İnsan, tabiatı gereği toplumsal bir varlıktır. Yani insan, hayatını devam ettirebilmek için hem maddi açıdan hem de manevi açıdan başka insanlara ihtiyaç duyar ki bu da onun insan olmasından neşet eder. Aslında insan, sosyal olduğu kadar bireysel ihtiyaçlara da sahiptir. Kitab-ı Kerim’in bize öğrettiği de hesabın bireysel görüleceği ancak hayatın ve dinin müşterek yaşanabileceğidir. İnsan, başka insanları görmek istediği kadar aynı zamanda onlardan kaçmak da ister ama sonunda başka insanlara olan ihtiyacı insanlık tarihinin tarihsel sürecinde çok önemli gelişmelere de neden olmuştur. Ve insanın içerisinde bulunduğu mekâna göre de bu sosyal ve bireysel ihtiyaçlar farklılık kazanır zira insan mekândan bağımsız değildir, ondan etkilenir ve onu etkiler de aynı zamanda. İnsan, köyde ve şehirde farklı bireysel ve toplumsal ihtiyaçlara sahip olduğu için köye has ve şehre has farklı insan tiplerinden bahsedebiliriz.
Öncelikle kullanacağımız tanımlamalar, şu anda köy denince ve şehir denince veya köylü yahut şehirli denince ifade ettiğimiz şeyle birebir uyuşmayabilir. Bunun da temel sebebi şehirleşme olgusunun sosyal bilimlerin tarif ettiği kalıplara birebir uymak zorunda olamaması ile birlikte modernleşmeyi ithal ve ikameci bir biçimde yaşayan toplumlar için yine bu tarifin birebir tatbikinin mümkün olmamasıdır. Aynı zamanda sosyal/siyasal bilimler içerisinde de “kent”in tanımı üzerinde bir mutabakat olmadığını söylemeliyiz. Genellikle nüfus üzerinden tanımlanan kent mefhumu için sabit bir nüfus rakamını da kabul edemiyoruz. Çoğunlukla seküler ve Weberyen tanımlardan etkilenen tespitlerden de faydalanacağımız mevcut tanımlara göre şehirli, köylü ve kasabalı üzerinden yapılacak bir tasnifin yeterli olmayacağı ortadadır. Dolayısıyla mevcut tanımlardan ve öznel gözlemlerden faydalanarak şehirli, köylü ve şehirde dinin yorumu ile köyde dinin yorumu için ayrımlar yapmaya çalışacağız. Şehir ve kent kavramları arasında nasıl bir ayrım var diye bakarsak şayet, Asım Gültekin’e göre bu iki kelime aynı anlama gelmekle birlikte şehir kelimesi Arapçada medeniyet (Medine) kavramına taalluk ettiği için kente nispetle tercihe şayan olmuştur. Ayrıca Lütfi Bergen gibi bazı yorumculara göre ise de kenti şehirden negatif ayrıştırmalıyız. Kelime olarak aynı anlama gelse de aynı işlevi görmeyen iki kelime olarak şehir ve kentten şehri ideal olan kenti ise bozulmuş olan olarak kabul edebiliriz. Kenti şehrin daha modern, betonlaşmış, kontrolsüz büyümüş ve doğadan bağını daha rijit biçimde koparmış bir yeni şehir formu olarak kabul etmemiz mümkün sanırım. Ayrıca kasaba ise şehir ile köy arasında ara bir form olarak değerlendirilebilir. Modernleşemeyen/kentleşemeyen toplumların köyden koptuğu ama şehirlileşmediği için kasaba halinde bulunduğu söylenebilir. Mekânsal faaliyet alanı şehirli ama zihni faaliyet alanı köylü olarak tanımlayabileceğimiz insanlar için ise Murat Belge yarı köylülük kavramını kullanıyor. Fakat dediğimiz gibi bütün bu tasnifler yeterli ve tam anlamıyla isabetli olmayıp konuyu anlamamıza yardımcı olması için kullanılmaktadır.
Modernleşme ve sanayileşme sürecinin en görünür etkilerinden/getirilerinden biri de şehirleşmedir. Köyün, kırın veya kasabanın şehirleşmesi yahut köylünün, kasabalının şehre göç etmesi ile yüzleşilen bir olgu şehirleşme. Modernite ile birlikte şehirleşmenin mekânsal olarak gerçekleşmesinden sonra zihinsel şehirlileşme bunun devamında hep eksik, sancılı ve çarpık olmuştur. Modern ulus-devlet yaratımının da önemli sacayaklarından biri olan şehirleşme, özellikle geç ve Batı dışı modernleşen devletler-toplumlar için büyük bir toplumsal gerilim, kamusal kargaşa, kültürel çatışma, mimari uyumsuzluklar ve mekânsal düzensizliklere neden olmuştur. Batı’nın kendisinde bile ulus-devlet yaratımının kentleşme problemleri çok ciddi boyutlara varmıştır. Bunun için Eugen Weber’in Köylülerden Fransızlara kitabının incelenmesini şiddetle tavsiye ederiz. Fransa kırsalının nasıl zorlu bir şekilde şehirleştiğini ve köylülerinin ise nasıl trajik bir şekilde şehirlileştiğini ayrıntılı bir araştırma ile aktaran Weber, yok olan kültürlerin, şarkıların, bilmecelerin, dillerin, üretim biçimlerinin vs üzücü serencamını gözler önüne serer. Kitaptan şu sonucu çıkarabiliriz; her toplumun kendine has bir modernleşme tecrübesi oluyor fakat farklılıklara rağmen birçok ortak yön de mevcut. Eugen Weber’in aktardıklarına bakılırsa Batı’nın kendisinde bile bizimkinden hiç de farksız olmayan dönüşüm sancıları yaşanmıştır. Sözgelimi ulus yaratımı için feda edilen geleneklerin ve yaşam biçimlerinin dramı açısından Fransa ve Türkiye birçok ortak noktaya sahiptir. Müesses nizamın şehirleştirme ve şehirlileştirme usulleri birbirinin kopyası iki ülkeden bahsedebiliriz.
Sanayileşme ve kentleşmenin getirilerinin yanında yok ettiği ve yozlaştırdığı maddi ve manevi değerler, bahsettiğimiz toplumsal gerilim ve kültürel kavgayı var eden ana etmendir. Bazen şehir size gelerek sizi dönüştürür, bazen de siz şehre giderek şehirlileşmeye başlarsınız. Fransız İhtilali’nin sembol isimlerinden Maximilien Robespierre’e göre toplulukları harekete geçiren şey yoksulluk değildi; yoksunluk duygusuydu. Şehirden köye göçün en önemli nedenlerinden biri de bizce bu yoksunluk duygusu/hissidir. Şehrin şehveti ve ihtiyaç duyulan imkânları köydeki insanları ayartmak için çok güçlü bir etkiye sahiptir. Alman Sosyolog George Simmel’e göre kapitalizmin ruhu çocuk merakı gibidir, her şeyi merak eder ve kurcalar. Bir anlamda kapitalist şehrin yani kentin ışıltılı dünyasını da bir çocuğun merakını celbeden bir renkli televizyon gibi düşünebiliriz. Köy insanı bir çocuğun merakı ile bu yeni mekânı, kenti merak eder. Kapitalizm onu kendine çeker âdeta. Şehrin şehvetinin neden olduğu yoksunluk duygusu da kır–kent geriliminde önemli bir yere sahiptir. Bazen ise şehre göç kaçınılmaz olur; işsizlik, eğitim ve sağlık hizmetlerinin yokluğu gibi durumlar göçü zorunlu kılmaya başlar. Tabiî bir de kentsel dönüşüm diye bir paradoks var ama buna burada girmemiz mümkün değil. Kentlileşmemiş kitleleri zorla kentlileştirme ve şehri eskisinden daha düzensiz hale getirme işlevi gören kentsel dönüşüm belası başlı başına incelenmesi gereken bir husustur kanımızca. İşte şehirde yaşayan ile orda yaşamamış olan arasındaki kültürel ve maddi sermaye birikimi farkları böylece karşı karşıya gelmeye başlar.
City/kent, civil/sivil, civility/nezaket, civilization/medeniyet Batı dillerinde aynı kökten gelen kelimeler/kavramlar olarak modern düşüncenin şehre olan bakışı hakkında birçok ipucu vermektedir. Bu Batılı terminolojiden de anlayacağımız gibi şehir; vatandaşlığı, dili, dini, kültürü, sanatı, nezaketi, ulusu, zarafeti, felsefeyi, bilimi ve medeniyeti vs. yaratan yerin adıdır. Batı’da şehre yüklenen bu anlamı birebir Doğu’ya tatbik etmemiz imkânsızdır. Zira şehrin ürettiği iddia edilen şeylerin tamamını kabul etmek zorunda bile değiliz. Ancak ana fikir olarak şehrin köye nispetle nereye denk düştüğünü görmemiz açısından bu terminolojik harita önemlidir. Bu haritadan yola çıkarak şunu söyleyebiliriz ki şehri köyden ayıran en büyük özellikler toplumsal/metafizik ve mekânsal/fiziki farklılıklardır. Mekânsal/fiziki farklar zihni farklılıkları var eden ana etmen olmakla birlikte bunu diyalektik düşünebiliriz. Yani zihniyeti inşa eden mekân daha sonra aynı zihniyet tarafından yeniden inşa edilir. Mekânsal/fiziki farklılıkların verili olduğunu biliyoruz peki, zihinsel farkı oluşturan sosyal, psikolojik, siyasi, ekonomik yapı nasıl oluşuyor? Kanaatimizce şehir ve köyün farkını ortaya koyan en isabetli tespitin; şehir insanının genel olarak hayatını diğer insanlara karşı mücadele ederek kazandığı/yaşadığı ancak köydeki çabanın ise doğaya karşı olduğu tespitidir. Bu tespite göre köydeki sosyal hayat çok sınırlı ve belirlenmiş kalıplar üzerinden gerçekleşmektedir. Hayat dinamikleri çok kısıtlı belirlenimler dâhilinde çalışır. Tüketecek kadar üretim faaliyeti yapılır, “iş bölümü” ve “artı değer” gibi kapitalist-modern dünyayı yaratan dinamiklere yer olmadığı gibi sanat ve bilim gibi değerleri var edecek “boş zaman” da yoktur. “Dil”in gelişmesi için yeterli etkileşim oluşmaz. Yerleşik yerel dil kümülatif bir gelişim gösterecek alan da bulamaz. Zaten sonrasında modern devletin misyonlarından dil birliği çabası yerel dilleri yok edip referans aldığı dili geliştirir dolayısıyla köydeki dil, gelişmek bir yana artık yok olmaya ve tamamen dönüşmeye mecbur kalır. D. Cündioğlu’nun dediği gibi Köylü toprağı için mücadele eder, şehirli ise yaşamı için mücadele eder. Köyden şehre geçersek dinamikler çok farklı işlemeye başlar. Şehirde köyden farklı olarak üretimin muhtevası değişir ve çeşitlenir. Şehirde insan, doğa ile uyumu aramaz; onu alt etmeye, aşmaya çalışır. Bu çaba birçok kötü sonucu doğurduğu gibi maddi ve hatta manevi gelişmeyi de beraberinde getirir. Şehir hayatının doğa ile olan çatışmasının sonuçları burada değerlendiremeyeceğimiz kadar uzun bir konu fakat şunu söylemek gerekir sanırım; insanın doğaya karşı olması veya ona boyun eğmesinden ziyade onunla uyumlu ama onu doğru kullanacak şekilde olmalıdır. Şehirde adeta insan insanın kurdu ve geliştiricisi olup sosyal yönünü hep aktif tutmaya zorlanır. Toplumsal ilişkilerdeki zenginlik insan üzerinde birçok nevrotik etki yaratsa da genellikle onun sosyal yönünü açığa çıkarıp, güçlendirir. Köyü tarif edecek en önemli kavramlardan biri de bir düzen içerisinde ve kurallar dâhilinde işleyen hayat dinamiğine sahip olmasıdır. Ancak bu düzen ve kurallar kadimdir ve insan dışı faktörlerden neşet etmiştir. Şehrin de kendine has bir düzeni ve insan eli ile oluşturulmuş kuralları vardır. Aslında şehirde düzen ve kaos birlikte yürür diyebiliriz. Köyün durağanlığı ve belirlenimli akışı şehirde kendisini dinamizme ve öngörülemezliğe bırakır. Devamlı tanıdık yüzler şehirde her defasında yeni yüzlere tahvil olur. Statik ve tekdüze ilişkiler dinamik ve belirsiz ilişkilere dönüşür. Şehri cazip kılan yönlerinden biri de bu belirsizlikler ve sürprizlerle dolu heyecanlı hayat akışıdır. Aynı zamanda şehri, kendisinden kaçınılan ve yorucu/bıktırıcı kılan özelliği olarak hareketli akışı onu cazip de kılıyor. İnsanın merakını ve hareket isteğini tatmin eden bu hareketli hayat, köy tekdüzeliğinden daha çok seçenekler üreten ve rasyonel tarafı ağır basan bir yapıdadır. Şehrin güçlü bir diyalektik yapısı vardır: belirsizlikler hâkimdir ama öngörülebilirlik esastır, her şey bir düzen içindedir ama düzensizlik de düzen kadar belirgindir, tüketim şehir hayatının en önemli dinamiklerindendir ama tarımsal üretimde dışa bağlıdır, daha iyi bir hayat vaat eder ama betonlaşmış mekânlar inşa eder, aklı iğdiş eden bir hareketliliği vardır ama rasyonel düşünce de ancak burada var olabilir. Sanırım şehir ile alâkalı daha iyinin ihtimalini var eden yer desek yanlış olmaz. Hep daha iyiyi vaat etmesine rağmen daha kötüyü de sunabilir fakat daha iyiye ulaşma arzusu hep galip geldiği için kara delik misali kendine çeken bir yapıya sahip.
Köyde ve şehirde dinin yaşanması nasıl farklılıklar gösterir diye bakacak olursak Max Weber’e göre köylünün maneviyatı daha itaatkâr ve görünen üzerine kuruludur. Çünkü ekinini eker, iyi ürün için dua eder, sonra ekini biçer ve sonra şükreder.
Sınırlı bir üretim biçimine tâbi bir topluluğu ifade eden bu köylü tanımına göre köylü; yediği ekmeği verenin toprak aracılığıyla yaratıcı olduğunu bilir. Bir yaratıcıya inanmasa bile doğa ile olan yakın ilişkisi onu doğaya karşı saygılı ve minnettar kılar. Ama ektiğini biçemeyince de isyan etmesi bir o kadar kolay olabilir aslında. Gördüğü kadarına iman ettiği için görmediği her şeyi Tanrısal bir güce bağlar. Sırf kendisi bilmiyor diye kimsenin bilemeyeceğini ve işin içinde yüce bir hikmet olduğunu düşünür kolaylıkla. Kısa vadeli düşünüp hesap eder, bundan dolayı da kurnaz olarak addedilir. Aslında küçük hesaplardan ötesini düşünemez ve kurnazlığı da bu minvalde küçük ölçekli olur. Şehirdeki insana gelecek olursak, ihtiyacı olanı üretmek yerine satın aldığı için doğa ile ilişkisi çok sınırlı ve yaratıcıya minneti çok daha azdır. Yaşadığı hayat insan eliyle yapılmış kanunlar ve maddi yapılardan ibaret olduğu için esas var edenin yaratıcı olduğu gerçeği ile arasında perde olan bir hayattır. Şehirli, köylünün aksine her şeyin bilenebileceğini hatta her şeyi bilmek zorunda olduğunu düşünür. Kısaca köydeki insan yaratıcının doğrudan yarattığı maddi dünya ile muhatap iken şehirdeki insan yaratıcının yarattığı insanın elinden çıkan maddi dünya ile muhataptır. Bu aradaki dolayım şehir insanının yaratıcıya ulaşmasında bir engel olmasa da bir zorluktur kanımca. İşte bu zorluğu aşanların inancı daha güçlü olabilmektedir. Aslında köydeki insanın görünürde daha dindar olması ama inanç problemlerine karşı yabancılığından dolayı daha kolay zafiyet göstermesi de bununla alâkalıdır.
Marx’ın, komünist devrimden en büyük beklentilerinden biri de yeterince boş vakte sahip olmayan fabrika işçilerinin özgürleşmesidir. Kapitalizmin ilk dönemlerinde kapitalizme yönelik en büyük eleştirilerden biri de boş zaman hakkını işçilere tanımamasıydı.
Boş zaman ve iş bölümü o kadar önemlidir ki felsefe ve sanatı var eden en önemli kaynak olmuştur. Klasik çağ filozofları ve eski dönem sanatçılarının burjuva ve aristokratlardan yani boş zamana sahip ve maddi kaygısı olmayan insanlardan olması tesadüf değildir. Maddi kaygılar içinde boğuşan biri ile maddi hiçbir kaygısı olmayan hatta aylakça ortalıkta gezen birinin düşündüğü şeyler ve zihin yapısı takdir edersiniz ki aynı olmaz. Birincisi hayatta kalmayı öncelerken diğeri daha iyi yaşamayı amaçlar. Köy ve şehri birbirinden ayıran en önemli özelliklerden biri de aradaki boş zaman ve iş bölümü farkıdır. Köyde herkes her an çalışmak zorunda iken şehirde baba (zamanla de hem anne hem baba çalışarak) çocuklara eğitim ve öğretim için gerekli boş zamanı yaratan iş bölümünü işlevsel kılmışlardır. Marx’ın, tiyatroya gitmek, kitap okumak, sosyalleşmek ve kendine zaman ayırmak için mücadele etmesi gerektiğini söylediği işçiler, erken kapitalist dönemlerde şehre rağmen köyden farksız bir topyekûn ve uzun vardiyalı çalışma rejimine maruz kalmışlardı. Ancak yaşadığımız neoliberal çağda şehir boş zamanı artık daha geniş çevrelere de bir imkân olarak sunuyor. (Hoş, yarattığı boş zamanı heva ve heveslerin ayartıcı isteklerine peşkeş çekmek suretiyle zamanı öldürmeyi de icbar ediyor aynı zamanda.) Kapitalizmi var eden burjuva hareketi, aristokratların sahip olduğu boş zamana ulaşmış ve daha alt sınıflara da yayılmasına öncülük etmiştir. Çalışmak dışında kendine ayıracağı boş bir vakti olmayan köy insanı herhangi bir konuda eğitim ve öğretime dâhil olma hakkına da sahip olamaz. Bunun için kültürel sermaye köyde mümkün değildir hatta dine dair duyulan ve öğretilen dışında başka bir şey de öğrenilmez. Köydeki statik yaşam, dinin yorumlanmasını da etkiler ve sonunda tek tip, geleneksel bir din yorumu hâkim olur. Şehirde ise din de dâhil her alanda öğrenme imkânı ve zamanı bol olduğu için din daha modern, heterojen ve dinamik yorumlanmalara maruz kalır. Köyün durağan manevi havası, yeni herhangi bir fikre, ideolojiye yahut dini yoruma karşı önemli bir mukavemet olarak var olmaktadır. Yeni olan her şeyin garipsendiği hatta kötü kabul edildiği köy vasatına karşın; şehir ise yeniliği bir putmuşçasına sahiplenir. Bir tarafta tarihin tozu altında kalan yorumlar; diğer tarafta yenilik putunun yönlendirdiği yorumlar hâkim denebilir.
Ferdinand Tönnies’in tanımına göre köydeki sosyal yapı ile alakalı bireyselleşmenin çok kısıtlı olduğu ve cemaatsel bir sosyal yapı olduğunu söyleyebiliriz. Bu yoruma göre toplumsallık burada bireysellikten önde gelir ve özel hayat burada gelişmemiştir. Şehirdeki sosyal yapı ise daha yapay olan cemiyet denmeye yatkındır. Köydeki topluluk doğal olarak kendinden oluşmuş, şehirdeki ise sonradan oluşturulmuştur. Köyde dostluğun olmadığı söylenir zira köyde herkes birbirini tanır (akraba, komşu) ve tanışma, kaynaşma, yoldaşlık etme gibi dostluk bağlarını var eden durumlar mevcut değildir. Evlilikler akraba ve bir şekilde tanıdık olanlar arasında yapılır. Mirasın bölünmemesi (toprak çok önemlidir çünkü) gibi kaygıların da etkisiyle evlilik kurumu iki insanın değil de iki ailenin anlaşmasıyla gerçekleşir. Zaten Sombart da aşkın burjuva ahlâkı ile ilişkisinden bahsederken, kapitalizmi var eden en önemli unsurlardan biri olarak da aştan bahseder. Köyden şehre doğru geldikçe pratik zayıflar, teori ise güçlenir. Köylünün sınırlı zihinsel faaliyeti ve onu görünene itaat etmeye zorlayan hayat şartları, köydeki dindarlığı daha kaba, maddi ve kısa vadeli çıkara iter. Amel ettiğine iman eder, iman ettiğine amel eder, arada başka dolayımlar onu zorlamaz dolayısıyla pratik/eylem her şeydir. Din algısı çoğu zaman atalardan görülen ve duyulanlarla şekillenir. Şehre doğru bu durum çetrefilleşir zira hayatın doğal akışında olmayan yani hesapta olamayan durumlar meydana gelir. Basit olaylar karmaşıklaşır ve dinin hayattaki işlevi sorgulanmaya daha çok çeşitli sebeplerle başlar. Söz, eylemin etrafını öylesine sarar ki esas olan eylem değil de söz olmaya başlar. Felsefe ile gevezelik arasında bir teori bombardımanı eylemi rehin almaya başlar. Sosyal bilimlerin tarif ettiği köylünün din algısı ne kadar sakat ise aslında şehirlininki de o kadar sıkıntılıdır. Bunu, sosyal bilimlerin formüle edebileceği basitlikte, şehirlinin dindarı köylünün dindarından daha güçlü inanca sahiptir çünkü şehirli daha çok sınanır diye moda mod kodlayamayız elbette. Önceden belirlenmiş bir köylü ve şehirli tanımı ile bu çıkarımlara ulaşsak da bu çıkarımlar köyde ve şehirde dinin yorumları bağlamında genel bir çerçeve çizmemize yardımcı olacaktır diyebiliriz.
Ayrıca bugün hem köylü zihin kodlarına sahip hem de şehirli pratiklere sahip melez bir sosyolojiden bahsetmeden bu konuyu atlayamayız. Zira zırhlı araca binen tarikat şeyhini neyle açıklamalıyız ki? Geleneksel İslam yorumlarının köy/kır zihniyetinden kaynaklı olduğunu düşünürsek, mevcut dindar diye tasnif edilen kitlenin tamamına yakını bu anlamda melez bir sosyolojiye intibak etmektedir. Söz gelimi ne şalvardan ne de Diyanet İşleri Başkanlığı’nın fetvasından vazgeçen milyonlar için dinin köy veya şehir yorumları alabildiğine müphem ve karışıktır. Geleneksel te’villerin kökenini tanımladığımız şekildeki köy tasnifine sığdırmasak dahi bugün Türkiye’de, taşrada veya metropolde yahut ovada yaşanan din, heterojenlik bakımından ziyadesiyle doygundur. Aynı zamanda bedevi zihniyetine matufluğu da belirgindir.
Kullandığımız tanımlardan yararlanmaya çalıştık fakat bunlardan farklı sonuçlar çıkaranlar da mevcut. Türkiye özelinde düşünürsek, söz gelimi sinemada köyü ve köylüyü olumsuzlayan birçok örnek bulmak mümkün. Mevlana’ya atfedilen “Köy, aklın mezarıdır.” retoriğine uygun birçok örnekle dolu sinemamızın yanında edebiyat ve sanat alanında aynı kanının yaygınlığından bahsedebiliriz. Şükrü Erbaş’ın “Köylüleri Neden Öldürmeliyiz” şiiri, şehirli kesimin öfkesini göstermesi bakımından önemli bir örnek kanımca. Kemal Sunal filmlerini de köyü salt olumsuz bir öğe olarak gösteren filmlerden kabul edebiliriz. Ancak Yılmaz Güney gibi azınlıktaki bazı sinemacılar ise köyün zor şartlarını ve fakirliğini köyü olumlamak için kullanmaktadır. Köylü tanımı içine komple kaba, yalancı, ufak hesaplar peşinde koşan, hasetçi, kindar, cimri, gösteriş meraklısı gibi olumsuzlamaları dolduramayacağımız gibi şehirliyi de bunlardan beri kabul edemeyiz. Bütün kötülüklerin veya bütün dine dair yanlış yorumlamaların köyden neşet ettiği algısı bilimsel değil; faşizan bir yaklaşım olabilir ancak. Aslolan köyden kaynaklanan eksikliklerin şehirde giderilmesi ve şehrin avantajlarının kullanılabilmesidir, aksi halde şehirde yaşayıp şehirli bilinen ama en kötü köylü tanımından bile kötü olunabilir. Atasoy Müftüoğlu’nun dediği gibi köylülük kötü bir şey değildir ancak köylülükte diretmek oldukça kötüdür. Köyün dezavantajlarına bir kader olarak mecbur olunabilir ama bundan kurtulmamak için çaba sarf etmemek esas kötü olandır.
Son olarak post-modern diye tanımlanan günümüz dünyasının Z. Bauman’ın dediği gibi akışkan bir modernite şeklinde tezahür etmesinden mülhem bütün tanımlar, kavramlar, teoriler, ideolojiler ve neredeyse hayata dair her şey müphemleşiyor.
Dolayısıyla her şeyin birbirine girdiği ve hiçbir şeyin aslına benzemediği bir vasatta ne köylü bildiğimiz köylü ne de şehirli bildiğimiz şehirli olmaktadır. Üstüne üstlük modernite ile tanışıklığı ithal ve ikameci bir biçimde olmuş ve hâlâ daha modernite ile mücadele içerisinde olmakla birlikte onu anlamayan bir toplumda yaşadığımızı düşünürsek post-modernite ile olan münasebetimizin karmaşası tanımlanamayacak düzeyde çetrefillidir. Bütün bunları düşündüğümüzde İslam’ın, şehirli ve köylü yorumlarının yanında ne şehirli ne de köylü yahut hem şehirli hem de köylü yorumlarını da konuşmamız gerekir kanımca. Hâlihazırda öylesine pratikleri tecrübe edebiliyoruz ki Bauman’ın müphemlik teorisi bunların da yanında yine Bauman’ın kavramsallaştırmasıyla katı-modern kalır. Bir günün yirmi dört saatinde yirmi dört farklı İslam yorumuna uygun pratiklere sahip bir toplumun şehirli veya köylü bilinçaltlarını tespit etmek, sosyal bilimlerin üstesinden gelebileceğini düşündüğüm bir şey değildir. Kitab-ı Kerim’in vazettiği sahih din ile olan mesafelerimizi ne köyün katılığı ne de şehrin akışkanlığı açıklamaya yeter. Lakin mevcut durumun tespitinde şehir ve köyün kazandırdığı zihniyeti tespit etmek, yolumuzu aydınlatacağına inandığımız önemli bir köşe taşı olacaktır.
Beklemek, insan varoluşunun en temel fakat çoğu zaman en az fark edilen tecrübelerinden biridir. İnsan, yaşamı boyunca bir dizi bekleme ânının kıyısında durur: doğumu bekleyen bir anne, haber bekleyen bir âşık, kurtuluşu bekleyen bir toplum… Beklemek, görünürde zamanın akışına boyun eğmek gibi dururken, aslında insanın gelecekle, umutla ve zamanla kurduğu derin bir ilişki biçimidir.
“Ben ötekime (yekdiğerime ) karşı sorumluyum. Ben yekdiğerime dair “iyiyi” istiyorum. Her tek kişinin diğerine dair “iyiyi” istemesini arzuluyorum. Erdemli davranışlarda bulunmaktan zevk alıyorum.” Bu şekilde bir bilinç düzeyi, felsefeyi bilmenin ötesinde atölye ortamında “Felsefe yapmakla” mümkün olur. Şöyle ki atölye ortamında felsefe yapmakla, artık birtakım ödüllendirmelerle erdemleri öğretmek yerine öğrencilerin içlerindeki erdemleri kendilerinden itibaren keşfettirmeye yönelik bir sürece girilmiş bulunulmaktadır. Ödüllendirmelerle dışarıdan bir etkiyle erdemler öğretilmeye çalışılmıştır oysaki erdemler çocukların içlerindedir ve erdemler açığa çıkmayı beklemektedir.
Medeniyet kurma sorumluluğu içerisinde olan insana diğer yaratılmışlardan farklı olarak
düşünme, fıkhetme, yorum yapma ve itaat etme kabiliyeti verilmiştir. Bunun için ona
yapay zekâ gibi sabit bir program yüklenmemiş, bırakılan boşlukları ihtiyaca binaen dol-
durması istenmiştir. Bu boşlukları doldurma amelinin keyfilikten korunması için de ona bir
takım kriterler verilmiş ve naslar çerçevesinde hareket etmesi ondan istenmiştir.
Bir yere doğru gidiyoruz… Bunu tanımlamak, çözmek ve çözümlemek için sergilediğimiz tüm çabalar hep bir yetersizlik hissini ve karamsar belirleyicilerin tahakkümünü besliyor. İnsanın eksenini kaydıran etkenlerin yaşam tarzımızda, zaman algımızda, çalışma biçimimizde, toplumsal ve bireysel kimliklerimizde yarattığı kapsamlı değişimler, korkunun ve endişenin ortaya çıkardığı kabullere dönüşüyor. Nostalji ve kazanım örüntüleri ile tıkanan zihinlerin hayalle gerçek arasında gördüğü bağlantısızlığın doğurduğu ümitsizlik hâli, daha fazla parçayı bütünle eşleştirmesini ve idealize edilen yitirilmişlere ulaşma beklentilerini duygusallaştırmasını sağlıyor.
Te’vil kelimesi; tefsir etmek, yorumlamak, uzak ve gizli mânâlarını açığa çıkarmak, rüyayı tabir etmek;, sözü iyice inceleyip varacağı mânâya vardırmak, bir şeyi, amaçlanan son noktaya ulaştırmak gibi anlamları içermektedir. Rağıb el-İsfahânî te’vilin, “asla dönüş” anlamına gelen “evl” kökünden türediğini belirtmekte ve te’vili, “bir şeyi ilmen veya fiilen kendisinden kastedilen mânâya çevirmek” olarak tanımlamaktadır. İsfahânî evl’den türeyen evvel’e de açıklık getirmektedir: Temel evveldir, sonra bina gelir. Allah evveldir, hiçbir varlık Allah’a sebkat etmez. “Ben Müslimlerin/mü’minlerin ilkiyim.” sözü şu anlama gelir: İslam ve iman konusunda ben, kendisine uyulacak kişiyim. “Onu küfredenlerin ilki siz olmayın.” sözü de, kâfirlikte kendisine uyulan kişi siz olmayın, anlamında bir uyarıdır.
Köy-Şehir Gerilimine Dair Birkaç Mülahaza
İnsan, tabiatı gereği toplumsal bir varlıktır. Yani insan, hayatını devam ettirebilmek için hem maddi açıdan hem de manevi açıdan başka insanlara ihtiyaç duyar ki bu da onun insan olmasından neşet eder. Aslında insan, sosyal olduğu kadar bireysel ihtiyaçlara da sahiptir. Kitab-ı Kerim’in bize öğrettiği de hesabın bireysel görüleceği ancak hayatın ve dinin müşterek yaşanabileceğidir. İnsan, başka insanları görmek istediği kadar aynı zamanda onlardan kaçmak da ister ama sonunda başka insanlara olan ihtiyacı insanlık tarihinin tarihsel sürecinde çok önemli gelişmelere de neden olmuştur. Ve insanın içerisinde bulunduğu mekâna göre de bu sosyal ve bireysel ihtiyaçlar farklılık kazanır zira insan mekândan bağımsız değildir, ondan etkilenir ve onu etkiler de aynı zamanda. İnsan, köyde ve şehirde farklı bireysel ve toplumsal ihtiyaçlara sahip olduğu için köye has ve şehre has farklı insan tiplerinden bahsedebiliriz.
Öncelikle kullanacağımız tanımlamalar, şu anda köy denince ve şehir denince veya köylü yahut şehirli denince ifade ettiğimiz şeyle birebir uyuşmayabilir. Bunun da temel sebebi şehirleşme olgusunun sosyal bilimlerin tarif ettiği kalıplara birebir uymak zorunda olamaması ile birlikte modernleşmeyi ithal ve ikameci bir biçimde yaşayan toplumlar için yine bu tarifin birebir tatbikinin mümkün olmamasıdır. Aynı zamanda sosyal/siyasal bilimler içerisinde de “kent”in tanımı üzerinde bir mutabakat olmadığını söylemeliyiz. Genellikle nüfus üzerinden tanımlanan kent mefhumu için sabit bir nüfus rakamını da kabul edemiyoruz. Çoğunlukla seküler ve Weberyen tanımlardan etkilenen tespitlerden de faydalanacağımız mevcut tanımlara göre şehirli, köylü ve kasabalı üzerinden yapılacak bir tasnifin yeterli olmayacağı ortadadır. Dolayısıyla mevcut tanımlardan ve öznel gözlemlerden faydalanarak şehirli, köylü ve şehirde dinin yorumu ile köyde dinin yorumu için ayrımlar yapmaya çalışacağız. Şehir ve kent kavramları arasında nasıl bir ayrım var diye bakarsak şayet, Asım Gültekin’e göre bu iki kelime aynı anlama gelmekle birlikte şehir kelimesi Arapçada medeniyet (Medine) kavramına taalluk ettiği için kente nispetle tercihe şayan olmuştur. Ayrıca Lütfi Bergen gibi bazı yorumculara göre ise de kenti şehirden negatif ayrıştırmalıyız. Kelime olarak aynı anlama gelse de aynı işlevi görmeyen iki kelime olarak şehir ve kentten şehri ideal olan kenti ise bozulmuş olan olarak kabul edebiliriz. Kenti şehrin daha modern, betonlaşmış, kontrolsüz büyümüş ve doğadan bağını daha rijit biçimde koparmış bir yeni şehir formu olarak kabul etmemiz mümkün sanırım. Ayrıca kasaba ise şehir ile köy arasında ara bir form olarak değerlendirilebilir. Modernleşemeyen/kentleşemeyen toplumların köyden koptuğu ama şehirlileşmediği için kasaba halinde bulunduğu söylenebilir. Mekânsal faaliyet alanı şehirli ama zihni faaliyet alanı köylü olarak tanımlayabileceğimiz insanlar için ise Murat Belge yarı köylülük kavramını kullanıyor. Fakat dediğimiz gibi bütün bu tasnifler yeterli ve tam anlamıyla isabetli olmayıp konuyu anlamamıza yardımcı olması için kullanılmaktadır.
Modernleşme ve sanayileşme sürecinin en görünür etkilerinden/getirilerinden biri de şehirleşmedir. Köyün, kırın veya kasabanın şehirleşmesi yahut köylünün, kasabalının şehre göç etmesi ile yüzleşilen bir olgu şehirleşme. Modernite ile birlikte şehirleşmenin mekânsal olarak gerçekleşmesinden sonra zihinsel şehirlileşme bunun devamında hep eksik, sancılı ve çarpık olmuştur. Modern ulus-devlet yaratımının da önemli sacayaklarından biri olan şehirleşme, özellikle geç ve Batı dışı modernleşen devletler-toplumlar için büyük bir toplumsal gerilim, kamusal kargaşa, kültürel çatışma, mimari uyumsuzluklar ve mekânsal düzensizliklere neden olmuştur. Batı’nın kendisinde bile ulus-devlet yaratımının kentleşme problemleri çok ciddi boyutlara varmıştır. Bunun için Eugen Weber’in Köylülerden Fransızlara kitabının incelenmesini şiddetle tavsiye ederiz. Fransa kırsalının nasıl zorlu bir şekilde şehirleştiğini ve köylülerinin ise nasıl trajik bir şekilde şehirlileştiğini ayrıntılı bir araştırma ile aktaran Weber, yok olan kültürlerin, şarkıların, bilmecelerin, dillerin, üretim biçimlerinin vs üzücü serencamını gözler önüne serer. Kitaptan şu sonucu çıkarabiliriz; her toplumun kendine has bir modernleşme tecrübesi oluyor fakat farklılıklara rağmen birçok ortak yön de mevcut. Eugen Weber’in aktardıklarına bakılırsa Batı’nın kendisinde bile bizimkinden hiç de farksız olmayan dönüşüm sancıları yaşanmıştır. Sözgelimi ulus yaratımı için feda edilen geleneklerin ve yaşam biçimlerinin dramı açısından Fransa ve Türkiye birçok ortak noktaya sahiptir. Müesses nizamın şehirleştirme ve şehirlileştirme usulleri birbirinin kopyası iki ülkeden bahsedebiliriz.
Sanayileşme ve kentleşmenin getirilerinin yanında yok ettiği ve yozlaştırdığı maddi ve manevi değerler, bahsettiğimiz toplumsal gerilim ve kültürel kavgayı var eden ana etmendir. Bazen şehir size gelerek sizi dönüştürür, bazen de siz şehre giderek şehirlileşmeye başlarsınız. Fransız İhtilali’nin sembol isimlerinden Maximilien Robespierre’e göre toplulukları harekete geçiren şey yoksulluk değildi; yoksunluk duygusuydu. Şehirden köye göçün en önemli nedenlerinden biri de bizce bu yoksunluk duygusu/hissidir. Şehrin şehveti ve ihtiyaç duyulan imkânları köydeki insanları ayartmak için çok güçlü bir etkiye sahiptir. Alman Sosyolog George Simmel’e göre kapitalizmin ruhu çocuk merakı gibidir, her şeyi merak eder ve kurcalar. Bir anlamda kapitalist şehrin yani kentin ışıltılı dünyasını da bir çocuğun merakını celbeden bir renkli televizyon gibi düşünebiliriz. Köy insanı bir çocuğun merakı ile bu yeni mekânı, kenti merak eder. Kapitalizm onu kendine çeker âdeta. Şehrin şehvetinin neden olduğu yoksunluk duygusu da kır–kent geriliminde önemli bir yere sahiptir. Bazen ise şehre göç kaçınılmaz olur; işsizlik, eğitim ve sağlık hizmetlerinin yokluğu gibi durumlar göçü zorunlu kılmaya başlar. Tabiî bir de kentsel dönüşüm diye bir paradoks var ama buna burada girmemiz mümkün değil. Kentlileşmemiş kitleleri zorla kentlileştirme ve şehri eskisinden daha düzensiz hale getirme işlevi gören kentsel dönüşüm belası başlı başına incelenmesi gereken bir husustur kanımızca. İşte şehirde yaşayan ile orda yaşamamış olan arasındaki kültürel ve maddi sermaye birikimi farkları böylece karşı karşıya gelmeye başlar.
City/kent, civil/sivil, civility/nezaket, civilization/medeniyet Batı dillerinde aynı kökten gelen kelimeler/kavramlar olarak modern düşüncenin şehre olan bakışı hakkında birçok ipucu vermektedir. Bu Batılı terminolojiden de anlayacağımız gibi şehir; vatandaşlığı, dili, dini, kültürü, sanatı, nezaketi, ulusu, zarafeti, felsefeyi, bilimi ve medeniyeti vs. yaratan yerin adıdır. Batı’da şehre yüklenen bu anlamı birebir Doğu’ya tatbik etmemiz imkânsızdır. Zira şehrin ürettiği iddia edilen şeylerin tamamını kabul etmek zorunda bile değiliz. Ancak ana fikir olarak şehrin köye nispetle nereye denk düştüğünü görmemiz açısından bu terminolojik harita önemlidir. Bu haritadan yola çıkarak şunu söyleyebiliriz ki şehri köyden ayıran en büyük özellikler toplumsal/metafizik ve mekânsal/fiziki farklılıklardır. Mekânsal/fiziki farklar zihni farklılıkları var eden ana etmen olmakla birlikte bunu diyalektik düşünebiliriz. Yani zihniyeti inşa eden mekân daha sonra aynı zihniyet tarafından yeniden inşa edilir. Mekânsal/fiziki farklılıkların verili olduğunu biliyoruz peki, zihinsel farkı oluşturan sosyal, psikolojik, siyasi, ekonomik yapı nasıl oluşuyor? Kanaatimizce şehir ve köyün farkını ortaya koyan en isabetli tespitin; şehir insanının genel olarak hayatını diğer insanlara karşı mücadele ederek kazandığı/yaşadığı ancak köydeki çabanın ise doğaya karşı olduğu tespitidir. Bu tespite göre köydeki sosyal hayat çok sınırlı ve belirlenmiş kalıplar üzerinden gerçekleşmektedir. Hayat dinamikleri çok kısıtlı belirlenimler dâhilinde çalışır. Tüketecek kadar üretim faaliyeti yapılır, “iş bölümü” ve “artı değer” gibi kapitalist-modern dünyayı yaratan dinamiklere yer olmadığı gibi sanat ve bilim gibi değerleri var edecek “boş zaman” da yoktur. “Dil”in gelişmesi için yeterli etkileşim oluşmaz. Yerleşik yerel dil kümülatif bir gelişim gösterecek alan da bulamaz. Zaten sonrasında modern devletin misyonlarından dil birliği çabası yerel dilleri yok edip referans aldığı dili geliştirir dolayısıyla köydeki dil, gelişmek bir yana artık yok olmaya ve tamamen dönüşmeye mecbur kalır. D. Cündioğlu’nun dediği gibi Köylü toprağı için mücadele eder, şehirli ise yaşamı için mücadele eder. Köyden şehre geçersek dinamikler çok farklı işlemeye başlar. Şehirde köyden farklı olarak üretimin muhtevası değişir ve çeşitlenir. Şehirde insan, doğa ile uyumu aramaz; onu alt etmeye, aşmaya çalışır. Bu çaba birçok kötü sonucu doğurduğu gibi maddi ve hatta manevi gelişmeyi de beraberinde getirir. Şehir hayatının doğa ile olan çatışmasının sonuçları burada değerlendiremeyeceğimiz kadar uzun bir konu fakat şunu söylemek gerekir sanırım; insanın doğaya karşı olması veya ona boyun eğmesinden ziyade onunla uyumlu ama onu doğru kullanacak şekilde olmalıdır. Şehirde adeta insan insanın kurdu ve geliştiricisi olup sosyal yönünü hep aktif tutmaya zorlanır. Toplumsal ilişkilerdeki zenginlik insan üzerinde birçok nevrotik etki yaratsa da genellikle onun sosyal yönünü açığa çıkarıp, güçlendirir. Köyü tarif edecek en önemli kavramlardan biri de bir düzen içerisinde ve kurallar dâhilinde işleyen hayat dinamiğine sahip olmasıdır. Ancak bu düzen ve kurallar kadimdir ve insan dışı faktörlerden neşet etmiştir. Şehrin de kendine has bir düzeni ve insan eli ile oluşturulmuş kuralları vardır. Aslında şehirde düzen ve kaos birlikte yürür diyebiliriz. Köyün durağanlığı ve belirlenimli akışı şehirde kendisini dinamizme ve öngörülemezliğe bırakır. Devamlı tanıdık yüzler şehirde her defasında yeni yüzlere tahvil olur. Statik ve tekdüze ilişkiler dinamik ve belirsiz ilişkilere dönüşür. Şehri cazip kılan yönlerinden biri de bu belirsizlikler ve sürprizlerle dolu heyecanlı hayat akışıdır. Aynı zamanda şehri, kendisinden kaçınılan ve yorucu/bıktırıcı kılan özelliği olarak hareketli akışı onu cazip de kılıyor. İnsanın merakını ve hareket isteğini tatmin eden bu hareketli hayat, köy tekdüzeliğinden daha çok seçenekler üreten ve rasyonel tarafı ağır basan bir yapıdadır. Şehrin güçlü bir diyalektik yapısı vardır: belirsizlikler hâkimdir ama öngörülebilirlik esastır, her şey bir düzen içindedir ama düzensizlik de düzen kadar belirgindir, tüketim şehir hayatının en önemli dinamiklerindendir ama tarımsal üretimde dışa bağlıdır, daha iyi bir hayat vaat eder ama betonlaşmış mekânlar inşa eder, aklı iğdiş eden bir hareketliliği vardır ama rasyonel düşünce de ancak burada var olabilir. Sanırım şehir ile alâkalı daha iyinin ihtimalini var eden yer desek yanlış olmaz. Hep daha iyiyi vaat etmesine rağmen daha kötüyü de sunabilir fakat daha iyiye ulaşma arzusu hep galip geldiği için kara delik misali kendine çeken bir yapıya sahip.
Sınırlı bir üretim biçimine tâbi bir topluluğu ifade eden bu köylü tanımına göre köylü; yediği ekmeği verenin toprak aracılığıyla yaratıcı olduğunu bilir. Bir yaratıcıya inanmasa bile doğa ile olan yakın ilişkisi onu doğaya karşı saygılı ve minnettar kılar. Ama ektiğini biçemeyince de isyan etmesi bir o kadar kolay olabilir aslında. Gördüğü kadarına iman ettiği için görmediği her şeyi Tanrısal bir güce bağlar. Sırf kendisi bilmiyor diye kimsenin bilemeyeceğini ve işin içinde yüce bir hikmet olduğunu düşünür kolaylıkla. Kısa vadeli düşünüp hesap eder, bundan dolayı da kurnaz olarak addedilir. Aslında küçük hesaplardan ötesini düşünemez ve kurnazlığı da bu minvalde küçük ölçekli olur. Şehirdeki insana gelecek olursak, ihtiyacı olanı üretmek yerine satın aldığı için doğa ile ilişkisi çok sınırlı ve yaratıcıya minneti çok daha azdır. Yaşadığı hayat insan eliyle yapılmış kanunlar ve maddi yapılardan ibaret olduğu için esas var edenin yaratıcı olduğu gerçeği ile arasında perde olan bir hayattır. Şehirli, köylünün aksine her şeyin bilenebileceğini hatta her şeyi bilmek zorunda olduğunu düşünür. Kısaca köydeki insan yaratıcının doğrudan yarattığı maddi dünya ile muhatap iken şehirdeki insan yaratıcının yarattığı insanın elinden çıkan maddi dünya ile muhataptır. Bu aradaki dolayım şehir insanının yaratıcıya ulaşmasında bir engel olmasa da bir zorluktur kanımca. İşte bu zorluğu aşanların inancı daha güçlü olabilmektedir. Aslında köydeki insanın görünürde daha dindar olması ama inanç problemlerine karşı yabancılığından dolayı daha kolay zafiyet göstermesi de bununla alâkalıdır.
Boş zaman ve iş bölümü o kadar önemlidir ki felsefe ve sanatı var eden en önemli kaynak olmuştur. Klasik çağ filozofları ve eski dönem sanatçılarının burjuva ve aristokratlardan yani boş zamana sahip ve maddi kaygısı olmayan insanlardan olması tesadüf değildir. Maddi kaygılar içinde boğuşan biri ile maddi hiçbir kaygısı olmayan hatta aylakça ortalıkta gezen birinin düşündüğü şeyler ve zihin yapısı takdir edersiniz ki aynı olmaz. Birincisi hayatta kalmayı öncelerken diğeri daha iyi yaşamayı amaçlar. Köy ve şehri birbirinden ayıran en önemli özelliklerden biri de aradaki boş zaman ve iş bölümü farkıdır. Köyde herkes her an çalışmak zorunda iken şehirde baba (zamanla de hem anne hem baba çalışarak) çocuklara eğitim ve öğretim için gerekli boş zamanı yaratan iş bölümünü işlevsel kılmışlardır. Marx’ın, tiyatroya gitmek, kitap okumak, sosyalleşmek ve kendine zaman ayırmak için mücadele etmesi gerektiğini söylediği işçiler, erken kapitalist dönemlerde şehre rağmen köyden farksız bir topyekûn ve uzun vardiyalı çalışma rejimine maruz kalmışlardı. Ancak yaşadığımız neoliberal çağda şehir boş zamanı artık daha geniş çevrelere de bir imkân olarak sunuyor. (Hoş, yarattığı boş zamanı heva ve heveslerin ayartıcı isteklerine peşkeş çekmek suretiyle zamanı öldürmeyi de icbar ediyor aynı zamanda.) Kapitalizmi var eden burjuva hareketi, aristokratların sahip olduğu boş zamana ulaşmış ve daha alt sınıflara da yayılmasına öncülük etmiştir. Çalışmak dışında kendine ayıracağı boş bir vakti olmayan köy insanı herhangi bir konuda eğitim ve öğretime dâhil olma hakkına da sahip olamaz. Bunun için kültürel sermaye köyde mümkün değildir hatta dine dair duyulan ve öğretilen dışında başka bir şey de öğrenilmez. Köydeki statik yaşam, dinin yorumlanmasını da etkiler ve sonunda tek tip, geleneksel bir din yorumu hâkim olur. Şehirde ise din de dâhil her alanda öğrenme imkânı ve zamanı bol olduğu için din daha modern, heterojen ve dinamik yorumlanmalara maruz kalır. Köyün durağan manevi havası, yeni herhangi bir fikre, ideolojiye yahut dini yoruma karşı önemli bir mukavemet olarak var olmaktadır. Yeni olan her şeyin garipsendiği hatta kötü kabul edildiği köy vasatına karşın; şehir ise yeniliği bir putmuşçasına sahiplenir. Bir tarafta tarihin tozu altında kalan yorumlar; diğer tarafta yenilik putunun yönlendirdiği yorumlar hâkim denebilir.
Ferdinand Tönnies’in tanımına göre köydeki sosyal yapı ile alakalı bireyselleşmenin çok kısıtlı olduğu ve cemaatsel bir sosyal yapı olduğunu söyleyebiliriz. Bu yoruma göre toplumsallık burada bireysellikten önde gelir ve özel hayat burada gelişmemiştir. Şehirdeki sosyal yapı ise daha yapay olan cemiyet denmeye yatkındır. Köydeki topluluk doğal olarak kendinden oluşmuş, şehirdeki ise sonradan oluşturulmuştur. Köyde dostluğun olmadığı söylenir zira köyde herkes birbirini tanır (akraba, komşu) ve tanışma, kaynaşma, yoldaşlık etme gibi dostluk bağlarını var eden durumlar mevcut değildir. Evlilikler akraba ve bir şekilde tanıdık olanlar arasında yapılır. Mirasın bölünmemesi (toprak çok önemlidir çünkü) gibi kaygıların da etkisiyle evlilik kurumu iki insanın değil de iki ailenin anlaşmasıyla gerçekleşir. Zaten Sombart da aşkın burjuva ahlâkı ile ilişkisinden bahsederken, kapitalizmi var eden en önemli unsurlardan biri olarak da aştan bahseder. Köyden şehre doğru geldikçe pratik zayıflar, teori ise güçlenir. Köylünün sınırlı zihinsel faaliyeti ve onu görünene itaat etmeye zorlayan hayat şartları, köydeki dindarlığı daha kaba, maddi ve kısa vadeli çıkara iter. Amel ettiğine iman eder, iman ettiğine amel eder, arada başka dolayımlar onu zorlamaz dolayısıyla pratik/eylem her şeydir. Din algısı çoğu zaman atalardan görülen ve duyulanlarla şekillenir. Şehre doğru bu durum çetrefilleşir zira hayatın doğal akışında olmayan yani hesapta olamayan durumlar meydana gelir. Basit olaylar karmaşıklaşır ve dinin hayattaki işlevi sorgulanmaya daha çok çeşitli sebeplerle başlar. Söz, eylemin etrafını öylesine sarar ki esas olan eylem değil de söz olmaya başlar. Felsefe ile gevezelik arasında bir teori bombardımanı eylemi rehin almaya başlar. Sosyal bilimlerin tarif ettiği köylünün din algısı ne kadar sakat ise aslında şehirlininki de o kadar sıkıntılıdır. Bunu, sosyal bilimlerin formüle edebileceği basitlikte, şehirlinin dindarı köylünün dindarından daha güçlü inanca sahiptir çünkü şehirli daha çok sınanır diye moda mod kodlayamayız elbette. Önceden belirlenmiş bir köylü ve şehirli tanımı ile bu çıkarımlara ulaşsak da bu çıkarımlar köyde ve şehirde dinin yorumları bağlamında genel bir çerçeve çizmemize yardımcı olacaktır diyebiliriz.
Ayrıca bugün hem köylü zihin kodlarına sahip hem de şehirli pratiklere sahip melez bir sosyolojiden bahsetmeden bu konuyu atlayamayız. Zira zırhlı araca binen tarikat şeyhini neyle açıklamalıyız ki? Geleneksel İslam yorumlarının köy/kır zihniyetinden kaynaklı olduğunu düşünürsek, mevcut dindar diye tasnif edilen kitlenin tamamına yakını bu anlamda melez bir sosyolojiye intibak etmektedir. Söz gelimi ne şalvardan ne de Diyanet İşleri Başkanlığı’nın fetvasından vazgeçen milyonlar için dinin köy veya şehir yorumları alabildiğine müphem ve karışıktır. Geleneksel te’villerin kökenini tanımladığımız şekildeki köy tasnifine sığdırmasak dahi bugün Türkiye’de, taşrada veya metropolde yahut ovada yaşanan din, heterojenlik bakımından ziyadesiyle doygundur. Aynı zamanda bedevi zihniyetine matufluğu da belirgindir.
Kullandığımız tanımlardan yararlanmaya çalıştık fakat bunlardan farklı sonuçlar çıkaranlar da mevcut. Türkiye özelinde düşünürsek, söz gelimi sinemada köyü ve köylüyü olumsuzlayan birçok örnek bulmak mümkün. Mevlana’ya atfedilen “Köy, aklın mezarıdır.” retoriğine uygun birçok örnekle dolu sinemamızın yanında edebiyat ve sanat alanında aynı kanının yaygınlığından bahsedebiliriz. Şükrü Erbaş’ın “Köylüleri Neden Öldürmeliyiz” şiiri, şehirli kesimin öfkesini göstermesi bakımından önemli bir örnek kanımca. Kemal Sunal filmlerini de köyü salt olumsuz bir öğe olarak gösteren filmlerden kabul edebiliriz. Ancak Yılmaz Güney gibi azınlıktaki bazı sinemacılar ise köyün zor şartlarını ve fakirliğini köyü olumlamak için kullanmaktadır. Köylü tanımı içine komple kaba, yalancı, ufak hesaplar peşinde koşan, hasetçi, kindar, cimri, gösteriş meraklısı gibi olumsuzlamaları dolduramayacağımız gibi şehirliyi de bunlardan beri kabul edemeyiz. Bütün kötülüklerin veya bütün dine dair yanlış yorumlamaların köyden neşet ettiği algısı bilimsel değil; faşizan bir yaklaşım olabilir ancak. Aslolan köyden kaynaklanan eksikliklerin şehirde giderilmesi ve şehrin avantajlarının kullanılabilmesidir, aksi halde şehirde yaşayıp şehirli bilinen ama en kötü köylü tanımından bile kötü olunabilir. Atasoy Müftüoğlu’nun dediği gibi köylülük kötü bir şey değildir ancak köylülükte diretmek oldukça kötüdür. Köyün dezavantajlarına bir kader olarak mecbur olunabilir ama bundan kurtulmamak için çaba sarf etmemek esas kötü olandır.
Dolayısıyla her şeyin birbirine girdiği ve hiçbir şeyin aslına benzemediği bir vasatta ne köylü bildiğimiz köylü ne de şehirli bildiğimiz şehirli olmaktadır. Üstüne üstlük modernite ile tanışıklığı ithal ve ikameci bir biçimde olmuş ve hâlâ daha modernite ile mücadele içerisinde olmakla birlikte onu anlamayan bir toplumda yaşadığımızı düşünürsek post-modernite ile olan münasebetimizin karmaşası tanımlanamayacak düzeyde çetrefillidir. Bütün bunları düşündüğümüzde İslam’ın, şehirli ve köylü yorumlarının yanında ne şehirli ne de köylü yahut hem şehirli hem de köylü yorumlarını da konuşmamız gerekir kanımca. Hâlihazırda öylesine pratikleri tecrübe edebiliyoruz ki Bauman’ın müphemlik teorisi bunların da yanında yine Bauman’ın kavramsallaştırmasıyla katı-modern kalır. Bir günün yirmi dört saatinde yirmi dört farklı İslam yorumuna uygun pratiklere sahip bir toplumun şehirli veya köylü bilinçaltlarını tespit etmek, sosyal bilimlerin üstesinden gelebileceğini düşündüğüm bir şey değildir. Kitab-ı Kerim’in vazettiği sahih din ile olan mesafelerimizi ne köyün katılığı ne de şehrin akışkanlığı açıklamaya yeter. Lakin mevcut durumun tespitinde şehir ve köyün kazandırdığı zihniyeti tespit etmek, yolumuzu aydınlatacağına inandığımız önemli bir köşe taşı olacaktır.
İlgili Yazılar
Beklemenin Ontolojik Derinliği
Beklemek, insan varoluşunun en temel fakat çoğu zaman en az fark edilen tecrübelerinden biridir. İnsan, yaşamı boyunca bir dizi bekleme ânının kıyısında durur: doğumu bekleyen bir anne, haber bekleyen bir âşık, kurtuluşu bekleyen bir toplum… Beklemek, görünürde zamanın akışına boyun eğmek gibi dururken, aslında insanın gelecekle, umutla ve zamanla kurduğu derin bir ilişki biçimidir.
Neden Atölye Ortamında Düşünmek?
“Ben ötekime (yekdiğerime ) karşı sorumluyum. Ben yekdiğerime dair “iyiyi” istiyorum. Her tek kişinin diğerine dair “iyiyi” istemesini arzuluyorum. Erdemli davranışlarda bulunmaktan zevk alıyorum.” Bu şekilde bir bilinç düzeyi, felsefeyi bilmenin ötesinde atölye ortamında “Felsefe yapmakla” mümkün olur. Şöyle ki atölye ortamında felsefe yapmakla, artık birtakım ödüllendirmelerle erdemleri öğretmek yerine öğrencilerin içlerindeki erdemleri kendilerinden itibaren keşfettirmeye yönelik bir sürece girilmiş bulunulmaktadır. Ödüllendirmelerle dışarıdan bir etkiyle erdemler öğretilmeye çalışılmıştır oysaki erdemler çocukların içlerindedir ve erdemler açığa çıkmayı beklemektedir.
İçtihat Etme Sorumluluğumuz
Medeniyet kurma sorumluluğu içerisinde olan insana diğer yaratılmışlardan farklı olarak
düşünme, fıkhetme, yorum yapma ve itaat etme kabiliyeti verilmiştir. Bunun için ona
yapay zekâ gibi sabit bir program yüklenmemiş, bırakılan boşlukları ihtiyaca binaen dol-
durması istenmiştir. Bu boşlukları doldurma amelinin keyfilikten korunması için de ona bir
takım kriterler verilmiş ve naslar çerçevesinde hareket etmesi ondan istenmiştir.
Kendine Yabancılaşmak: Çölün Kentine Sıkışmak
Bir yere doğru gidiyoruz… Bunu tanımlamak, çözmek ve çözümlemek için sergilediğimiz tüm çabalar hep bir yetersizlik hissini ve karamsar belirleyicilerin tahakkümünü besliyor. İnsanın eksenini kaydıran etkenlerin yaşam tarzımızda, zaman algımızda, çalışma biçimimizde, toplumsal ve bireysel kimliklerimizde yarattığı kapsamlı değişimler, korkunun ve endişenin ortaya çıkardığı kabullere dönüşüyor. Nostalji ve kazanım örüntüleri ile tıkanan zihinlerin hayalle gerçek arasında gördüğü bağlantısızlığın doğurduğu ümitsizlik hâli, daha fazla parçayı bütünle eşleştirmesini ve idealize edilen yitirilmişlere ulaşma beklentilerini duygusallaştırmasını sağlıyor.
Kâfirûn Suresi Örneğinde İslam’ın Nebevî Te’vili ve Sonrası
Te’vil kelimesi; tefsir etmek, yorumlamak, uzak ve gizli mânâlarını açığa çıkarmak, rüyayı tabir etmek;, sözü iyice inceleyip varacağı mânâya vardırmak, bir şeyi, amaçlanan son noktaya ulaştırmak gibi anlamları içermektedir. Rağıb el-İsfahânî te’vilin, “asla dönüş” anlamına gelen “evl” kökünden türediğini belirtmekte ve te’vili, “bir şeyi ilmen veya fiilen kendisinden kastedilen mânâya çevirmek” olarak tanımlamaktadır. İsfahânî evl’den türeyen evvel’e de açıklık getirmektedir: Temel evveldir, sonra bina gelir. Allah evveldir, hiçbir varlık Allah’a sebkat etmez. “Ben Müslimlerin/mü’minlerin ilkiyim.” sözü şu anlama gelir: İslam ve iman konusunda ben, kendisine uyulacak kişiyim. “Onu küfredenlerin ilki siz olmayın.” sözü de, kâfirlikte kendisine uyulan kişi siz olmayın, anlamında bir uyarıdır.