Sinan Çetin’in 1999 yapımı Propaganda filmi 1940’larda siyasi otorite tarafından tel örgülerle ikiye bölünen bir köyü ve köyde yaşayanların hayatlarındaki değişimi anlatıyor. Köyün bölünmesi köylüler için ekonomik, sosyal ve psikolojik açıdan birçok sıkıntılar yaratmıştır. Esasında Propaganda filmi, ulus devletin henüz imparatorluk bakiyesi düzen ile yaşayan toplumlar için ne kadar yıkıcı olduğunu göstermesi açısından kanımca bir başyapıt. Ancak şimdi Propaganda filminden bahsetmemiz mevcut modern devlet anlayışının bir ve tek ulus inşa etme misyonunun yarattığı trajediye sinemada güzel bir örnek vermek için değildi. Bu filmde güzel aktarılan ikinci bir husus da modern/ulus devlet ile ilk ve gerçek tanışmanın toplumlarda ve insanlarda yarattığı etkiyi göstermesidir. Feodal bir düzende devlet ile tebaa arasındaki ilişki, toprağın kullanım hakkı, bazen de askerlik ile bunlara karşılık alınan vergilerle kurulmaktadır. Yani tebaadan biri için devlet demek kullandığı toprak için vergi verilmek zorunda olunan yer demekti. Ve bunun tecessüm ettiği kişi ise vergi memuruydu. Dolayısıyla devlet adeta yılın belli vakitlerinde gelen vergi memuruydu diyebiliriz. Bazen de düzeni sağlamak için gelen asker. Devlet korkulan, karşı gelinemeyecek olan, arada uğrayıp vergiyi tahsil eden bir insandan ibaret olmakla birlikte başka hiçbir şeye neredeyse karışmazdı. Devletin bunlar dışında bilinen başka bir denetim ve gözetim aracı da mevcut değildi. Devletin en alt kademesindeki vergi memuru veya düzeni korumakla görevli en düşük rütbeli jandarma eri bile tebaa için en büyük saygı duyulacak insan olabilmişti bu düzende. İşte hatırlayanların bildiği gibi Propaganda filminde de devletin görevlisi ve devletin koyduğu kanun tebaa için korkulacak bir varlık olmuştu zira bahse konu yer taşraydı ve orada hâlâ devlet birkaç memur demekti.
Eskilerin bildiği gibi veya Propaganda gibi birçok eski filmde gözlemleyebildiğimiz gibi taşralı/köylü halk henüz modern devletin gerçek yüzü ile karşılaşmadığı zamanlarda hayat şimdikinden çok daha farklıydı. Feodal devletin mi yoksa modern devletin mi daha iyi olduğu tartışması ayrı bir konu olmakla birlikte; ikisinin de kendine has sıkıntıları olduğunu düşündüğümüzde bizatihi “devlet” mefhumunun kendisi arıza olarak görülebilir. “İmparatorluk”, “ulus devlet” veya bizatihi “devlet” arasında bir tercih yapmaksızın devletin değişen işlevi üzerine düşünelim biraz. Devamlı sınırlar koyup takip ve ifşa eden, kanunlar yağdıran, vergi bombardımanına maruz bırakan modern devlet, bütün bunların karşılığında düzeni tesis etmekle birlikte tebaayı vatandaşa dönüştürüp ona hizmetler götürmektedir. Amacımız artısını eksisini tartışmak değil demiştik ama konumuz gereği eleştirel bakmamız gereken devletin değişen (aslında artan) denetim/gözetim görevini irdelemek. Bundan bir asır önce devletin kendisinden haberdar bile olmadığı yılda belki de bir defa vergi verdiği sürece kaydının tutulduğu bir insan artık nerede doğduğu, ne zaman doğduğu, nasıl doğduğu, nerede yaşadığı, nasıl yaşadığı, ne kadar kazanıp, ne kadar harcadığı, nerde ve nasıl öldüğü… uzayıp giden, bitmek bilmeyen bir takip silsilesi ile muhataptır. Öyle ki kameralar, telefonlar, bilgisayarlar, kredi kartları, otobüs kartları vs. aracılığıyla her an nerede olduğumuzu hatta ne yaptığımızı bilen bir aygıttan/varlıktan bahsediyoruz.
Hatta ve hatta yalnızca Allah’a has olan insanın içini bilme konusunda bile şirk koşacak kadar cüretkâr olabilir modern devlet. Çünkü denetim ve gözetim mekanizması modern devlet için çok ama çok önemlidir.
Sosyal bilimlerde çok önemli bir tartışma başlığı olarak özgürlük-güvenlik dikotomisinin, tarihte siyasal olanın en temel hareket noktası olmasının yanında; modern/ulus devleti ve ulus yaratımını var eden en önemli dinamiklerden biri olduğu da söylenebilir. Hâlen özgürlüğün kısıtlanması gerektiğinde bunun en büyük aracı güvenlik politikalarının sıkılaştırılması olmaktadır. Rasyonalite, modern devletin kopmayı istemediği en önemli değerlerdendir. Rasyonel demek matematikten de bileceğimiz gibi sayılabilir demektir yani hesaplanabilir ve öngörülebilir olmak demek. Modern devlet de kendini güvence altına alabilmek için öngörülebilir bir düzen kurmak ister. Bunu en iyi ekonomi piyasalarından gözlemleyebilirsiniz zira öngörülebilirliğin en önemli olduğu alan ekonomidir. Ekonomi ise modern kapitalist dünya düzeni için her şeydir. Hemen hemen her şey hesaplanabilirlik dâhilinde olmalı ve her şey denetlenebilmelidir aksi hâlde ortaya çıkan durum kriz olur. Piyasanın güveni, sistemin de güvende olmasını sağlar. Küresel ve yerel siyasi otorite sahipleri de müesses nizamın devamı ve sıhhati için her zaman güvenliği özgürlükten daha fazla önemser.
Teknolojinin gelişim hızının ve cezbesinin daha çok arttığı bugünlerde her şeyin üstüne bir de virüs salgını işleri iyice içinden çıkılmaz hâle getirdi. Eski çağlardan beri insanlığın en büyük belası olan, hayata dair her türlü belirsizlik, rasyonalitenin ve onun nezdinde modernitenin en büyük düşmanı olageldi ve akabinde Bauman’ın deyimiyle akışkanlaşan modernitenin en büyük belirleyeni de yine bu belirsizlik oldu. Hayatı kolaylaştırma mottosuyla yaygınlaşan teknoloji özgürlüğümüzü ve irademizi artık daha kolay kısıtlayabiliyor. Özellikle bu süreçte sağlığın tehlikeye atılmaması uğruna ne kadar ileri gidebileceğini her geçen gün daha iyi görebiliyoruz. Bu süreçte elbette sağlığın tehlikeye atılmaması gerekiyor ancak alınan tedbirlerin gerekliliği, doğruluğu ve faydaları tartışılmaya değer. Zaten sağlığın bu denli önemli olmasının nedeni de yine kapitalist sistem için çok önemli olan üretimin aksamasını önlemek içindi.
Virüsün yalan olduğu, virüsün üretilmiş olduğu, aşı yüzünden gelecek neslin yok olacağı, virüs bahanesi ile transhümanist sürecin hızlanacağı veya virüs bahanesiyle otoriter yönetimlerin kurulacağı gibi komplocu, delilsiz, mesnetsiz, uçarı, gerçeklikle uyuşmayan, tarihle çelişen ve faydasız gördüğüm söylemlerden teberri ettiğimi belirtmem gerekiyor. Öncelikle virüs ne yaptı veya ne yapacak gibi sorular için erken olduğunu ve sürecin henüz devam ettiğini belki de henüz sürecin başında olduğumuzu bilmemiz gerekiyor. Yahut süreç tamamlandı da haberimiz bile yoktur belki de. Dünya Sağlık Örgütü’nün bu süreçte tüm dünyayı tahakkümü altına alacak kadar güçlü olduğunu gözlemledik. Tek bir merkezden yönlendirdiği kararlar ile hayatımızı derinden etkileyen bu ve bu gibi kuruluşlar kapitalist dünyanın devamı için çalışmaktadırlar. Ancak her şeye rağmen DSÖ’nün en etkili olduğu ülkelere baktığımızda sisteme entegre olma konusunda en iştahlı ülkeler veya gelişmekte olarak tarif edilen ülkeleri görüyoruz. Sistemin en tepesinde bulunan sözüm ona süper güç devletler ile sistem için dış kapının dış mandalı olan gelişmemiş ülkeler DSÖ’den diğerleri kadar etkilenmediler.
Ekonomik gelişmişlik ile kapitalist sisteme biat etme arasında çok önemli bir ilişki olduğunu söylemeliyiz. Bundan dolayı salgın sürecince denetim ve gözetimi sıklaştıran tedbirler için şunu ifade etmemiz yerinde olur: gözetimin toplum üzerindeki baskısı, gerek küresel güçler, gerek teknolojinin kaçınılmaz çıktısı, gerek de salgının kontrol altına alınması için artmaya devam ediyor, edecek de. Ancak tedbirlerin elektronik kelepçeye kadar varmasını beklememiz için somut bir veri de yok henüz. Gelecekte hepimiz birer robot veya robot türevi birer yaratık mı yapılmak isteniyoruz? Bu soru da diğerleri kadar mesnetsiz kanımca.
Dünya, yaklaşık son beş asırdır farklı bir yönde değişiyor ki biz buna kısaca Batı paradigmasının hâkim olmaya başlaması diyebiliriz. Ancak son bir yüzyıldır olan şeyi yani Batı’nın olmaya çalıştığı şeyi anlamlandıramaması ve kontrol edememesini ancak bir çılgınlık diye adlandırabiliriz. Değişim, dünyayı yöneten en büyük güçtür zira ne kadim aileler, ne büyük şirketler, ne de emperyalist devletler onun karşısında duramaz. Son yüzyılda değişimin hızının bu denli artmasına ise ancak çılgınlık denebilir. Peki, bu çılgınlık yeni olarak bir şeyler getirecek mi? Görünen o ki insanlık yeni bir dünyaya alışıyor diyebiliriz. Ancak bu tespite iki tane çok önemli şerh düşmemiz şart. Birincisi; burada insanlık diye tarif ettiğimiz kesim kapitalizmin yerleşmiş olduğu toplumlardan ibarettir. Zira alışmakta olduğumuz yeni hayat, kapitalizmin yeni çıktılarıdır ki kapitalist toplumların kendilerini bekleyen sıradaki sınavıdır. Kapitalistleşmemiş, modernliği sadece çağlar öncesinden takip eden toplumlar için geçilmesi gereken sınavlar ve verilmesi gereken mücadeleler dünyanın kalanında farklı olacaktır. İkinci önemli şerh ise; yeni dünya dediğimiz dünyanın eskisinden aslında pek de farkının olmayacağıdır. Dünya yine ezen-ezilen diyalektiği çerçevesinde kapitalizmin farklı boyutlarıyla devam edecektir. Değişimin hızı zaten insan fizyolojisinin yetişebileceğinden çok ama çok daha hızlı. Denetimin derinleşmesi en başından beri insan fizyolojisini aşan ve psikolojisini bozan bir etki yaparken, denetimin çılgınlık boyutuna varması insanı delirtmese bile daha uysal vatandaşlar yapacaktır. Eskisinden bile daha fazla uysal, kontrollü ve örnek vatandaşa sahip olacak olan dünya daha güvenilir olabilir mi? Hiç emin değilim fakat özgür olamayacağından çok eminim. Her baskı zıddını doğuracağı için marjinal kişi ve gruplar da türeyecektir elbet. Artık irademizi cebren elimizden alan feodal diktatörler yok ancak irademizi manipüle eden, onu bizden çaldığını bile fark ettirmeyen sinsi, teknolojik ve post-modern diktatörlerimiz var. Bizi oturduğumuz masaya hapseden bilgisayar artık işgal ordusuna telefon, akıllı saat ve akıllı gözlük gibi yeni askerleri dâhil ediyor. Sürece kendini kaptıranların beklentisi o ki önce insanlar robotlaşacak sonra da robotlar dünyaya hâkim olacak! Yaşanan baskı o kadar güçlü ki insanoğlunun soyunun devamından umut kesiliyor.
Nefsini ilah edinen insan, kontrolü başka bir varlığa bırakmayacak kadar hırslıdır zira insanın insana yaptığını kimse yapmasa bile insan yine insanı yaşatmaktan başka çare bulamayacaktır. Ama kanla ama gözyaşıyla ama zulümle de olsa…
Acı ya da tatlı, yaşadığımız her hikâye bize sabrı, aklı ve kalbi birlikte yoğurmayı, dua ve eylemi bir arada tutmayı, kendi hayat mücadelesinde bir başkasının da huzur bulmasını sağlamayı, birlikte direnmeyi, topluca değişmeyi, sevmeyi ve çok sevmeyi, kuşu, çiçeği, böceği dinlemeyi, hüznü, acıyı, kederi, umudu, ümidi, neşeyi hissedip hissettirebilmeyi, bizi biz yapan bütün zorlukların üstesinden gelebilmeyi, en önemlisi de her insanın sonunda bir hikâye olacağını, onun bunun değil kendi hikâyesini yazmanın ve yaşamanın bilincini, kadir ve kıymetini, bunun kahramanlığını öğretir.
Gözyaşı; üzüntünün, vicdani ürpertinin yürekte damıtılıp gözlerden akıtılan damlalarla vicdanın ve samimiyetin mücessem hali ve en büyük göstergesidir. Gözyaşı; kederin ve vicdani haykırışın göz çukurlarında mahcubiyet duymadan merhamet yoksunu yeryüzü insanlarına insanın varlığını, onurunu ve izzetini haykırmasıdır.
Düşünüyoruz… Bir dergi olsa diyoruz; bütün aileyi kapsayacak, her yaş grubu çocuğa hitap edebilecek, anne babaların da sahiplenebileceği, okuyup okutabilecekleri, eğitici, öğretici, eğlendirici.
Biz mi çıkarsak diyoruz sonra. Ama nasıl? Gücümüz yeter mi? Öncelikle en azından beş sayıyı hazırlamalıyız ki devamının gelip gelmeyeceğini görelim. Deniyoruz ve olabileceğini görüyoruz. Adını da “Adak Çocuk” koyuyoruz dergimizin, hak yola adanmış nesillere bir dua niyetine.
Her ay içerik hazırlama, bilgisayarda temize geçirme, ressama verme, metin ve resimlerin uyumu için kontrol ve düzeltme, renk ayırımına götürme, matbaaya gönderme, heyecanla dergilerin baskıdan gelmesini bekleme, dergiler evin kapısına geldiğinde “acaba bir hata var mı” endişesiyle daha kapıdan içeri almadan göz gezdirme…
Modernizmin dayattığı şeffaf ağ toplumu projesi insanı insan kılan pek çok dini, fıtri veya kültürel değeri kendi varoluşu için tehdit olarak görmektedir. Bu değerlerin en başında ise şüphesiz mahremiyet gelmektedir. Çünkü; biricikliğimizi, özgünlüğümüzü ve kişisel varlığımızı mahrem sınırlarımız korur. Oysa bizim olanı, bize ait olanı başkalarına açtığımızda artık o aynı zamanda kamusallaşmıştır da. Ancak insan, ahlakı, bilgisi, tecrübesi gibi ulvi değerleriyle kamusal alana katkı sağlayan bir özne olmalıyken, kamusal alanın bir nesnesi olmamalıdır.
İrade etmek tercih etmektir. Her tercih de bir vazgeçiş ve bir kabule yaslanır. Ancak yapılan tercihler sağlam değerler düzeni üzerinde temelleniyorsa bir anlam ifade ederler. İrade dediğimiz öyle güçlü bir mekanizmadır ki insan varlığını en zirveye çıkaran bir güç… Aynı zamanda kullanılmadığında ya da yanlış kullanıldığında insanı en ilkel ve canlıların en şerlisi haline dönüştüren bir güç…
Denetimli Özgürlük!
Sinan Çetin’in 1999 yapımı Propaganda filmi 1940’larda siyasi otorite tarafından tel örgülerle ikiye bölünen bir köyü ve köyde yaşayanların hayatlarındaki değişimi anlatıyor. Köyün bölünmesi köylüler için ekonomik, sosyal ve psikolojik açıdan birçok sıkıntılar yaratmıştır. Esasında Propaganda filmi, ulus devletin henüz imparatorluk bakiyesi düzen ile yaşayan toplumlar için ne kadar yıkıcı olduğunu göstermesi açısından kanımca bir başyapıt. Ancak şimdi Propaganda filminden bahsetmemiz mevcut modern devlet anlayışının bir ve tek ulus inşa etme misyonunun yarattığı trajediye sinemada güzel bir örnek vermek için değildi. Bu filmde güzel aktarılan ikinci bir husus da modern/ulus devlet ile ilk ve gerçek tanışmanın toplumlarda ve insanlarda yarattığı etkiyi göstermesidir. Feodal bir düzende devlet ile tebaa arasındaki ilişki, toprağın kullanım hakkı, bazen de askerlik ile bunlara karşılık alınan vergilerle kurulmaktadır. Yani tebaadan biri için devlet demek kullandığı toprak için vergi verilmek zorunda olunan yer demekti. Ve bunun tecessüm ettiği kişi ise vergi memuruydu. Dolayısıyla devlet adeta yılın belli vakitlerinde gelen vergi memuruydu diyebiliriz. Bazen de düzeni sağlamak için gelen asker. Devlet korkulan, karşı gelinemeyecek olan, arada uğrayıp vergiyi tahsil eden bir insandan ibaret olmakla birlikte başka hiçbir şeye neredeyse karışmazdı. Devletin bunlar dışında bilinen başka bir denetim ve gözetim aracı da mevcut değildi. Devletin en alt kademesindeki vergi memuru veya düzeni korumakla görevli en düşük rütbeli jandarma eri bile tebaa için en büyük saygı duyulacak insan olabilmişti bu düzende. İşte hatırlayanların bildiği gibi Propaganda filminde de devletin görevlisi ve devletin koyduğu kanun tebaa için korkulacak bir varlık olmuştu zira bahse konu yer taşraydı ve orada hâlâ devlet birkaç memur demekti.
Eskilerin bildiği gibi veya Propaganda gibi birçok eski filmde gözlemleyebildiğimiz gibi taşralı/köylü halk henüz modern devletin gerçek yüzü ile karşılaşmadığı zamanlarda hayat şimdikinden çok daha farklıydı. Feodal devletin mi yoksa modern devletin mi daha iyi olduğu tartışması ayrı bir konu olmakla birlikte; ikisinin de kendine has sıkıntıları olduğunu düşündüğümüzde bizatihi “devlet” mefhumunun kendisi arıza olarak görülebilir. “İmparatorluk”, “ulus devlet” veya bizatihi “devlet” arasında bir tercih yapmaksızın devletin değişen işlevi üzerine düşünelim biraz. Devamlı sınırlar koyup takip ve ifşa eden, kanunlar yağdıran, vergi bombardımanına maruz bırakan modern devlet, bütün bunların karşılığında düzeni tesis etmekle birlikte tebaayı vatandaşa dönüştürüp ona hizmetler götürmektedir. Amacımız artısını eksisini tartışmak değil demiştik ama konumuz gereği eleştirel bakmamız gereken devletin değişen (aslında artan) denetim/gözetim görevini irdelemek. Bundan bir asır önce devletin kendisinden haberdar bile olmadığı yılda belki de bir defa vergi verdiği sürece kaydının tutulduğu bir insan artık nerede doğduğu, ne zaman doğduğu, nasıl doğduğu, nerede yaşadığı, nasıl yaşadığı, ne kadar kazanıp, ne kadar harcadığı, nerde ve nasıl öldüğü… uzayıp giden, bitmek bilmeyen bir takip silsilesi ile muhataptır. Öyle ki kameralar, telefonlar, bilgisayarlar, kredi kartları, otobüs kartları vs. aracılığıyla her an nerede olduğumuzu hatta ne yaptığımızı bilen bir aygıttan/varlıktan bahsediyoruz.
Sosyal bilimlerde çok önemli bir tartışma başlığı olarak özgürlük-güvenlik dikotomisinin, tarihte siyasal olanın en temel hareket noktası olmasının yanında; modern/ulus devleti ve ulus yaratımını var eden en önemli dinamiklerden biri olduğu da söylenebilir. Hâlen özgürlüğün kısıtlanması gerektiğinde bunun en büyük aracı güvenlik politikalarının sıkılaştırılması olmaktadır. Rasyonalite, modern devletin kopmayı istemediği en önemli değerlerdendir. Rasyonel demek matematikten de bileceğimiz gibi sayılabilir demektir yani hesaplanabilir ve öngörülebilir olmak demek. Modern devlet de kendini güvence altına alabilmek için öngörülebilir bir düzen kurmak ister. Bunu en iyi ekonomi piyasalarından gözlemleyebilirsiniz zira öngörülebilirliğin en önemli olduğu alan ekonomidir. Ekonomi ise modern kapitalist dünya düzeni için her şeydir. Hemen hemen her şey hesaplanabilirlik dâhilinde olmalı ve her şey denetlenebilmelidir aksi hâlde ortaya çıkan durum kriz olur. Piyasanın güveni, sistemin de güvende olmasını sağlar. Küresel ve yerel siyasi otorite sahipleri de müesses nizamın devamı ve sıhhati için her zaman güvenliği özgürlükten daha fazla önemser.
Teknolojinin gelişim hızının ve cezbesinin daha çok arttığı bugünlerde her şeyin üstüne bir de virüs salgını işleri iyice içinden çıkılmaz hâle getirdi. Eski çağlardan beri insanlığın en büyük belası olan, hayata dair her türlü belirsizlik, rasyonalitenin ve onun nezdinde modernitenin en büyük düşmanı olageldi ve akabinde Bauman’ın deyimiyle akışkanlaşan modernitenin en büyük belirleyeni de yine bu belirsizlik oldu. Hayatı kolaylaştırma mottosuyla yaygınlaşan teknoloji özgürlüğümüzü ve irademizi artık daha kolay kısıtlayabiliyor. Özellikle bu süreçte sağlığın tehlikeye atılmaması uğruna ne kadar ileri gidebileceğini her geçen gün daha iyi görebiliyoruz. Bu süreçte elbette sağlığın tehlikeye atılmaması gerekiyor ancak alınan tedbirlerin gerekliliği, doğruluğu ve faydaları tartışılmaya değer. Zaten sağlığın bu denli önemli olmasının nedeni de yine kapitalist sistem için çok önemli olan üretimin aksamasını önlemek içindi.
Virüsün yalan olduğu, virüsün üretilmiş olduğu, aşı yüzünden gelecek neslin yok olacağı, virüs bahanesi ile transhümanist sürecin hızlanacağı veya virüs bahanesiyle otoriter yönetimlerin kurulacağı gibi komplocu, delilsiz, mesnetsiz, uçarı, gerçeklikle uyuşmayan, tarihle çelişen ve faydasız gördüğüm söylemlerden teberri ettiğimi belirtmem gerekiyor. Öncelikle virüs ne yaptı veya ne yapacak gibi sorular için erken olduğunu ve sürecin henüz devam ettiğini belki de henüz sürecin başında olduğumuzu bilmemiz gerekiyor. Yahut süreç tamamlandı da haberimiz bile yoktur belki de. Dünya Sağlık Örgütü’nün bu süreçte tüm dünyayı tahakkümü altına alacak kadar güçlü olduğunu gözlemledik. Tek bir merkezden yönlendirdiği kararlar ile hayatımızı derinden etkileyen bu ve bu gibi kuruluşlar kapitalist dünyanın devamı için çalışmaktadırlar. Ancak her şeye rağmen DSÖ’nün en etkili olduğu ülkelere baktığımızda sisteme entegre olma konusunda en iştahlı ülkeler veya gelişmekte olarak tarif edilen ülkeleri görüyoruz. Sistemin en tepesinde bulunan sözüm ona süper güç devletler ile sistem için dış kapının dış mandalı olan gelişmemiş ülkeler DSÖ’den diğerleri kadar etkilenmediler.
Ekonomik gelişmişlik ile kapitalist sisteme biat etme arasında çok önemli bir ilişki olduğunu söylemeliyiz. Bundan dolayı salgın sürecince denetim ve gözetimi sıklaştıran tedbirler için şunu ifade etmemiz yerinde olur: gözetimin toplum üzerindeki baskısı, gerek küresel güçler, gerek teknolojinin kaçınılmaz çıktısı, gerek de salgının kontrol altına alınması için artmaya devam ediyor, edecek de. Ancak tedbirlerin elektronik kelepçeye kadar varmasını beklememiz için somut bir veri de yok henüz. Gelecekte hepimiz birer robot veya robot türevi birer yaratık mı yapılmak isteniyoruz? Bu soru da diğerleri kadar mesnetsiz kanımca.
Dünya, yaklaşık son beş asırdır farklı bir yönde değişiyor ki biz buna kısaca Batı paradigmasının hâkim olmaya başlaması diyebiliriz. Ancak son bir yüzyıldır olan şeyi yani Batı’nın olmaya çalıştığı şeyi anlamlandıramaması ve kontrol edememesini ancak bir çılgınlık diye adlandırabiliriz. Değişim, dünyayı yöneten en büyük güçtür zira ne kadim aileler, ne büyük şirketler, ne de emperyalist devletler onun karşısında duramaz. Son yüzyılda değişimin hızının bu denli artmasına ise ancak çılgınlık denebilir. Peki, bu çılgınlık yeni olarak bir şeyler getirecek mi? Görünen o ki insanlık yeni bir dünyaya alışıyor diyebiliriz. Ancak bu tespite iki tane çok önemli şerh düşmemiz şart. Birincisi; burada insanlık diye tarif ettiğimiz kesim kapitalizmin yerleşmiş olduğu toplumlardan ibarettir. Zira alışmakta olduğumuz yeni hayat, kapitalizmin yeni çıktılarıdır ki kapitalist toplumların kendilerini bekleyen sıradaki sınavıdır. Kapitalistleşmemiş, modernliği sadece çağlar öncesinden takip eden toplumlar için geçilmesi gereken sınavlar ve verilmesi gereken mücadeleler dünyanın kalanında farklı olacaktır. İkinci önemli şerh ise; yeni dünya dediğimiz dünyanın eskisinden aslında pek de farkının olmayacağıdır. Dünya yine ezen-ezilen diyalektiği çerçevesinde kapitalizmin farklı boyutlarıyla devam edecektir. Değişimin hızı zaten insan fizyolojisinin yetişebileceğinden çok ama çok daha hızlı. Denetimin derinleşmesi en başından beri insan fizyolojisini aşan ve psikolojisini bozan bir etki yaparken, denetimin çılgınlık boyutuna varması insanı delirtmese bile daha uysal vatandaşlar yapacaktır. Eskisinden bile daha fazla uysal, kontrollü ve örnek vatandaşa sahip olacak olan dünya daha güvenilir olabilir mi? Hiç emin değilim fakat özgür olamayacağından çok eminim. Her baskı zıddını doğuracağı için marjinal kişi ve gruplar da türeyecektir elbet. Artık irademizi cebren elimizden alan feodal diktatörler yok ancak irademizi manipüle eden, onu bizden çaldığını bile fark ettirmeyen sinsi, teknolojik ve post-modern diktatörlerimiz var. Bizi oturduğumuz masaya hapseden bilgisayar artık işgal ordusuna telefon, akıllı saat ve akıllı gözlük gibi yeni askerleri dâhil ediyor. Sürece kendini kaptıranların beklentisi o ki önce insanlar robotlaşacak sonra da robotlar dünyaya hâkim olacak! Yaşanan baskı o kadar güçlü ki insanoğlunun soyunun devamından umut kesiliyor.
İlgili Yazılar
Kişisel Tarihimizin Yol Dönümleri
Acı ya da tatlı, yaşadığımız her hikâye bize sabrı, aklı ve kalbi birlikte yoğurmayı, dua ve eylemi bir arada tutmayı, kendi hayat mücadelesinde bir başkasının da huzur bulmasını sağlamayı, birlikte direnmeyi, topluca değişmeyi, sevmeyi ve çok sevmeyi, kuşu, çiçeği, böceği dinlemeyi, hüznü, acıyı, kederi, umudu, ümidi, neşeyi hissedip hissettirebilmeyi, bizi biz yapan bütün zorlukların üstesinden gelebilmeyi, en önemlisi de her insanın sonunda bir hikâye olacağını, onun bunun değil kendi hikâyesini yazmanın ve yaşamanın bilincini, kadir ve kıymetini, bunun kahramanlığını öğretir.
Acının Teni: Filistin, Taş Çocukları Ve Hanzala
Gözyaşı; üzüntünün, vicdani ürpertinin yürekte damıtılıp gözlerden akıtılan damlalarla vicdanın ve samimiyetin mücessem hali ve en büyük göstergesidir. Gözyaşı; kederin ve vicdani haykırışın göz çukurlarında mahcubiyet duymadan merhamet yoksunu yeryüzü insanlarına insanın varlığını, onurunu ve izzetini haykırmasıdır.
Bir “Çocuk ve Aile Dergisi” Çıkarma Serüveni
Düşünüyoruz… Bir dergi olsa diyoruz; bütün aileyi kapsayacak, her yaş grubu çocuğa hitap edebilecek, anne babaların da sahiplenebileceği, okuyup okutabilecekleri, eğitici, öğretici, eğlendirici.
Biz mi çıkarsak diyoruz sonra. Ama nasıl? Gücümüz yeter mi? Öncelikle en azından beş sayıyı hazırlamalıyız ki devamının gelip gelmeyeceğini görelim. Deniyoruz ve olabileceğini görüyoruz. Adını da “Adak Çocuk” koyuyoruz dergimizin, hak yola adanmış nesillere bir dua niyetine.
Her ay içerik hazırlama, bilgisayarda temize geçirme, ressama verme, metin ve resimlerin uyumu için kontrol ve düzeltme, renk ayırımına götürme, matbaaya gönderme, heyecanla dergilerin baskıdan gelmesini bekleme, dergiler evin kapısına geldiğinde “acaba bir hata var mı” endişesiyle daha kapıdan içeri almadan göz gezdirme…
Ağ Toplumu ve Mahremin İfşası
Modernizmin dayattığı şeffaf ağ toplumu projesi insanı insan kılan pek çok dini, fıtri veya kültürel değeri kendi varoluşu için tehdit olarak görmektedir. Bu değerlerin en başında ise şüphesiz mahremiyet gelmektedir. Çünkü; biricikliğimizi, özgünlüğümüzü ve kişisel varlığımızı mahrem sınırlarımız korur. Oysa bizim olanı, bize ait olanı başkalarına açtığımızda artık o aynı zamanda kamusallaşmıştır da. Ancak insan, ahlakı, bilgisi, tecrübesi gibi ulvi değerleriyle kamusal alana katkı sağlayan bir özne olmalıyken, kamusal alanın bir nesnesi olmamalıdır.
Anlamlar Büyük Karakterler Küçük
İrade etmek tercih etmektir. Her tercih de bir vazgeçiş ve bir kabule yaslanır. Ancak yapılan tercihler sağlam değerler düzeni üzerinde temelleniyorsa bir anlam ifade ederler. İrade dediğimiz öyle güçlü bir mekanizmadır ki insan varlığını en zirveye çıkaran bir güç… Aynı zamanda kullanılmadığında ya da yanlış kullanıldığında insanı en ilkel ve canlıların en şerlisi haline dönüştüren bir güç…