Korkuya sebep olacak çevresel faktör olmadığı halde sürekli korku duygusunu besleyenler.
Korkunun en dehşet verici halini yaşadıkları halde cesaretini kaybetmeyenler.
Seyyah gözünü çimenlerin üzerinde açmış olmanın şaşkınlığıyla doğrulmuş. Etrafını incelerken buraya nasıl ve ne zaman geldiğini hatırlamaya çalışsa da başaramamış. Bu hiç bir tepenin görülmediği dümdüz araziyi adımlamış, kocaman ovanın her hangi bir yere varmadığını görmüş. Uzay boşluğunda öylece duran koca bir bahçe mi? Rüya mı, hayal mi, masal mı bilememiş seyyah… Yemyeşil kocaman bu arazinin ortasında iki büyük kapı varmış. Kapılar dik bir şekilde arazinin orta yerinde birbirlerine dönük ve hiçbir yerle bağlantısı olmadan duruyormuş. Seyyah merakla kapılardan birini açmış, içeri adım atmış. Farklı bir dünyaya açılmış kapı; yüzyıllar önceymiş sanki… Sağında bir anne ve yanında duran 3 çocuğu görmüş, solunda birer parmak boyunda birkaç ejderha. Seyyah bir yandan minik ejderhaların çimenlere ufak kıvılcımlar saçmalarına bakıyor; bir yandan da, annenin çocuklarına ejderhaları göstererek verdiği öğütlere şahit oluyormuş.
– Bakın çocuklarım, diyormuş korku dolu sesiyle. bunlar ejderhalar. Güçlü oluşlarıyla bilinirler. Derileri kalın, pençeleri güçlüdür, yorulmak nedir bilmezler, en en önemlisi de ateş çıkarabilirler gördüğünüz gibi. Bu korkunç canavarlarr…. Diye devam edecekken çocuklardan en küçüğü atılmış;
– İyi de anne bunlar parmak kadar!
Anne daha da hiddetli bir şekilde başlamış anlatmaya bu kez.
– O kıvılcımların ne kadar zarar verebileceğini biliyor musun sen!
Ama anne! Diye araya girmeye çalışsa da çocuk annesinin kelimeleri arasında kendine bir yer bulamamış. Kendinden büyük iki kardeşi, bunları dinledikçe çekine çekine annesinin arkasına doğru saklanıyorlarmış. Seyyah çocukları ne kadar korktuğunu yüreğinin derinliklerinde hissetmiş. Diğer tarafa döndüğünde hayrete düşmüş; anne ejderhaların büyüklüğünü anlattıkça hayvanlar büyüyor, güçlerini övdükçe daha da güçleniyorlarmış. Hızla bir parmak boyundan bir karış boya, bir karış boydan bir diz kadar boya, bir insan boyundan bir ağaç boyuna kadar devleşmişler. Çocuklar çığlıklar atarak koşmaya başlamış, annenin arkalarından koşarken bir yandan serzenişi duyuluyormuş:
Ben size demedim mi!
Bir adım içeri girdiği bu kapıya gerginlikten sırtını yasladığını ortam sessizleşince fark eden seyyah geri dönüp kapıyı açıp, geldiği yere çıkmış. Sakinleşmek ve düşünmek için çimenlere oturmuş. Ne anlamalıyım buradan diye düşünürken bir yandan da diğer kapıda ne göreceğini merak etmiş. Ama yeni bir şey öğrenmenin heyecanını değil daha çok ağrılığını hissettiğinden merakını tutmuş. Tekrar çimene uzanacakken diğer kapı açılmış, içerden 9-10 yaşlarında bir çocuk çıkmış ve hadi gel demiş. Çocuğun gözlerindeki ışıltı seyyaha güç olmuş, korku kırıntıları silinmiş kalbinden doğrulmuş, kapıya ilerlemiş. Küçük çocuğun öncülüğünde kapıdan geçmiş seyyah. Devasa farelerin olduğu dev gibi bir ormana gireceğini nerden bilebilirmiş ki! Şok olmuş gözlerle farelere bakarken çocuğun gözlerindeki umuda bir anlam verememiş seyyah, çocuğun arkasında ilerlemeye devam ediyor, çocuğun farelere pek de aldırmadığını görüyormuş. O sırada çocuk arkadaşlarının yanına gelmiş. Yine aynı yaşlarda bir sürü çocuk halka olmuş oyun oynuyorlarmış. Seyyah korkusundan ne oynadıklarını bile anlamamış. Fareler o kadar büyükmüş ki! Bir ağaç boyu, hayır hayır daha da büyük! Çocuklar keyifle oynamaya devam ederken fareler onlara doğru gelmeye başlamış, onlar aldırmadıkça fareler daha da sinirleniyormuş sanki. Fareler çocukların etrafını sardığında çocuklar oyunlarını bırakıp ayağa kalmışlar. Hadi kaçın artık diye haykırmak istemiş seyyah. Ama hayret ki çocuklar hala korkmuyormuş. Çocuklar fareler tarafından iyice köşeye sıkıştırılıp rahatsız edildiğinde, kapıyı açıp seyyahı içeri çağıran çocuk bir adım öne atılmış. Farelerin en büyüğünün karşısına sapasağlam dikilip,
– Sizden korkmuyoruz! Demiş. Seyyah gözleri ayrılmış, elini ağzına kapatıp öylece kalmış.
Duydun mu? Senden korkmuyorum. Sen küçük bir faresin! Bu kadarsın.
Gözünde tereddüt olmadan devam etmiş.
– Bizi ait olduğumuz yerden çıkarmaya çalışmaya hakkın yok. Büyük olmanız hiçbir anlam ifade etmiyor. Siz aslında küçük birer faresiniz.
Çocuk kararlılıkla konuşmaya devam ettikçe hayret veren bir şey olmuş. Fareler küçülmeye başlamış! Önce bir ağaç boyuna, bir ağaç boyundan bir insan boyuna, bir insan boyundan bir diz boyuna, bir karış boya ve en nihayetinde bir parmak boya kadar hızla küçülmüşler. Çocuklar minik farelere gülümseyerek baktığı halde fareler korkarak sağa sola kaçmışlar. Çocuklar oyunlarına kaldığı yerden devam etmişler. Seyyah tam çıkacakken çocuklardan birinin annesinin gelip gururla çocuğunu öptüğünü görmüş. İşte bu en şaşırdığı şey olmuş. Son kez dönüp bu huzurlu manzaraya bakıp geldiği yere dönmüş. Yorgunlukla çimene oturmuş. Sırt üstü uzanmış, elleriyle çimenlerin ıslaklığını, tazeliğini hissetmiş. Gökyüzünün pürüzsüz maviliğine bakmış. Gözlerini kapattığı anda, uyanmış.
Rüyasını düşünmüş seyyah. Kendi tecrübelerini hatırlamış.
Ufacık şeyleri gözünde nasıl devleştirip kendini korkuttuğunu…
Egosunu kullanıp zulmedenlere cesaretle karşılık verdiğinde o bomboş kibrin nasıl söndüğünü…
Masasının başına oturup sorularını yine rastgele kağıda dökmüş.
SEYYAH’IN NOT DEFTERİ
Korkunun iki ucunu yaşadım bugün, kalbimde hissettim. Bu duygumda da dengeyi kaçırdığımı gördüm. Doğru sorular sorarsam cevabın kendiliğinden geleceğini biliyorum artık.
Bu hislerim için de sorularım var:
Neden sezdiğim korku kıvılcımlarını harlıyorum? Neden başkalarının bu ateşi büyütmesine izin veriyorum? Cesareti doğru yerlerde kuşanıyor muyum? Kuşanmak dedim, öyle tabi, ya cesaret bir zırhsa ya ben bu zırhı hiç çıkaramadığım için bu kadar yorgun düşüyorsam? Oysa belki de sadece ihtiyacım olduğu zaman giymem yeterlidir?
YAZANIN NOTU
Bu masalda dengeyi bulmak ve savrulmalarımızı azaltmamıza katkısı olsun diye korkunun iki ucunu yazmak istedim. Korkuyu da cesareti de her an hissetmek bir problemdir. Her duygu gibi saplanıp kaldığımızda düzenimizi bozar ve devamını ister. Korkuya alışan kalp daha fazla korku çeker, cesarete alışan kalp sürekli savunma mekanizmasında kalmak ister. Bütün duygularımızı olması gereken yerlerde kullanmayı öğrenmemiz bizi sağlıklı kılar.
Bir de bu masalı yazarken asıl gözümde canlandırdığım şu konu var: korkuyla terbiye edilmeye çalışılan çocuklar yani genelde biz. Diğer kapıda gerçek bir hikaye; Filistinli bir kız çocuğu, askerin karşına dikilip siz küçük birer faresiniz deme cesareti gösteriyor… Ve videonun sonunda annesinin gelip kızını öptüğünü izleyebilirsiniz. Cesaret çocuklara korku enjekte ederek verilmez. Sakınacağı şeyleri elbette öğreteceğiz, sınırsızlık nasıl sağlıklı olabilir? Ama tüm cesaretini kırarak değil. Ebeveyne itaati öğretmek istersen herkese itaatkar bir çocuk yetiştirmek nasıl hedefimiz olabilir? Seyyah gibi ben de soruyorum cesareti en korktuğumuz anda giymeyi önce kendimize sonra çocuklarımıza nasıl öğreteceğiz? Durumları gözümüzde büyütmemeyi nasıl öğreneceğiz? Korku duyup kendimizi korumamız gerektiği yerle, cesur olup üzerine gitmemiz gereken yeri nesnel olarak nasıl ayırt edeceğiz?
Terazi kurulmadan dengeyi bulmak duasıyla…
*Bu masal; cesaretini hiç kaybetmemiş tüm çocuklara..
Kaybedip yeniden bulmaya çabalayan tüm çocuklara..
Zira ümide ihtiyacımız vardır, yarınları şekillendirirken, eksik olanı tamamlama gayretini gereği gibi gösterirken. Ümide ihtiyacımız vardır, birini teselli ederken… Ümide ihtiyacımız vardır, zor zamanların yükünü çekerken… Ümide ihtiyacımız vardır, hastayı teselli ederken… Ümide ihtiyacımız vardır, iyiliklerin gerçekleşmesi için belkilere yatırım yaparken…
“Hem size hem bize, yarı sana yarı bana.” İnsan, yaşamı boyunca her zaman ilişki içinde olacağı doğayı anlamaya çalışmıştır. İnsan ve doğa ilişkisi insanlık var olmaya başladığından beri süregelen bir durumdur. Nitekim bu ilişki aslında insanlık için bir zorunluluktur. Doğa, kendi başına var olabilen, gelişebilen, kendi yaşamsal döngüsünü gerçekleştirebilen bir yapıdadır. Fakat insanlar için doğa, …
İyisin umarım diyerek başlayayım söze… Aslında “söze başlamak” alışkanlıkla söylenen bir ifade, bildiğin gibi söz varlığımızın sürekliliğinin bir parçasıdır. Ya sesimizde ya beynimizde ya kalemimizde ya da klavyemizde varlık gösterir. Hele kulağımızda, daha önce söylenen ve yüreğimizi inciten bir cümle nasıl da döner durur; hani bizi sevindiren, kendimize güvenmemize zemin hazırlayan o sözler, nasıl da yüreğimizi serinletir ve harekete geçmemize yardım eder. Ah bir de önden gidenlerin, dâr-ı fenâdan dâr-ı bekâya göçenlerin sözleri, tekrar tekrar gelir beynimize ve döner dolaşır dilimizde…
Coğrafyanın, kaderin, insanların ve hikâyelerin sürekli akıp durduğunu, dönüştüğünü, iyi ve kötü anlamda birbirini beslediğini mükemmele yakın anlatan Değirmenler Vadisi kitabını ilk kez okuduğum günkü heyecanımı hâlâ hatırlıyorum. Doksan küsur sayfada bunca çok şey, bunca yalınlıkta, bunca ustalıkla nasıl anlatılır diye ağzı açık ayran budalası gibi bakakalmıştım sayfalara, cümlelere sözcüklere. Kadim anlatıların, masalların çeşnisi vardı ama modern bir hikâyeydi anlatılan.
Seyyah – III – Masalda üzerinde durulan duygu: Korku
Seyyah gözünü çimenlerin üzerinde açmış olmanın şaşkınlığıyla doğrulmuş. Etrafını incelerken buraya nasıl ve ne zaman geldiğini hatırlamaya çalışsa da başaramamış. Bu hiç bir tepenin görülmediği dümdüz araziyi adımlamış, kocaman ovanın her hangi bir yere varmadığını görmüş. Uzay boşluğunda öylece duran koca bir bahçe mi? Rüya mı, hayal mi, masal mı bilememiş seyyah… Yemyeşil kocaman bu arazinin ortasında iki büyük kapı varmış. Kapılar dik bir şekilde arazinin orta yerinde birbirlerine dönük ve hiçbir yerle bağlantısı olmadan duruyormuş. Seyyah merakla kapılardan birini açmış, içeri adım atmış. Farklı bir dünyaya açılmış kapı; yüzyıllar önceymiş sanki… Sağında bir anne ve yanında duran 3 çocuğu görmüş, solunda birer parmak boyunda birkaç ejderha. Seyyah bir yandan minik ejderhaların çimenlere ufak kıvılcımlar saçmalarına bakıyor; bir yandan da, annenin çocuklarına ejderhaları göstererek verdiği öğütlere şahit oluyormuş.
– Bakın çocuklarım, diyormuş korku dolu sesiyle. bunlar ejderhalar. Güçlü oluşlarıyla bilinirler. Derileri kalın, pençeleri güçlüdür, yorulmak nedir bilmezler, en en önemlisi de ateş çıkarabilirler gördüğünüz gibi. Bu korkunç canavarlarr…. Diye devam edecekken çocuklardan en küçüğü atılmış;
– İyi de anne bunlar parmak kadar!
Anne daha da hiddetli bir şekilde başlamış anlatmaya bu kez.
– O kıvılcımların ne kadar zarar verebileceğini biliyor musun sen!
Ama anne! Diye araya girmeye çalışsa da çocuk annesinin kelimeleri arasında kendine bir yer bulamamış. Kendinden büyük iki kardeşi, bunları dinledikçe çekine çekine annesinin arkasına doğru saklanıyorlarmış. Seyyah çocukları ne kadar korktuğunu yüreğinin derinliklerinde hissetmiş. Diğer tarafa döndüğünde hayrete düşmüş; anne ejderhaların büyüklüğünü anlattıkça hayvanlar büyüyor, güçlerini övdükçe daha da güçleniyorlarmış. Hızla bir parmak boyundan bir karış boya, bir karış boydan bir diz kadar boya, bir insan boyundan bir ağaç boyuna kadar devleşmişler. Çocuklar çığlıklar atarak koşmaya başlamış, annenin arkalarından koşarken bir yandan serzenişi duyuluyormuş:
Bir adım içeri girdiği bu kapıya gerginlikten sırtını yasladığını ortam sessizleşince fark eden seyyah geri dönüp kapıyı açıp, geldiği yere çıkmış. Sakinleşmek ve düşünmek için çimenlere oturmuş. Ne anlamalıyım buradan diye düşünürken bir yandan da diğer kapıda ne göreceğini merak etmiş. Ama yeni bir şey öğrenmenin heyecanını değil daha çok ağrılığını hissettiğinden merakını tutmuş. Tekrar çimene uzanacakken diğer kapı açılmış, içerden 9-10 yaşlarında bir çocuk çıkmış ve hadi gel demiş. Çocuğun gözlerindeki ışıltı seyyaha güç olmuş, korku kırıntıları silinmiş kalbinden doğrulmuş, kapıya ilerlemiş. Küçük çocuğun öncülüğünde kapıdan geçmiş seyyah. Devasa farelerin olduğu dev gibi bir ormana gireceğini nerden bilebilirmiş ki! Şok olmuş gözlerle farelere bakarken çocuğun gözlerindeki umuda bir anlam verememiş seyyah, çocuğun arkasında ilerlemeye devam ediyor, çocuğun farelere pek de aldırmadığını görüyormuş. O sırada çocuk arkadaşlarının yanına gelmiş. Yine aynı yaşlarda bir sürü çocuk halka olmuş oyun oynuyorlarmış. Seyyah korkusundan ne oynadıklarını bile anlamamış. Fareler o kadar büyükmüş ki! Bir ağaç boyu, hayır hayır daha da büyük! Çocuklar keyifle oynamaya devam ederken fareler onlara doğru gelmeye başlamış, onlar aldırmadıkça fareler daha da sinirleniyormuş sanki. Fareler çocukların etrafını sardığında çocuklar oyunlarını bırakıp ayağa kalmışlar. Hadi kaçın artık diye haykırmak istemiş seyyah. Ama hayret ki çocuklar hala korkmuyormuş. Çocuklar fareler tarafından iyice köşeye sıkıştırılıp rahatsız edildiğinde, kapıyı açıp seyyahı içeri çağıran çocuk bir adım öne atılmış. Farelerin en büyüğünün karşısına sapasağlam dikilip,
– Sizden korkmuyoruz! Demiş. Seyyah gözleri ayrılmış, elini ağzına kapatıp öylece kalmış.
Duydun mu? Senden korkmuyorum. Sen küçük bir faresin! Bu kadarsın.
Gözünde tereddüt olmadan devam etmiş.
– Bizi ait olduğumuz yerden çıkarmaya çalışmaya hakkın yok. Büyük olmanız hiçbir anlam ifade etmiyor. Siz aslında küçük birer faresiniz.
Çocuk kararlılıkla konuşmaya devam ettikçe hayret veren bir şey olmuş. Fareler küçülmeye başlamış! Önce bir ağaç boyuna, bir ağaç boyundan bir insan boyuna, bir insan boyundan bir diz boyuna, bir karış boya ve en nihayetinde bir parmak boya kadar hızla küçülmüşler. Çocuklar minik farelere gülümseyerek baktığı halde fareler korkarak sağa sola kaçmışlar. Çocuklar oyunlarına kaldığı yerden devam etmişler. Seyyah tam çıkacakken çocuklardan birinin annesinin gelip gururla çocuğunu öptüğünü görmüş. İşte bu en şaşırdığı şey olmuş. Son kez dönüp bu huzurlu manzaraya bakıp geldiği yere dönmüş. Yorgunlukla çimene oturmuş. Sırt üstü uzanmış, elleriyle çimenlerin ıslaklığını, tazeliğini hissetmiş. Gökyüzünün pürüzsüz maviliğine bakmış. Gözlerini kapattığı anda, uyanmış.
Rüyasını düşünmüş seyyah. Kendi tecrübelerini hatırlamış.
Ufacık şeyleri gözünde nasıl devleştirip kendini korkuttuğunu…
Egosunu kullanıp zulmedenlere cesaretle karşılık verdiğinde o bomboş kibrin nasıl söndüğünü…
Masasının başına oturup sorularını yine rastgele kağıda dökmüş.
SEYYAH’IN NOT DEFTERİ
Bu hislerim için de sorularım var:
Neden sezdiğim korku kıvılcımlarını harlıyorum? Neden başkalarının bu ateşi büyütmesine izin veriyorum? Cesareti doğru yerlerde kuşanıyor muyum? Kuşanmak dedim, öyle tabi, ya cesaret bir zırhsa ya ben bu zırhı hiç çıkaramadığım için bu kadar yorgun düşüyorsam? Oysa belki de sadece ihtiyacım olduğu zaman giymem yeterlidir?
YAZANIN NOTU
Bu masalda dengeyi bulmak ve savrulmalarımızı azaltmamıza katkısı olsun diye korkunun iki ucunu yazmak istedim. Korkuyu da cesareti de her an hissetmek bir problemdir. Her duygu gibi saplanıp kaldığımızda düzenimizi bozar ve devamını ister. Korkuya alışan kalp daha fazla korku çeker, cesarete alışan kalp sürekli savunma mekanizmasında kalmak ister. Bütün duygularımızı olması gereken yerlerde kullanmayı öğrenmemiz bizi sağlıklı kılar.
Bir de bu masalı yazarken asıl gözümde canlandırdığım şu konu var: korkuyla terbiye edilmeye çalışılan çocuklar yani genelde biz. Diğer kapıda gerçek bir hikaye; Filistinli bir kız çocuğu, askerin karşına dikilip siz küçük birer faresiniz deme cesareti gösteriyor… Ve videonun sonunda annesinin gelip kızını öptüğünü izleyebilirsiniz. Cesaret çocuklara korku enjekte ederek verilmez. Sakınacağı şeyleri elbette öğreteceğiz, sınırsızlık nasıl sağlıklı olabilir? Ama tüm cesaretini kırarak değil. Ebeveyne itaati öğretmek istersen herkese itaatkar bir çocuk yetiştirmek nasıl hedefimiz olabilir? Seyyah gibi ben de soruyorum cesareti en korktuğumuz anda giymeyi önce kendimize sonra çocuklarımıza nasıl öğreteceğiz? Durumları gözümüzde büyütmemeyi nasıl öğreneceğiz? Korku duyup kendimizi korumamız gerektiği yerle, cesur olup üzerine gitmemiz gereken yeri nesnel olarak nasıl ayırt edeceğiz?
Terazi kurulmadan dengeyi bulmak duasıyla…
*Bu masal; cesaretini hiç kaybetmemiş tüm çocuklara..
Kaybedip yeniden bulmaya çabalayan tüm çocuklara..
İlgili Yazılar
Mektup III
Zira ümide ihtiyacımız vardır, yarınları şekillendirirken, eksik olanı tamamlama gayretini gereği gibi gösterirken. Ümide ihtiyacımız vardır, birini teselli ederken… Ümide ihtiyacımız vardır, zor zamanların yükünü çekerken… Ümide ihtiyacımız vardır, hastayı teselli ederken… Ümide ihtiyacımız vardır, iyiliklerin gerçekleşmesi için belkilere yatırım yaparken…
Bal Ülkesinin Acı Tadı
“Hem size hem bize, yarı sana yarı bana.” İnsan, yaşamı boyunca her zaman ilişki içinde olacağı doğayı anlamaya çalışmıştır. İnsan ve doğa ilişkisi insanlık var olmaya başladığından beri süregelen bir durumdur. Nitekim bu ilişki aslında insanlık için bir zorunluluktur. Doğa, kendi başına var olabilen, gelişebilen, kendi yaşamsal döngüsünü gerçekleştirebilen bir yapıdadır. Fakat insanlar için doğa, …
Mektup IX
İyisin umarım diyerek başlayayım söze… Aslında “söze başlamak” alışkanlıkla söylenen bir ifade, bildiğin gibi söz varlığımızın sürekliliğinin bir parçasıdır. Ya sesimizde ya beynimizde ya kalemimizde ya da klavyemizde varlık gösterir. Hele kulağımızda, daha önce söylenen ve yüreğimizi inciten bir cümle nasıl da döner durur; hani bizi sevindiren, kendimize güvenmemize zemin hazırlayan o sözler, nasıl da yüreğimizi serinletir ve harekete geçmemize yardım eder. Ah bir de önden gidenlerin, dâr-ı fenâdan dâr-ı bekâya göçenlerin sözleri, tekrar tekrar gelir beynimize ve döner dolaşır dilimizde…
Hikâye Değirmeninde Öğütülen İnsan
Coğrafyanın, kaderin, insanların ve hikâyelerin sürekli akıp durduğunu, dönüştüğünü, iyi ve kötü anlamda birbirini beslediğini mükemmele yakın anlatan Değirmenler Vadisi kitabını ilk kez okuduğum günkü heyecanımı hâlâ hatırlıyorum. Doksan küsur sayfada bunca çok şey, bunca yalınlıkta, bunca ustalıkla nasıl anlatılır diye ağzı açık ayran budalası gibi bakakalmıştım sayfalara, cümlelere sözcüklere. Kadim anlatıların, masalların çeşnisi vardı ama modern bir hikâyeydi anlatılan.
Kudüs Bakışlı Çocuğa Minnetle
Ey çağın ebabili,
Kudüs gülüşlü çocuk
Öğrettiğin onca şey için
Sana minnettarız