyyah gözleri ayrılmış, elini ağzına kapatıp öylece kalmış.
Duydun mu? Senden korkmuyorum. Sen küçük bir faresin! Bu kadarsın.
Gözünde tereddüt olmadan devam etmiş.
– Bizi ait olduğumuz yerden çıkarmaya çalışmaya hakkın yok. Büyük olmanız hiçbir anlam ifade etmiyor. Siz aslında küçük birer faresiniz.
Çocuk kararlılıkla konuşmaya devam ettikçe hayret veren bir şey olmuş. Fareler küçülmeye başlamış! Önce bir ağaç boyuna, bir ağaç boyundan bir insan boyuna, bir insan boyundan bir diz boyuna, bir karış boya ve en nihayetinde bir parmak boya kadar hızla küçülmüşler. Çocuklar minik farelere gülümseyerek baktığı halde fareler korkarak sağa sola kaçmışlar. Çocuklar oyunlarına kaldığı yerden devam etmişler. Seyyah tam çıkacakken çocuklardan birinin annesinin gelip gururla çocuğunu öptüğünü görmüş. İşte bu en şaşırdığı şey olmuş. Son kez dönüp bu huzurlu manzaraya bakıp geldiği yere dönmüş. Yorgunlukla çimene oturmuş. Sırt üstü uzanmış, elleriyle çimenlerin ıslaklığını, tazeliğini hissetmiş. Gökyüzünün pürüzsüz maviliğine bakmış. Gözlerini kapattığı anda, uyanmış.
Rüyasını düşünmüş seyyah. Kendi tecrübelerini hatırlamış.
Ufacık şeyleri gözünde nasıl devleştirip kendini korkuttuğunu…
Egosunu kullanıp zulmedenlere cesaretle karşılık verdiğinde o bomboş kibrin nasıl söndüğünü…
Masasının başına oturup sorularını yine rastgele kağıda dökmüş.
SEYYAH’IN NOT DEFTERİ
Korkunun iki ucunu yaşadım bugün, kalbimde hissettim. Bu duygumda da dengeyi kaçırdığımı gördüm. Doğru sorular sorarsam cevabın kendiliğinden geleceğini biliyorum artık.
Bu hislerim için de sorularım var:
Neden sezdiğim korku kıvılcımlarını harlıyorum? Neden başkalarının bu ateşi büyütmesine izin veriyorum? Cesareti doğru yerlerde kuşanıyor muyum? Kuşanmak dedim, öyle tabi, ya cesaret bir zırhsa ya ben bu zırhı hiç çıkaramadığım için bu kadar yorgun düşüyorsam? Oysa belki de sadece ihtiyacım olduğu zaman giymem yeterlidir?
YAZANIN NOTU
Bu masalda dengeyi bulmak ve savrulmalarımızı azaltmamıza katkısı olsun diye korkunun iki ucunu yazmak istedim. Korkuyu da cesareti de her an hissetmek bir problemdir. Her duygu gibi saplanıp kaldığımızda düzenimizi bozar ve devamını ister. Korkuya alışan kalp daha fazla korku çeker, cesarete alışan kalp sürekli savunma mekanizmasında kalmak ister. Bütün duygularımızı olması gereken yerlerde kullanmayı öğrenmemiz bizi sağlıklı kılar.
Bir de bu masalı yazarken asıl gözümde canlandırdığım şu konu var: korkuyla terbiye edilmeye çalışılan çocuklar yani genelde biz. Diğer kapıda gerçek bir hikaye; Filistinli bir kız çocuğu, askerin karşına dikilip siz küçük birer faresiniz deme cesareti gösteriyor… Ve videonun sonunda annesinin gelip kızını öptüğünü izleyebilirsiniz. Cesaret çocuklara korku enjekte ederek verilmez. Sakınacağı şeyleri elbette öğreteceğiz, sınırsızlık nasıl sağlıklı olabilir? Ama tüm cesaretini kırarak değil. Ebeveyne itaati öğretmek istersen herkese itaatkar bir çocuk yetiştirmek nasıl hedefimiz olabilir? Seyyah gibi ben de soruyorum cesareti en korktuğumuz anda giymeyi önce kendimize sonra çocuklarımıza nasıl öğreteceğiz? Durumları gözümüzde büyütmemeyi nasıl öğreneceğiz? Korku duyup kendimizi korumamız gerektiği yerle, cesur olup üzerine gitmemiz gereken yeri nesnel olarak nasıl ayırt edeceğiz?
Terazi kurulmadan dengeyi bulmak duasıyla…
*Bu masal; cesaretini hiç kaybetmemiş tüm çocuklara..
Kaybedip yeniden bulmaya çabalayan tüm çocuklara..
Bir insan kaç yaşına kadar okuyabilir, niçin okur, okumanın, öğrenmenin yaşı veya sınırı var mıdır? Okumak nasıl bir özgünlük ya da özgürlük sunar? Yolumuzu aydınlatmak için eğitimli olmak şart mıdır, eğitim olmadan da özgür olamaz mıyız? Eğitim görmüş herkesin bilgisi, bilinci, tefekkürü neyi anlatır? Zihnimizdeki pek çok suale cevaplar bulmak için çaba sarf ediyoruz. Bir cevap bulduğumuzu hissettiğimizde başka sorular soruyor ve bunlara makul cevaplar aramaya çalışıyoruz. Suallerin biteceği yok, cevaplar da aranmaya devam edecek gibi ömür boyu.
Bilirsiniz; insana en kolay ve en bol verebildiğimiz şeydir nasihat. “Biz eskiden..” der başlarız anlatmaya ama artık “o dediğin eskide kaldı” deyip Batı’dan ithal tecrübeleriyle bilgiçlik taslarlar. Tabiî ki gençler ve çocuklar.. Haklılık payları var elbet, dünden bugüne dediğin 20 yılda, eskiye oranla ‘haddini aşmış bilgi’ye ulaştık ve devam ediyor bu hazır bilgiye direncimizin yetersizliği. Çocuklarda kalıcı hasara sebep olmakta. Toplumun her an gelen bilgi yığını karşısında ‘ayırt etme bilinci’ne sahip olmaması bugünkü sıkıntılarımızın temelidir.
“Bana bir şey olmaz.” deyip “Bir defalık yanlıştan ne çıkar?” diyerek yol alanların; yolun sonunda “ne çok yanılgı yaşadım.” diyenlerin yeridir dünya… Kimi zaman hatalarla yüzleşmekten kaçındığımız, kimi zaman kendimizden kaçtığımız yerdir dünya…
Zamanın birinde , elinde not defteriyle yollara düşen ve aldığı yollarda kendine yaklaşmanın ümidini taşıyan bir seyyah varmış. Seyyah dediysem ; amaçsız bir gezgin değil kastım. O kendisine yapıştırılan tüm etiketlerden sıyrılıp, dünyayı tanımaya karar veren ,dünyayı tanıdıkça kendini de çözebileceğini düşünen biriymiş.
Antonio Gramsci’nin kavramlaştırdığı “kültürel hegemonya” teorisine göre, güçlü uluslar hâkimiyetlerini yalnızca askeri ve ekonomik yollarla değil, aynı zamanda kültürel araçlarla da pekiştirerek kurarlar. Bu bakımdan genel sanat teorisi bağlamında sanatın hemen bütün dallarında olduğu gibi özellikle yazının ve yazınsal üretimin toplamı niteliğindeki edebiyatın, emperyalist düşüncenin yayılması, yerel ve genel eksenlerde dal budak salması ve giderek meşrulaştırılmasında önemli bir rol oynadığının altını çizmek gerekmektedir.
Seyyah – III – Masalda üzerinde durulan duygu: Korku
Seyyah gözünü çimenlerin üzerinde açmış olmanın şaşkınlığıyla doğrulmuş. Etrafını incelerken buraya nasıl ve ne zaman geldiğini hatırlamaya çalışsa da başaramamış. Bu hiç bir tepenin görülmediği dümdüz araziyi adımlamış, kocaman ovanın her hangi bir yere varmadığını görmüş. Uzay boşluğunda öylece duran koca bir bahçe mi? Rüya mı, hayal mi, masal mı bilememiş seyyah… Yemyeşil kocaman bu arazinin ortasında iki büyük kapı varmış. Kapılar dik bir şekilde arazinin orta yerinde birbirlerine dönük ve hiçbir yerle bağlantısı olmadan duruyormuş. Seyyah merakla kapılardan birini açmış, içeri adım atmış. Farklı bir dünyaya açılmış kapı; yüzyıllar önceymiş sanki… Sağında bir anne ve yanında duran 3 çocuğu görmüş, solunda birer parmak boyunda birkaç ejderha. Seyyah bir yandan minik ejderhaların çimenlere ufak kıvılcımlar saçmalarına bakıyor; bir yandan da, annenin çocuklarına ejderhaları göstererek verdiği öğütlere şahit oluyormuş.
– Bakın çocuklarım, diyormuş korku dolu sesiyle. bunlar ejderhalar. Güçlü oluşlarıyla bilinirler. Derileri kalın, pençeleri güçlüdür, yorulmak nedir bilmezler, en en önemlisi de ateş çıkarabilirler gördüğünüz gibi. Bu korkunç canavarlarr…. Diye devam edecekken çocuklardan en küçüğü atılmış;
– İyi de anne bunlar parmak kadar!
Anne daha da hiddetli bir şekilde başlamış anlatmaya bu kez.
– O kıvılcımların ne kadar zarar verebileceğini biliyor musun sen!
Ama anne! Diye araya girmeye çalışsa da çocuk annesinin kelimeleri arasında kendine bir yer bulamamış. Kendinden büyük iki kardeşi, bunları dinledikçe çekine çekine annesinin arkasına doğru saklanıyorlarmış. Seyyah çocukları ne kadar korktuğunu yüreğinin derinliklerinde hissetmiş. Diğer tarafa döndüğünde hayrete düşmüş; anne ejderhaların büyüklüğünü anlattıkça hayvanlar büyüyor, güçlerini övdükçe daha da güçleniyorlarmış. Hızla bir parmak boyundan bir karış boya, bir karış boydan bir diz kadar boya, bir insan boyundan bir ağaç boyuna kadar devleşmişler. Çocuklar çığlıklar atarak koşmaya başlamış, annenin arkalarından koşarken bir yandan serzenişi duyuluyormuş:
Bir adım içeri girdiği bu kapıya gerginlikten sırtını yasladığını ortam sessizleşince fark eden seyyah geri dönüp kapıyı açıp, geldiği yere çıkmış. Sakinleşmek ve düşünmek için çimenlere oturmuş. Ne anlamalıyım buradan diye düşünürken bir yandan da diğer kapıda ne göreceğini merak etmiş. Ama yeni bir şey öğrenmenin heyecanını değil daha çok ağrılığını hissettiğinden merakını tutmuş. Tekrar çimene uzanacakken diğer kapı açılmış, içerden 9-10 yaşlarında bir çocuk çıkmış ve hadi gel demiş. Çocuğun gözlerindeki ışıltı seyyaha güç olmuş, korku kırıntıları silinmiş kalbinden doğrulmuş, kapıya ilerlemiş. Küçük çocuğun öncülüğünde kapıdan geçmiş seyyah. Devasa farelerin olduğu dev gibi bir ormana gireceğini nerden bilebilirmiş ki! Şok olmuş gözlerle farelere bakarken çocuğun gözlerindeki umuda bir anlam verememiş seyyah, çocuğun arkasında ilerlemeye devam ediyor, çocuğun farelere pek de aldırmadığını görüyormuş. O sırada çocuk arkadaşlarının yanına gelmiş. Yine aynı yaşlarda bir sürü çocuk halka olmuş oyun oynuyorlarmış. Seyyah korkusundan ne oynadıklarını bile anlamamış. Fareler o kadar büyükmüş ki! Bir ağaç boyu, hayır hayır daha da büyük! Çocuklar keyifle oynamaya devam ederken fareler onlara doğru gelmeye başlamış, onlar aldırmadıkça fareler daha da sinirleniyormuş sanki. Fareler çocukların etrafını sardığında çocuklar oyunlarını bırakıp ayağa kalmışlar. Hadi kaçın artık diye haykırmak istemiş seyyah. Ama hayret ki çocuklar hala korkmuyormuş. Çocuklar fareler tarafından iyice köşeye sıkıştırılıp rahatsız edildiğinde, kapıyı açıp seyyahı içeri çağıran çocuk bir adım öne atılmış. Farelerin en büyüğünün karşısına sapasağlam dikilip,
– Sizden korkmuyoruz! Demiş. Seyyah gözleri ayrılmış, elini ağzına kapatıp öylece kalmış.
Duydun mu? Senden korkmuyorum. Sen küçük bir faresin! Bu kadarsın.
Gözünde tereddüt olmadan devam etmiş.
– Bizi ait olduğumuz yerden çıkarmaya çalışmaya hakkın yok. Büyük olmanız hiçbir anlam ifade etmiyor. Siz aslında küçük birer faresiniz.
Çocuk kararlılıkla konuşmaya devam ettikçe hayret veren bir şey olmuş. Fareler küçülmeye başlamış! Önce bir ağaç boyuna, bir ağaç boyundan bir insan boyuna, bir insan boyundan bir diz boyuna, bir karış boya ve en nihayetinde bir parmak boya kadar hızla küçülmüşler. Çocuklar minik farelere gülümseyerek baktığı halde fareler korkarak sağa sola kaçmışlar. Çocuklar oyunlarına kaldığı yerden devam etmişler. Seyyah tam çıkacakken çocuklardan birinin annesinin gelip gururla çocuğunu öptüğünü görmüş. İşte bu en şaşırdığı şey olmuş. Son kez dönüp bu huzurlu manzaraya bakıp geldiği yere dönmüş. Yorgunlukla çimene oturmuş. Sırt üstü uzanmış, elleriyle çimenlerin ıslaklığını, tazeliğini hissetmiş. Gökyüzünün pürüzsüz maviliğine bakmış. Gözlerini kapattığı anda, uyanmış.
Rüyasını düşünmüş seyyah. Kendi tecrübelerini hatırlamış.
Ufacık şeyleri gözünde nasıl devleştirip kendini korkuttuğunu…
Egosunu kullanıp zulmedenlere cesaretle karşılık verdiğinde o bomboş kibrin nasıl söndüğünü…
Masasının başına oturup sorularını yine rastgele kağıda dökmüş.
SEYYAH’IN NOT DEFTERİ
Bu hislerim için de sorularım var:
Neden sezdiğim korku kıvılcımlarını harlıyorum? Neden başkalarının bu ateşi büyütmesine izin veriyorum? Cesareti doğru yerlerde kuşanıyor muyum? Kuşanmak dedim, öyle tabi, ya cesaret bir zırhsa ya ben bu zırhı hiç çıkaramadığım için bu kadar yorgun düşüyorsam? Oysa belki de sadece ihtiyacım olduğu zaman giymem yeterlidir?
YAZANIN NOTU
Bu masalda dengeyi bulmak ve savrulmalarımızı azaltmamıza katkısı olsun diye korkunun iki ucunu yazmak istedim. Korkuyu da cesareti de her an hissetmek bir problemdir. Her duygu gibi saplanıp kaldığımızda düzenimizi bozar ve devamını ister. Korkuya alışan kalp daha fazla korku çeker, cesarete alışan kalp sürekli savunma mekanizmasında kalmak ister. Bütün duygularımızı olması gereken yerlerde kullanmayı öğrenmemiz bizi sağlıklı kılar.
Bir de bu masalı yazarken asıl gözümde canlandırdığım şu konu var: korkuyla terbiye edilmeye çalışılan çocuklar yani genelde biz. Diğer kapıda gerçek bir hikaye; Filistinli bir kız çocuğu, askerin karşına dikilip siz küçük birer faresiniz deme cesareti gösteriyor… Ve videonun sonunda annesinin gelip kızını öptüğünü izleyebilirsiniz. Cesaret çocuklara korku enjekte ederek verilmez. Sakınacağı şeyleri elbette öğreteceğiz, sınırsızlık nasıl sağlıklı olabilir? Ama tüm cesaretini kırarak değil. Ebeveyne itaati öğretmek istersen herkese itaatkar bir çocuk yetiştirmek nasıl hedefimiz olabilir? Seyyah gibi ben de soruyorum cesareti en korktuğumuz anda giymeyi önce kendimize sonra çocuklarımıza nasıl öğreteceğiz? Durumları gözümüzde büyütmemeyi nasıl öğreneceğiz? Korku duyup kendimizi korumamız gerektiği yerle, cesur olup üzerine gitmemiz gereken yeri nesnel olarak nasıl ayırt edeceğiz?
Terazi kurulmadan dengeyi bulmak duasıyla…
*Bu masal; cesaretini hiç kaybetmemiş tüm çocuklara..
Kaybedip yeniden bulmaya çabalayan tüm çocuklara..
İlgili Yazılar
Birinci Sınıf’ta Eğitim ve Özgürlük Arayışı
Bir insan kaç yaşına kadar okuyabilir, niçin okur, okumanın, öğrenmenin yaşı veya sınırı var mıdır? Okumak nasıl bir özgünlük ya da özgürlük sunar? Yolumuzu aydınlatmak için eğitimli olmak şart mıdır, eğitim olmadan da özgür olamaz mıyız? Eğitim görmüş herkesin bilgisi, bilinci, tefekkürü neyi anlatır? Zihnimizdeki pek çok suale cevaplar bulmak için çaba sarf ediyoruz. Bir cevap bulduğumuzu hissettiğimizde başka sorular soruyor ve bunlara makul cevaplar aramaya çalışıyoruz. Suallerin biteceği yok, cevaplar da aranmaya devam edecek gibi ömür boyu.
Bir An Önce
Bilirsiniz; insana en kolay ve en bol verebildiğimiz şeydir nasihat. “Biz eskiden..” der başlarız anlatmaya ama artık “o dediğin eskide kaldı” deyip Batı’dan ithal tecrübeleriyle bilgiçlik taslarlar. Tabiî ki gençler ve çocuklar.. Haklılık payları var elbet, dünden bugüne dediğin 20 yılda, eskiye oranla ‘haddini aşmış bilgi’ye ulaştık ve devam ediyor bu hazır bilgiye direncimizin yetersizliği. Çocuklarda kalıcı hasara sebep olmakta. Toplumun her an gelen bilgi yığını karşısında ‘ayırt etme bilinci’ne sahip olmaması bugünkü sıkıntılarımızın temelidir.
Hayatı Ciddiye Almanın Bir Adıdır Tövbe
“Bana bir şey olmaz.” deyip “Bir defalık yanlıştan ne çıkar?” diyerek yol alanların; yolun sonunda “ne çok yanılgı yaşadım.” diyenlerin yeridir dünya… Kimi zaman hatalarla yüzleşmekten kaçındığımız, kimi zaman kendimizden kaçtığımız yerdir dünya…
Seyyah
Zamanın birinde , elinde not defteriyle yollara düşen ve aldığı yollarda kendine yaklaşmanın ümidini taşıyan bir seyyah varmış. Seyyah dediysem ; amaçsız bir gezgin değil kastım. O kendisine yapıştırılan tüm etiketlerden sıyrılıp, dünyayı tanımaya karar veren ,dünyayı tanıdıkça kendini de çözebileceğini düşünen biriymiş.
Emperyalizm ve Edebiyat
Antonio Gramsci’nin kavramlaştırdığı “kültürel hegemonya” teorisine göre, güçlü uluslar hâkimiyetlerini yalnızca askeri ve ekonomik yollarla değil, aynı zamanda kültürel araçlarla da pekiştirerek kurarlar. Bu bakımdan genel sanat teorisi bağlamında sanatın hemen bütün dallarında olduğu gibi özellikle yazının ve yazınsal üretimin toplamı niteliğindeki edebiyatın, emperyalist düşüncenin yayılması, yerel ve genel eksenlerde dal budak salması ve giderek meşrulaştırılmasında önemli bir rol oynadığının altını çizmek gerekmektedir.