Mahremiyet, kişinin kendini güvende ve huzurlu hissetmesi ve toplumun refahının sağlanması için Allah’ın kulları yararına belirlediği yaşama dair sınırlardır. Kişinin sosyo-kültürel yaşantısının da şekillendirdiği mahremiyet sınırları, insanın kendiyle olabilme, kendi olabilme alanını tanımlar. Mahremiyet olgusu, toplumların birbirleriyle etkileşimi ve bu etkileşimin teknolojik gelişmeler ile hızlanması sonucu insanların zihninde zamanla değişime uğramış ve bu değişim hayatın birçok alanına yansımıştır. İnsanların barınma ihtiyacıyla beliren mimari mekânlar da mahremiyet algısının değişiminden nasibini almıştır.
Barınma ihtiyacı, insanlığın ilk oluşumundan itibaren bir gereklilik olarak görülmekle birlikte zamanla değişen ve gelişen toplumların barınma ihtiyacı üzerine yükledikleri anlam da değişmiş ve gelişmiştir. Toplumlardaki bu değişim, barınma ihtiyacını aşan mimari mekânları oluşturmuştur. Bu mimari mekânlar oluşurken de toplumlar kendi coğrafi, sosyal ve kültürel özelliklerine göre belli unsurlarla mahremiyetlerini sağlamış ve yaşamlarını kolaylaştırıcı etkenlerle yapıları donatmışlardır. Toplumların kültürel, fertlerin ise bireysel yaşam standartları ekseninde belirlenen etkenler, insanların mekâna dair aidiyet hislerini güçlendirmiştir. Yani mekânlar zamanla içinde bulunulan boşluk olmaktan çıkıp bizi tanımlar hâle gelmişlerdir. Boşluğu mekâna dönüştüren insanın bu davranışını gerçekleştirebilmesinde; bir mekânın oluşumu için önemli olan coğrafi, iklimsel ve teknik konuların yanında mahremiyet algısı da büyük ölçüde etkili olmuştur.
Mahremiyet topluma, kültüre ve hatta kişiye göre değişen bir kavram olarak kabul edildiğinden, toplumların mimarisinde farklı şekillerde gelişmiş mahremiyet unsurları olduğunu rahatça görebiliriz.
Bununla birlikte teknolojinin gelişmesi ve insanlar arasındaki bağların ve iletişimin akışkan hâle gelmesi ile toplumlar kendi benliklerini yitirip yerine kendilerine yabancı ve her yandan yamalı olduğu belli olan bir kültürü benimseye çalışmaktadırlar. Bu kültürel yamaların benimsenmeye çalışılması da toplumların mahremiyet algısını, kendi sosyo-kültürel özelliklerine uyma/ma/sı bağlamında önemli ölçüde zedelemiştir. Değişen mahremiyet algısıyla birlikte insanların mekânlarda sergiledikleri davranışlar ve mahremiyet ihtiyaçları da farklılaşmış ve bunların yansıması olarak mimaride talep edilen mekân mahremiyeti de olması gerekenden uzaklaşmıştır.
İnsanların artık bulundukları mekânlarda mahremiyet sınırı olarak algıladıkları sınırlar değişmiş, belki de önemsizleşmiştir. Çünkü artık kişinin kendini, bile-isteye her türlü sosyal medya aracıyla gösterdiği göz önüne alındığında mahremiyetin mekânla sağlanması onun için gereklilik olmaktan çıkmış demektir. Bu mekânlardan daha mahrem olarak kabul ettiğimiz ve Allah’ın, gizliliğinin ve korunmasının önemli olduğunu belirttiği evlerimizden bahsedecek olursak; insanların mahremiyet sınırlarının belirsizleşmesini burada da görmek mümkündür. İnsanı dış dünyanın kalabalığından, gürültüsünden, tehlikesinden koruma amacı taşıyan evlerin şimdilerde bu amaca ne kadar hizmet ettiğini düşünmek gerek! Çünkü evin kişiyi kalabalıktan koruması için evinde yalnız, ailesi ya da yakınlarıyla olması gerekirken; sosyal medya araçları, televizyon programları, dizi ve filmler ile sokaktaki kalabalık, evlere taşınmaktadır. Evlerin duvarlarının kişiyi sokağın gürültüsünden koruması gerekirken modern mimari ve teknolojik gelişmelerle birlikte malzeme kalitesinde gelinen son nokta(!) ile duvarlar incelmiş ve bırakın dışarıdaki gürültüyü izole etmeyi, yan dairedeki konuşmaları bile duyulabilir kılmıştır. Tabiî ki bu çift yönlü bir ihlâli getirmiş, yan dairedeki başkalarının mahremi, kişinin evine taşınırken kendi evinde rahatça gülmesi, konuşması hassasiyet sahibi biri için zor hâle gelmiştir. Hassasiyet sahibi diye belirttiğimiz kavram ile tabiî ki Allah’ın koyduğu sınırlara riayet eden kişi kastedilmektedir. Bunun yanında evlerimiz akıllı(!) sistemlerin de aracılığıyla belki hâlâ bizleri sokağın tehlikesinden koruyabilecektir ancak evlerimize çoktan girmiş ve krallığını ilan etmiş olan teknolojinin güzelliklerinin(!) tehlikesinden nasıl koruyacağı akıllarda soru işareti olarak bir köşede bulunmaktadır. Bulunmakta mıdır gerçekten?! Yani kapımıza kilit vurarak mahremiyeti koruyamadığımız bir dönemden geçtiğimizi fark edebiliyor muyuz? Kilitlerin artık kapılarda değil; televizyonla başlayıp sosyal medya olarak hayatımıza giren gelişmelerin(!) kirlettiği zihinlerimizde olduğundan haberdar mıyız?
Teknolojiye olan bağımlılığımız, diğer tüm ilkelerimizin eriyip gittiğini bize hissettirmemek için adeta bir koro icra etmektedir zihnimizde. Ayrıca korolar sadece zihnimizde değil, her yerdeler. Bir köşede tüketim bağımlılığının korosu, bir köşede daha çok kazanma hırsının korosu, bir köşede üstünlük korosu… Oysa belki de insan kendi içine dönüp baktığında bu korolardan hangisini duymak ya da duymamak istediğini fark edecek ama koroların sesleri o kadar yüksek ki insanın kendi sesini duymaya mecali yok. Sistemlerin asıl amacı da o iç sesi duyurmamak değil mi zaten? Bu kadar reklam, bu kadar çalışma, yapılan bu kadar plan, hepsi, insanın iç sesini bastırma telaşı ve gayesi peşinde değil mi? Koroların arka planındaysa insanın geçip giden hayatında, kazanıyorum derken kaybettiklerinin yerini doldurma illüzyonu yatmaktadır. Sadece illüzyonunu yapabiliyorlar çünkü kaybedilen değerlerin ve ilkelerin yerinin maddeyle doldurulabilmesi mümkün değil. Zaten sistemler de insanın içinde açılan bu boşlukları doldurma çabasında değiller. Kişinin, içindeki boşlukları fark etmemesi ya da fark edecek zamanının, düşünecek taze zihninin olmaması onlar için kâfi. Yalnız bu uyuşmuşluğumuz yeni değil, uzun süredir toplum, üzerine ölü toprağı serpilmiş vaziyette. Ancak bu vaziyetten herkes memnun olacak ki gözler ısrarla kapalı tutuluyor, zihinler düşünmek yerine daha çok tüketmenin yollarını arıyor. Tükettiklerimiz ise sadece maddeler değil; bizi biz yapan ilkelerimiz, inançlarımız ve benliklerimizi de tüketiyoruz.
İnsan daha özgür, daha güçlü olma yolunda kendisinin seçtiğini sandığı yolun kuklası hatta maddesi olduğunun farkında bile değil belki de. Toplumun gözünde daha özgür, daha güçlü, daha saygın, daha popüler olabilme çabası içinde onu “kendisi” yapan her türlü değer yargısını yok sayıyor, kendini adeta topluma sunulmuş bir meta hâline getiriyor. Bunu da en çok, mahremini gözler önüne sererek yapıyor. Toplumda bu şekilde var olabilmenin sancısını çekerek her gün biraz daha kendini başkalarına malzeme ediyor. İnsandaki bu görülme arzusu neyin eksikliğinin sonucunda oluştu? İnsanî ilişkileri bitiren telefonlar mı oluşturdu bu arzuyu? Yoksa kapitalizmin, elle tutamadığımız, adeta bizim içimizden geldiği izlenimini veren bir tüketme isteğiyle birlikte görünür olma yarışı mı başladı? Bu var olabilme sancısına şüphesiz ki yukarıda bahsettiğimiz insanın benliğini oluşturan değerleri yok edilirken içinde açılan boşluklar sebep oluyor. Peki, evleri, bedenleri, düşünceleri bu kadar görünür kılmanın bize faydasından söz edebilir miyiz? Allah’ın bizden istediğinin tersine olan şeyde nasıl bir hayr aranabilir! Elbette hayr olmayacaktır ya da zararı hayrından fazla olacaktır. Allah’ın Nûr suresinde dikkat çektiği evlerin mahremiyetiyle ilgili: Siz ey imana erişenler! Kendi evlerinizden başka evlere sakinlerinden izin almadan, onlara selâm vermeden girmeyin. Eğer [karşılıklı haklarınızı] dikkate alacak olursanız bu (öğüt) sizin kendi iyiliğiniz içindir. (Nûr, 24:27) ayetine şu anki toplumda ne kadar riayet edildiğini düşünmek gerek. Ayetten anlaşılması gereken sadece kapının önüne kadar gelip içeri girmek için izin istemek olmamalıdır. İnsan, kendi elleriyle umuma açtığı hanesini Allah’ın istediği gibi koruyup gözetebiliyor, düşmana karşı sığınak edinebiliyor, Allah’ın mescitleri kılabiliyor mu?
Mahremiyet, Allah’ın koyduğu kanunlara göre belirlediği sınırlardır. Ancak Allah’a inanmayan ya da koyduğu kanunları önemsemeyen kişi için mahremiyetin bir sınırı, tanımı olabilir mi? Muhtemeldir ki bir tanımı varsa da zamana, ortama, şartlara göre değişecektir. Nitekim günümüzde bunu görmek gayet kolay. Hayatında Allah’ın koyduğu sınırlara yer olmayan kişi, sosyal medyada kendini ve aile içi yaşantısını ifşa etmekte; başka insanların mahremlerini TV programları, diziler ve filmler ile kendi mahrem alanına sokmakta bir beis görmemektedir. Hatta bunun normal olduğuna o kadar inanmıştır ki yaptığı şeyin mahremiyeti ihlâl ettiğinin farkında bile değildir. Çünkü zihinler, fıtratın çağrılarına kapatılmış, entelektüel ve ekonomik anlamda gelişme çabasıyla, mahremiyeti her anlamda yok sayan teknolojinin sağladığı güzellikler(!) ile kirletilmiştir. Başkasının mahrem yaşantısı gelip evlerin içinde kol gezerken evlerin mahremiyetinden söz edilebilir mi? Evlerin mahremiyeti de kapanmayan perdeler, indirilmeyen storlar ve ceplerde taşınıp her ânın binlerle belki milyonlarla paylaşıldığı, akıllı telefonlarla çekilmiş fotoğraflar sayesinde kaybedilmiştir.
Peki, bu değerler bizden birer parçayken, neden bu kadar kolay vazgeçilebilir hâle gelmektedir? Bizlere sunulan ve daha geniş, daha modern denilen evler ve onları sergileme arzusu, kendi aile içi mahremlerimizden daha mı kıymetli? Bizi biz yapan değerlerden kurtulup herkesin tekdüzeleştiği, hissizleştiği, otomatikleştiği bir toplum, daha mı tercih edilesi?
İnsanlar teknolojinin ilerlemesiyle mahremiyet alanının belirsizleştiğini öne sürüyorlar. Ancak belirsizleşen mahremiyet sınırları değil; insanların yaşam çizgilerini şekillendiren, kişiliklerini ortaya koyan ilkelerdir. İnsanlar bu durumun, teknolojinin hayatlarına getirdiği gelişimle beraber onlarda oluşturduğu ilerleme olduğunu zannetseler de bu, sosyal yaşamda daha çok ilkesizleşme olarak kendini gösteriyor. Bu ilkesizleşme ise insanın olduğu her alanda kendini hissettiriyor ve toplumu günden güne ifsad ediyor. Ne acı ki insan bunu, mahremini ulu orta sergileyerek, Allah’ın âyetlerini ve Resûlü’nün sözlerini yok sayarak kendi kendine yapıyor ve yine kendinden olan nesli bozuyor.
Teknolojinin getirdiği yenilikleri kabul etmemek mümkün değil tabiî ki. Dünyayı nasıl değiştirdiğini de. Ancak dünya bu denli değişirken aynı zamanda ilkelerimiz de değişmeli mi? Gerçekten teknoloji mi bunu gerekli kılıyor yoksa teknolojinin yönetimini tekeline alanlar, insanı daha kolay yönetilebilir hâle getirmek için seçenek(!) olarak sundukları “zorunluluklarla” ilkelerin değişimine insanları boyun eğmek zorunda bırakanlar mı? Aynı seçenekleri(!) evlerimiz konusunda da yaşadığımızı söyleyebiliriz. Binbir emekle aldığımız ve ne büyük umutlarla düşlediğimiz evlerimiz, içinde yaşamaya başladığımızda; bizi bahsettiğimiz ilkelerimizden uzaklaştıran ana elemanlardan oluyorlar. Allah’ın bize emrettiği mesken dokunulmazlığını, biz kendi ellerimizle başkaları tarafından dokunulabilir hatta üzerinde uzunca konuşulabilir hâle getiriyoruz. Batı’nın bize sunduğu modern, teknolojik, lüks, konforlu evlerimizi sergileme arzusunun bize ve mahremimize getireceği zararı düşünmüyor, düşünmek istemiyoruz. Ancak unutulmamalı ki; Allah’ın Binasını Allah korkusu ve rızası üzerine kuran kimse mi hayırlıdır, yoksa yapısını yıkılacak bir yarın kenarına kurup, onunla beraber kendisi de çöküp cehennem ateşine giden kimse mi? Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez. Yaptıkları bina, (ölüp de) kalpleri parçalanıncaya kadar yüreklerine devamlı olarak bir kuşku (sebebi) olacaktır. Allah çok iyi bilendir, hikmet sahibidir. (Tevbe, 9:109-110) âyetlerinde bahsettiği gibi bu evler sadece içlerde bir huzursuzluk kaynağı olmaktan başka bir işe yaramayacaktır.
İnsanın gözü elbette ki güzeli ister. Bu, evlerimiz için de geçerlidir. Herkes evinin güzel, konforlu, işlevsel olmasını ister. Zaten bunda bir beis de yoktur. Ancak dikkat edilmesi gereken nokta şudur ki; insan, evini güzelleştirirken bunu insanlardan daha çok beğeni toplama amacıyla yapmakta ve bu güzelleştirdiği(!) evini de ulu-orta sergilemektedir. İşte insanlar bu noktada evlerini, Allah’ın mescitleri kılmaktan uzaklaşmaktadır. Başkalarının mahremi evlerin içine girdiği gibi kişinin mahreminin de başka evlere girmemesi için teknolojiyi ve sosyal medyayı kullanırken, mahremiyeti sağlamak amacıyla Müslümanlar olarak daha çok çaba sarf etmeliyiz. Zira bu, teknolojinin hayatlarımıza getirdiği kolaylıkların da Allah yolunda kullanılması gerektiği bilinciyle hayata aksettirebileceğimiz bir durumdur.
İnsan sosyal medyayı, evindeki televizyonu ve daha birçok teknolojik aracı ne amaçla kullandığının ve ne amaçla kullanması gerektiğinin ayırdına varmalıdır. Ancak o zaman evlerimizin ve benliklerimizin mahremiyetinden söz edebiliriz.
Bilinç dışı bir kullanımın bize fayda değil zarar, ilerleme değil gerileme getireceğini fark etmeliyiz. Evlerimizi sergilenecek bir meta olmaktan uzak tutup onları asıl amacı olan mahremiyet hizmetini sağlayabilir hâle getirmeliyiz.
Muhakkak ki Allah’ın sarayları, Batı’nın bize sunduğu modern olarak adlandırılan evlerden de sanal dünyada yapılan gösterişten de daha hayırlıdır: “Buna karşılık, Rablerine karşı sorumluluklarının bilincinde olanlar, [öteki dünyada] üst üste bina edilmiş altından ırmaklar akan yüksek köşklere sahip olacaklardır: [Bu,] Allah’ın vaadi[dir]; [ve] Allah vaadinden asla dönmez.” (Zümer, 39:20)
Peki, hakikat nerededir? Ben de mi yoksa benden bağımsız olarak benim dışımda mıdır? Hakikat zaten var mıdır yoksa hakikati ben mi oluşturmalıyım? Bilgiye ulaşmadaki gayem nedir? Hangi metotlarla bilgiye ulaşabilirim?
İnsanların özgürlük beklentileri hiçbir dönemde bu kadar çok olmamıştır. Tarihe bakıldığında insanoğlunun kimi dönemlerde özgürce yaşadığı kimi dönemlerde özgürlüğünü bir güç sahibine devrettiği, görece daha sınırlandırılmış bir şekilde hayatına devam ettiği görülecektir. Tarih boyunca kitle yönetimi devletlerin önceliği olmuştur hep. Gerek hapishanelerin doğuşu ve gerekse akıl hastanelerinin kuruluşu hatta düzenli eğitim kurumlarının ortaya çıkışı bir yandan başıbozukluğu ve kaosu önlemişken diğer yandan da toplumu sınırlamış, bireylerin tek tipleşmesinin ve onları istenilen şekle dönüştürmenin yolunu açmıştır.
Tarih boyunca toplumların hikâyesi “Nasıl?” ve “Niçin?” soruları ekseninde ilerlemiştir. Değişik dönemlerde farklı isim ve iddialarla ortaya çıkan ideolojiler, hakîkatin inkârı için tahrif kuluçkası olmuştur. Mutlak hakîkat ile bağların kopması keyfîliği beslemiş ve bundan en fazla teolojik söylemler zarar görmüştür. İslâm açısından ise yara alan Müslüman kimlik olmuştur. Keyfîliğin kendisi anlamsızlık iken, aynı zamanda anlamsızlıktan beslenmekle de mâlûldür. Bu yönüyle keyfîlik, hevâ-hevesi ilâh edinmenin sebebidir. Yani keyfîlik, her durumda hakîkatten uzaklaştıran bir illettir. Tarih okumalarının bu eksende ilerlemesinin nasıl bir sonuç doğuracağı ise izahtan varestedir.
Tövbe bir özgürlük manifestosudur.
İçsel bir bildiridir. Kişinin kendi iç aleminde kendisine verdiği bir manifestodur. Günah yüklerinden, hataların ağırlığından özgürleşmenin bildirisidir.
Tövbe, bir şeyden geri dönmek, dönüş yapmak, yönelmek demektir. Hatalardan, günahlardan dönerek Allah’a yönelişin eylemsel bir ifadesidir.
Tövbe, kişinin kendisini değerlendirme eylemidir. Tövbe, söylem ve eylemlerin objektif bir şekilde değerlendirilebilmesidir. Öyle ki kişinin kendisiyle karşılaşması ve kendisinin tüm yanlışlarını ortaya koyarak doğruya yönelebilme cesaretidir.
‘Ölüm fikri’ ile ‘dünyevîleşme’ arasında doğrudan bir ilişki vardır. Dünyevîleşme, ölümü unutmanın, ahiret yokmuş gibi yaşamanın diğer adıdır. Dünyevîleşme zilletinden kurtulmanın önemli bir imkânı, ölüm üzerine tefekkür etmektir.
Mahremiyet Algısının Dönüşümü ve Mimariye Etkisi
Mahremiyet, kişinin kendini güvende ve huzurlu hissetmesi ve toplumun refahının sağlanması için Allah’ın kulları yararına belirlediği yaşama dair sınırlardır. Kişinin sosyo-kültürel yaşantısının da şekillendirdiği mahremiyet sınırları, insanın kendiyle olabilme, kendi olabilme alanını tanımlar. Mahremiyet olgusu, toplumların birbirleriyle etkileşimi ve bu etkileşimin teknolojik gelişmeler ile hızlanması sonucu insanların zihninde zamanla değişime uğramış ve bu değişim hayatın birçok alanına yansımıştır. İnsanların barınma ihtiyacıyla beliren mimari mekânlar da mahremiyet algısının değişiminden nasibini almıştır.
Barınma ihtiyacı, insanlığın ilk oluşumundan itibaren bir gereklilik olarak görülmekle birlikte zamanla değişen ve gelişen toplumların barınma ihtiyacı üzerine yükledikleri anlam da değişmiş ve gelişmiştir. Toplumlardaki bu değişim, barınma ihtiyacını aşan mimari mekânları oluşturmuştur. Bu mimari mekânlar oluşurken de toplumlar kendi coğrafi, sosyal ve kültürel özelliklerine göre belli unsurlarla mahremiyetlerini sağlamış ve yaşamlarını kolaylaştırıcı etkenlerle yapıları donatmışlardır. Toplumların kültürel, fertlerin ise bireysel yaşam standartları ekseninde belirlenen etkenler, insanların mekâna dair aidiyet hislerini güçlendirmiştir. Yani mekânlar zamanla içinde bulunulan boşluk olmaktan çıkıp bizi tanımlar hâle gelmişlerdir. Boşluğu mekâna dönüştüren insanın bu davranışını gerçekleştirebilmesinde; bir mekânın oluşumu için önemli olan coğrafi, iklimsel ve teknik konuların yanında mahremiyet algısı da büyük ölçüde etkili olmuştur.
Bununla birlikte teknolojinin gelişmesi ve insanlar arasındaki bağların ve iletişimin akışkan hâle gelmesi ile toplumlar kendi benliklerini yitirip yerine kendilerine yabancı ve her yandan yamalı olduğu belli olan bir kültürü benimseye çalışmaktadırlar. Bu kültürel yamaların benimsenmeye çalışılması da toplumların mahremiyet algısını, kendi sosyo-kültürel özelliklerine uyma/ma/sı bağlamında önemli ölçüde zedelemiştir. Değişen mahremiyet algısıyla birlikte insanların mekânlarda sergiledikleri davranışlar ve mahremiyet ihtiyaçları da farklılaşmış ve bunların yansıması olarak mimaride talep edilen mekân mahremiyeti de olması gerekenden uzaklaşmıştır.
İnsanların artık bulundukları mekânlarda mahremiyet sınırı olarak algıladıkları sınırlar değişmiş, belki de önemsizleşmiştir. Çünkü artık kişinin kendini, bile-isteye her türlü sosyal medya aracıyla gösterdiği göz önüne alındığında mahremiyetin mekânla sağlanması onun için gereklilik olmaktan çıkmış demektir. Bu mekânlardan daha mahrem olarak kabul ettiğimiz ve Allah’ın, gizliliğinin ve korunmasının önemli olduğunu belirttiği evlerimizden bahsedecek olursak; insanların mahremiyet sınırlarının belirsizleşmesini burada da görmek mümkündür. İnsanı dış dünyanın kalabalığından, gürültüsünden, tehlikesinden koruma amacı taşıyan evlerin şimdilerde bu amaca ne kadar hizmet ettiğini düşünmek gerek! Çünkü evin kişiyi kalabalıktan koruması için evinde yalnız, ailesi ya da yakınlarıyla olması gerekirken; sosyal medya araçları, televizyon programları, dizi ve filmler ile sokaktaki kalabalık, evlere taşınmaktadır. Evlerin duvarlarının kişiyi sokağın gürültüsünden koruması gerekirken modern mimari ve teknolojik gelişmelerle birlikte malzeme kalitesinde gelinen son nokta(!) ile duvarlar incelmiş ve bırakın dışarıdaki gürültüyü izole etmeyi, yan dairedeki konuşmaları bile duyulabilir kılmıştır. Tabiî ki bu çift yönlü bir ihlâli getirmiş, yan dairedeki başkalarının mahremi, kişinin evine taşınırken kendi evinde rahatça gülmesi, konuşması hassasiyet sahibi biri için zor hâle gelmiştir. Hassasiyet sahibi diye belirttiğimiz kavram ile tabiî ki Allah’ın koyduğu sınırlara riayet eden kişi kastedilmektedir. Bunun yanında evlerimiz akıllı(!) sistemlerin de aracılığıyla belki hâlâ bizleri sokağın tehlikesinden koruyabilecektir ancak evlerimize çoktan girmiş ve krallığını ilan etmiş olan teknolojinin güzelliklerinin(!) tehlikesinden nasıl koruyacağı akıllarda soru işareti olarak bir köşede bulunmaktadır. Bulunmakta mıdır gerçekten?! Yani kapımıza kilit vurarak mahremiyeti koruyamadığımız bir dönemden geçtiğimizi fark edebiliyor muyuz? Kilitlerin artık kapılarda değil; televizyonla başlayıp sosyal medya olarak hayatımıza giren gelişmelerin(!) kirlettiği zihinlerimizde olduğundan haberdar mıyız?
Teknolojiye olan bağımlılığımız, diğer tüm ilkelerimizin eriyip gittiğini bize hissettirmemek için adeta bir koro icra etmektedir zihnimizde. Ayrıca korolar sadece zihnimizde değil, her yerdeler. Bir köşede tüketim bağımlılığının korosu, bir köşede daha çok kazanma hırsının korosu, bir köşede üstünlük korosu… Oysa belki de insan kendi içine dönüp baktığında bu korolardan hangisini duymak ya da duymamak istediğini fark edecek ama koroların sesleri o kadar yüksek ki insanın kendi sesini duymaya mecali yok. Sistemlerin asıl amacı da o iç sesi duyurmamak değil mi zaten? Bu kadar reklam, bu kadar çalışma, yapılan bu kadar plan, hepsi, insanın iç sesini bastırma telaşı ve gayesi peşinde değil mi? Koroların arka planındaysa insanın geçip giden hayatında, kazanıyorum derken kaybettiklerinin yerini doldurma illüzyonu yatmaktadır. Sadece illüzyonunu yapabiliyorlar çünkü kaybedilen değerlerin ve ilkelerin yerinin maddeyle doldurulabilmesi mümkün değil. Zaten sistemler de insanın içinde açılan bu boşlukları doldurma çabasında değiller. Kişinin, içindeki boşlukları fark etmemesi ya da fark edecek zamanının, düşünecek taze zihninin olmaması onlar için kâfi. Yalnız bu uyuşmuşluğumuz yeni değil, uzun süredir toplum, üzerine ölü toprağı serpilmiş vaziyette. Ancak bu vaziyetten herkes memnun olacak ki gözler ısrarla kapalı tutuluyor, zihinler düşünmek yerine daha çok tüketmenin yollarını arıyor. Tükettiklerimiz ise sadece maddeler değil; bizi biz yapan ilkelerimiz, inançlarımız ve benliklerimizi de tüketiyoruz.
İnsan daha özgür, daha güçlü olma yolunda kendisinin seçtiğini sandığı yolun kuklası hatta maddesi olduğunun farkında bile değil belki de. Toplumun gözünde daha özgür, daha güçlü, daha saygın, daha popüler olabilme çabası içinde onu “kendisi” yapan her türlü değer yargısını yok sayıyor, kendini adeta topluma sunulmuş bir meta hâline getiriyor. Bunu da en çok, mahremini gözler önüne sererek yapıyor. Toplumda bu şekilde var olabilmenin sancısını çekerek her gün biraz daha kendini başkalarına malzeme ediyor. İnsandaki bu görülme arzusu neyin eksikliğinin sonucunda oluştu? İnsanî ilişkileri bitiren telefonlar mı oluşturdu bu arzuyu? Yoksa kapitalizmin, elle tutamadığımız, adeta bizim içimizden geldiği izlenimini veren bir tüketme isteğiyle birlikte görünür olma yarışı mı başladı? Bu var olabilme sancısına şüphesiz ki yukarıda bahsettiğimiz insanın benliğini oluşturan değerleri yok edilirken içinde açılan boşluklar sebep oluyor. Peki, evleri, bedenleri, düşünceleri bu kadar görünür kılmanın bize faydasından söz edebilir miyiz? Allah’ın bizden istediğinin tersine olan şeyde nasıl bir hayr aranabilir! Elbette hayr olmayacaktır ya da zararı hayrından fazla olacaktır. Allah’ın Nûr suresinde dikkat çektiği evlerin mahremiyetiyle ilgili: Siz ey imana erişenler! Kendi evlerinizden başka evlere sakinlerinden izin almadan, onlara selâm vermeden girmeyin. Eğer [karşılıklı haklarınızı] dikkate alacak olursanız bu (öğüt) sizin kendi iyiliğiniz içindir. (Nûr, 24:27) ayetine şu anki toplumda ne kadar riayet edildiğini düşünmek gerek. Ayetten anlaşılması gereken sadece kapının önüne kadar gelip içeri girmek için izin istemek olmamalıdır. İnsan, kendi elleriyle umuma açtığı hanesini Allah’ın istediği gibi koruyup gözetebiliyor, düşmana karşı sığınak edinebiliyor, Allah’ın mescitleri kılabiliyor mu?
Mahremiyet, Allah’ın koyduğu kanunlara göre belirlediği sınırlardır. Ancak Allah’a inanmayan ya da koyduğu kanunları önemsemeyen kişi için mahremiyetin bir sınırı, tanımı olabilir mi? Muhtemeldir ki bir tanımı varsa da zamana, ortama, şartlara göre değişecektir. Nitekim günümüzde bunu görmek gayet kolay. Hayatında Allah’ın koyduğu sınırlara yer olmayan kişi, sosyal medyada kendini ve aile içi yaşantısını ifşa etmekte; başka insanların mahremlerini TV programları, diziler ve filmler ile kendi mahrem alanına sokmakta bir beis görmemektedir. Hatta bunun normal olduğuna o kadar inanmıştır ki yaptığı şeyin mahremiyeti ihlâl ettiğinin farkında bile değildir. Çünkü zihinler, fıtratın çağrılarına kapatılmış, entelektüel ve ekonomik anlamda gelişme çabasıyla, mahremiyeti her anlamda yok sayan teknolojinin sağladığı güzellikler(!) ile kirletilmiştir. Başkasının mahrem yaşantısı gelip evlerin içinde kol gezerken evlerin mahremiyetinden söz edilebilir mi? Evlerin mahremiyeti de kapanmayan perdeler, indirilmeyen storlar ve ceplerde taşınıp her ânın binlerle belki milyonlarla paylaşıldığı, akıllı telefonlarla çekilmiş fotoğraflar sayesinde kaybedilmiştir.
Peki, bu değerler bizden birer parçayken, neden bu kadar kolay vazgeçilebilir hâle gelmektedir? Bizlere sunulan ve daha geniş, daha modern denilen evler ve onları sergileme arzusu, kendi aile içi mahremlerimizden daha mı kıymetli? Bizi biz yapan değerlerden kurtulup herkesin tekdüzeleştiği, hissizleştiği, otomatikleştiği bir toplum, daha mı tercih edilesi?
İnsanlar teknolojinin ilerlemesiyle mahremiyet alanının belirsizleştiğini öne sürüyorlar. Ancak belirsizleşen mahremiyet sınırları değil; insanların yaşam çizgilerini şekillendiren, kişiliklerini ortaya koyan ilkelerdir. İnsanlar bu durumun, teknolojinin hayatlarına getirdiği gelişimle beraber onlarda oluşturduğu ilerleme olduğunu zannetseler de bu, sosyal yaşamda daha çok ilkesizleşme olarak kendini gösteriyor. Bu ilkesizleşme ise insanın olduğu her alanda kendini hissettiriyor ve toplumu günden güne ifsad ediyor. Ne acı ki insan bunu, mahremini ulu orta sergileyerek, Allah’ın âyetlerini ve Resûlü’nün sözlerini yok sayarak kendi kendine yapıyor ve yine kendinden olan nesli bozuyor.
Teknolojinin getirdiği yenilikleri kabul etmemek mümkün değil tabiî ki. Dünyayı nasıl değiştirdiğini de. Ancak dünya bu denli değişirken aynı zamanda ilkelerimiz de değişmeli mi? Gerçekten teknoloji mi bunu gerekli kılıyor yoksa teknolojinin yönetimini tekeline alanlar, insanı daha kolay yönetilebilir hâle getirmek için seçenek(!) olarak sundukları “zorunluluklarla” ilkelerin değişimine insanları boyun eğmek zorunda bırakanlar mı? Aynı seçenekleri(!) evlerimiz konusunda da yaşadığımızı söyleyebiliriz. Binbir emekle aldığımız ve ne büyük umutlarla düşlediğimiz evlerimiz, içinde yaşamaya başladığımızda; bizi bahsettiğimiz ilkelerimizden uzaklaştıran ana elemanlardan oluyorlar. Allah’ın bize emrettiği mesken dokunulmazlığını, biz kendi ellerimizle başkaları tarafından dokunulabilir hatta üzerinde uzunca konuşulabilir hâle getiriyoruz. Batı’nın bize sunduğu modern, teknolojik, lüks, konforlu evlerimizi sergileme arzusunun bize ve mahremimize getireceği zararı düşünmüyor, düşünmek istemiyoruz. Ancak unutulmamalı ki; Allah’ın Binasını Allah korkusu ve rızası üzerine kuran kimse mi hayırlıdır, yoksa yapısını yıkılacak bir yarın kenarına kurup, onunla beraber kendisi de çöküp cehennem ateşine giden kimse mi? Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez. Yaptıkları bina, (ölüp de) kalpleri parçalanıncaya kadar yüreklerine devamlı olarak bir kuşku (sebebi) olacaktır. Allah çok iyi bilendir, hikmet sahibidir. (Tevbe, 9:109-110) âyetlerinde bahsettiği gibi bu evler sadece içlerde bir huzursuzluk kaynağı olmaktan başka bir işe yaramayacaktır.
İnsanın gözü elbette ki güzeli ister. Bu, evlerimiz için de geçerlidir. Herkes evinin güzel, konforlu, işlevsel olmasını ister. Zaten bunda bir beis de yoktur. Ancak dikkat edilmesi gereken nokta şudur ki; insan, evini güzelleştirirken bunu insanlardan daha çok beğeni toplama amacıyla yapmakta ve bu güzelleştirdiği(!) evini de ulu-orta sergilemektedir. İşte insanlar bu noktada evlerini, Allah’ın mescitleri kılmaktan uzaklaşmaktadır. Başkalarının mahremi evlerin içine girdiği gibi kişinin mahreminin de başka evlere girmemesi için teknolojiyi ve sosyal medyayı kullanırken, mahremiyeti sağlamak amacıyla Müslümanlar olarak daha çok çaba sarf etmeliyiz. Zira bu, teknolojinin hayatlarımıza getirdiği kolaylıkların da Allah yolunda kullanılması gerektiği bilinciyle hayata aksettirebileceğimiz bir durumdur.
Bilinç dışı bir kullanımın bize fayda değil zarar, ilerleme değil gerileme getireceğini fark etmeliyiz. Evlerimizi sergilenecek bir meta olmaktan uzak tutup onları asıl amacı olan mahremiyet hizmetini sağlayabilir hâle getirmeliyiz.
Muhakkak ki Allah’ın sarayları, Batı’nın bize sunduğu modern olarak adlandırılan evlerden de sanal dünyada yapılan gösterişten de daha hayırlıdır: “Buna karşılık, Rablerine karşı sorumluluklarının bilincinde olanlar, [öteki dünyada] üst üste bina edilmiş altından ırmaklar akan yüksek köşklere sahip olacaklardır: [Bu,] Allah’ın vaadi[dir]; [ve] Allah vaadinden asla dönmez.” (Zümer, 39:20)
İlgili Yazılar
Garibal Enfeksiyonlar-2
Peki, hakikat nerededir? Ben de mi yoksa benden bağımsız olarak benim dışımda mıdır? Hakikat zaten var mıdır yoksa hakikati ben mi oluşturmalıyım? Bilgiye ulaşmadaki gayem nedir? Hangi metotlarla bilgiye ulaşabilirim?
Küresel Panoptikon Egemen Güçlerin Yenidünya Düzenidir
İnsanların özgürlük beklentileri hiçbir dönemde bu kadar çok olmamıştır. Tarihe bakıldığında insanoğlunun kimi dönemlerde özgürce yaşadığı kimi dönemlerde özgürlüğünü bir güç sahibine devrettiği, görece daha sınırlandırılmış bir şekilde hayatına devam ettiği görülecektir. Tarih boyunca kitle yönetimi devletlerin önceliği olmuştur hep. Gerek hapishanelerin doğuşu ve gerekse akıl hastanelerinin kuruluşu hatta düzenli eğitim kurumlarının ortaya çıkışı bir yandan başıbozukluğu ve kaosu önlemişken diğer yandan da toplumu sınırlamış, bireylerin tek tipleşmesinin ve onları istenilen şekle dönüştürmenin yolunu açmıştır.
İslâm’ın İnsanlığa Vâdettikleri III / Medeniyetler Karşılaşması ve Müslümanlar
Tarih boyunca toplumların hikâyesi “Nasıl?” ve “Niçin?” soruları ekseninde ilerlemiştir. Değişik dönemlerde farklı isim ve iddialarla ortaya çıkan ideolojiler, hakîkatin inkârı için tahrif kuluçkası olmuştur. Mutlak hakîkat ile bağların kopması keyfîliği beslemiş ve bundan en fazla teolojik söylemler zarar görmüştür. İslâm açısından ise yara alan Müslüman kimlik olmuştur. Keyfîliğin kendisi anlamsızlık iken, aynı zamanda anlamsızlıktan beslenmekle de mâlûldür. Bu yönüyle keyfîlik, hevâ-hevesi ilâh edinmenin sebebidir. Yani keyfîlik, her durumda hakîkatten uzaklaştıran bir illettir. Tarih okumalarının bu eksende ilerlemesinin nasıl bir sonuç doğuracağı ise izahtan varestedir.
Özgürlük Manifestosu
Tövbe bir özgürlük manifestosudur.
İçsel bir bildiridir. Kişinin kendi iç aleminde kendisine verdiği bir manifestodur. Günah yüklerinden, hataların ağırlığından özgürleşmenin bildirisidir.
Tövbe, bir şeyden geri dönmek, dönüş yapmak, yönelmek demektir. Hatalardan, günahlardan dönerek Allah’a yönelişin eylemsel bir ifadesidir.
Tövbe, kişinin kendisini değerlendirme eylemidir. Tövbe, söylem ve eylemlerin objektif bir şekilde değerlendirilebilmesidir. Öyle ki kişinin kendisiyle karşılaşması ve kendisinin tüm yanlışlarını ortaya koyarak doğruya yönelebilme cesaretidir.
Ölüm Üzerine Tefekkür
‘Ölüm fikri’ ile ‘dünyevîleşme’ arasında doğrudan bir ilişki vardır. Dünyevîleşme, ölümü unutmanın, ahiret yokmuş gibi yaşamanın diğer adıdır. Dünyevîleşme zilletinden kurtulmanın önemli bir imkânı, ölüm üzerine tefekkür etmektir.