‘Ve lâ galibe illallâh’, ‘üstün olan yalnızca Allah’tır’, ‘Allah’tan başka üstün olan yoktur’ ifadesi, tarihten bir süreliğine çekilen bir toplumun, çekilirken mimariye kazınan inancını imlemektedir. Yıpranmış, zayıflamış ama yitmemiş, yitirilmemiş güvenini… El-Hamrâ’nın birçok yerine nakşedilmiş bu ifadeyle Endülüslüler, “artık bu topraklarda var olmayı sürdürmenin kendileri için ne kadar çetin ve belki de imkânsız bir şey olduğunu anlamış olmalıdırlar.”[1]
Sekiz yüz yıllık bir dönemin son iki yüz yılında Endülüs’te, bilhassa Endülüslü Müslümanlara uygulanan Hristiyan Reconquista[2] Avrupa tarihinde yaşanan en acı ve acımasız soykırımlardan biri olarak kayıtlara geçmiştir. Katolikliğin Endülüslü Müslümanlardan beklediği, topraklarını terk etmeleriydi. Kendi doğup büyüdükleri topraklarda kalmayı tercih edenler de yaşadıkları yerleri peyderpey terk etmek zorunda kalacaklardı. Göç edecekleri yer Müslüman bir ülkeyse 10 yaşından küçük çocuklarını bırakarak gideceklerdi. Tüm şartlara rağmen İspanya’da kalmaya razı olanlarsa Hristiyan olmaya zorlanacak, anadilleri olan Arapçayı konuştukları için engizisyonlarca yargılanacak, vaftiz edilecek, evlerinde ibadet edip etmedikleri evin çocuklarından toplanan istihbaratlarla takip edilecekti. Özetle, İspanya’da kalıp yaşayabilmeleri için moriscolardan[3] beklenen, Müslüman olmalarını unutmak, nesillerine unutturmak ve Müslüman olmadıklarını bir şekilde İspanya idaresine ispat etmek olmuştur.
El-Hamrâ’nın birçok yerine, irili ufaklı boyutlarda kazınan ‘ve lâ gâlibe illallâh’, sünnetullahın ikrarı, her yerde ve her an bir hakikatin göz önünde tutulması çabasıdır. “Bir müddet bizim ve sonra bir müddet de düşmanlarımızın elinde olabilir bu topraklar fakat sonuçta bu ülkenin, bu dünyanın ve bütün kâinatın hâkimi ancak Allah’tır ve her şey yine sadece O’na dönecek, O’na kalacaktır, başka kimseye değil.”
[4] Toplumların, yeryüzü ve gökyüzünün tek sahibi tarafından kendileri için konulan izzet ve ikbal yasalarına uydukları takdirde yeryüzünde izzet ve ikbal içerisinde yaşayacakları; bu izzet ve ikbalden uzaklaşıp şımardıklarında, izzet için yanlış yerlere yöneldiklerinde ise O’ndan hızla uzaklaşacakları sünnetullahtır, yani toplumların değişim yasası…
‘Ve la galibe illallâh’ ilk planda ‘hesap gününe’, tüm hesapların üstünde Allah’ın hesabının olacağına dair bir vurgu gibi durmaktadır. İnsan yaşamına dair alandaysa, ‘dünyadaki ikbalin kaybediliş ve kazanılışına’ dair bir işarettir. Neden, nereden yıkıldık ve nereden toparlanacağız sorularına dair bir cevabın mimariye nakşedilmiş izi. Endülüslü mimarların ve belki de dönemin siyasetçilerinden bazılarının hem kendileri, hem kendilerinden sonraki kuşaklar için mimariye bıraktıkları ‘göz’dür, ‘işaret’tir. O zarif ve şaheser yapı ayakta durdukça, o ‘göz’ bakmaya, sekiz yüz yıllık tarihindeki coşkuları, şahikaları, azmi, düşmüşlükleri, ihanetleri, tamahkârlıkları, asabiyetleri, kirli ittifakları, kişisel ihtirasları, günahları, hüznü, pişmanlıkları ve daha da önemlisi ümitlerini ve dualarını kendine bakanlara anlatmaya devam edecektir. İbn Haldûn’un toplum ve medeniyet metafiziğinde yer alan oluş, yükseliş ve bitiş, bu kez de Endülüs için geçerliydi.
El-Hamrâ’dan bize uzanan göz üzerinde düşünmeye devam edelim… Mimari bir şey anlatır mı, buna ‘Hayır anlatmaz!’ diyemeyeceğim. Konuşmayı, harf ve kelimelerin soğuk yapısıyla sınırlı zannedenler, Zekeriyyâ’nın suskunluğunu[5]nasıl anlayabilsinler! Kimi durumların izahının, susmak ve sabretmekle, niyaz ve içten bir yönelişle yaşayarak yapılabileceğini nasıl kavrayabilsinler! Evet, taş da konuşur. Taşın metafizik ve ruhla yoğrulmuş biçimi demek olan ‘mimari’ de konuşur. Hatta tanıklığını yaptığı insanlık ailesine dair bildiği ne varsa anlatır. Örflerini anlatır, dinlerini anlatır, geçimlerini, zihnî ve fikrî düzeylerini, mütevazılık ve şımarıklıklarını, zerâfet ve tevazudan debdebe ve ihtirasa düşüşlerini, halklarını ve hatta yöneticilerini… Ne kadar manidardır ki taş ve mimari tüm bunları, aynı dönemde yaşadığı insanların sustuğu ve kendisini savunamaz olduğu zamanlarda daha da fazla anlatır.
Şuraya birkaç soru iliştirelim: Bugünkü mimari, onca taş ve çimento yığını, bundan birkaç yüz yıl sonra, meraklı gözlerle bakanlara ne anlatır dersiniz? Turgut Cansever, “Mimarlık eseri, sanatçının varlık ve kâinatın yapısına ait gerçeklikleri seziş ve tasavvur edişinin yansıması oranında yücelik kazanır.” der. Peki, bugün nasıl bir varoluşsal durum ve varlık sancısının izleri görülecektir taşta, mimaride? Modern mi, post-modern mi, geleneksel mi kaygısından ziyade bugün, bugüne dair hangi varlık sancısı ve ruh, bir taşa mimari bir değer kazandırmaktadır? Tevhid’den beslenen bir ruh, mimara nasıl bir ruh katar, mimariye ve taşa nasıl yansır, nasıl kazınır? Hayır hayır, şimdi birilerinin kalkıp da cami inşa edip olur-olmaz her yerine bu ifadeyi yazdırması aynı maksada karşılık gelmeyecektir, çünkü ortada ne Endülüslü Müslümanlarda olduğu gibi insanlığın tarihi tecrübesi demek olan medeniyetten bahsedebiliyoruz ne de onun yıkılışının verdiği derin acıdan…
Tevhid, hayatı tüm yönleriyle tertipleyip düzenleyen bir mekanizmadır. Tevhid, aklın, kalbin eylemi, mecburi bir yönüdür. Aklı, kalbi ele geçirdiğinde his, irade ve insanın yapıp-ettiği her şey yeniden düzenlenir. İslam tevhid dinidir derken, ibâdât ve menasiklerin değil sadece, onu da içerisine alan bir perspektif, bir değerlendirme, bir görme biçimini kastediyor oluşumuz artık tüm eşyanın ona göre değere sahip olacağındandır. Tevhid sayesinde değer bulacak veya değersizliği ifşa olacak… Gün doğumuyla başlayıp gün batımıyla sonlanacak olan insanın açlığı tevhid sayesinde ‘oruç’ olacaktır. Yine insanın günün muayyen vakitlerinde, belirli sayılarda rükû ve secdesi tevhid sayesinde ‘namaz’ olacaktır. Arafat denen bölgede gün batımına kadar kalması, oldukça sade, küp şeklinde inşa edilmiş bir binanın (beytullah) etrafında dönmek tevhid sayesinde ‘hacc’ olacaktır. Ve bunlar tevhidî bir ruh ve mânânın inşası ve imarı için birer sembol olacaktır. Tevhid, hayata dair her şeyin tek bir amaç, tek bir mânâ ve tek bir ruh etrafında zihnî ve fiilî örgütlenmesidir.
Tevhidin inşa edeceği yapıdaysa bu yapı; ev, mescid veya bir şehir söz konusu olabilir, zaman ve mekân asla metafiziği gölgelemez. Çünkü tevhidin inşa ettiği insan yeryüzündeki tüm imarını, maruf olanı korumak ve çoğaltmak; münker olanın etkisini azaltmak ve cazibesini zayıflatmak ve mümkün oldukça yok etmek gayesi üzerine kurmalıdır. Zaman, mekân ve insan arasındaki ilişkiyi de tevhid eder ve tevhide göre te’vil eder, yorumlar. Zaman ve mekânın insan üzerindeki etkisi yadsınamaz. ‘İnsan yaşadığı zamanın çocuğudur’ sözü boşuna söylenmiş bir söz değildir. Hatta ebeveynlere şöyle bir tavsiyede bulunulur: ‘Çocuğunuzu kendi döneminize değil, onun yaşayacağı döneme hazırlıklı yetiştirin!’ Çünkü zamanla, mekânla ve eşyayla sağlıklı ilişki kurabilmenin yolu bu üçünü tanıyabilmekle mümkündür. Zamanın, mekânın ve eşyanın içinde eriyip gitmemenin yolu; onu tanıyıp maruf olanı her bir karesine nakşetmekle mümkün görünüyor. Tarih buna tanıktır. Bu üçü, insanı da eklersek dördü arasındaki senkronize ilişkiyi kurmadan hangi ahlâkî iddiadan, hangi ahlâkî toplumsallıktan, hangi bütünlüklü tevhidî bir tecrübeden bahsedebiliriz ki? Yoksa da Şeriati’nin üç zindanı[6] üzerinde düşünmeyenin dördüncü zindanda, yani benlik ve kendi zindanında yok olması mukadderdir.
‘Zaman ve mekân O’nun elindedir’, ‘Zamana yalnızca Allah hükmetmektedir’ derken ne demekte, ne kastetmekteyiz? Zaman derken yüzyıllardan bir veya birkaç yıl, üç yüz altmış beş günden bir veya birkaç gün, yirmi dört saatten herhangi bir saat aralığı mı kastedilmektedir? Ve -hâşâ- Allah bu zamanın içine veya bilebildiğimiz zamanın tümüne mi sığdırılmak istenmektedir? Bu zaman aralıklarının insanî düzlemde bir anlam ifade ettiği kanaatindeyim. Hatta insan için bile zaman aynı anlamı ifade etmez. Yoğun acılar çeken insanın bir saniyesiyle sağlıklı, sıhhatli olan insanınki bir midir? Ya denizden gelen hafif rüzgârı, dağdan gelen serin esintiyi ciğerlerine dolduran insanın zamanı ile nefes darlığı çeken insanın zamanı bir midir? Zaman, mekân ve insan ile bunların asıl sahibi arasında kavranması zorunlu çok derin bir ilişkiye dikkat çekmek istiyorum. Şahsımın da bilmekte ve açıklamakta şimdilik aciz kaldığı bir irtibattan bahsediyorum. Değer-mekân ilişkisinin yeniden kurgulanmasından bahsedilir. Mekânı yine ve yeniden kendi değerlerimiz dediğimiz şeyle ilişkilendirmek[7] kendimizi ve insanı anlamayı, konuşmayı kolaylaştıracaktır. Sonrasında da Müslümanca bir mekân ve yerleşimin nasıl olması ve nasıl inşa edilmesi gerektiğine dair ipuçlarına varacağız. Bir mekânın değerden bağımsız olamayacağını görmek zorundayız. ‘Aman canım başımızı sokacak bir yer değil mi işte!’ gibi bir düşünceden ve dikkatli bir bakıştan yoksun sözler, pek kısa bir zaman sonra bambaşka bir değer dünyasının içerisine girdiğini şu cümlelerle itiraf edecektir: ‘Birbirimize ne kadar da yabancılaştık. İlişkilerimiz koptu. Hatta aynı evin içinde bizimle dahi konuşmuyorlar çocuklar. Büyük küçük bilmiyor, tanımıyorlar. Önemsemiyorlar. vb…’ Burada evle birlikte ‘değer dünyası’ da değişmiştir.
Sömürgecilik okumalarında sömürgecinin sömürgesini tarihsizleştirmesinden bahsedilir. Tarihsizleştirilen insana: Senin bir değer dünyan yok denmek istenmektedir. Değer dünyanla kurabildiğin bir mahallen, şehrin, şiirin, resmin, mimarin, tavrın, âdetin, örfün yok! Şimdi sıra koca bir dünyanın gözü önünde çıplak, savunmasız ve aşağıladığı, değersiz bıraktığı sömürgesine değer biçmeye gelmiştir. Bu, rabblık taslamaktır. Sömürgeye uygulanan bu yöntem, fiili sömürgeye uğramamış veya soft-sömürgeciliğin geçerli olduğu toplumlarda şehir, ev ve mimari sadece iktisadi temelde tanımlanarak yapılmıştır. İşte bu da neo-liberalizmin değer tanımlamasıdır. Bugün değişen; evler, şehirler değil, ‘değerler dünyasıdır.’ Değişimler bazen şehir yapılanması, ev-hane biçimi üzerinden gerçekleşmektedir.
Kur’ân’daki kıssalar, tarihsizleştirmeye karşı bir tarih, mekânsızlaştırmaya karşı temekkün ve temeddün teklifi olarak da okunabilir.
Ezcümle, insanın dünyada mesûd olma ihtimali[8], tevhidin zaman ve mekâna dair ilke ve tekliflerine dayalı bir dünya kurma çabasıyla mümkün olacaktır. Yoksa da insanı tepesinde yükselen şehrin altında ezen, kendini kendine çer-çöp gibi aciz hissettiren, bu acizliğini bir diğerini ezerek ve kibir ile unutturan sahte üstünlükler dünyasında yaşamaya devam…
Gözün İmarı
Çocuklar için ‘ağza değil göze bakarlar’ denir. Söze değil, bakışa bakmak. Samimiyet derecesini, öfkenin şiddetini, sevgiyi, inanmışlığı bakıştan çekip almak… Seneler önce şahit olduğum bir olayın beni ürperttiğini hâlâ bugün gibi hatırlıyorum. Kızının ısrarı üzerine konsere giden bir annenin, ne kılık-kıyafetini, ne edeb ve ahlâkını doğru bulduğu ve kızına asla örnek gösteremeyeceği şarkıcıyı heyecan ve hayranlıkla izlerken ve şarkılarına iştirak ederken, küçük kızının annesinin yüzünü uzun uzun süzüşünü yakalamıştım, gayr-i ihtiyari. O gün bir kez daha ‘Çocuklar gözlere bakarlar, sözlere değil!’ sözü aklıma gelmişti.
Göz derken, insana ve tarihe tanıklık eden bir mimariden, geçmişe bakan bir izden bahsediyorum. O göz kendisine bakmanızı ister, içine içine… Çünkü tarih, çoğu zaman kuru, ruhsuz ve hatta ideolojik bir kurguyken; tarihe bırakılan sade bir söz, şarkı, mimari veya bir levha o kadar çok şey anlatır ki. İşte ben buna göz dedim.
Bir yanda ‘ve lâ galibe illallah’ gözü ve tanıklığı, diğer yanda duvarlara ve tablolara yazılan ‘elif, vav ve yâ’ harfleri… Hafife aldığım sanılmasın lütfen, şunu sormak istiyorum: Elif, vav ve yâ mukattaa harfleri hangi varlık sancısının dışavurumu, nasıl bir iç çekişin dayanılmaz acısıdır, nasıl bir sancının yüküdür? Rahminde yarınlar için nasıl bir evlat taşımaktadır? Yarınlara bizle ilgili ne anlatacaktır?
İnşa ve imar ettiğimiz şehirlerimiz, evler, mescidler, mâbedlerimiz neler anlatacaktır yarınlara, yarınlarda yaşayacak olanlara? Yukarıda bir miktar şehirlerden ve evlerden bahsettik, peki ya mâbedler!
Mescitler ve mâbedler, içerisinde tek tek ve topluca Allah’ın adının anıldığı, temeli takva ile atılmış[9] mekânlar… İçerisinde zararlı[10] şeylerin değil, insanlık adına hak ve hakikatin, yararlı ve ıslah edici meselelerin konuşulduğu meclislerin mekânıdır mâbedler. Mâbedler tapınak değildirler. Semantik bir ayırımla mâbedle tapınak arasındaki fark üzerine düşünelim. Mâbedlerde âbid, yani ibadet edenle mâbed arasındaki mesafe neredeyse kalkar. Tapınak öyle mi ya! Bütünleşemezsiniz mekânla, istenmeyen misafir gibi hep biraz dışarıdasınızdır. Tapın ve çık, sahiplerine terk et! Mâbedde ‘öz’ü geride bırakmayan, perdelemeyen bir estetik zevk ön plandayken, tapınaktaki şatafat ve debdebe kendini ağzı açık izlettirir belki ama özü yok eder. Şatafat arttıkça tapınaklaşır mâbedler, gösteri nesnesi olur. Yoksa bu cümleyi bir de tersten mi kurmalıyım, içerikten uzaklaşıldığı dönemlerde mescitler ve mâbedler bir ihtişam ve gösteri nesnesine dönüşür! Sanat ve mimari nâmına sahte gerçeklikler, sahte ihtişamlar mı inşa ediliyor gözlerimizin önünde? Debord’un dediği gibi: “…yaşamın her bir görünümünden kopmuş imajlar, bu yaşamın birliğini yeniden kurmanın artık mümkün olmadığı ortak bir bakışta kaynaşırlar. Kısmi olarak göz önünde bulundurulan gerçeklik, ayrı bir sahte-dünya olarak, salt seyrin nesnesi olarak kendi birliğinde sergilenir.”[11]
Kimi ilim ehline, değil mâbedler ve mescidler, saraylar dahi şaşaalı olduğu için pek sevimsiz gelmiştir. İçerisine girmek, hatta oranın sofrasına oturmak dahi istememişlerdir.
Tarihe bıraktığımız gözler bir gün konuşacak, anlatacak her şeyi.
Birkaç Söz Daha ve Son Söz
Bugün dünyayı, bilim, ekonomi ve siyasi gibi birçok alanda Müslümanlar yönetmemektedirler. İslâm’da imar bir amentüye dayanır, Müslüman yekûn da amentüsünü ifsad ettiğinden, dünya ikbali elinden alınmıştır. Bu ikbalin yeniden amentüsünü doğrultarak geleceğini bilmekte ama henüz yeterli hız ve adımlarla yürümemektedir. Şahsi ve lokal çabalar dışında bilim üretememekte, insanlığın sorunlarına sesli, güçlü ve sahici çözümler sunma noktasında durmamaktadır. Onun için de hayata tevhid dünya görüşü, gözü, gözlüğüyle değil; çözümsüzlüğünü her geçen gün daha da artıran neo-liberal iktisadi ve sosyal model, neo-liberal değer ve perspektiften çıkış yollarını denemekte, çözümü burada aramaktadır. İnsandan başlamak üzere insana dair hemen her şey bu modele göre hastalanmaktadır. Tercihlerimiz, tercihlerin ortaya çıkardığı sonuçları, hastalıkları yüklenmeyi de zorunlu kılar. İslâm’ın tercih edileceği vakte dek bu hastalık sürecek, büyüyecektir.
Peki, bugün bilimi, iktisadı ve siyaseti domine eden Batı düşüncesini taşıyan dünya ne âlemdedir? Bilimi insanlığın ıslahı için kullanmakta mıdır, iktisadı sosyal adaletin temini doğrultusunda mı seferber etmiştir ve sahip olduğu gücü insanlığa adalet dağıtmak üzere mi kullanmaktadır? Bizim ‘göz’ diye ifade ettiğimiz ve insanlığa ıslah yönünü gösteren işaretleri okuyamamış ya da yanlış okumuştur. O ise gözü ‘gözetlemek’ olarak algılamış olsa gerek ki insanlığı ‘gözetlemek ve ifsadı doğrultusunda maniple etmekle’ meşguldür. Tüm insanlığın harîm-i ismetine girmekte, güvenlik duvarlarıyla güven sorununu bastırmaya çalışmakta, iktisadını gözetlediği insanların tercihlerini, niyet ve eğilimlerini öğrenip arzu ettiği yönde maniple etmek üzerine kurmaktadır. Güvensiz bir toplumda, çirkin, kibirli ve bir o kadar da abartılı ‘yüksek güvenlikli evler’le yalnızlığa terk edilmiş insanlar için yalnızlık bakanlığı kurmakta… Medeniyetler böyledir, sıra sıra kendilerine bu imkân sunulur. Bundan öncesini kutsadığımız sonucu çıkarılmasın ama insanlık tarihinde teknik veya sosyal-siyasal bilimlerin bu kadar çirkin ve rezil kullanıldığı bir dönem görülmemiştir. Tıpkı bir kanser hücresinin bulaştığı organdan izale edilirken daha da bölünüp yayılması gibi… Görünen o ki sürmekte olan tecrübe insanlığın vicdanında ağır hasarlar bırakarak ömrünü tamamlayacaktır. Bu tecrübeye gıpta edip bu sudan içenler de hastalıktan paylarını alacak toplumlar olacaklardır. Kana kana içenlerin doğruyu bulacak mecalleri kalmayacak; bazen farkında olarak bazen de farkında olmadan içenler içinse çıkış kapısı her zaman açık duracaktır. Büyük şair Cahit Koytak, Önden Yırtılan Gömlek[12] şiirinde bu başarısız tecrübeyi Amerika üzerinden değerlendirmiştir. Dileyen de diğerlerine baksın.
‘Ve lâ gâlibe illâllah’ hem bir düşüşe, hem de bir çıkışa işarettir. Tarihten çekilen toplumun giderken, toplumlar için geç de olsa giderayak amentüsünü doğrultma ifadesi olarak okunabilir. Kendinden sonrakilere de; “Biz buradan düştük, siz buradan ayağa kalkın!” çağrısı olarak görülebilir.
Soru şu: ‘Yön’ neresidir, yapıp-edilenler doğru yöne mi işarettir, ‘göz’ler, bırakılan yerden yürüyeceklere ne telkin etmektedir. Dedik ya “Çocuklar ağza değil, gözlere bakar!” diye. Her birimiz gözlerimize bakalım, ‘imanı’ ve ‘kente imanla giren adamın, imanla inşa etme niyetinin kararlılığını’ görebiliyor muyuz?
Dipnotlar:
[1] Şeyban, Lütfi, (2014). “İspanya’da Endülüs-İslam Medeniyetinden Kalan İzler ve Eserler-IV: Granada”, The Journal of Academic Social Science Studies, 8(Number:26): 67-67.
[2] Reconquista, İspanyolların ‘yeniden fetih’ anlamında kullandıkları bir ifade. Hristiyan Katolik ordularının özelikle Müslümanları İspanya’yı terk etmeye zorlamaları, Hristiyanlaştırma faaliyetleridir. Reconquista, zaman zaman baskı ve takibatla, sonraki süreçte de Hristiyanlaşmayan Müslümanların İspanya’dan sürülmesi sürecine verdikleri ad.
[8] Bu ifade bize, Üstad Hüsameddin Yıldırım’ın İnsanın Dünyada Mesud Olma İhtimali adlı kitabını anımsattı. Kendisini rahmet ve dua ile anıyorum. Eseri de Allah katında sadaka-ı cariye olarak makbul olsun.
Düşünceler, insanın yalıtılmış bir hal ve soyutlukla beraber edindiği kazanımlarmış gibi görünmektedir. Düşünen kişinin ise öylece durduğu ve düşünmekten öte bir adım atamadığı söylenmektedir. Aslında haksız değiller. Düşünme fiilinin kendisindeki o düşüş tonlaması hep bir insanın kendi içinde olan bir hali resmetmektedir.
Pek çok yaklaşım ilk insan, ilk toplum ve ilk(el) devlet organizasyonu gibi evrimci bir paradigma ile tanımlama yapsa da bilinen tarihi bilgide devlet mefhumu neredeyse insan ile yaşıt durumdadır. Tarihte pek çok devlet bugün anlaşılan aşkın bir yapıda olmasa da siyasal bir organizasyon olarak her daim varlığını devam ettirmiştir.
Bu metin, sosyal gelişme (insani yetkinlikler, gelişimci demokrasi) perspektifine yöneltilmiş krizler/eleştiriler dizisine dair bir teşhis ve sonuçların genel bir taslağını sunmaktadır. Bu perspektif, modernitenin merkez-liberal “jeo-kültürü”nün bir tezahürü (ve özü, bilgi yapıları açısından hegemonik ve meta-emperyal bir yapı) olarak anlaşılmakta ve tartışılmaktadır.
Batı düşünce tarihinde genel olarak kötü daima öteki, karanlık, günah, iyinin dışında her ne ise odur; insanın tam da kötülükten, haksızlıktan ve acıdan uzaklaştığını düşündüğü anda en şiddetli şekilde ortaya çıkabilen kötülük, sorumluluğu biçimlendiren ve bağışlanmaya götüren bir disiplin aracıdır.
Daha önce toplumsal ilişkilerce belirlenen insan modeli, toplumsal ilişkilerin belirlediği, ahlakın belirlediği, dinin belirlediği ya da daha çok böyle pagan toplumlarında da olsa oradaki kabilevi töre ilişkilerinin belirlediği insan modeli Sanayi Devrimi ve hemen sonrasında 19. yüzyılda ise bu defa daha iktisadi içerikle tanınmaya başlanıyor. Burada şöyle bir tartışma ortaya çıkıyor: Acaba insan doğasını nasıl tanımlayabiliriz, bir insan doğası var mı, bu insan doğası gerçekten hani toplumsal ilişkiler tarafından mı belirleniyor yoksa ekonominin merkezde olduğu ve ekonominin diğer tüm toplumsal ilişkileri belirlediği bir insan doğası mı, bu insanı nasıl tanımlayabiliriz?
Mimarinin Gözü Gözün İmarı
‘Ve lâ galibe illallâh’, ‘üstün olan yalnızca Allah’tır’, ‘Allah’tan başka üstün olan yoktur’ ifadesi, tarihten bir süreliğine çekilen bir toplumun, çekilirken mimariye kazınan inancını imlemektedir. Yıpranmış, zayıflamış ama yitmemiş, yitirilmemiş güvenini… El-Hamrâ’nın birçok yerine nakşedilmiş bu ifadeyle Endülüslüler, “artık bu topraklarda var olmayı sürdürmenin kendileri için ne kadar çetin ve belki de imkânsız bir şey olduğunu anlamış olmalıdırlar.”[1]
Sekiz yüz yıllık bir dönemin son iki yüz yılında Endülüs’te, bilhassa Endülüslü Müslümanlara uygulanan Hristiyan Reconquista[2] Avrupa tarihinde yaşanan en acı ve acımasız soykırımlardan biri olarak kayıtlara geçmiştir. Katolikliğin Endülüslü Müslümanlardan beklediği, topraklarını terk etmeleriydi. Kendi doğup büyüdükleri topraklarda kalmayı tercih edenler de yaşadıkları yerleri peyderpey terk etmek zorunda kalacaklardı. Göç edecekleri yer Müslüman bir ülkeyse 10 yaşından küçük çocuklarını bırakarak gideceklerdi. Tüm şartlara rağmen İspanya’da kalmaya razı olanlarsa Hristiyan olmaya zorlanacak, anadilleri olan Arapçayı konuştukları için engizisyonlarca yargılanacak, vaftiz edilecek, evlerinde ibadet edip etmedikleri evin çocuklarından toplanan istihbaratlarla takip edilecekti. Özetle, İspanya’da kalıp yaşayabilmeleri için moriscolardan[3] beklenen, Müslüman olmalarını unutmak, nesillerine unutturmak ve Müslüman olmadıklarını bir şekilde İspanya idaresine ispat etmek olmuştur.
[4] Toplumların, yeryüzü ve gökyüzünün tek sahibi tarafından kendileri için konulan izzet ve ikbal yasalarına uydukları takdirde yeryüzünde izzet ve ikbal içerisinde yaşayacakları; bu izzet ve ikbalden uzaklaşıp şımardıklarında, izzet için yanlış yerlere yöneldiklerinde ise O’ndan hızla uzaklaşacakları sünnetullahtır, yani toplumların değişim yasası…
‘Ve la galibe illallâh’ ilk planda ‘hesap gününe’, tüm hesapların üstünde Allah’ın hesabının olacağına dair bir vurgu gibi durmaktadır. İnsan yaşamına dair alandaysa, ‘dünyadaki ikbalin kaybediliş ve kazanılışına’ dair bir işarettir. Neden, nereden yıkıldık ve nereden toparlanacağız sorularına dair bir cevabın mimariye nakşedilmiş izi. Endülüslü mimarların ve belki de dönemin siyasetçilerinden bazılarının hem kendileri, hem kendilerinden sonraki kuşaklar için mimariye bıraktıkları ‘göz’dür, ‘işaret’tir. O zarif ve şaheser yapı ayakta durdukça, o ‘göz’ bakmaya, sekiz yüz yıllık tarihindeki coşkuları, şahikaları, azmi, düşmüşlükleri, ihanetleri, tamahkârlıkları, asabiyetleri, kirli ittifakları, kişisel ihtirasları, günahları, hüznü, pişmanlıkları ve daha da önemlisi ümitlerini ve dualarını kendine bakanlara anlatmaya devam edecektir. İbn Haldûn’un toplum ve medeniyet metafiziğinde yer alan oluş, yükseliş ve bitiş, bu kez de Endülüs için geçerliydi.
El-Hamrâ’dan bize uzanan göz üzerinde düşünmeye devam edelim… Mimari bir şey anlatır mı, buna ‘Hayır anlatmaz!’ diyemeyeceğim. Konuşmayı, harf ve kelimelerin soğuk yapısıyla sınırlı zannedenler, Zekeriyyâ’nın suskunluğunu[5]nasıl anlayabilsinler! Kimi durumların izahının, susmak ve sabretmekle, niyaz ve içten bir yönelişle yaşayarak yapılabileceğini nasıl kavrayabilsinler! Evet, taş da konuşur. Taşın metafizik ve ruhla yoğrulmuş biçimi demek olan ‘mimari’ de konuşur. Hatta tanıklığını yaptığı insanlık ailesine dair bildiği ne varsa anlatır. Örflerini anlatır, dinlerini anlatır, geçimlerini, zihnî ve fikrî düzeylerini, mütevazılık ve şımarıklıklarını, zerâfet ve tevazudan debdebe ve ihtirasa düşüşlerini, halklarını ve hatta yöneticilerini… Ne kadar manidardır ki taş ve mimari tüm bunları, aynı dönemde yaşadığı insanların sustuğu ve kendisini savunamaz olduğu zamanlarda daha da fazla anlatır.
Şuraya birkaç soru iliştirelim: Bugünkü mimari, onca taş ve çimento yığını, bundan birkaç yüz yıl sonra, meraklı gözlerle bakanlara ne anlatır dersiniz? Turgut Cansever, “Mimarlık eseri, sanatçının varlık ve kâinatın yapısına ait gerçeklikleri seziş ve tasavvur edişinin yansıması oranında yücelik kazanır.” der. Peki, bugün nasıl bir varoluşsal durum ve varlık sancısının izleri görülecektir taşta, mimaride? Modern mi, post-modern mi, geleneksel mi kaygısından ziyade bugün, bugüne dair hangi varlık sancısı ve ruh, bir taşa mimari bir değer kazandırmaktadır? Tevhid’den beslenen bir ruh, mimara nasıl bir ruh katar, mimariye ve taşa nasıl yansır, nasıl kazınır? Hayır hayır, şimdi birilerinin kalkıp da cami inşa edip olur-olmaz her yerine bu ifadeyi yazdırması aynı maksada karşılık gelmeyecektir, çünkü ortada ne Endülüslü Müslümanlarda olduğu gibi insanlığın tarihi tecrübesi demek olan medeniyetten bahsedebiliyoruz ne de onun yıkılışının verdiği derin acıdan…
Tevhid, hayatı tüm yönleriyle tertipleyip düzenleyen bir mekanizmadır. Tevhid, aklın, kalbin eylemi, mecburi bir yönüdür. Aklı, kalbi ele geçirdiğinde his, irade ve insanın yapıp-ettiği her şey yeniden düzenlenir. İslam tevhid dinidir derken, ibâdât ve menasiklerin değil sadece, onu da içerisine alan bir perspektif, bir değerlendirme, bir görme biçimini kastediyor oluşumuz artık tüm eşyanın ona göre değere sahip olacağındandır. Tevhid sayesinde değer bulacak veya değersizliği ifşa olacak… Gün doğumuyla başlayıp gün batımıyla sonlanacak olan insanın açlığı tevhid sayesinde ‘oruç’ olacaktır. Yine insanın günün muayyen vakitlerinde, belirli sayılarda rükû ve secdesi tevhid sayesinde ‘namaz’ olacaktır. Arafat denen bölgede gün batımına kadar kalması, oldukça sade, küp şeklinde inşa edilmiş bir binanın (beytullah) etrafında dönmek tevhid sayesinde ‘hacc’ olacaktır. Ve bunlar tevhidî bir ruh ve mânânın inşası ve imarı için birer sembol olacaktır. Tevhid, hayata dair her şeyin tek bir amaç, tek bir mânâ ve tek bir ruh etrafında zihnî ve fiilî örgütlenmesidir.
Tevhidin inşa edeceği yapıdaysa bu yapı; ev, mescid veya bir şehir söz konusu olabilir, zaman ve mekân asla metafiziği gölgelemez. Çünkü tevhidin inşa ettiği insan yeryüzündeki tüm imarını, maruf olanı korumak ve çoğaltmak; münker olanın etkisini azaltmak ve cazibesini zayıflatmak ve mümkün oldukça yok etmek gayesi üzerine kurmalıdır. Zaman, mekân ve insan arasındaki ilişkiyi de tevhid eder ve tevhide göre te’vil eder, yorumlar. Zaman ve mekânın insan üzerindeki etkisi yadsınamaz. ‘İnsan yaşadığı zamanın çocuğudur’ sözü boşuna söylenmiş bir söz değildir. Hatta ebeveynlere şöyle bir tavsiyede bulunulur: ‘Çocuğunuzu kendi döneminize değil, onun yaşayacağı döneme hazırlıklı yetiştirin!’ Çünkü zamanla, mekânla ve eşyayla sağlıklı ilişki kurabilmenin yolu bu üçünü tanıyabilmekle mümkündür. Zamanın, mekânın ve eşyanın içinde eriyip gitmemenin yolu; onu tanıyıp maruf olanı her bir karesine nakşetmekle mümkün görünüyor. Tarih buna tanıktır. Bu üçü, insanı da eklersek dördü arasındaki senkronize ilişkiyi kurmadan hangi ahlâkî iddiadan, hangi ahlâkî toplumsallıktan, hangi bütünlüklü tevhidî bir tecrübeden bahsedebiliriz ki? Yoksa da Şeriati’nin üç zindanı[6] üzerinde düşünmeyenin dördüncü zindanda, yani benlik ve kendi zindanında yok olması mukadderdir.
‘Zaman ve mekân O’nun elindedir’, ‘Zamana yalnızca Allah hükmetmektedir’ derken ne demekte, ne kastetmekteyiz? Zaman derken yüzyıllardan bir veya birkaç yıl, üç yüz altmış beş günden bir veya birkaç gün, yirmi dört saatten herhangi bir saat aralığı mı kastedilmektedir? Ve -hâşâ- Allah bu zamanın içine veya bilebildiğimiz zamanın tümüne mi sığdırılmak istenmektedir? Bu zaman aralıklarının insanî düzlemde bir anlam ifade ettiği kanaatindeyim. Hatta insan için bile zaman aynı anlamı ifade etmez. Yoğun acılar çeken insanın bir saniyesiyle sağlıklı, sıhhatli olan insanınki bir midir? Ya denizden gelen hafif rüzgârı, dağdan gelen serin esintiyi ciğerlerine dolduran insanın zamanı ile nefes darlığı çeken insanın zamanı bir midir? Zaman, mekân ve insan ile bunların asıl sahibi arasında kavranması zorunlu çok derin bir ilişkiye dikkat çekmek istiyorum. Şahsımın da bilmekte ve açıklamakta şimdilik aciz kaldığı bir irtibattan bahsediyorum. Değer-mekân ilişkisinin yeniden kurgulanmasından bahsedilir. Mekânı yine ve yeniden kendi değerlerimiz dediğimiz şeyle ilişkilendirmek[7] kendimizi ve insanı anlamayı, konuşmayı kolaylaştıracaktır. Sonrasında da Müslümanca bir mekân ve yerleşimin nasıl olması ve nasıl inşa edilmesi gerektiğine dair ipuçlarına varacağız. Bir mekânın değerden bağımsız olamayacağını görmek zorundayız. ‘Aman canım başımızı sokacak bir yer değil mi işte!’ gibi bir düşünceden ve dikkatli bir bakıştan yoksun sözler, pek kısa bir zaman sonra bambaşka bir değer dünyasının içerisine girdiğini şu cümlelerle itiraf edecektir: ‘Birbirimize ne kadar da yabancılaştık. İlişkilerimiz koptu. Hatta aynı evin içinde bizimle dahi konuşmuyorlar çocuklar. Büyük küçük bilmiyor, tanımıyorlar. Önemsemiyorlar. vb…’ Burada evle birlikte ‘değer dünyası’ da değişmiştir.
Sömürgecilik okumalarında sömürgecinin sömürgesini tarihsizleştirmesinden bahsedilir. Tarihsizleştirilen insana: Senin bir değer dünyan yok denmek istenmektedir. Değer dünyanla kurabildiğin bir mahallen, şehrin, şiirin, resmin, mimarin, tavrın, âdetin, örfün yok! Şimdi sıra koca bir dünyanın gözü önünde çıplak, savunmasız ve aşağıladığı, değersiz bıraktığı sömürgesine değer biçmeye gelmiştir. Bu, rabblık taslamaktır. Sömürgeye uygulanan bu yöntem, fiili sömürgeye uğramamış veya soft-sömürgeciliğin geçerli olduğu toplumlarda şehir, ev ve mimari sadece iktisadi temelde tanımlanarak yapılmıştır. İşte bu da neo-liberalizmin değer tanımlamasıdır. Bugün değişen; evler, şehirler değil, ‘değerler dünyasıdır.’ Değişimler bazen şehir yapılanması, ev-hane biçimi üzerinden gerçekleşmektedir.
Kur’ân’daki kıssalar, tarihsizleştirmeye karşı bir tarih, mekânsızlaştırmaya karşı temekkün ve temeddün teklifi olarak da okunabilir.
Ezcümle, insanın dünyada mesûd olma ihtimali[8], tevhidin zaman ve mekâna dair ilke ve tekliflerine dayalı bir dünya kurma çabasıyla mümkün olacaktır. Yoksa da insanı tepesinde yükselen şehrin altında ezen, kendini kendine çer-çöp gibi aciz hissettiren, bu acizliğini bir diğerini ezerek ve kibir ile unutturan sahte üstünlükler dünyasında yaşamaya devam…
Gözün İmarı
Çocuklar için ‘ağza değil göze bakarlar’ denir. Söze değil, bakışa bakmak. Samimiyet derecesini, öfkenin şiddetini, sevgiyi, inanmışlığı bakıştan çekip almak… Seneler önce şahit olduğum bir olayın beni ürperttiğini hâlâ bugün gibi hatırlıyorum. Kızının ısrarı üzerine konsere giden bir annenin, ne kılık-kıyafetini, ne edeb ve ahlâkını doğru bulduğu ve kızına asla örnek gösteremeyeceği şarkıcıyı heyecan ve hayranlıkla izlerken ve şarkılarına iştirak ederken, küçük kızının annesinin yüzünü uzun uzun süzüşünü yakalamıştım, gayr-i ihtiyari. O gün bir kez daha ‘Çocuklar gözlere bakarlar, sözlere değil!’ sözü aklıma gelmişti.
Göz derken, insana ve tarihe tanıklık eden bir mimariden, geçmişe bakan bir izden bahsediyorum. O göz kendisine bakmanızı ister, içine içine… Çünkü tarih, çoğu zaman kuru, ruhsuz ve hatta ideolojik bir kurguyken; tarihe bırakılan sade bir söz, şarkı, mimari veya bir levha o kadar çok şey anlatır ki. İşte ben buna göz dedim.
Bir yanda ‘ve lâ galibe illallah’ gözü ve tanıklığı, diğer yanda duvarlara ve tablolara yazılan ‘elif, vav ve yâ’ harfleri… Hafife aldığım sanılmasın lütfen, şunu sormak istiyorum: Elif, vav ve yâ mukattaa harfleri hangi varlık sancısının dışavurumu, nasıl bir iç çekişin dayanılmaz acısıdır, nasıl bir sancının yüküdür? Rahminde yarınlar için nasıl bir evlat taşımaktadır? Yarınlara bizle ilgili ne anlatacaktır?
Mescitler ve mâbedler, içerisinde tek tek ve topluca Allah’ın adının anıldığı, temeli takva ile atılmış[9] mekânlar… İçerisinde zararlı[10] şeylerin değil, insanlık adına hak ve hakikatin, yararlı ve ıslah edici meselelerin konuşulduğu meclislerin mekânıdır mâbedler. Mâbedler tapınak değildirler. Semantik bir ayırımla mâbedle tapınak arasındaki fark üzerine düşünelim. Mâbedlerde âbid, yani ibadet edenle mâbed arasındaki mesafe neredeyse kalkar. Tapınak öyle mi ya! Bütünleşemezsiniz mekânla, istenmeyen misafir gibi hep biraz dışarıdasınızdır. Tapın ve çık, sahiplerine terk et! Mâbedde ‘öz’ü geride bırakmayan, perdelemeyen bir estetik zevk ön plandayken, tapınaktaki şatafat ve debdebe kendini ağzı açık izlettirir belki ama özü yok eder. Şatafat arttıkça tapınaklaşır mâbedler, gösteri nesnesi olur. Yoksa bu cümleyi bir de tersten mi kurmalıyım, içerikten uzaklaşıldığı dönemlerde mescitler ve mâbedler bir ihtişam ve gösteri nesnesine dönüşür! Sanat ve mimari nâmına sahte gerçeklikler, sahte ihtişamlar mı inşa ediliyor gözlerimizin önünde? Debord’un dediği gibi: “…yaşamın her bir görünümünden kopmuş imajlar, bu yaşamın birliğini yeniden kurmanın artık mümkün olmadığı ortak bir bakışta kaynaşırlar. Kısmi olarak göz önünde bulundurulan gerçeklik, ayrı bir sahte-dünya olarak, salt seyrin nesnesi olarak kendi birliğinde sergilenir.”[11]
Kimi ilim ehline, değil mâbedler ve mescidler, saraylar dahi şaşaalı olduğu için pek sevimsiz gelmiştir. İçerisine girmek, hatta oranın sofrasına oturmak dahi istememişlerdir.
Tarihe bıraktığımız gözler bir gün konuşacak, anlatacak her şeyi.
Birkaç Söz Daha ve Son Söz
Bugün dünyayı, bilim, ekonomi ve siyasi gibi birçok alanda Müslümanlar yönetmemektedirler. İslâm’da imar bir amentüye dayanır, Müslüman yekûn da amentüsünü ifsad ettiğinden, dünya ikbali elinden alınmıştır. Bu ikbalin yeniden amentüsünü doğrultarak geleceğini bilmekte ama henüz yeterli hız ve adımlarla yürümemektedir. Şahsi ve lokal çabalar dışında bilim üretememekte, insanlığın sorunlarına sesli, güçlü ve sahici çözümler sunma noktasında durmamaktadır. Onun için de hayata tevhid dünya görüşü, gözü, gözlüğüyle değil; çözümsüzlüğünü her geçen gün daha da artıran neo-liberal iktisadi ve sosyal model, neo-liberal değer ve perspektiften çıkış yollarını denemekte, çözümü burada aramaktadır. İnsandan başlamak üzere insana dair hemen her şey bu modele göre hastalanmaktadır. Tercihlerimiz, tercihlerin ortaya çıkardığı sonuçları, hastalıkları yüklenmeyi de zorunlu kılar. İslâm’ın tercih edileceği vakte dek bu hastalık sürecek, büyüyecektir.
Peki, bugün bilimi, iktisadı ve siyaseti domine eden Batı düşüncesini taşıyan dünya ne âlemdedir? Bilimi insanlığın ıslahı için kullanmakta mıdır, iktisadı sosyal adaletin temini doğrultusunda mı seferber etmiştir ve sahip olduğu gücü insanlığa adalet dağıtmak üzere mi kullanmaktadır? Bizim ‘göz’ diye ifade ettiğimiz ve insanlığa ıslah yönünü gösteren işaretleri okuyamamış ya da yanlış okumuştur. O ise gözü ‘gözetlemek’ olarak algılamış olsa gerek ki insanlığı ‘gözetlemek ve ifsadı doğrultusunda maniple etmekle’ meşguldür. Tüm insanlığın harîm-i ismetine girmekte, güvenlik duvarlarıyla güven sorununu bastırmaya çalışmakta, iktisadını gözetlediği insanların tercihlerini, niyet ve eğilimlerini öğrenip arzu ettiği yönde maniple etmek üzerine kurmaktadır. Güvensiz bir toplumda, çirkin, kibirli ve bir o kadar da abartılı ‘yüksek güvenlikli evler’le yalnızlığa terk edilmiş insanlar için yalnızlık bakanlığı kurmakta… Medeniyetler böyledir, sıra sıra kendilerine bu imkân sunulur. Bundan öncesini kutsadığımız sonucu çıkarılmasın ama insanlık tarihinde teknik veya sosyal-siyasal bilimlerin bu kadar çirkin ve rezil kullanıldığı bir dönem görülmemiştir. Tıpkı bir kanser hücresinin bulaştığı organdan izale edilirken daha da bölünüp yayılması gibi… Görünen o ki sürmekte olan tecrübe insanlığın vicdanında ağır hasarlar bırakarak ömrünü tamamlayacaktır. Bu tecrübeye gıpta edip bu sudan içenler de hastalıktan paylarını alacak toplumlar olacaklardır. Kana kana içenlerin doğruyu bulacak mecalleri kalmayacak; bazen farkında olarak bazen de farkında olmadan içenler içinse çıkış kapısı her zaman açık duracaktır. Büyük şair Cahit Koytak, Önden Yırtılan Gömlek[12] şiirinde bu başarısız tecrübeyi Amerika üzerinden değerlendirmiştir. Dileyen de diğerlerine baksın.
‘Ve lâ gâlibe illâllah’ hem bir düşüşe, hem de bir çıkışa işarettir. Tarihten çekilen toplumun giderken, toplumlar için geç de olsa giderayak amentüsünü doğrultma ifadesi olarak okunabilir. Kendinden sonrakilere de; “Biz buradan düştük, siz buradan ayağa kalkın!” çağrısı olarak görülebilir.
Soru şu: ‘Yön’ neresidir, yapıp-edilenler doğru yöne mi işarettir, ‘göz’ler, bırakılan yerden yürüyeceklere ne telkin etmektedir. Dedik ya “Çocuklar ağza değil, gözlere bakar!” diye. Her birimiz gözlerimize bakalım, ‘imanı’ ve ‘kente imanla giren adamın, imanla inşa etme niyetinin kararlılığını’ görebiliyor muyuz?
Dipnotlar:
[1] Şeyban, Lütfi, (2014). “İspanya’da Endülüs-İslam Medeniyetinden Kalan İzler ve Eserler-IV: Granada”, The Journal of Academic Social Science Studies, 8(Number:26): 67-67.
[2] Reconquista, İspanyolların ‘yeniden fetih’ anlamında kullandıkları bir ifade. Hristiyan Katolik ordularının özelikle Müslümanları İspanya’yı terk etmeye zorlamaları, Hristiyanlaştırma faaliyetleridir. Reconquista, zaman zaman baskı ve takibatla, sonraki süreçte de Hristiyanlaşmayan Müslümanların İspanya’dan sürülmesi sürecine verdikleri ad.
[3] Morisco, Hristiyan İspanya’da yaşayan, Hristiyanlaştırılmaya çalışılan Müslümanlar.
[4] Şeyban, s.70.
[5] Âl-i İmrân, 3:38-41.
[6] Ali Şeriati’nin İnsanın Dört Zindanı diye adlandırdığı zindanlar: a) Doğa/tabiat zindanı b) Tarih zindanı c) Toplum zindanı d) Benlik zindanı.
[7] Erkilet, Alev, (2017). Kenti Dinlemek, (1. baskı), İstanbul: Büyüyenay Yayınları, s.130.
[8] Bu ifade bize, Üstad Hüsameddin Yıldırım’ın İnsanın Dünyada Mesud Olma İhtimali adlı kitabını anımsattı. Kendisini rahmet ve dua ile anıyorum. Eseri de Allah katında sadaka-ı cariye olarak makbul olsun.
[9] Tevbe, 9:108.
[10] Mescid-i Dırâr: Peygamber (a.s.) döneminde tevhide karşı şirk ve ifsâdın konuşulduğu, planlandığı yer için kullanılan isim.
[11]Debord, E. G. (2006). Gösteri Toplumu, (2. baskı), (Çev. A. Emekçi, O. Taşkent), İstanbul: Ayrıntı Yayınları. s. 35.
[12] Cahit Koytak, “Önden Yırtılan Gömlek”, 16 Temmuz 2013. https://www.antoloji.com/onden-yirtilan-gomlek-siiri/ [Erişim: 30/07/2021]
İlgili Yazılar
Düşünmeyi Erdeme Kavuşturmak Üzerine Bazı Uslamlamalar
Düşünceler, insanın yalıtılmış bir hal ve soyutlukla beraber edindiği kazanımlarmış gibi görünmektedir. Düşünen kişinin ise öylece durduğu ve düşünmekten öte bir adım atamadığı söylenmektedir. Aslında haksız değiller. Düşünme fiilinin kendisindeki o düşüş tonlaması hep bir insanın kendi içinde olan bir hali resmetmektedir.
İnsanın Laneti ve Hikmeti Arasında Devletin Modern Hali
Pek çok yaklaşım ilk insan, ilk toplum ve ilk(el) devlet organizasyonu gibi evrimci bir paradigma ile tanımlama yapsa da bilinen tarihi bilgide devlet mefhumu neredeyse insan ile yaşıt durumdadır. Tarihte pek çok devlet bugün anlaşılan aşkın bir yapıda olmasa da siyasal bir organizasyon olarak her daim varlığını devam ettirmiştir.
Geç Demokrasinin Post-Liberal Dünyasında İslam ve İslamofobi. Irkçılığın Neo-Reel-Politik Temelleri
Bu metin, sosyal gelişme (insani yetkinlikler, gelişimci demokrasi) perspektifine yöneltilmiş krizler/eleştiriler dizisine dair bir teşhis ve sonuçların genel bir taslağını sunmaktadır. Bu perspektif, modernitenin merkez-liberal “jeo-kültürü”nün bir tezahürü (ve özü, bilgi yapıları açısından hegemonik ve meta-emperyal bir yapı) olarak anlaşılmakta ve tartışılmaktadır.
Bu Dünyada Yeteri Kadar Acı Yok Mu?
Batı düşünce tarihinde genel olarak kötü daima öteki, karanlık, günah, iyinin dışında her ne ise odur; insanın tam da kötülükten, haksızlıktan ve acıdan uzaklaştığını düşündüğü anda en şiddetli şekilde ortaya çıkabilen kötülük, sorumluluğu biçimlendiren ve bağışlanmaya götüren bir disiplin aracıdır.
Hayatın Merkezine Oturan Kaygı: Ekonomik Kaygılı İnsan Çağı
Daha önce toplumsal ilişkilerce belirlenen insan modeli, toplumsal ilişkilerin belirlediği, ahlakın belirlediği, dinin belirlediği ya da daha çok böyle pagan toplumlarında da olsa oradaki kabilevi töre ilişkilerinin belirlediği insan modeli Sanayi Devrimi ve hemen sonrasında 19. yüzyılda ise bu defa daha iktisadi içerikle tanınmaya başlanıyor. Burada şöyle bir tartışma ortaya çıkıyor: Acaba insan doğasını nasıl tanımlayabiliriz, bir insan doğası var mı, bu insan doğası gerçekten hani toplumsal ilişkiler tarafından mı belirleniyor yoksa ekonominin merkezde olduğu ve ekonominin diğer tüm toplumsal ilişkileri belirlediği bir insan doğası mı, bu insanı nasıl tanımlayabiliriz?