Tarih, bir disiplin olma sıfatıyla insana ait olan tecrübenin kendisiyle ilgilenir. Sadece vakalar veya kişiler özeline indirgenmiş bir içerikle değil, bu tecrübelerin ortak yönelim ve tekrarlarının dayandığı birtakım ortak kurallar dizgesini de tespit etmeye çalışır. Tarih boyunca insan toplulukları birbiri ardına oluşur, ortaya pratikler koyar, kendine tespit edilen zaman dilimini yaşar ve sırasını kendinden sonraki kuşağa bırakır. Daha uzun zaman dilimlerinde ise devletler yerlerini başka devletlere, medeniyetler yerlerini başka medeniyetlere bırakarak bu çarkın sürmesini sağlarlar. Bu oluş ve bozuluş hâli içinde, bazı vakıalar vakalar âdeta suyun suya benzediği gibi tekrar edip gider. Tarihe bu yönüyle bakış, hâkim Batı okuması açısından böyle olmayıp bilakis ilerleyen ve hep tekâmül üzere giderek kemâlinin Batı’da tevarüs ettiği form diye kabul edilir. Lakin vakıa vaka böyle değildir. Belki yaklaşım açısından tarihin döngüsel seyri daha olanaklıdır. İbn Haldûncu bir söylemle medeniyetler doğar, büyür ve ölür. Tabi bu durum tecrübe içinde bu kadar net çizgilerle okunmasa da genel yönelimin böyle olduğunu söylemek mümkündür. Başta da değindiğimiz gibi tarih, değişimin ve gelişimin birtakım yasalarını ortaya koyar. Bu yasalarla uyum hâli, gelişim seyri açısından olumlu yönde etki ederken, tersine seyir gittikçe yaklaşan çöküşün habercisidir. İşte bu yönü itibariyle her yaşanmış tecrübeyi bir daha yaşama temayülü, aklın kabul edeceği bir şey olmayıp, tarih okumaları bunun tersi meyanda yani tecrübeyi göz önünde bulundurarak geleceğe bakmayı elzem kılar. Goethe; “İnsanlığın üç bin yıllık tarihini bilmeyen bugünü anlamaz.” diye veciz bir ifade dile getirir. Bu, ânı tanımanın gerekliliğinin tarihle olan sıkı ilişkisine bir göndermedir.
Bu meramın kaygısı etrafında, yazımız çerçevesinde dünya tarihinin gördüğü en büyük tecrübelerden olan Roma’yı, kent pratiği çerçevesinde tetkik etmeye çalışacağız. Roma; ihtişamı, birikimi, konumu ve ömrü ile her anlamda okunup tetkik edilmesi gereken bir tarih diliminin parçasıdır. Farklı medeniyetlerden çıkarılabilecek dersler gibi, Roma’nın da bugüne söyleyeceği oldukça fazla sözü olduğu kanaatindeyiz. Tetkik çabamızda ortaya koyacağımız yazı içerisinde verilen tarihi bilgiler, Lewis Mumford’un “Tarih Boyunca Kent” adlı çalışmasını kaynak edinir.
Bir Kenti Okumak
Geniş bir zaman dilimine yayılan yaşamıyla Roma, ortaya koymuş olduğu siyaset, sosyoloji, mühendislik, kent tasarımı vb. birçok pratiğiyle ciddi bir tecrübeyi temsil eder. Her yönüyle çıkarılması gereken dersleri taşır beraberinde. Yazımız itibariyle daha çok kent pratiği ve bunun etkileri/ilişkileri üzerinde durmaya çalışacağız.
Kuruluş itibariyle, devralmış olduğu Helen ve Etrüsk geleneğinin farklı bir versiyon olarak devamı şeklinde ortaya çıkar Roma. Kuruluş ilkeleri, toprağa bağlılığı, çalışkanlığı vb. birçok olumlu yönüyle çok hızlı bir şekilde gelişip büyür. Yoğun inşai faaliyetleriyle büyük kentler meydana getirir, bunları askeri başarılarıyla destekleyerek sürdürür. Kent kurgusu öncelikle sur yapımıyla başlar. Kent formu ise kısmen dinsel kısmen faydacı nedenlerle dikdörtgen bir şekilde yapılırdı. Kent birbirine dik çizilen çizgilerden oluşan ızgara denen bir sistem şeklinde tasarlanır ve bu ızgaranın sonsuz tekrarı üzerine inşa edilirdi. Bu plan; yaklaşımını, koşulların büyük zorluklarına rağmen uygulanması için büyük çabalar, teknik çözümler, yeri geldiğinde doğanın zorlayıcılığıyla çatışmayı göze alan öneriler ile tatbik edilmeye çalışılırdı. Ana caddeler kentin ortasından kesişecek şekilde tasarlanır, bu kesişim yerine kutsal emanetleri gömmek için temel kazılır ve buraya forum inşa edilirdi. Yani şehrin kurulması dini denebilecek bir kaygı üzerine inşa ediliyordu. Roma’nın kent kurgusundaki ortaya koyduğu yenilikler büyük oranda mühendislik noktasındaki başarılarına dayanıyordu. Teknik olarak birçok yenilik ve olanak ortaya koymuşlardı. Büyük köprüler, hamamlar, geniş yollar, su kemerleri vb. yapılar inşa ediyorlardı.
Roma ortaya koymuş olduğu kent pratiğini standart bir donanım hâline getirmeye çalışıyordu; kemerli geçiş yolları, forum, tiyatro, hamam ve devasa büyüklükteki arenaları bu standardın bir parçasıydı. Roma adeta tüm biçim ve içerik çeşitleriyle öteki kültürleri kendi tek tip kangalına dönüştüren büyük bir sosis makinasıydı.[1] Bunu âdeta modern söylemle bir uygarlaştırma(!) misyonu olarak görüp, öteki kültürlere ihraç etmeye çalışıyordu. Müdahale etmeyip kendi hâline bıraktığı kültürleri ise parçalanmışlıkları içinde bırakıp, Roma’nın yekpare gücünün yanında onların güvensizlik ve istikrarsızlığını sürdürmek gayesindeydi. Yani; böl, parçala ve yönet tarzı bir siyaseti pratikte güdüyor; kendi dışında oluşabilecek her türlü birlikteliğin önüne geçemeye çalışıyordu. Bu kentin en tipik özelliği, bir ufka doğru uzanan sıra sütunlu geniş alışveriş caddeleriydi. Bu mekânlar ve sütun altı korunaklı alanlar kentlilerin sosyalliği için olanak sağlıyordu. Yağışlı veya aşırı sıcak havalarda bir dinlenme mekânı imkânı oluyor ve sosyolojinin etkileşimine katkı sağlıyordu. Hâkim bir nokta üzerinden bakılan Roma kenti; büyük yapıları, geniş yolları ve süregiden inşa faaliyetleri ile hayranlık(!) uyandıracak bir hâldeydi. Lakin bu hâl göze hitap eden görselliğin yanında içerik olarak ciddi sorunlar taşıyordu. Mumford’un deyimiyle, Roma’da ve kentlerinde; içerik genellikle tiksindirici, bazen de insanların alçaklıklarından ve kötülüklerinden oluşan bir lağım çukuruydu. Fakat kent, estetik açıdan bir biçimsel asalet ve düzenleme harikasıydı. Âdeta geniş gövdesi, uzun dalları ve heybetiyle insanı kendisine hayran bırakan ama içten içe çürümüş bir kabuktan ibaret kalmış çınar misali.
Roma kenti fiziksel açıdan oldukça iyi durumda olmakla birlikte insan veya insan kullanımı açısından oldukça kötü örnekler sunuyordu. Mumford’a göre Roma kentleri asker ve mühendisin, devasa boyutta setler ve bentler inşa etmek için güçlerini birleştirdiği yerlerdi.
Devasa ölçeklere varan yapılar inşa ediliyordu. Bu yapılar insanların bir araya gelerek kamusal işlerini haâllettiği yerler olmayıp sadece, diğer yandan çürüyen kitle kültürüne imparatorluğun ihtişamını yansıtan görkemli unsurlardı.[2] İnşa ettikleri kimi tapınaklar, asıl kullanıcısı olan insanın bir nokta mesabesinde ezildiği oranlardaydı. Bu tapınaklar, Tanrılarının uluhiyetini vurgulamaktan öte, insanlar üzerinde imparatorluğun ezici gücünü gösterme kaygısı güdüyordu. İçeriğin boşaldığı her yerde forma yönelik yüceltici temayülün ön plana çıkması gibi, Roma’nın kent ruhu pörsüdükçe daha fazla mekân yüceltisi ortaya çıkıyordu. İnsanlar tam anlamıyla kuşatılmış bir baskı altından hayatlarını sürdürüyorlardı. Sınıf ayrımı en uç noktalarına kadar hissediliyordu. Nüfusun çoğunluğunu oluşturan alt sınıflar; büyük imkânsızlıklar içinde, kötü barınak koşullarında, üzerlerinde muktedirlerin âdeta kıl tanesine bağlı kılıçlarının tehdidi altında yaşamlarını devam ettirmek zorunda kalıyorlardı. Bir bilinç hâli yoksunluğu için, dört bir taraftan bilinç uyuşturucularıyla uyuşturularak yaşıyorlardı. Üst sınıflara mensup Romalılar, taşra kentleri yokmuş gibi davranıyorlardı. Roma’nın merkez olma yönünde doğan avantajları kaybetmemek için bu büyük ölçekli kentlerden çıkmayı tercih etmiyorlardı. Kent merkezinde olmak, her türlü paylaşımın veya dağıtımın ortağı olmak demekti. Oldukça iyi koşullardaki evlerinde yaşıyor, zenginliğin ve güç sahibi olmanın tüm avantajını kullanıyorlardı. Bir istisna hali olarak salgın hastalık vb. bir durum olmadıkça Roma dışına çıkmıyorlardı.
Roma, özellikle mühendislik uygulamaları ile su, taş döşeli yollar ve lağım sistemleri ile kente hizmet etmek için ciddi çabalar ortaya koyuyordu. Su kemerleri inşa ediliyor, yamaçlara kurulacak evler için zemin tahkim ediliyor, büyük akarsulara geçişler için köprüler yapılıyordu. Fakat bunlar oldukça kaba uygulamalar olduğundan birçok noktada amacını yerine getiremiyordu. Öyle ki lağım sistemleri, en çok ihtiyaç duyulan yüksek katlı kira evlerinin katlarına bağlanamıyordu. Dahası buralardaki atıkların temizliği korkunç bir durumdaydı. Bu çok katlı kira evlerinde su ve atık su, birincisi yukarı ikincisi aşağı doğru olmak üzere elle taşınıyordu.[3] Her ne kadar mühendislik faaliyetlerindeki başarılarından söz edilse de, kent sağlığı açısından Roma kenti çok kötü bir durumdaydı. Bu şehrin zevkini çıkarmak isteyen insan gözlerini açık tutmalı, fakat burnunu kötü kokulara kapatmalı, acı ve dehşet haykırışlarına kulaklarını tıkamalıdır Mumford’a göre. Büyük kentler için çöp benzeri katı atık kütlelerinin kaldırılması sağlık açısından oldukça önemlidir. Roma içinse bu durum tam bir kriz haliydi. Bu çöpler at arabalarıyla büyük açık çukurlara götürülüp atılıyordu. Hatta insan cesetleri bile bu açık alanlara atılıyordu. Bu ise ciddi hastalıkların tetikçisi olarak geri dönüyordu. Roma’nın kadim eğlence(!) araçlarından olan gladyatör gösterileri başlayınca fil, manda gibi büyük hayvanlar dâhil her gün beş bin hayvan katledilmekteydi; benzer şekilde öldürülen yüzlerce insan ise daha acı bir tabloydu.[4] Bu insan cesetleri, hayvan leşleri ve çeşitli atıklarla birlikte adına cornarium dedikleri büyük ağzı açık çukurlara atılıyordu. İlerleyen zamanlarda bu durum için bir yenilik(!) yapılmış ve insan cesetleri yakılmaya başlanmıştı. Lakin devasa çöp çukurları hâlâ büyük bir sorun olarak varlığını sürdürüyordu. Roma’nın kent sağlığı açısından ortaya koyduğu en önemli fayda ise hamamlardı. Özellikle bu tarz kent hamamlarının oluşumu Roma’yla anılır genellikle. Roma’nın oluşumu için söylediğimiz gibi hayata başlangıçları toprakla ilişkili, çalışkan ve başarılı insanlardı. Fakat bu güçleri zamanla onları komşularının sırtından geçinen, sömürge kolonileri kuran, gösterişçi, yağmacı bir ulusa dönüştürdü.[5] Roma’da her şey iyice abartılacaktı; kötülük, vahşilik vb…
Evlerin, bir toplum açısından kadim çağlardan beri önemli bir yeri vardır. Evler sadece bir barınak/sığınak yeri olmanın ötesinde birçok mânâyı yapısında taşır. Ailenin varlığının, mekânın, dinî eğitimin ve ahlâki gelişimin temeli, toplumun inşasının en önemli mekânı gibi çok temel hasletleri yapısında barındırır. Ev,; toplumsallaşmanın, hafızanın ve ben olmanın ilk ve en temel basamağıdır. Roma’da ise insula denen yaşam alanları, tüm bu kadim gerekleri bir tarafa bırakmış gibidir. Bu alanlar; derme çatma binalar, sıkışık bir alana en fazla insanın sığdırılmaya çalışıldığı, en yüksek kârı elde etme kaygısıyla oluşturulmuş yapı alanlarıydı. Nüfusun çoğunluğu burada kira evleri denen üst üste yığılmış katlar hâlindeki bu yapılarda yaşıyordu. Hava, ışık, temizlik vb. en insani koşulların dahi sağlanmadığı, dar alanlarda daha yoğun nüfus kitleleri yaşamak zorunda bırakılıyordu. Ayrıca bu yapılar o kadar kötü inşâ ediliyordu ki bir yangın hâlinde insanların kaçması imkânsız bir durum oluyordu. Yangından kurtulunsa dahi insanlar, çöken binaların altında kalarak hayatlarını kaybedebiliyorlardı. Roma büyüdükçe ve sömürü sistemi daha da yaygınlaştıkça kent dokusunun gittikçe daha büyük bir kısmını çürütmeye başladı.[6] Bu yapılar, bugünkü apartman anlayışının ilkel örnekleriydi denebilir. Genel itibariyle alt katları alışveriş caddelerine bakan sütunlu ticari birimlerden, üst katlar ise çok katlı kira konutlarından oluşuyordu. Kentin faydalarından(!) yoksun kalmamak için kentlere yığılan kitleler, bu üst üste yığılmış katların içinde ikamet etmek durumunda kalıyordu. Minimum maliyet, maksimum kâr…
Roma inanç açısından politeist bir anlayışa sahipti. Her şeyin bir Tanrısını üretiyorlardı ve Mumford’un deyimiyle adeta teolojik bir enflasyon yaşıyorlardı. Lakin bu Tanrılarına rağmen Roma’nın ibadet ettiği en yüce Tanrısı insan bedeniydi.
[7] Ve bu dinin tapınağıysa, kentin sağlığı için üretilmiş olan hamamlar olmuştu zamanla. Tembellerin, otlakçıların, bütün beden müptelalarının ideal ortamı olarak gittikçe çürümenin mekânı olmuştu hamamlar. Mumford’a göre Roma’nın düzeni, Roma’nın adaleti, Roma’nın başarısı, hepsi vahşi bir sömürünün ve baskının üzerine kurulmuştu. Devasa askeri gücüyle, düşman saldırılarına karşı kentini muhafaza etmesine karşın, kentin yıkılışı, içte oluşan yoğun çürüme neticesinden gerçekleşecekti. Zengin sınıflar kendilerini üst konumlarda görüyorlar, alt sınıfların ekonomik anlamda yaşam alanlarını tanımıyorlardı. Bu görmezden gelme hâline rağmen kimi zaman da israfın son raddelerine varan kamusal harcamalar yapabiliyorlardı. Ayrıca dışarıda kurulan koloniler ile sömürü, kent dışında da tüm iştahıyla devam ediyor ve buraların zenginliklerini de kente getiriyordu. Bu durum ister zengin olsun ister fakir, doyumsuz iştahlara sahip, anlamdan yoksun boş hayatlar yaşayan ruhsuz bedenler ortaya çıkarmıştı. Derin bir materyalist hiçlik yaşanıyordu.
Kent içinde, kentliler için âdeta parazitvari bir hayat üretilmişti. Bu mekânsal bir form olarak şekil bulmuş, bedava ekmek ve arena gösterileri biçiminde ortaya konmuştu. Övüne durdukları barış ve adalet söylemi, Mumford’un deyimiyle bugün Amerikan iş dünyasının empoze ettiği; tekelci denetim ve zorlayıcı tüketim ortamında var olduğu söylenen rekabet kadar bir gerçekliğe sahipti. Bu kavramların; tehditler, adam öldürmeler, yasa ve düzen adı altında yapılan keyfi uygulamalar ile git gide içi boşaltılmıştı. Gittikçe daha çok yoğunlaşan bu parazitlik hâli, insanların varoluşsal boşluğunu daha da derinleştiriyordu. Artan bu anlamsızlığın yoğunluğunu uyuşturucu etkisiyle geçiştirmek için insanlara yeni heyecanlar(!) yaratılmaya çalışılıyordu. Araba yarışları, deniz savaşları, insanların gözleri önünde ortaya konan cinsel eylem parodileri ile bu boşluk uyuşturulmaya çalışılıyordu. Kanlı gladyatör oyunları, kırbaçlamalar, paramparça edilmiş bedenler ile insanların vahşi yönü kana doyurulmaya çalışılıyordu. Daha da kötüsü bu eylemler normalleştiriliyordu, diğer bir değişle kötülük sıradanlaştırılıyordu. Bunlar bir sınırın mümkün olduğu eylemler değildi, artık her şey abartılmış formlarıyla daha fazlası istenerek yapılıyordu. Burada ister istemez yaşamış olduğumuz çağı düşünmeden edemiyoruz. Modern çağın insanı da Mumford’un deyimiyle günlük sadizm dozunu alarak hayatına devam ediyor. Televizyon, radyo, gazete, tiyatro, sinema, sosyal medya araçları vs âdeta bu şovun modern versiyonları gibi insanlara günlük sadizm dozunu veriyor. Şiddet, canilik, kan ve sapıklık nihilist umutsuzluğu işlemeye devam ediyor.[8] Romalılar bunları izlemek için arenalara koşarken, modern çağın insanı her yönünü kuşatmış ekranlar aracılığıyla her an bunlarla birlikte yaşıyor. Bu durum tek kelimeyle hiçi arttırmaktır. Hiçi arttırmak ise hiçliği yoğunlaştırmaktan öteye geçmez. Parazitliğin kendisine geri dönecek olursak Roma’da, ekmek ve sirk bedava bir hâle getirilmiş, varoluş bu ikisi arasında salınan bir anlamsızlığa indirgenmişti. Çalışmanın yüceltildiği Roma unutulup yerine tembelliği kutsamış yeni bir hâl ortaya çıkmıştı. Üretici güç olan nüfus bunlara olan tamahıyla yaşamını idame ettirmeye çalışıyordu. Bu hâl, zamanla gerçekleştirilen gösterilere katılma eylemini varoluşlarının birinci işi hâli olarak gören bir kitle ortaya çıkarmıştı. Bunun dışındaki eylemler buna göre düzenleniyordu. Bugünün televizyon vb. araçları ise bu durumun modern araçları gibi âdeta. Mekânların yönelimi onlara göre düzenleniyor, işler onların saatlerine göre sıraya konuyor, ihtiyaçlar onlar baz alınarak hesaplanıyor… Tek kelimeyle mevcut hâli şu cümle özetliyordu: Gösteri devam etmeli. Evet, artık bir gösteri toplumu meydana gelmişti ve her ne pahasına olursa olsun gösteri durmamalıydı.
İnsanların, hayatlarını anlamlı kılacak değerli soruları yoktu artık. Malayani soruların ardı sıra gidip duruyorlardı. Hiçliğin yoğunluğu artmaya devam ediyordu. Bu hâl insan pratiklerinin bir neticesi olarak mekân pratiğine şekil veriyordu: Sirk. Şehvet, adam öldürme, işkence, zevk alınan eylemlere dönüşmüş ve mekânların aracılığıyla gösteri formunda sunulur olmuştu. Mimari ve mühendislik alanlarındaki büyük yetkinlikleri onları daha farklı arayışlara itiyordu. Kullandıkları kubbe ve tonoz gibi elemanların yardımıyla çok daha geniş alanlar elde edebiliyor ve bu alanların altında daha fazla insan toplayabiliyorlardı. Roma, ürettiği mekânlar ile neredeyse aynı anda tüm kent nüfusunu içine alabilecek yapılar ortaya koyuyordu.[9] Kitlelerin büyü hâli her ne olursa olsun bozulmamalıydı. Çağdaş kitle iletişim araçlarının kitlelere ulaşımının boyutları dikkate alınınca Roma’nın bu çabası hiç de azımsanacak bir şey değildi. Kaybolan idealleri ve yozlaşan kültürü ile Roma yıkılmaya yüz tutmuştu. “Fakat bir gölge veya olgu olarak sirk varlığını sürdürdü ve modern kentte yeniden hayat buldu. Romalı günahlarından arınmış mevcut sirkler ve hayvanat bahçeleri hâlâ Roma hayat tarzını hatırlatmaktadır. Bu da insan aklına bizatihi Roma’nın kendisinin bir zamanlar yeryüzündeki en büyük gösteri olduğunu getirir.”[10] Roma kenti, bütün teknik ve mühendislik başarılarıyla birlikte, planlamasının zeminini oluşturan sonsuza uzanma iddiasındaki ızgara kurgusuyla ucu bucağı görünmeyen amaçsız bir materyalizmin vücut bulmuş şekliydi denebilir. Bu ızgara kurgusunda oluşturulan gridler, Roma deneyimiyle sınırlı kalmıyor, modern çağ ve dahası bugün bile kent planlamasının kullanım öncelikleri arasında bulunuyor. Buna örnek olarak modern mimarinin önemli isimlerinden Le Corbusier şöyle bir anekdot paylaşıyor; kent planlama üzerine katılmış olduğu bir toplantıda genişleme planları üzerine rapor hazırlamakla görevli olan bir komisyon görevlisiyle tartışmasında görevli kendisine: “Düz çizgiler çiziyor, delikleri dolduruyor ve zemini düzleştiriyorsunuz, bunun sonucu nihilizmdir!“ diyor. Corbusier ise yanıt olarak: “Özür dilerim ama benim de yapmak istediğim tam bu.”[11] Evet, bile isteye mekâna müdahaleyle nihilizm üretme kaygısı bir tarafta, bunu mutlak bir çözüm telakki edip sürdürme kaygısı diğer tarafta…
Son Söz Yerine
Fuat Sezgin Hoca’nın deyimiyle bir mânâda tanınmayan büyük bir çağda yaşıyoruz. Bu çağ bütün varlığıyla insanı kuşatmış durumda. Kuşatma, bilinçleri dumura uğratarak hiçlik mezarlığına birer birer gönderiyor.
Kapitalizm, içine doğulan zamanı, ezelden ebede uzanan bir vakıa, alternatifsiz bir deneyim gibi telkin ediyor. Âdeta daha hızlı tüketmek için tüm hızıyla mekânlar ve kentler inşa ediyor ve tekraren yıkıyoruz. Mekânın, bellek üzerindeki etkisi hiç yokmuş gibi, mekânları birer meta gibi tüketip duruyoruz. Bu durum hafızasız, kimliksiz ve tabiri caizse yeni yetme benlikler oluşturmaktan öte gitmiyor. Korumak, korumayla beraber inşaâ etmek gerekirken mekân bilinci dahi yokluğuyla malûl. Bu durumu biraz da coğrafyamızda pratik kent olgusu üzerinden özetle okumaya çalışalım. Roma’nın ihraç etmeye çalıştığı standart kent modeli, bugün medenileştirme(!) misyonu adı altında başka formlarla ihraç edilmeye çalışılıyor. Tabiî gelinen noktada Roma’nın yıkıcılığı, kat be kat geçilmiş durumda. Demokrasi(!) getirilmeye çalışılan kadim kentler, ihraç edenler aracılığıyla yerle bir edilip, yok ediliyor. Bu kentlerin sakinleri, her an göç etme ve mülteci olma tehdidi altında yaşamak zorunda bırakılıyor. Aidiyetlerinden sıyrılmış, varoluşları tehdit altında olan büyük kitleler kentlere yığılıyor. Bu durumun neticeleri ekonomik saiklere indirgenmeyecek ölçüde büyük sorunları beraberinde taşıyor. Diğer yandan kentlere yığılmış bu kitlelerin anlam kaybı giderilmek yerine daha da derinleşiyor. Televizyon vb. görsel ve işitsel iletişim araçlarıyla, çağın insanı her gün sadizm dozunu alarak hayatına devam ediyor. Bu imkânlardan yoksun bir toplumda yaşayan insanın ömrü boyunca belki göremeyeceği çirkinlikler, vahşilikler vb. hâlini, bu imkânlara sahip insanlar günlük ilaç dozlarına benzer şekilde alarak yaşıyor. Roma’nın büyük gladyatör gösterileri bugün farklı form ve içeriklerde ama aynı amaca hizmet edecek şekilde devam ediyor. Büyük futbol stadyumları inşa ediliyor, büyük kitlelerin seyrine hizmet edecek spor organizasyonları düzenleniyor ve âdeta bu eylemler bir gösteri formu altında sürdürülüyor. Uyuşma hâli bazen o kadar ciddi boyutlara varıyor ki, asgari ücretle çalışan bir emekçi, neredeyse her oyuncusunun yıllık maaşı milyonlarca lira olan bir futbol takımına destek için maaşından pay ayırabiliyor. İdrakin çaresiz kaldığı daha nice hâller. Yazı muhtevasında ancak bu kadarıyla yetinebiliyoruz. Şimdi ise kent pratiğimizi özetle ortaya koyarak konumuza devam edelim.
Özellikle son yarım yüzyıldaki kent pratiğimiz ile nüfusu birkaç milyonu geçkin kentler ortaya çıktı. İş olanaklarının, sanayinin vb. buralarda yoğunlaşması nüfusu da buralara doğru yönelmek zorunda bıraktı. Ülke nüfusunun ve ekonomisinin büyük çoğunluğu birkaç kente sıkışıp kaldı büyük oranda. Bu değişim süreci ekonomik altyapıyı tarım üretiminden hizmet sektörüne doğru kaydırdığı için, ana üretim kolunun mekânı olan köyler boşalmaya yüz tuttu. Kentlere yığılmış büyük kitlelerin barınak ihtiyacı arsa spekülasyonları tarzındaki eğilimleri ortaya çıkardı. Bu da dar alanlarda oluşturulan yüksek katlı yapılar ile maksimum nüfusu barındırma kaygısını beraberinde getirdi. Hızlı imar alanlarının açılması, masa başı planlama tarzının yanlışlığını defaatle gösterdi. Doğal alanların tahrip edilmesi, canlı türlerine verilen zararlar, enerji üretim kaygısıyla kurutulan dereler maalesef ki burayla sınırlı olarak sayabildiklerimiz sadece. Tabiî bu durumun hâlen yüzde yüz böyle olmadığı muhakkak. Hatta buralara dair iyileştirmeler de belli oranlarda yapıldı. Lakin bu, sistematik bir şehir ufkunun yokluğu gerçeğini değiştirmiyor maalesef. Kentlere yığılmış durumdaki büyük kitlelerin hareketi için devasa yollar, köprüler, metrolar vb. inşai faaliyetler yoğunlaştırıldı ve yoğunlaştırılmaya devam ediyor. Bu, bir yandan kontrolün elden kaçmasıyla yükselen arsa fiyatlarına sebep olurken; diğer yandan bu hizmetleri kullanan kitlenin de maliyetini arttırarak, yaşam koşullarını zorlaştırmaya sebep oluyor. Bu, dolaylı bir kayıp hâli. Yani kaynağa ulaşma çabasının kendisi kullanıcı için bir maliyete dönüşüyor. Kentlerdeki nitelikli veya daha doğrusu insani ihtiyaçlara hitap edebilecek konutlara erişim için gerekli kira maliyetleri büyük bir istikrarla artmaya devam ediyor. Bu durum kitlelerin daha fazla kent çeperlerinde yoğunlaşmalarına sebep oluyor. Buralardaki kent oluşumu ise iç açıcı örnekler ortaya koymuyor, maalesef. Barınma kaygısı birçok etkenin önünde durmaya devam ediyor. Diğer yandan kentleri imar(!) etmek için yapılan kentsel dönüşüm çabaları da birçok patolojiyi beraberinde taşıyor. Bir iki katlı konutları yıkılan insanlar, yüksek katlı apartman blokları içinde yaşamak durumunda kalıyor. Yıkım üzerinden bir inşa gerçekleşiyor. Bu hâlin kendisinde yeni şartlar her ne kadar fiziksel olarak daha makul görünse de, bu değişim sadece fiziksel olumsallıkla yetinilebilecek bir durum değil. İnsan belleğini, mekân üzerinden inşa ediyor. Bu mekânların bu kadar kolay yok olabiliyor olması, insanın kendini inşa ettiği tüm zaman-mekân bağlamını yerle bir ediyor kanaatimizce. Ortaya öz yurdunda yersiz yurtsuz bir varlık çıkıyor. Bunun yanında yeni mekân pratiğiyle insanın yerleşik birçok anlayışı değişiyor. Komşuluk olgusu büyük oranda ortadan kalkıyor, âdeta yüksek katlı konut pratiği bireysel benlikleri pekiştiriyor. Ayrıca mekân kimliği denen olgu nerdeyse tamamen yok oluyor. Özellikle deprem sonrası, ortaya çıkan yoğun konut ihtiyacını karşılamak için inşa edilen deprem konutları, bir alan üzerinden belirlenmiş ızgara planlar üzerine birbirinin aynısı olarak inşa ediliyor. Bu bir ihtiyacın ve aciliyetin neticesi olabilir. Lakin bu durum sadece bir sebep değil, ana bir yaklaşımın neticelerinden biri. Bu yapılar, âdeta aynılaşan insanların kimliklerini yitirdiklerinin, bir potada eridiklerinin anlaşılması güç olan bir durum.
Yaşadığımız coğrafya kadim şehir ve mimarlık mirasıyla oldukça zengin bir yapıya sahip. Bu mirasın mirasçılarından beklenense bu kadim mirası koruyarak bir mânâda buranın ilke ve kaygıları üzerinden çağdaş şehir ve pratikler ortaya konulmasıdır. Lakin vakıa büyük oranda bununla tezat teşkil ediyor. Kadim şehirler özgün kimlikleri ile birbirinden ayırt edilen vasıflara sahipken, çağdaş kentler birbirinin aynısı adeta. Tarihi Bursa, Mardin, Amasya, İstanbul şehir dokusu olanca farklılığı ile zenginlik arz ederken; çağdaş Bursa, Mardin, Amasya, İstanbul kent dokuları birbirinin neredeyse aynısı yapılar ortaya koyuyor. Diğer bir yandan çok değerli bir davranış olarak bu şehirlerimizin geleneksel şehir dokusu korunmaya çalışılırken, bu alanlar tarihin içinde dondurulmuş gibi müze alanlar şeklinde telakki ediliyor. Hâlbuki ân ile birlikte onlar da şehir pratiğine bir örnek olarak katılabilirler. Ayrıca korumaya dair duyarlılığın var olmasına karşın, onarılması çok güç hatalarda ortaya konuyor. Bursa’nın geleneksel şehir dokusu içinde devasa yükseklikte, âdeta şehri ezercesine konut blokları yapılabiliyor, Hasankeyf’in kadim dokusu baraj inşaatı kaygısıyla yok edilebiliyor. Bunlar sadece değinebildiklerimiz.
Sonuç itibariyle diyebiliriz ki şehirlerimiz bizim kimliğimizin bir parçası. Onları korumak ve ortaya insan(!) için oluşturulmuş pratikler koymak durumundayız. W. Churchill, önce biz mekânlarımıza şekil veririz, sonra onlar bize şekil verir, diyor. Bu, diyalektik bir etkileşimdir.
Mekânlarımızın kurgusu bize sirayet edip bizi dönüştürüyor. Örnek verecek olursak, bugün genel bir yaklaşım olarak inşa edilen alt katları ticari işlevli, üst katları konut olan yapı tipiyle yeni bir pratik ortaya koyuyoruz. Geleneksel konut pratiğimizde avlusu ile hayat bulan konut tipi; yerini tüm alan sınırını doldurmuş, maksimum kat mülkiyetini elde etmeye çalışan, üst üste yığılmış katlar şeklinde bir tipolojiye terk ediyor. Yatak odası ve mutfak gibi mahrem alanlarını avludan ışık aldırmaya yönelten avlulu evler yerine tüm mahrem alanları bazen neredeyse birbirinin pencerelerine bakan garip bir apartman anlayışı hüküm sürüyor. Konut cephelerinde geniş, şeffaf cam yüzeyler oluşturmak matah bir şey olarak görülüyor. Lakin bu durumun kendisi acı bir şekilde ailenin varoluş mekânı olan evi, seyirlik bir gösteri nesnesine dönüştürüyor. Âdeta, görünüyorum, o hâlde varım, patolojisi. Kabul etmeliyiz ki bu hâl daha önce tecrübe ettiğimiz bir âl değilse, bize dair yeni değişimlere sebep olacaktır. Neden bir alan üzerine yapı inşa etmek isteyen bir ev sahibi bu tarz bir yapı tipi tercih ediyor? Bu sorunun cevabı bizi çok temel bir çıkarıma götürecektir: kentler, insanların dünya görüşü çerçevesinde meydana gelir.
Dipnotlar:
[1] Mumford, Lewis, Tarih Boyunca Kent, (Çev: Gürol Koca, Tamer Tosun), Ayrıntı Yay., 2013.
Daha önce toplumsal ilişkilerce belirlenen insan modeli, toplumsal ilişkilerin belirlediği, ahlakın belirlediği, dinin belirlediği ya da daha çok böyle pagan toplumlarında da olsa oradaki kabilevi töre ilişkilerinin belirlediği insan modeli Sanayi Devrimi ve hemen sonrasında 19. yüzyılda ise bu defa daha iktisadi içerikle tanınmaya başlanıyor. Burada şöyle bir tartışma ortaya çıkıyor: Acaba insan doğasını nasıl tanımlayabiliriz, bir insan doğası var mı, bu insan doğası gerçekten hani toplumsal ilişkiler tarafından mı belirleniyor yoksa ekonominin merkezde olduğu ve ekonominin diğer tüm toplumsal ilişkileri belirlediği bir insan doğası mı, bu insanı nasıl tanımlayabiliriz?
Gözetim, 18. yüzyılda, fizikî sınırların, duvarların, kamu mekânlarının ve şehrin bir kısmını içeren ve düzenin sağlanması için iktidara “güç” kazandıran panoptikonlar aracılığıyla sağlanmaktayken; 21. yüzyılda, Bauman’ın dediği gibi, sınırları olmayan, akışkan ve bireysel düzlemde mikropanoptikonlar yani akıllı cihazlarla dijital olarak sağlanmaktadır. Artık insanın sadece rasyonelliği değil irrasyonelliği de çeşitli denetim mekanizmalarının, gözetim teknolojilerinin boyunduruğu altındadır.
Hayat ve ölüm hakkını elinde tutan modern iktidar sistemleri eylemlerin de işlevsizleştirmesini sağlarlar, eylem özünde bir potansiyeli göstermekten ziyade onu terbiye etme yöntemi olarak vardır. Dolayısıyla hakikatin ve anlamın değersizleştiği bir dünyada ifade etme özgürlüğünü tartışamazsın. Ölüm ve yaşam hakkının ifade etmeyle özdeşleştiği bir dünyada eylemin değil susmanın özgürlüğünü tartışmamız lazım. Susma hakkını elinde tutabildiğin ölçüde potansiyel bir tehdit olabilirsin. Bu da elbette nefes alma hürriyetiyle alakalıdır.
Bugün Gazze’de yaşanan trajik gerçek, tam da nekroiktidarın gücünü gösterir.
İnsan ne için yaşar? Ölmek için mi? Ölmeyecek gibi yaşayanların ölmeyecek gibi ettikleri dualar hazır olunamayana dair bir refleks midir? İnsan niçin unutur? Merkezinde yer aldığını düşündüğü dünya hayatı, her zaman öyle olmadığı hâlde hangi kritere göre ‘tatlı’ gelir? Ölüme dair söylenecekler bizi ölümsüzlüğe dair söyleneceklere neden götürür?
Müslümanın en büyük ideali iyi bir ölümle ölmektir. Müslüman olarak ölmektir ama dönüşen neydi, ne oldu da hâlihazırda Müslümanlara gelecekle ilgili en büyük beklentin, talebin nedir diye sorulduğunda “Müslüman olarak ölmektir.” cevabı alınamaz hâle gelindi? Elbette belli şeyleri yitirerek belli tarzda bir varoluşa dayalı hale geldiğimiz, belli tarzda var olma pratiğine angaje olduğumuz için artık öyle bir soruya böyle bir cevap verilemediği ifade edilebilir.
Bir Kentin Tarihinden Bugüne
Giriş
Tarih, bir disiplin olma sıfatıyla insana ait olan tecrübenin kendisiyle ilgilenir. Sadece vakalar veya kişiler özeline indirgenmiş bir içerikle değil, bu tecrübelerin ortak yönelim ve tekrarlarının dayandığı birtakım ortak kurallar dizgesini de tespit etmeye çalışır. Tarih boyunca insan toplulukları birbiri ardına oluşur, ortaya pratikler koyar, kendine tespit edilen zaman dilimini yaşar ve sırasını kendinden sonraki kuşağa bırakır. Daha uzun zaman dilimlerinde ise devletler yerlerini başka devletlere, medeniyetler yerlerini başka medeniyetlere bırakarak bu çarkın sürmesini sağlarlar. Bu oluş ve bozuluş hâli içinde, bazı vakıalar vakalar âdeta suyun suya benzediği gibi tekrar edip gider. Tarihe bu yönüyle bakış, hâkim Batı okuması açısından böyle olmayıp bilakis ilerleyen ve hep tekâmül üzere giderek kemâlinin Batı’da tevarüs ettiği form diye kabul edilir. Lakin vakıa vaka böyle değildir. Belki yaklaşım açısından tarihin döngüsel seyri daha olanaklıdır. İbn Haldûncu bir söylemle medeniyetler doğar, büyür ve ölür. Tabi bu durum tecrübe içinde bu kadar net çizgilerle okunmasa da genel yönelimin böyle olduğunu söylemek mümkündür. Başta da değindiğimiz gibi tarih, değişimin ve gelişimin birtakım yasalarını ortaya koyar. Bu yasalarla uyum hâli, gelişim seyri açısından olumlu yönde etki ederken, tersine seyir gittikçe yaklaşan çöküşün habercisidir. İşte bu yönü itibariyle her yaşanmış tecrübeyi bir daha yaşama temayülü, aklın kabul edeceği bir şey olmayıp, tarih okumaları bunun tersi meyanda yani tecrübeyi göz önünde bulundurarak geleceğe bakmayı elzem kılar. Goethe; “İnsanlığın üç bin yıllık tarihini bilmeyen bugünü anlamaz.” diye veciz bir ifade dile getirir. Bu, ânı tanımanın gerekliliğinin tarihle olan sıkı ilişkisine bir göndermedir.
Bu meramın kaygısı etrafında, yazımız çerçevesinde dünya tarihinin gördüğü en büyük tecrübelerden olan Roma’yı, kent pratiği çerçevesinde tetkik etmeye çalışacağız. Roma; ihtişamı, birikimi, konumu ve ömrü ile her anlamda okunup tetkik edilmesi gereken bir tarih diliminin parçasıdır. Farklı medeniyetlerden çıkarılabilecek dersler gibi, Roma’nın da bugüne söyleyeceği oldukça fazla sözü olduğu kanaatindeyiz. Tetkik çabamızda ortaya koyacağımız yazı içerisinde verilen tarihi bilgiler, Lewis Mumford’un “Tarih Boyunca Kent” adlı çalışmasını kaynak edinir.
Bir Kenti Okumak
Geniş bir zaman dilimine yayılan yaşamıyla Roma, ortaya koymuş olduğu siyaset, sosyoloji, mühendislik, kent tasarımı vb. birçok pratiğiyle ciddi bir tecrübeyi temsil eder. Her yönüyle çıkarılması gereken dersleri taşır beraberinde. Yazımız itibariyle daha çok kent pratiği ve bunun etkileri/ilişkileri üzerinde durmaya çalışacağız.
Kuruluş itibariyle, devralmış olduğu Helen ve Etrüsk geleneğinin farklı bir versiyon olarak devamı şeklinde ortaya çıkar Roma. Kuruluş ilkeleri, toprağa bağlılığı, çalışkanlığı vb. birçok olumlu yönüyle çok hızlı bir şekilde gelişip büyür. Yoğun inşai faaliyetleriyle büyük kentler meydana getirir, bunları askeri başarılarıyla destekleyerek sürdürür. Kent kurgusu öncelikle sur yapımıyla başlar. Kent formu ise kısmen dinsel kısmen faydacı nedenlerle dikdörtgen bir şekilde yapılırdı. Kent birbirine dik çizilen çizgilerden oluşan ızgara denen bir sistem şeklinde tasarlanır ve bu ızgaranın sonsuz tekrarı üzerine inşa edilirdi. Bu plan; yaklaşımını, koşulların büyük zorluklarına rağmen uygulanması için büyük çabalar, teknik çözümler, yeri geldiğinde doğanın zorlayıcılığıyla çatışmayı göze alan öneriler ile tatbik edilmeye çalışılırdı. Ana caddeler kentin ortasından kesişecek şekilde tasarlanır, bu kesişim yerine kutsal emanetleri gömmek için temel kazılır ve buraya forum inşa edilirdi. Yani şehrin kurulması dini denebilecek bir kaygı üzerine inşa ediliyordu. Roma’nın kent kurgusundaki ortaya koyduğu yenilikler büyük oranda mühendislik noktasındaki başarılarına dayanıyordu. Teknik olarak birçok yenilik ve olanak ortaya koymuşlardı. Büyük köprüler, hamamlar, geniş yollar, su kemerleri vb. yapılar inşa ediyorlardı.
Roma ortaya koymuş olduğu kent pratiğini standart bir donanım hâline getirmeye çalışıyordu; kemerli geçiş yolları, forum, tiyatro, hamam ve devasa büyüklükteki arenaları bu standardın bir parçasıydı. Roma adeta tüm biçim ve içerik çeşitleriyle öteki kültürleri kendi tek tip kangalına dönüştüren büyük bir sosis makinasıydı.[1] Bunu âdeta modern söylemle bir uygarlaştırma(!) misyonu olarak görüp, öteki kültürlere ihraç etmeye çalışıyordu. Müdahale etmeyip kendi hâline bıraktığı kültürleri ise parçalanmışlıkları içinde bırakıp, Roma’nın yekpare gücünün yanında onların güvensizlik ve istikrarsızlığını sürdürmek gayesindeydi. Yani; böl, parçala ve yönet tarzı bir siyaseti pratikte güdüyor; kendi dışında oluşabilecek her türlü birlikteliğin önüne geçemeye çalışıyordu. Bu kentin en tipik özelliği, bir ufka doğru uzanan sıra sütunlu geniş alışveriş caddeleriydi. Bu mekânlar ve sütun altı korunaklı alanlar kentlilerin sosyalliği için olanak sağlıyordu. Yağışlı veya aşırı sıcak havalarda bir dinlenme mekânı imkânı oluyor ve sosyolojinin etkileşimine katkı sağlıyordu. Hâkim bir nokta üzerinden bakılan Roma kenti; büyük yapıları, geniş yolları ve süregiden inşa faaliyetleri ile hayranlık(!) uyandıracak bir hâldeydi. Lakin bu hâl göze hitap eden görselliğin yanında içerik olarak ciddi sorunlar taşıyordu. Mumford’un deyimiyle, Roma’da ve kentlerinde; içerik genellikle tiksindirici, bazen de insanların alçaklıklarından ve kötülüklerinden oluşan bir lağım çukuruydu. Fakat kent, estetik açıdan bir biçimsel asalet ve düzenleme harikasıydı. Âdeta geniş gövdesi, uzun dalları ve heybetiyle insanı kendisine hayran bırakan ama içten içe çürümüş bir kabuktan ibaret kalmış çınar misali.
Devasa ölçeklere varan yapılar inşa ediliyordu. Bu yapılar insanların bir araya gelerek kamusal işlerini haâllettiği yerler olmayıp sadece, diğer yandan çürüyen kitle kültürüne imparatorluğun ihtişamını yansıtan görkemli unsurlardı.[2] İnşa ettikleri kimi tapınaklar, asıl kullanıcısı olan insanın bir nokta mesabesinde ezildiği oranlardaydı. Bu tapınaklar, Tanrılarının uluhiyetini vurgulamaktan öte, insanlar üzerinde imparatorluğun ezici gücünü gösterme kaygısı güdüyordu. İçeriğin boşaldığı her yerde forma yönelik yüceltici temayülün ön plana çıkması gibi, Roma’nın kent ruhu pörsüdükçe daha fazla mekân yüceltisi ortaya çıkıyordu. İnsanlar tam anlamıyla kuşatılmış bir baskı altından hayatlarını sürdürüyorlardı. Sınıf ayrımı en uç noktalarına kadar hissediliyordu. Nüfusun çoğunluğunu oluşturan alt sınıflar; büyük imkânsızlıklar içinde, kötü barınak koşullarında, üzerlerinde muktedirlerin âdeta kıl tanesine bağlı kılıçlarının tehdidi altında yaşamlarını devam ettirmek zorunda kalıyorlardı. Bir bilinç hâli yoksunluğu için, dört bir taraftan bilinç uyuşturucularıyla uyuşturularak yaşıyorlardı. Üst sınıflara mensup Romalılar, taşra kentleri yokmuş gibi davranıyorlardı. Roma’nın merkez olma yönünde doğan avantajları kaybetmemek için bu büyük ölçekli kentlerden çıkmayı tercih etmiyorlardı. Kent merkezinde olmak, her türlü paylaşımın veya dağıtımın ortağı olmak demekti. Oldukça iyi koşullardaki evlerinde yaşıyor, zenginliğin ve güç sahibi olmanın tüm avantajını kullanıyorlardı. Bir istisna hali olarak salgın hastalık vb. bir durum olmadıkça Roma dışına çıkmıyorlardı.
Roma, özellikle mühendislik uygulamaları ile su, taş döşeli yollar ve lağım sistemleri ile kente hizmet etmek için ciddi çabalar ortaya koyuyordu. Su kemerleri inşa ediliyor, yamaçlara kurulacak evler için zemin tahkim ediliyor, büyük akarsulara geçişler için köprüler yapılıyordu. Fakat bunlar oldukça kaba uygulamalar olduğundan birçok noktada amacını yerine getiremiyordu. Öyle ki lağım sistemleri, en çok ihtiyaç duyulan yüksek katlı kira evlerinin katlarına bağlanamıyordu. Dahası buralardaki atıkların temizliği korkunç bir durumdaydı. Bu çok katlı kira evlerinde su ve atık su, birincisi yukarı ikincisi aşağı doğru olmak üzere elle taşınıyordu.[3] Her ne kadar mühendislik faaliyetlerindeki başarılarından söz edilse de, kent sağlığı açısından Roma kenti çok kötü bir durumdaydı. Bu şehrin zevkini çıkarmak isteyen insan gözlerini açık tutmalı, fakat burnunu kötü kokulara kapatmalı, acı ve dehşet haykırışlarına kulaklarını tıkamalıdır Mumford’a göre. Büyük kentler için çöp benzeri katı atık kütlelerinin kaldırılması sağlık açısından oldukça önemlidir. Roma içinse bu durum tam bir kriz haliydi. Bu çöpler at arabalarıyla büyük açık çukurlara götürülüp atılıyordu. Hatta insan cesetleri bile bu açık alanlara atılıyordu. Bu ise ciddi hastalıkların tetikçisi olarak geri dönüyordu. Roma’nın kadim eğlence(!) araçlarından olan gladyatör gösterileri başlayınca fil, manda gibi büyük hayvanlar dâhil her gün beş bin hayvan katledilmekteydi; benzer şekilde öldürülen yüzlerce insan ise daha acı bir tabloydu.[4] Bu insan cesetleri, hayvan leşleri ve çeşitli atıklarla birlikte adına cornarium dedikleri büyük ağzı açık çukurlara atılıyordu. İlerleyen zamanlarda bu durum için bir yenilik(!) yapılmış ve insan cesetleri yakılmaya başlanmıştı. Lakin devasa çöp çukurları hâlâ büyük bir sorun olarak varlığını sürdürüyordu. Roma’nın kent sağlığı açısından ortaya koyduğu en önemli fayda ise hamamlardı. Özellikle bu tarz kent hamamlarının oluşumu Roma’yla anılır genellikle. Roma’nın oluşumu için söylediğimiz gibi hayata başlangıçları toprakla ilişkili, çalışkan ve başarılı insanlardı. Fakat bu güçleri zamanla onları komşularının sırtından geçinen, sömürge kolonileri kuran, gösterişçi, yağmacı bir ulusa dönüştürdü.[5] Roma’da her şey iyice abartılacaktı; kötülük, vahşilik vb…
Evlerin, bir toplum açısından kadim çağlardan beri önemli bir yeri vardır. Evler sadece bir barınak/sığınak yeri olmanın ötesinde birçok mânâyı yapısında taşır. Ailenin varlığının, mekânın, dinî eğitimin ve ahlâki gelişimin temeli, toplumun inşasının en önemli mekânı gibi çok temel hasletleri yapısında barındırır. Ev,; toplumsallaşmanın, hafızanın ve ben olmanın ilk ve en temel basamağıdır. Roma’da ise insula denen yaşam alanları, tüm bu kadim gerekleri bir tarafa bırakmış gibidir. Bu alanlar; derme çatma binalar, sıkışık bir alana en fazla insanın sığdırılmaya çalışıldığı, en yüksek kârı elde etme kaygısıyla oluşturulmuş yapı alanlarıydı. Nüfusun çoğunluğu burada kira evleri denen üst üste yığılmış katlar hâlindeki bu yapılarda yaşıyordu. Hava, ışık, temizlik vb. en insani koşulların dahi sağlanmadığı, dar alanlarda daha yoğun nüfus kitleleri yaşamak zorunda bırakılıyordu. Ayrıca bu yapılar o kadar kötü inşâ ediliyordu ki bir yangın hâlinde insanların kaçması imkânsız bir durum oluyordu. Yangından kurtulunsa dahi insanlar, çöken binaların altında kalarak hayatlarını kaybedebiliyorlardı. Roma büyüdükçe ve sömürü sistemi daha da yaygınlaştıkça kent dokusunun gittikçe daha büyük bir kısmını çürütmeye başladı.[6] Bu yapılar, bugünkü apartman anlayışının ilkel örnekleriydi denebilir. Genel itibariyle alt katları alışveriş caddelerine bakan sütunlu ticari birimlerden, üst katlar ise çok katlı kira konutlarından oluşuyordu. Kentin faydalarından(!) yoksun kalmamak için kentlere yığılan kitleler, bu üst üste yığılmış katların içinde ikamet etmek durumunda kalıyordu. Minimum maliyet, maksimum kâr…
[7] Ve bu dinin tapınağıysa, kentin sağlığı için üretilmiş olan hamamlar olmuştu zamanla. Tembellerin, otlakçıların, bütün beden müptelalarının ideal ortamı olarak gittikçe çürümenin mekânı olmuştu hamamlar. Mumford’a göre Roma’nın düzeni, Roma’nın adaleti, Roma’nın başarısı, hepsi vahşi bir sömürünün ve baskının üzerine kurulmuştu. Devasa askeri gücüyle, düşman saldırılarına karşı kentini muhafaza etmesine karşın, kentin yıkılışı, içte oluşan yoğun çürüme neticesinden gerçekleşecekti. Zengin sınıflar kendilerini üst konumlarda görüyorlar, alt sınıfların ekonomik anlamda yaşam alanlarını tanımıyorlardı. Bu görmezden gelme hâline rağmen kimi zaman da israfın son raddelerine varan kamusal harcamalar yapabiliyorlardı. Ayrıca dışarıda kurulan koloniler ile sömürü, kent dışında da tüm iştahıyla devam ediyor ve buraların zenginliklerini de kente getiriyordu. Bu durum ister zengin olsun ister fakir, doyumsuz iştahlara sahip, anlamdan yoksun boş hayatlar yaşayan ruhsuz bedenler ortaya çıkarmıştı. Derin bir materyalist hiçlik yaşanıyordu.
Kent içinde, kentliler için âdeta parazitvari bir hayat üretilmişti. Bu mekânsal bir form olarak şekil bulmuş, bedava ekmek ve arena gösterileri biçiminde ortaya konmuştu. Övüne durdukları barış ve adalet söylemi, Mumford’un deyimiyle bugün Amerikan iş dünyasının empoze ettiği; tekelci denetim ve zorlayıcı tüketim ortamında var olduğu söylenen rekabet kadar bir gerçekliğe sahipti. Bu kavramların; tehditler, adam öldürmeler, yasa ve düzen adı altında yapılan keyfi uygulamalar ile git gide içi boşaltılmıştı. Gittikçe daha çok yoğunlaşan bu parazitlik hâli, insanların varoluşsal boşluğunu daha da derinleştiriyordu. Artan bu anlamsızlığın yoğunluğunu uyuşturucu etkisiyle geçiştirmek için insanlara yeni heyecanlar(!) yaratılmaya çalışılıyordu. Araba yarışları, deniz savaşları, insanların gözleri önünde ortaya konan cinsel eylem parodileri ile bu boşluk uyuşturulmaya çalışılıyordu. Kanlı gladyatör oyunları, kırbaçlamalar, paramparça edilmiş bedenler ile insanların vahşi yönü kana doyurulmaya çalışılıyordu. Daha da kötüsü bu eylemler normalleştiriliyordu, diğer bir değişle kötülük sıradanlaştırılıyordu. Bunlar bir sınırın mümkün olduğu eylemler değildi, artık her şey abartılmış formlarıyla daha fazlası istenerek yapılıyordu. Burada ister istemez yaşamış olduğumuz çağı düşünmeden edemiyoruz. Modern çağın insanı da Mumford’un deyimiyle günlük sadizm dozunu alarak hayatına devam ediyor. Televizyon, radyo, gazete, tiyatro, sinema, sosyal medya araçları vs âdeta bu şovun modern versiyonları gibi insanlara günlük sadizm dozunu veriyor. Şiddet, canilik, kan ve sapıklık nihilist umutsuzluğu işlemeye devam ediyor.[8] Romalılar bunları izlemek için arenalara koşarken, modern çağın insanı her yönünü kuşatmış ekranlar aracılığıyla her an bunlarla birlikte yaşıyor. Bu durum tek kelimeyle hiçi arttırmaktır. Hiçi arttırmak ise hiçliği yoğunlaştırmaktan öteye geçmez. Parazitliğin kendisine geri dönecek olursak Roma’da, ekmek ve sirk bedava bir hâle getirilmiş, varoluş bu ikisi arasında salınan bir anlamsızlığa indirgenmişti. Çalışmanın yüceltildiği Roma unutulup yerine tembelliği kutsamış yeni bir hâl ortaya çıkmıştı. Üretici güç olan nüfus bunlara olan tamahıyla yaşamını idame ettirmeye çalışıyordu. Bu hâl, zamanla gerçekleştirilen gösterilere katılma eylemini varoluşlarının birinci işi hâli olarak gören bir kitle ortaya çıkarmıştı. Bunun dışındaki eylemler buna göre düzenleniyordu. Bugünün televizyon vb. araçları ise bu durumun modern araçları gibi âdeta. Mekânların yönelimi onlara göre düzenleniyor, işler onların saatlerine göre sıraya konuyor, ihtiyaçlar onlar baz alınarak hesaplanıyor… Tek kelimeyle mevcut hâli şu cümle özetliyordu: Gösteri devam etmeli. Evet, artık bir gösteri toplumu meydana gelmişti ve her ne pahasına olursa olsun gösteri durmamalıydı.
İnsanların, hayatlarını anlamlı kılacak değerli soruları yoktu artık. Malayani soruların ardı sıra gidip duruyorlardı. Hiçliğin yoğunluğu artmaya devam ediyordu. Bu hâl insan pratiklerinin bir neticesi olarak mekân pratiğine şekil veriyordu: Sirk. Şehvet, adam öldürme, işkence, zevk alınan eylemlere dönüşmüş ve mekânların aracılığıyla gösteri formunda sunulur olmuştu. Mimari ve mühendislik alanlarındaki büyük yetkinlikleri onları daha farklı arayışlara itiyordu. Kullandıkları kubbe ve tonoz gibi elemanların yardımıyla çok daha geniş alanlar elde edebiliyor ve bu alanların altında daha fazla insan toplayabiliyorlardı. Roma, ürettiği mekânlar ile neredeyse aynı anda tüm kent nüfusunu içine alabilecek yapılar ortaya koyuyordu.[9] Kitlelerin büyü hâli her ne olursa olsun bozulmamalıydı. Çağdaş kitle iletişim araçlarının kitlelere ulaşımının boyutları dikkate alınınca Roma’nın bu çabası hiç de azımsanacak bir şey değildi. Kaybolan idealleri ve yozlaşan kültürü ile Roma yıkılmaya yüz tutmuştu. “Fakat bir gölge veya olgu olarak sirk varlığını sürdürdü ve modern kentte yeniden hayat buldu. Romalı günahlarından arınmış mevcut sirkler ve hayvanat bahçeleri hâlâ Roma hayat tarzını hatırlatmaktadır. Bu da insan aklına bizatihi Roma’nın kendisinin bir zamanlar yeryüzündeki en büyük gösteri olduğunu getirir.”[10] Roma kenti, bütün teknik ve mühendislik başarılarıyla birlikte, planlamasının zeminini oluşturan sonsuza uzanma iddiasındaki ızgara kurgusuyla ucu bucağı görünmeyen amaçsız bir materyalizmin vücut bulmuş şekliydi denebilir. Bu ızgara kurgusunda oluşturulan gridler, Roma deneyimiyle sınırlı kalmıyor, modern çağ ve dahası bugün bile kent planlamasının kullanım öncelikleri arasında bulunuyor. Buna örnek olarak modern mimarinin önemli isimlerinden Le Corbusier şöyle bir anekdot paylaşıyor; kent planlama üzerine katılmış olduğu bir toplantıda genişleme planları üzerine rapor hazırlamakla görevli olan bir komisyon görevlisiyle tartışmasında görevli kendisine: “Düz çizgiler çiziyor, delikleri dolduruyor ve zemini düzleştiriyorsunuz, bunun sonucu nihilizmdir!“ diyor. Corbusier ise yanıt olarak: “Özür dilerim ama benim de yapmak istediğim tam bu.”[11] Evet, bile isteye mekâna müdahaleyle nihilizm üretme kaygısı bir tarafta, bunu mutlak bir çözüm telakki edip sürdürme kaygısı diğer tarafta…
Son Söz Yerine
Kapitalizm, içine doğulan zamanı, ezelden ebede uzanan bir vakıa, alternatifsiz bir deneyim gibi telkin ediyor. Âdeta daha hızlı tüketmek için tüm hızıyla mekânlar ve kentler inşa ediyor ve tekraren yıkıyoruz. Mekânın, bellek üzerindeki etkisi hiç yokmuş gibi, mekânları birer meta gibi tüketip duruyoruz. Bu durum hafızasız, kimliksiz ve tabiri caizse yeni yetme benlikler oluşturmaktan öte gitmiyor. Korumak, korumayla beraber inşaâ etmek gerekirken mekân bilinci dahi yokluğuyla malûl. Bu durumu biraz da coğrafyamızda pratik kent olgusu üzerinden özetle okumaya çalışalım. Roma’nın ihraç etmeye çalıştığı standart kent modeli, bugün medenileştirme(!) misyonu adı altında başka formlarla ihraç edilmeye çalışılıyor. Tabiî gelinen noktada Roma’nın yıkıcılığı, kat be kat geçilmiş durumda. Demokrasi(!) getirilmeye çalışılan kadim kentler, ihraç edenler aracılığıyla yerle bir edilip, yok ediliyor. Bu kentlerin sakinleri, her an göç etme ve mülteci olma tehdidi altında yaşamak zorunda bırakılıyor. Aidiyetlerinden sıyrılmış, varoluşları tehdit altında olan büyük kitleler kentlere yığılıyor. Bu durumun neticeleri ekonomik saiklere indirgenmeyecek ölçüde büyük sorunları beraberinde taşıyor. Diğer yandan kentlere yığılmış bu kitlelerin anlam kaybı giderilmek yerine daha da derinleşiyor. Televizyon vb. görsel ve işitsel iletişim araçlarıyla, çağın insanı her gün sadizm dozunu alarak hayatına devam ediyor. Bu imkânlardan yoksun bir toplumda yaşayan insanın ömrü boyunca belki göremeyeceği çirkinlikler, vahşilikler vb. hâlini, bu imkânlara sahip insanlar günlük ilaç dozlarına benzer şekilde alarak yaşıyor. Roma’nın büyük gladyatör gösterileri bugün farklı form ve içeriklerde ama aynı amaca hizmet edecek şekilde devam ediyor. Büyük futbol stadyumları inşa ediliyor, büyük kitlelerin seyrine hizmet edecek spor organizasyonları düzenleniyor ve âdeta bu eylemler bir gösteri formu altında sürdürülüyor. Uyuşma hâli bazen o kadar ciddi boyutlara varıyor ki, asgari ücretle çalışan bir emekçi, neredeyse her oyuncusunun yıllık maaşı milyonlarca lira olan bir futbol takımına destek için maaşından pay ayırabiliyor. İdrakin çaresiz kaldığı daha nice hâller. Yazı muhtevasında ancak bu kadarıyla yetinebiliyoruz. Şimdi ise kent pratiğimizi özetle ortaya koyarak konumuza devam edelim.
Özellikle son yarım yüzyıldaki kent pratiğimiz ile nüfusu birkaç milyonu geçkin kentler ortaya çıktı. İş olanaklarının, sanayinin vb. buralarda yoğunlaşması nüfusu da buralara doğru yönelmek zorunda bıraktı. Ülke nüfusunun ve ekonomisinin büyük çoğunluğu birkaç kente sıkışıp kaldı büyük oranda. Bu değişim süreci ekonomik altyapıyı tarım üretiminden hizmet sektörüne doğru kaydırdığı için, ana üretim kolunun mekânı olan köyler boşalmaya yüz tuttu. Kentlere yığılmış büyük kitlelerin barınak ihtiyacı arsa spekülasyonları tarzındaki eğilimleri ortaya çıkardı. Bu da dar alanlarda oluşturulan yüksek katlı yapılar ile maksimum nüfusu barındırma kaygısını beraberinde getirdi. Hızlı imar alanlarının açılması, masa başı planlama tarzının yanlışlığını defaatle gösterdi. Doğal alanların tahrip edilmesi, canlı türlerine verilen zararlar, enerji üretim kaygısıyla kurutulan dereler maalesef ki burayla sınırlı olarak sayabildiklerimiz sadece. Tabiî bu durumun hâlen yüzde yüz böyle olmadığı muhakkak. Hatta buralara dair iyileştirmeler de belli oranlarda yapıldı. Lakin bu, sistematik bir şehir ufkunun yokluğu gerçeğini değiştirmiyor maalesef. Kentlere yığılmış durumdaki büyük kitlelerin hareketi için devasa yollar, köprüler, metrolar vb. inşai faaliyetler yoğunlaştırıldı ve yoğunlaştırılmaya devam ediyor. Bu, bir yandan kontrolün elden kaçmasıyla yükselen arsa fiyatlarına sebep olurken; diğer yandan bu hizmetleri kullanan kitlenin de maliyetini arttırarak, yaşam koşullarını zorlaştırmaya sebep oluyor. Bu, dolaylı bir kayıp hâli. Yani kaynağa ulaşma çabasının kendisi kullanıcı için bir maliyete dönüşüyor. Kentlerdeki nitelikli veya daha doğrusu insani ihtiyaçlara hitap edebilecek konutlara erişim için gerekli kira maliyetleri büyük bir istikrarla artmaya devam ediyor. Bu durum kitlelerin daha fazla kent çeperlerinde yoğunlaşmalarına sebep oluyor. Buralardaki kent oluşumu ise iç açıcı örnekler ortaya koymuyor, maalesef. Barınma kaygısı birçok etkenin önünde durmaya devam ediyor. Diğer yandan kentleri imar(!) etmek için yapılan kentsel dönüşüm çabaları da birçok patolojiyi beraberinde taşıyor. Bir iki katlı konutları yıkılan insanlar, yüksek katlı apartman blokları içinde yaşamak durumunda kalıyor. Yıkım üzerinden bir inşa gerçekleşiyor. Bu hâlin kendisinde yeni şartlar her ne kadar fiziksel olarak daha makul görünse de, bu değişim sadece fiziksel olumsallıkla yetinilebilecek bir durum değil. İnsan belleğini, mekân üzerinden inşa ediyor. Bu mekânların bu kadar kolay yok olabiliyor olması, insanın kendini inşa ettiği tüm zaman-mekân bağlamını yerle bir ediyor kanaatimizce. Ortaya öz yurdunda yersiz yurtsuz bir varlık çıkıyor. Bunun yanında yeni mekân pratiğiyle insanın yerleşik birçok anlayışı değişiyor. Komşuluk olgusu büyük oranda ortadan kalkıyor, âdeta yüksek katlı konut pratiği bireysel benlikleri pekiştiriyor. Ayrıca mekân kimliği denen olgu nerdeyse tamamen yok oluyor. Özellikle deprem sonrası, ortaya çıkan yoğun konut ihtiyacını karşılamak için inşa edilen deprem konutları, bir alan üzerinden belirlenmiş ızgara planlar üzerine birbirinin aynısı olarak inşa ediliyor. Bu bir ihtiyacın ve aciliyetin neticesi olabilir. Lakin bu durum sadece bir sebep değil, ana bir yaklaşımın neticelerinden biri. Bu yapılar, âdeta aynılaşan insanların kimliklerini yitirdiklerinin, bir potada eridiklerinin anlaşılması güç olan bir durum.
Yaşadığımız coğrafya kadim şehir ve mimarlık mirasıyla oldukça zengin bir yapıya sahip. Bu mirasın mirasçılarından beklenense bu kadim mirası koruyarak bir mânâda buranın ilke ve kaygıları üzerinden çağdaş şehir ve pratikler ortaya konulmasıdır. Lakin vakıa büyük oranda bununla tezat teşkil ediyor. Kadim şehirler özgün kimlikleri ile birbirinden ayırt edilen vasıflara sahipken, çağdaş kentler birbirinin aynısı adeta. Tarihi Bursa, Mardin, Amasya, İstanbul şehir dokusu olanca farklılığı ile zenginlik arz ederken; çağdaş Bursa, Mardin, Amasya, İstanbul kent dokuları birbirinin neredeyse aynısı yapılar ortaya koyuyor. Diğer bir yandan çok değerli bir davranış olarak bu şehirlerimizin geleneksel şehir dokusu korunmaya çalışılırken, bu alanlar tarihin içinde dondurulmuş gibi müze alanlar şeklinde telakki ediliyor. Hâlbuki ân ile birlikte onlar da şehir pratiğine bir örnek olarak katılabilirler. Ayrıca korumaya dair duyarlılığın var olmasına karşın, onarılması çok güç hatalarda ortaya konuyor. Bursa’nın geleneksel şehir dokusu içinde devasa yükseklikte, âdeta şehri ezercesine konut blokları yapılabiliyor, Hasankeyf’in kadim dokusu baraj inşaatı kaygısıyla yok edilebiliyor. Bunlar sadece değinebildiklerimiz.
Mekânlarımızın kurgusu bize sirayet edip bizi dönüştürüyor. Örnek verecek olursak, bugün genel bir yaklaşım olarak inşa edilen alt katları ticari işlevli, üst katları konut olan yapı tipiyle yeni bir pratik ortaya koyuyoruz. Geleneksel konut pratiğimizde avlusu ile hayat bulan konut tipi; yerini tüm alan sınırını doldurmuş, maksimum kat mülkiyetini elde etmeye çalışan, üst üste yığılmış katlar şeklinde bir tipolojiye terk ediyor. Yatak odası ve mutfak gibi mahrem alanlarını avludan ışık aldırmaya yönelten avlulu evler yerine tüm mahrem alanları bazen neredeyse birbirinin pencerelerine bakan garip bir apartman anlayışı hüküm sürüyor. Konut cephelerinde geniş, şeffaf cam yüzeyler oluşturmak matah bir şey olarak görülüyor. Lakin bu durumun kendisi acı bir şekilde ailenin varoluş mekânı olan evi, seyirlik bir gösteri nesnesine dönüştürüyor. Âdeta, görünüyorum, o hâlde varım, patolojisi. Kabul etmeliyiz ki bu hâl daha önce tecrübe ettiğimiz bir âl değilse, bize dair yeni değişimlere sebep olacaktır. Neden bir alan üzerine yapı inşa etmek isteyen bir ev sahibi bu tarz bir yapı tipi tercih ediyor? Bu sorunun cevabı bizi çok temel bir çıkarıma götürecektir: kentler, insanların dünya görüşü çerçevesinde meydana gelir.
Dipnotlar:
[1] Mumford, Lewis, Tarih Boyunca Kent, (Çev: Gürol Koca, Tamer Tosun), Ayrıntı Yay., 2013.
[2] Mumford, a.g.e., s. .
[3] Mumford, a.g.e., s. .
[4] Mumford, a.g.e., s. .
[5] Mumford, a.g.e., s. .
[6] Mumford, a.g.e., s. .
[7] Mumford, a.g.e., s. .
[8] Mumford, a.g.e., s. .
[9] Mumford, a.g.e., s. .
[10] Mumford, a.g.e., s. .
[11] Berman, Marshall, Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor, (Çev. Bülent Peker, Ümit Altuğ) ,İletişim Yay.
İlgili Yazılar
Hayatın Merkezine Oturan Kaygı: Ekonomik Kaygılı İnsan Çağı
Daha önce toplumsal ilişkilerce belirlenen insan modeli, toplumsal ilişkilerin belirlediği, ahlakın belirlediği, dinin belirlediği ya da daha çok böyle pagan toplumlarında da olsa oradaki kabilevi töre ilişkilerinin belirlediği insan modeli Sanayi Devrimi ve hemen sonrasında 19. yüzyılda ise bu defa daha iktisadi içerikle tanınmaya başlanıyor. Burada şöyle bir tartışma ortaya çıkıyor: Acaba insan doğasını nasıl tanımlayabiliriz, bir insan doğası var mı, bu insan doğası gerçekten hani toplumsal ilişkiler tarafından mı belirleniyor yoksa ekonominin merkezde olduğu ve ekonominin diğer tüm toplumsal ilişkileri belirlediği bir insan doğası mı, bu insanı nasıl tanımlayabiliriz?
Panoptikon ve Varolmanın Dayanılmaz Ağırlığı
Gözetim, 18. yüzyılda, fizikî sınırların, duvarların, kamu mekânlarının ve şehrin bir kısmını içeren ve düzenin sağlanması için iktidara “güç” kazandıran panoptikonlar aracılığıyla sağlanmaktayken; 21. yüzyılda, Bauman’ın dediği gibi, sınırları olmayan, akışkan ve bireysel düzlemde mikropanoptikonlar yani akıllı cihazlarla dijital olarak sağlanmaktadır. Artık insanın sadece rasyonelliği değil irrasyonelliği de çeşitli denetim mekanizmalarının, gözetim teknolojilerinin boyunduruğu altındadır.
Nekropolitikalar ve Ortadoğu
Hayat ve ölüm hakkını elinde tutan modern iktidar sistemleri eylemlerin de işlevsizleştirmesini sağlarlar, eylem özünde bir potansiyeli göstermekten ziyade onu terbiye etme yöntemi olarak vardır. Dolayısıyla hakikatin ve anlamın değersizleştiği bir dünyada ifade etme özgürlüğünü tartışamazsın. Ölüm ve yaşam hakkının ifade etmeyle özdeşleştiği bir dünyada eylemin değil susmanın özgürlüğünü tartışmamız lazım. Susma hakkını elinde tutabildiğin ölçüde potansiyel bir tehdit olabilirsin. Bu da elbette nefes alma hürriyetiyle alakalıdır.
Bugün Gazze’de yaşanan trajik gerçek, tam da nekroiktidarın gücünü gösterir.
Ölümlülük Tedavisinde Yeni Nesil Şirketler
İnsan ne için yaşar? Ölmek için mi? Ölmeyecek gibi yaşayanların ölmeyecek gibi ettikleri dualar hazır olunamayana dair bir refleks midir? İnsan niçin unutur? Merkezinde yer aldığını düşündüğü dünya hayatı, her zaman öyle olmadığı hâlde hangi kritere göre ‘tatlı’ gelir? Ölüme dair söylenecekler bizi ölümsüzlüğe dair söyleneceklere neden götürür?
Mülkiyet, Özgürlük ve Adalet Bağlamında İktisadi İnsanın İmali
Müslümanın en büyük ideali iyi bir ölümle ölmektir. Müslüman olarak ölmektir ama dönüşen neydi, ne oldu da hâlihazırda Müslümanlara gelecekle ilgili en büyük beklentin, talebin nedir diye sorulduğunda “Müslüman olarak ölmektir.” cevabı alınamaz hâle gelindi? Elbette belli şeyleri yitirerek belli tarzda bir varoluşa dayalı hale geldiğimiz, belli tarzda var olma pratiğine angaje olduğumuz için artık öyle bir soruya böyle bir cevap verilemediği ifade edilebilir.