İnsan, kulluk yani verili yetenek ve kapasitesi gereği kendisine tahsis edilen görevleri icra etmek için yaratılmıştır. Kulluk ise ‘söz dinlemek’ demektir. Nitekim Yüce Allah’a göre, ‘her türlü sözü dinleyip en iyisine uymak’, erdemine vurgu yapan: “…Çünkü onlar, çeşitli sözler duyar, farklı görüşler dinler; ama onların en güzeline, Allah’ın sözüne uyarlar…”[1] tespiti, aklı başında olan insan için en değerli kulluktur. Bu kulluğun gösteri alanı ise dünya hayatıdır. Yine bu hayatın en güzel gösterisi de ibadet ve adalettir. İbadetin İlâhî adaletle yani dikey adaletle ilgisini bir yana bırakacak olursak, insanı ilgilendiren yatay adaletin tesisidir diyebiliriz. Bu görevin sadece insanın uhdesine verilmiş olması demek, insanın böyle bir yetenekle halk edildiğini gösterir. Hatta insandan istenen asıl şey, hiçbir durumda bu yeteneğini köreltmemesi ve de adaletten ayrılmamasıdır. İmdi, hem yaratılış amaç ve felsefesi ve hem de eylem felsefemizin merkezî değeri adalettir diyebiliriz. Yaratılışımızın ana vurgusu olan bu görev alanından kaçış ya da görev tanımından çıkış asla mümkün değildir. Eğer ki kaçış olursa, hem kendi cinsimiz ve hem de diğer bütün canlılar nezdinde dengenin büsbütün bozulacağından bahsedebiliriz. O yüzdendir ki adalet, bu dünyanın dengesi, insan da adaletin dengesidir.
İnsanın dünya serüveninde adaletin dost, adaletsizliğin düşman üreteceği bilinir. Bunun gibi adaletin hakperest, adaletsizliğin de zalimleri büyüteceği söylenebilir. O zaman asıl soru, bu vasıfların kıyısında gezen insanı düşmanına benzemekten alıkoyan tutum nedir? Bu soru hakkında sıklıkla düşünmemiz gerekir. Kanaatimizce adalet, bizleri düşmanımıza benzemekten alıkoyan şeyin adıdır. Ve dahi, sadece adalet kriterlerine uyarsak, düşmanlarımız benzeme süreçlerine dâhil olmayız. O yüzden, adalet düşmanları ile adaletten hazzetmeyenler, hiçbir zaman Müslümanların öğretmenleri olamazlar.[2] Zira bizim öğretmenlerimiz, her daim adaletin yanında saf tutanlar olacaktır. Ve dahi bilge idarecimiz Aliya İzzetbegoviç’in yerinde tespitiyle ancak ‘gökyüzünün talebesi olanlar yeryüzünün öğretmenleri olabilirler.’[3] Böylesi bir talebeliği göze almadan yeryüzünde adaletin her daim yürüyen iradesi olmak oldukça zordur. Ancak insan haysiyetiyle orantılı bir tercih olan bu zorluğun Yüce Allah tarafından taltif edilen bir süreç olduğunu asla unutmamalıyız. Bir anlamda “aklın ekonomisi” olan bu tutum, adaletin beslendiği verimli ocaklara da işaret etmektedir.
Adaletin göksel bir istek olması, insanın hedef değer olarak onu elde etmeye odaklanmasına fırsat tanımaktadır diyebiliriz. Ancak tarihsel süreçte sıklıkla karşılaştığımız tercih türlerinde olduğu gibi, kişi ve toplumların adalet isteklerini heterodoksi yani sapkın, marjinal, anarşi ve düzensizlik olarak görüp göstermek, her şeyden evvel sağlıklı bir din ve toplum anlayışı oluşmasına fırsat vermez. Buna mukabil, kendilerini sahîh, makbul, geçerli ve kabul edilebilir dinî düşüncenin vârisi sayan görüş sahiplerinin, kendileri gibi düşünmeyen ötekine hiç de âdil olmayan tarzda muamele etmesi ise kabul edilebilir bir tutum değildir. Daha kendi dindaşına karşı adaleti sağlamayı beceremeyenlerin, diğer din mensuplarına karşı nasıl davranacağı kestirilemez. Din üzerinden yapılan ve adına cihat denilen savaşların büyük bir kısmı, kendileri gibi düşünmeyenlerin kâfir ilan edilip mal ve canlarının heder edilme isteğinden ibaret olduğunu görebiliriz. Öyleyse adalet isteği, sadece kendimiz için dilek tutmadan çıkarılarak, hemen herkes için genel bir uygulamaya dönüşmelidir. Sırf öteki olduğu için mal ve can güvenliğinin ortadan kaldırıldığı bir dünya, asla âdil bir dünya değildir. Bilahare herkesin tektipleştirildiği dünya da asla hakkaniyetli bir dünya olamaz. Eğer ki farklı olunmasını istemeseydi, Yüce Allah’ın bu denli farklı düşünme yeteneğini vermesi de mümkün olmazdı.
İnsanlığı hem düşünce ve hem de eylem bazında kuşatan adalet duygusu, onun zaman içinde beslendiği değerlerden bağımsız olarak fıtrî bir yeteneğidir. Buna göre, Yüce Allah’ın insandan istediği şey olan, “dünyada âdil bir düzen kurma” görevinin, insanın adeta yaratılış matematiğini içerdiği söylenebilir. Öyle ki herkesin dininin kendine olduğu âdil bir nizamda, berceste ifade makamında oturan şu vurgu yatmaktadır: “Şu hâlde, sizin dininiz/inancınız size, benim dinim/inancım da bana!”[4] Kanaatimizce öteden beri insanlığın kaderi gibi fiiliyatta olduğu veçhile, din ve mezhep hatta eğilimler üzerinden insanların öldürülmesine imkân tanınması, Yüce Allah’ın nizamıyla uyuşmayan bir yaklaşımdır. Oysaki farklılıkları yaratan Yüce Allah’ın kendisidir: “Göklerin ve yerin yaratılışı, dillerinizin/lisanlarınızın ve ten renklerinizin farklı olması da O’nun sınırsız kudretinin göstergelerindendir. Şüphesiz bunlarda hak ve hakikati idrak eden kimseler için dersler ve ibretler vardır.”[5] O’nun nizamında insanların farklılıkları ölüm nedeni değil, kaynaşma ve tanışma nedeni olabilir sadece. Bu nizamın varlık kategorilerinde sürekli olarak aktive edilmesinden de insanın sorumlu olduğunu unutmamalıyız.
Adaletin hukukla başlayan, vicdanla devam eden ancak onlarla sona ermeyen bir boyutu bulunmaktadır. Varlıkların her türlü ilişkisine kaynaklık eden hukuk, esasında delil, ispat üzerinde işleyen bir sistemin adıdır.
Hukukun üstünlüğü de, kesin delil olmadan suçlama yapılamayacağı ilkesinin hayata geçirilmesidir. Adaletin temininde sübjektif delillendirme yapılamayacağı gibi, sahte, geçersiz, ilgisiz ve hatta yorumsal delillendirmeler de yapılamaz. Dâvaya taraf olan herkes, yapılan şeyin hakkaniyet içerdiğine kanaat getirmelidir ki, süreç sonunda verilecek olan kararı içselleştirebilsin. Delil dediğimiz şey ise hakikatin ortaya çıkarılması sürecinde verilecek olan kararların temel dayanaklarındandır. Yani hukuk, izafî yorumlar, indî kanaatler ve sübjektif delillendirmelerle değil, kesin kanaat ve deliller ile konuşur. Delili olmayan ise susar ve araştırmaya devam eder. Oldukça farklı kontekste ifade edilmiş olsa bile, Bedir Savaşı’ndaki İlâhî yardımın sünnetullah/tabiat kanunları/olağan seyir yasaları çerçevesinde olan işlevselliği hakkında kesin bir kanaati ifade eden şu âyetin işaret etmiş olduğu mânâ, insanların karar verirken ya da karar alırken kendilerini iknaya icbar eden delillerin önemine işaret etmektedir: “…böylece helâk olanın da hayatta kalanın da elinde bir kanıtı olsun…”[6] Binaenaleyh her hâl ve şartta adaletten yana olanlar, karşısındakini suçlarken sadece somut ve haklı delil/gerekçelere dayanmak zorundadır. Öyle ki hukukun üstünlüğü ve adaletin temini işi, sadece bu gibi atraksiyonlar sonrasında gerçekleşecek olan bir şeydir diyebiliriz.
Sanıldığının aksine, esasında inanma ve inanç eylemi, bütünüyle akıl işidir.[7] Bu yönüyle de âdil bir istektir. Nitekim inanma seçeneği, insandaki pek çok yetenekle uyuşur hâldedir. İnsanlar akletmedikleri şeylere inanmazlar, sadece kabul ederler. Her kabul de iman değildir. Hatta her kabulün iman olması için tahkîk edilmesi ve sorgudan geçirilmesi gereklidir. Sorgulanmayan kabuller ise, dogma ve boş inançtan başka bir şey değildir. Aklı başında olan insanların dogmalarla işi yoktur. Çünkü tahkikin yani araştırma ve sorgulamanın kendisi, imanın ön basamağıdır. Aklı sorgulama da inancın yani bilinçli bir şekilde bağlanmanın sondan bir önceki adımıdır. Bu sebepledir ki Yüce Allah, akıl sahibi insanlara göndermiş olduğu mesajını, yine aklî sorgulamaları atlayarak sorgusuz sualsiz dayatan bir eda ile değil, anlamayı öne alan aklî bir süreci takip eden tebliğcilerle iş görmektedir. Yani Cenâb-ı Hak, kutsal uyarılarını ayırım yapmadan hemen herkese duyurup/tebliğ edip açıklayan beyancı ve de tefsircilerle çalışır. Mamafih O’nun bu tarzı, her ne olursa olsun aklî vasıtasıyla doğruyu bulabilecek olan insandan ümidini kesmediğinin açık bir işareti sayılmalıdır. Nasıl kessin ki insanı verili donanımları üzerinden yeryüzüne “halife” yani “sorumlu varlık” kılan kendisi değil midir?
Yaşadığı dünya özelinde her türlü olguyu imar ve inşâ göreviyle muttasıf olan insanın, bu işi yaparken adaletten beslenmesi, Tanrı-insan ilişkisini sağlıklı mecraya sokan en değerli istektir. Tıpkı bunun gibi, adalet ve hukukun üstünlüğü ilkesi de insanın sorgulamasına tâbi olan bir inancı gibidir. Adaletin herkese eşit durumda olan nesnelliği, kişisel iman ve güveni artırır. Kişi, güç ve ortamlara göre değişen öznelliği ve değişkenliği ise adalete olan güveni sarsar. Bu yüzden, iman ve adaletin akıl ve fıtrat ile yakından ilişkisi bulunmaktadır. Her ikisinin de fıtrattaki temiz yaratılışa uygun olması ise bizlerin doğru yolda olduğumuzu göstermektedir. Adalet isteği, nihayetinde Tanrı’nın isteğinin taalluku olacağından, her iki istek de hakikatin kendisidir diyebiliriz. Tanrı inancının âdil oluşu ile Yüce Tanrı’nın adaletin kaim olmasını istemesi, her daim çakışan bir değer olarak, yeryüzünde huzur ve mutluluğun kaynağı olmaya devam edecektir. Aksi hâlde huzur ve mutluluk, bizleri teğet geçen yabancı bir cisim gibi algılanacaktır. Her iki durumun failinin insan olduğunu hatırdan çıkarmazsak, dünya ve içindekilere olan borcumuzun yani sorumluluğumuzun idrakine daha yakından varabiliriz.
Yüce Allah’ın doğal yaşamın merkezine koyduğu adalet olgusu, adalet düşmanları ve âdil dünya muhaliflerinin her türlü engizisyonuna karşı durmayı gerektirir. Yani adalet, cesaret işidir. Bunu göze alamayanlar, ilk buldukları virajda yollarını değiştirirler. Dün olduğu gibi bugün de adalet ve hukukun üstünlüğünün yanında durmak, korkaklar nezdinde götürüsü çok olan bir tercihtir. Dünya hayatının geçici menfaatlerine kanarak adalet dağıtma işini savsaklayanların aldıkları vebal, söylenemeyecek kadar büyüktür. Sadece âdil hâkim ve yöneticilerin değil, her ne olursa olsun kendi işinde âdil olan kişilerin her ortamda adaleti tahkim etme görevi bulunmaktadır. Bu görev, üçüncü kişilere devredilemez ve de kaçışı mümkün olmayan yapışık bir görevdir. O yüzden, iki cihandaki getirisi de o denli büyüktür. Yarın Allah’ın huzurunda verecek olduğu hesaptan çekinmeyenlerin, bugün çeşitli güç odaklarından çekinerek adaletli/hakkaniyetli tutumdan uzak durmasını anlamak mümkün değildir. Mamafih kalıcı bir menfaati terk edip geçici menfaatle övünmek, akıl kârı iş değildir. Zira öte dünyaya götüremeyecek kadar mal edinmeyi hedeflemiş olmayı ise anlayacak bir vicdan bulunmaz herhâlde. Oysaki öte dünyanın tek azığı asîl bir iman, hakikati dillendiren vicdan, herkesin yararlandığı güzel huy, insanların güvendiği âdil kararlar ve kişiyi cennete sokacak olan sâlih eylemlerden ibarettir. Dünyanın geçici menfaatine kanarak, her türlü işinde adaletten saparak hem dünyasını ve hem de ahiretini mahvetmek, sorumluluk sahibi insana yakışacak bir tercih değildir. Bu tercihin işlevsel olması hâlinde dünyanın yaşanabilir yer olmaktan çıkacağı rahatlıkla söylenebilir.
İnsan denilen varlığın hem yaşadığı dünyanın temel ilişkileri bağlamında ve hem de kendi yetenekleri özelinde, dünyayı yaşanılası cennete çevirecek olan adalet değerini oldukça belirgin hâle getirmesi beklenir.
Bu sebepledir ki adlî süreçlerin daha bir görünür olması için, onu talep eden ya da etmeyen hemen herkese yardımcı olmak durumundayız. Benzer şekilde, insanları dün yaptıkları kötü şeylerle hatırlayıp bugünkü adalet isteklerine karşı duyarsız kalmamalıyız. Her kim olursa olsun, adalet isteğine olumlu karşılık vermeliyiz. Bilmeliyiz ki hata, yanlış, eksik, kir ve günâh, insanın doğal bileşenidir. İnsan bu arızayı gösterebilecek yetenekle inşâ edilip dünyaya gönderilmiştir. Yani insanın hamuru, ‘hepimiz biraz günahkârız, dünya da günahkâr’ dedirtecek kadar şiirsel bir dili çağrışım yapmaktadır. Onun için asıl olan, yaptıklarından pişmanlık duyup onu bir daha tekrar etmemeye çalışmaktır. Öyle ki hatalarından ders alan yegâne varlık herhâlde insanoğludur diyebiliriz. Zaten onu günâhsız varlıklar olan meleklerden ayıran en belirgin vasfı da budur. Yani insanoğlu; arınma, tövbe ve temizlenme tercihi üzerinde yaratıldığından, hiçbir zaman hata ve günâhtan münezzeh değildir. Hata ve günâhtan münezzeh olan ‘mükemmel/en iyi’ varlıklar ise, sadece ‘iyi’ olan insanoğlunun olası rakipleri arasında sayılmamalıdır. Bu mücadelenin iyi ve en iyi olma yolunda iradeli bir seçim olduğunu görebilmeliyiz.
Karşılık ilkesi gereği, adaletin olmadığı yerde mutlak mânâda zulmün olacağını unutmamalıyız. Bu yüzden de her ne olursa olsun, bütün zorlukları göz önüne alarak adaletin yanında duran ‘adalet bekçileri’ olmak gerekmektedir. Adalet bekçiliğinden kastımızın, Yüce Allah’ın hak ve hukukunu korumaktan tutun, en küçük canlının hak ve hukukunu gözetmeye kadar oldukça geniş bir sorumluluk alanını kapsadığını gözden ırak tutmamalıyız. Zira gerek bu dünyada ve gerekse de öte dünyada bize sorulacak olan şeyler ile hesabını vereceğimiz duruşlarımız, bütünüyle bundan yani adaletin inşâsına olan katkımızdan ibarettir diyebiliriz. Yüklenmiş olduğumuz bu işin ve de onun hesabının oldukça sıkıntılı ve de zorlu olması bizi yıldırtmamalıdır. Çünkü Yüce Rabbimiz. “[Unutma ki] Zorluk varsa kolaylık da var. Evet, her zorluğun yanı sıra kolaylık da var. Öyleyse, bir zorluğu aştığında rehavete kapılma; azimle başka bir işe koyul.”[8] diyerek, bizlere güven ve cesaret telkin etmektedir. Yani dünyada kazanıyor olacağımız gerçek şeref, Yüce Allah’ın düzenini ayakta tutan asıl değer olan adaletin uygulanması uğrunda ne yaptığımızdır diye düşünmekteyiz. Bu hesabın kolaylıkla verilebilmesi için, durduğumuz yer kadar kiminle iş tuttuğumuza da son derece dikkat etmeliyiz. Bu dikkatin bizi çıkaracağı kapı, insanlığın kurtuluşuna vesile olacak hak kapısıdır.
Sonuçta adalet duygusu, insanın yakın çevresini oluştururken belli ilkelere dikkat etmesine vesile olmaktadır. Buna göre adaletsizlik ve adaletsizliği tercih eden kişilere yakınlık duymak, insanı yaratıp ilkesel duruşunu belirleyen varlık tarafından kötü bir tercih olarak lanse edilmiştir. Her kim olursa olsun zâlime ve de zulme meyil duymamalıdır.[9] Bu istek ve önerinin gereği olarak, yaşadığımız ortamlarda iletişimin gereği olarak herkesle arkadaşlık yapabilirsek de, sadece âdil ve erdemlilerle dost olacağımızı unutmamalıyız. Yoksa zaman içinde, ötekine benzemek suretiyle yaratılış amacından uzaklaşma ve yapmakta olduğumuz haksızlıklara değişik kılıf bulmak gerekçesiyle, her daim âdil olduğumuz zehabına kapılmak işten bile değildir. Nihayetinde kâr ve zararını ölçümlerken aklı başında olan insanın hesap yapabilen vasfı gereği, bu durumun muhasebesini yapması kendi lehine olacaktır.
Tanrısal Adaleti İnşâ Eden Hak ve Sorumluluk Dengesi
Adalet isteğinin en değerli vasfı, akıl sahibi olan insanlardan beklenen bir inşâ olmasıdır diyebiliriz. Buna dayalı olarak, Yüce Allah’ın biz kullarından beklediği akletme vasfımız gereği oluşturmamız gereken dindarlığın akıl olgusuyla olan ilişkisi, yaşamsal nitelik bağlamında insanın oksijenle olan ilişkisi gibidir. Bu ilişkiyi kesmek, insanı oksijensiz bırakacağı için ölümüne sebep olacaktır. Tıpkı bunun gibi, dindarlık süreçlerinde aklı devre dışı bırakan tercihlerin de Kur’an’ın önerdiği dindarlık ölçüleri içinde yeri olmamalıdır. Zira akıl denilen yetenek, hem insanlığı ve hem de dindarlığı tahkim eden aslî değerdir. Bu değerden uzak duran yaklaşımların “makbul dindarlık” ölçüleri içinde yer bulması söz konusu dahi edilemez. Eğer edilirse, insanı besleyen kalıcı, temel ve aslî değerlerin yer değiştirdiğine hükmedilir.
İnsanın varoluşunu tezyin eden adalet duygusu, en çok da insanın akıl ve iradeli ürünlerinden olan sağduyulu eylemelerine yakışan bir hâldir. Bu hâlin diğer adına “sâlih amel” denilmektedir. O nedenle, yakınlarda rahmet-i rahmana kavuşan değerli hocamız Hasan Onat‘ın ağzında son derece anlamlı duran “aklın adaleti” kavramı, insanın fıtrat değerleriyle bezenmesi akabinde, bu değerlerin hayata taşınması süreçlerinde bireysel iradenin olumlu seçimlerine işaret etmektedir. Yüce Allah’ın yaratmış olduğu insanı ne eksik ve ne de başıboş bırakacağını bilirsek, bu donanımların insan için ne anlama geldiğini daha yakından anlayabiliriz. İnsana hakikat karşısında sağlıklı ve iradeli bir duruşu temin eden bu kavram, yine insana hakikatperver olmayı da salık vermiş gibidir. Kim ve ne olursa olsun doğruyu, sadece doğruyu söyleyebilme iradesi, aklın adaletinin bireylerde tecessüm etmiş hâlidir. Akıl sahipleri için hemen her durumda onur duyacakları bir duruşu temin eden bu yaklaşım, insanın öz değerleri mesabesindeki katkılardan sayılmalıdır. Binaenaleyh bu katkının filizlendiği ana ocağın her daim adalet havzası olduğunu bilmek lazımdır.
İnsanı inşâ eden adalet olgusunun, akıl ve dindarlıktan beslenen ve de beslendiği değerleri adeta ihraç eden bir yapısı bulunmaktadır. Benzer şekilde, insan olarak sadece bireysel sorumluluklarımızı idrak edecek bir yaşantı içinde olmayı tavsif eden değil, bunun yanında, başkalarına da fayda sağlamayı hedefleyen “aklın zekâtı” kavramı da bir o kadar değerlidir. Zira bu oluşumdan ortaya çıkacak olan her şey, sadece bize değil, bütün mahlûkata yarar sağlama kapasitesine sahiptir. İnsanı diğer varlıklardan ayıran özelliği, işte bu vasfıdır diyebiliriz. Nitekim insan, herhangi bir iş yaparken sadece kendisini değil, diğer bütün varlıkları ilgilendirecek derecede komple adımlar atabilmeyi başaran yegâne varlıktır. Onun atacağı adımlar, diğer varlıkların yaşama alanlarını daha da güzelleştirecektir. Belki de bu yüzden, insan aklının ürettiği her değer, hem insana ve hem de diğer varlıkların yaşamlarına olumlu mânâda katkı sunabilecektir. Bahsedilen sunumun sadece insan için değil, can taşıyan her varlık için başta “güven”, sonda ise “huzur” temin edeceği söylenmelidir.
Adalet tercihimizin dayandığı esasları belirleyen yetenek, hak, sorumluluk ve akıl unsurları, ancak irademizin bahsedilen veri tabanlarıyla uyumlu yol aldığı süreçlerde iş görebilecektir.
Haddizatında yeryüzünde belli amaçları tahkim etme amacıyla halk edilmiş olan insanoğlu, son derece güçlü olan beşerî donanımlarına istinaden akıl ve iradesi sayesinde “değer üreten” bir varlık olarak bilinmektedir. Sâlih amel kapsamında olan değer üretme faaliyeti esnasında, ondaki hazır bulunuşluğun yanında pratiğe yönelme tercihini de unutmamalıyız. Öyle ki insanı diğer varlıkların fevkinde bir konumla birlikte ifade eden bu olgu, insanın hayata dokunuşunun diğer adı olan “aklın adaleti” gibi son derece değerli bir kazanımdır. Akıl ve adalet terimlerinin anlamsal içeriklerine dayalı olarak gelişen bu durumlarda hem sahip olduğumuz değerler bakımından, hem de bu değerlerin hayata taşınması noktasında iradenin devreye sokulması gerekmektedir. İnsan iradesinin devreye girmesi arifesinde ise konuyu açıklayan son derece sahih ifade biçimleri bulunmaktadır. Zira akıl, insanı potansiyel sorumluluk makamına oturtan en değerli yetenektir. Ancak aklın kişiye fayda verebilmesi için, onun size önerdiği şeyleri irade üzerinden hayata taşımak lazımdır. Bir anlamda akıl, bankadaki hesap gibidir. Onun potansiyel olarak âtıl bir şekilde durması değil, işlevsel olup kullanılması fayda verecektir. Bu faydanın hasadının yapıldığı ilk basamak, insanın değişimine katkı sunduğu dünya olacaktır.
Sahip olduğu yetenekler gereği başta Yüce Yaratıcı tarafından olmak üzere hemen her varlık tarafından kendisine değer atfeden insanın, öncelikle görüneceği nokta, şeytan ve nefis gibi çeldiricilere rağmen vahyin aynası olmalıdır. Bu aynadaki görüntüsü iyi olan kişilerin mutlak surette beşer aynasında da iyi göründüğü düşünülmelidir. Yani Allah’ın hoşnut olduğu bireylerden kullar elbette ki memnun kalacaklardır. Bu memnuniyet sürecinde insan yaratılışının kıymet arzeden projesi aşamasından tutun, insanı yeryüzünün yönetimine âdeta mahkûm eden değişik evreleri de bulunmaktadır. Bu sebepledir ki insanoğlu, anne rahminden itibaren muhatap kabul edilir bir varlıktır. Onun muhataplığı, erdem ve eşref değerler üzerinde yaratılmasıyla eşdeğer bir sonuçtur. Bunun gibi varlık olarak muhatap kılınan insanın ergenlik dönemindeki durumu ise başlı başına kişiyi hesap verme olgusuna muhatap kılan “sorumluluk çağı”dır. Bilinmelidir ki varlık olarak “muhataplık çağı”na erişmiş olan insanın, hesap verme bilincinin olgunlaşması akabinde yükümlülük evresine geçtiği yaşamsal adımları bulunmaktadır. İnsanın varlıksal adaleti hükmünde olan bu seviyeyi, benzer şekilde, aklı başında olan insanın çevresinden esirgememesi gerekmektedir.
Bilebildiğimiz kadarıyla insan hayatına daha bir anlam katan dinin cenine, çocuğa, sonrasında ise bireye bakışı, kararlı irade, değerli insan, vazifeli birey, yol gösteren vahiy, iyi hâl, sorumluluk ve yaşamsal denge üzerinde gelişen geniş bir alanda meydana gelmektedir. Keza, bu adımların hem insanın yetenekleriyle uygun “yapılabilirlik” vasfı bulunmaktadır hem de insanı bir yerden alıp başka bir yere getirme gücü vardır. Aynı şekilde, dinin insana bakışı da bu minval üzeredir. İnsan denilen varlık, bebek ya da çocuk olsa bile muhatap alınan insan olması açısından yetişkinden farklı değildir. Onunla yetişkini ayıran şey, vereceği kararlardaki tecrübesizliği ve buna dayalı olarak muhakeme gücünün henüz olgunlaşmamış olmasıdır. O nedenledir ki insanın diğer canlılardan farklı olarak küçüklükte uzun süren yetişme ve olgunlaşma evresi bulunmaktadır. Bizler, bazı canlılarda olduğu gibi doğar doğmaz her şeyiyle hayata tutunma becerisine sahip değiliz. O aşamaya gelene dek maddî-manevî pek çok katkıyı yanı başımızda görmek durumundayız. Bu itibarla, insanın emekle yetişen bir varlık olması, onun başkalarına emek vermesini vicdanen zorunlu hâle getirmiştir. Varlıksal adaletin paylaşılabilir vasfı olan bu değerleri yaşanılabilir kılmak ise bütünüyle insanın uhdesindeki bir vazifedir.
İnsan-varlık ilişkisinin tezyin edildiği en değerli aşama, adaletin doğrudan müdahil olduğu alanlardır. Buna göre varlık denilen olgunun hemen her çeşidinin faydadan hâli olmadığını bilmek gerekmektedir. Yine varlıkların fayda, yarar, iyilik hanesine kendi çapında ekledikleri olumlu şeyler olduğu yadsınamaz bir gerçekliktir. Bilindiği gibi Kur’an, fayda ve yararın zirvesi olan sâlih amel bilinciyle taltif ettiği insan olgusunu en değerli varlık kategorisinde halk etmiştir. İnsan unsurunun irade ve eylem üstünlüğü, ona bu hakkın tesliminde önemli bir aşamadır. Tıpkı bunun gibi, insanın gelişim dönemlerinden de bahseden Kur’an, döllenme sonrasında oluşan varlığı “birey” kapsamında görmek suretiyle onu koruması altına almış bulunmaktadır. İnsanın gelişim evrelerine bağlı olarak verilmiş olan hak ve sorumlulukları olması, Kur’an’ın adalet ve eğitim değerlerini ne denli önemsediğine bir katkı sayılmalıdır. İşbu nedenden ötürü “insanı ıslah etme” iradesi öne alınmasına karşılık, “insandan vazgeçme” iradesi ise olası bir tercih değildir. Her iki durumun insanın iradî tercihleri sonucunda hayat bulması, her daim âdil bir varlık olan Yüce Allah’ın dokunduğu ve hayat verdiği her şey üzerinden adaleti kurumsallaştırmasını istediği insana âdil davranmasının bir neticesi gibidir.
Yaratılışın en değerli vasfı olan adaleti ikame etme görevi, insanın donanımlarıyla paralel olarak görünür olan bir manzara gibidir. Bu manzaranın insanın hoşlanacağı evsafa bürünmesi ise vahyin muhatap aldığı bireyin tasarrufundadır.
Görüldüğü kadarıyla Kur’an’ın birey tasavvuru, döllenmeyle başlamakta, yaşanılan hayatın değişik evrelerinde devam etmekte ve nihayetinde ölümle sona ermektedir diyebiliriz. Ancak insanın “hatıra kaydeden” bir varlık olması hasebiyle, ölümün sonrasında da anılır olması akıldan çıkarılmamalıdır. Ve dahi dünya işlerindeki olumlu veya olumsuz katkılarımızın getirisinin ölümden sonra da devam ettiği bilincinde olmalıyız. Herhâlde sadaka-i câriye yani sonsuza dek gelir getiren davranış kümesi sadece insan için düzenlenmiş bir alandır. Bu sürecin en değerli ve en anlamlısı olan bireyin hayatının öncelikli olarak çocukluk olgusu üzerinden tanımlanmış olması ise vahyin birçok açıdan muhatap almış olduğu çocuk tasavvurunu açıkça ifade etmektedir diyebiliriz. Deyim yerindeyse “insandan vazgeçmeme” hâli olan bu yaklaşım, daha başında çocuğa bu denli kıymet veren bir sistemin, çocukluktan sonraki aşamalarda ondan vazgeçmesini söz konusu edilemez bir noktaya taşımıştır. Öyle ki gelinen bu noktanın “insan adaleti” kapsamında beklenilen davranış kodlarını öne alması beklenir.
İnsan denilen varlığın diğer alanlarla olan ilişkisi, temelinde adaletin belirgin olduğu bir yapıdadır. Bu sebeple gerek Yüce Allah, gerek insan ve gerekse de diğer muhatapların hepsi adaletin temin edildiği sağlıklı ilişkiler üzerinden ötekine muamele etmelidir. Yineleme pahasına olsa dahi bu hassasiyeti sıklıkla dile getiren Kur’an, insanın gelişim evrelerinden bahsetmek suretiyle, çocuğun biyolojik ve zihinsel yeteneklerine göre sahip olabileceği hak ve yetkileri düzenlemiştir. İnsanlığın doğrudan kapsamında olan çocukluk devriyle ilgili olarak Kur’an’ın eğitim, sevgi-saygı, korunma, ahlâkî donanım, ibadete hazırlık, aile sorumluluğuna katkı, meşru isteklere itaat, dinin emir ve yasaklarına riayet, yasal çerçeveyi gözetme gibi son derece etkin olan “yetki” ve “öğrenme alanları” bulunmaktadır. Birey olmanın en temel hazırlık safhası olan bu aşamada Kur’an’ın uyarı, istek ve yardımlarını yanı başında hisseden çocuk olgusunun her daim gelişme çağlarında yanında olacak azığa sahip olma şansının bulunduğu söylenmelidir. Bu nedenledir ki, Kur’an’ın yetişmesine bu denli katkı sunduğu varlığı “başıboş bırakmama”[10] iradesi, insanın adaletle doğrudan teması durumunda olan akletme ve sorumluluk aşamalarında her daim öne çıkmaktadır. Adalet duygusunun “beşerin azığı” olduğunu bilirsek, bahsedilen ilkeyi çevreleyen her basamağın önceden düzenlenmiş olmasına verilen önemi daha yakından anlayabiliriz.
Yetki verme ile yetkiyi kullanma becerisi, hem yetkilendiren tarafından ve hem de yetkilendirilen tarafından belli kazanımlara dayalı olarak işlemektedir. Bu durumun mutlak mânâda adaletin temini vasıtası olduğunu bilmeliyiz. O yüzden insanın yetişmesinde en değerli aşama olan çocukluk devrinin anne-baba üzerinden hak ve yetki devri olduğu düşünülürse, sonraki dönemlerde zihnî gelişimine bağlı olarak sorumluluk almaya başlayan çocuğun varlığı öne çıkmaktadır. O yüzden vahyin doğrudan muhatabı olma sürecinin bu evrede başladığını söyleyebiliriz. İnsanın yetişme aşamalarındaki hassasiyeti dikkate alan her sistem gibi İslâm da, kendi ideallerini gerçekleştirmek için çerçevesini çizdiği bir insan projesini yetiştirmeyi hedeflemiştir. Aslında sadece “insan”dan oluşan bu proje, zaman içinde insan olgusunun zayıflayan yanlarını tahkim ettiğinden ötürü “yeni insan” olarak da gösterilebilir. Vahyin koordinatlarına uygun yol alan bu insan ya da yeni insanın, hayattaki pek çok olumsuzluğu ortadan kaldıracak ve dünyayı yaşanabilir bir cennete çevirecek hem potansiyeli/yeteneği, hem gücü ve hem de iradesi bulunmaktadır. Bize düşen vazife, bu yolda karalı adımlarla ilerlemektir. Atılan her adımın birey bazında olduğu gibi topluluk bazında saygı, hürmet ve gıptaya vesile olacağı umulur.
Temel bir ihtiyaç skalası olarak akletme yeteneğiyle donatılmış olan insanın akleden varlığa ulaşabilmesi adına gelişiminin hemen her evresinde hak ettiği saygı ve ilgiyi görmesi lazımdır. Her şeyi yerli yerine koma anlamında olan adaletin bize sağladığı temel kazanım budur. O sebeple akleden dindarlık, aklın ahlâkı ile aklın adaleti kavramlarını önemsemekteyiz.[11] Bencilliği ortadan kaldırma adına devreye soktuğumuz aklın zekâtı kavramı ise, bize diğerkâm olmanın yaşayan iyi hâllerini gösterecektir. Bireyin gelişiminde hemen her aşamayı titizlikle gözlemleyen Kur’an’ın, birey olma yoluna giren herkese son derece güçlü lojistik yardımlarda bulunmaktadır. Bu açıdan Yüce Allah’ın insanın hâllerinden bir hâl olan “çocukluk çağı” için ayrıca düzenleme yaptığını da söylemeliyiz. Yapılan bu düzenleme ve planların pratik hayata aktarılmasında seçilmiş olan elçilerin ve önemli aktörlerin olması, Kur’an ve birey/vahiy ve çocuk temasının ne denli önemli bir işlev gördüğüne kanıt sayılabilir. Özellikle Hz. İsmail, Hz. Yûsuf, Hz. Lokmân ve Hz. İsa üzerinden gelen uyarı cümleleri, insanın gelişip kişilik kazanması süreçlerinde bu çağın ne denli önemli olduğunu haber verecektir. Aklı başında olan herkesin görebileceği bu katkı, aynı zamanda birey/çocuk yetiştirmede bizlere örneklik de edecektir. Hâsılı, beşerin dokunduğu ortamlarda adaletle pişen aşın kişisel gelişimimize olan katkısını ortaya koyan bu örneklikler, olası her durumda insandan beklenen tercihli davranışlardandır.
Dünya özelinde adaleti inşâ edecek varlık olan insan özelinde söylenecek şeylerin onun yetenekleriyle uyumlu olduğunu bilmek lazımdır. Bahsedilen yeteneklerin her daim istenilen sonuçları vermediği görülse de, insanın adaletle olan yakın ilişkisi gereği, Yüce Allah’ın insandan ümidini kesmediği görülmektedir. Netice olarak ifade edebiliriz ki insan, saf, tertemiz ve günahsız olarak geldiği bu dünyada, kendi iradesiyle yaptıkları yüzünden aynı saflığı koruyamadan göçüp gitmektedir. Zaman içinde değişik istek ve arzuları üzerinden kötücül tercihlerini artıran insanın zaman zaman dönüp masum kaldığı devirlerinden ibret alması gereklidir. Bu bakış, ona nerden nereye vardığını daha yalın bir şekilde gösterecektir. İnsanın nerden gelip nereye gittiğini kavraması adına bu bakışın son derece önemli olduğunu unutmamalıyız. Bu sebepledir ki Kur’an’ın insanın en mâsum devirlerinden birisi olan çocukluk devriyle ilgili olarak düzenlemiş olduğu hak, yetki ve sorumluluk üçgeninin, çocuğun bireyleşmesinde ve Yüce Allah’ın muhatabı olma süreçlerinde son derece büyük önemi bulunmaktadır. Bu tür bir bilinçli yaklaşım, bütünüyle bu aşamaların çocuğu sevgi bahçesinden alıp sorumluluk noktasına nasıl getirdiğinden bahsedecektir. Kendi adına son derece güçlü bir kazanım olarak elde edeceği şey, varlığın en şereflisi olan insanın, yine bu çaba sayesinde varlığın en sevimlisi olan çocukluğu nezdindeki katkılarını yakından görme fırsatını yakalama şansı olmasıdır. Her şansın bir imkân, her imkânın bir tercih ve her tercihin de âdil bir uygulamayı beraberinde getireceğine olan umut, herhâlde Tanrı-insan ilişkisinde öne alınan adalet değerine basılan parmak mesabesindedir. Yoksa insan merkeze alınarak yapılan “adaletsiz dünyanın eleştirilmesi” hususu, bu denli bir beklentiyle birlikte sunulmazdı.
[2] Namık Kemal Okumuş Dost Ateşinde Pişmek, Araştırma Yayınları, Ankara 2019, ss. 141-156.
[3] Adalet, ahlâk, akıl ve din/dindarlık ilişkisi için bkz.: Namık Kemal Okumuş, Saç Ağartan Uyarı/Adalet Neyimiz Olur ya da Darası Alınmış Adalet, Araştırma Yayınları, Ankara 2019.
[7] Geniş bilgi için bkz. Namık Kemal Okumuş, Uyandırma Servisi/Yaşarken Uyanmamıza Katkı Sunan Özgürlükçü Temrinler, Araştırma Yayınları, Ankara 2019.
Ahlâkın toplumda bir geçerlilik ve gerçeklik kazanabilmesi için bireyin kendisinde bulunanlardan daha üstün bir değere sahip ahlâki güçler olduğu ve bu güçlere boyun eğecek şekilde yetiştirilmiş olması gerektiği kabul edilmelidir. Bunu sağlamanın yolu da otoritenin varlığını kabul etmekten geçmektedir zira hiçbir duygu otorite duygusunun içine sızamamakta ve onu etkileyememektedir
İnsanların adalet arayışları Hz. Âdem’den beri devam etmektedir. Düşünceleri, bakış açıları değişse de insanların temel talepleri genellikle adalet olmuştur. Zorbalığı, zulmü hiçbir toplum hoş karşılamamıştır. Zamana ve coğrafyalara göre farklı anlamlar yüklense de adaletin büyük önem taşıması, hayatın her alanında kendisine yer bulması gerektiği ile ilgilidir.
Pek çok yaklaşım ilk insan, ilk toplum ve ilk(el) devlet organizasyonu gibi evrimci bir paradigma ile tanımlama yapsa da bilinen tarihi bilgide devlet mefhumu neredeyse insan ile yaşıt durumdadır. Tarihte pek çok devlet bugün anlaşılan aşkın bir yapıda olmasa da siyasal bir organizasyon olarak her daim varlığını devam ettirmiştir.
Ona göre devlet toplumsal bir zorunluluğun ifadesidir. Bu zorunluluğu o, şöyle ifade etmektedir: “Mülk, insan için tabiî bir mansıptır… insanlar için yaşamak ve var olmak, zaruri ihtiyaçlarını ve gıdalarını temin etmek üzere bir araya gelmeleri ve yekdiğerleriyle yardımlaşmaları sayesinde mümkündür.
Güçlü, sağlıklı ve çalışma potansiyeli olanların dışındaki tüm insanları yok sayan kapitalist sistem ve güçlü tüm yapıları eritmeye kararlı modern sömürgeci dünya düzeninde hasta, yaşlı ve bakıma muhtaç çocuklar asla öncelenmez. Hatta bu insanların bakımı da sömürgeci sisteme hizmet eden bir sektöre dönüştürülür.
Adaletin Teolojisi Üzerine
İnsan, kulluk yani verili yetenek ve kapasitesi gereği kendisine tahsis edilen görevleri icra etmek için yaratılmıştır. Kulluk ise ‘söz dinlemek’ demektir. Nitekim Yüce Allah’a göre, ‘her türlü sözü dinleyip en iyisine uymak’, erdemine vurgu yapan: “…Çünkü onlar, çeşitli sözler duyar, farklı görüşler dinler; ama onların en güzeline, Allah’ın sözüne uyarlar…”[1] tespiti, aklı başında olan insan için en değerli kulluktur. Bu kulluğun gösteri alanı ise dünya hayatıdır. Yine bu hayatın en güzel gösterisi de ibadet ve adalettir. İbadetin İlâhî adaletle yani dikey adaletle ilgisini bir yana bırakacak olursak, insanı ilgilendiren yatay adaletin tesisidir diyebiliriz. Bu görevin sadece insanın uhdesine verilmiş olması demek, insanın böyle bir yetenekle halk edildiğini gösterir. Hatta insandan istenen asıl şey, hiçbir durumda bu yeteneğini köreltmemesi ve de adaletten ayrılmamasıdır. İmdi, hem yaratılış amaç ve felsefesi ve hem de eylem felsefemizin merkezî değeri adalettir diyebiliriz. Yaratılışımızın ana vurgusu olan bu görev alanından kaçış ya da görev tanımından çıkış asla mümkün değildir. Eğer ki kaçış olursa, hem kendi cinsimiz ve hem de diğer bütün canlılar nezdinde dengenin büsbütün bozulacağından bahsedebiliriz. O yüzdendir ki adalet, bu dünyanın dengesi, insan da adaletin dengesidir.
İnsanın dünya serüveninde adaletin dost, adaletsizliğin düşman üreteceği bilinir. Bunun gibi adaletin hakperest, adaletsizliğin de zalimleri büyüteceği söylenebilir. O zaman asıl soru, bu vasıfların kıyısında gezen insanı düşmanına benzemekten alıkoyan tutum nedir? Bu soru hakkında sıklıkla düşünmemiz gerekir. Kanaatimizce adalet, bizleri düşmanımıza benzemekten alıkoyan şeyin adıdır. Ve dahi, sadece adalet kriterlerine uyarsak, düşmanlarımız benzeme süreçlerine dâhil olmayız. O yüzden, adalet düşmanları ile adaletten hazzetmeyenler, hiçbir zaman Müslümanların öğretmenleri olamazlar.[2] Zira bizim öğretmenlerimiz, her daim adaletin yanında saf tutanlar olacaktır. Ve dahi bilge idarecimiz Aliya İzzetbegoviç’in yerinde tespitiyle ancak ‘gökyüzünün talebesi olanlar yeryüzünün öğretmenleri olabilirler.’[3] Böylesi bir talebeliği göze almadan yeryüzünde adaletin her daim yürüyen iradesi olmak oldukça zordur. Ancak insan haysiyetiyle orantılı bir tercih olan bu zorluğun Yüce Allah tarafından taltif edilen bir süreç olduğunu asla unutmamalıyız. Bir anlamda “aklın ekonomisi” olan bu tutum, adaletin beslendiği verimli ocaklara da işaret etmektedir.
Adaletin göksel bir istek olması, insanın hedef değer olarak onu elde etmeye odaklanmasına fırsat tanımaktadır diyebiliriz. Ancak tarihsel süreçte sıklıkla karşılaştığımız tercih türlerinde olduğu gibi, kişi ve toplumların adalet isteklerini heterodoksi yani sapkın, marjinal, anarşi ve düzensizlik olarak görüp göstermek, her şeyden evvel sağlıklı bir din ve toplum anlayışı oluşmasına fırsat vermez. Buna mukabil, kendilerini sahîh, makbul, geçerli ve kabul edilebilir dinî düşüncenin vârisi sayan görüş sahiplerinin, kendileri gibi düşünmeyen ötekine hiç de âdil olmayan tarzda muamele etmesi ise kabul edilebilir bir tutum değildir. Daha kendi dindaşına karşı adaleti sağlamayı beceremeyenlerin, diğer din mensuplarına karşı nasıl davranacağı kestirilemez. Din üzerinden yapılan ve adına cihat denilen savaşların büyük bir kısmı, kendileri gibi düşünmeyenlerin kâfir ilan edilip mal ve canlarının heder edilme isteğinden ibaret olduğunu görebiliriz. Öyleyse adalet isteği, sadece kendimiz için dilek tutmadan çıkarılarak, hemen herkes için genel bir uygulamaya dönüşmelidir. Sırf öteki olduğu için mal ve can güvenliğinin ortadan kaldırıldığı bir dünya, asla âdil bir dünya değildir. Bilahare herkesin tektipleştirildiği dünya da asla hakkaniyetli bir dünya olamaz. Eğer ki farklı olunmasını istemeseydi, Yüce Allah’ın bu denli farklı düşünme yeteneğini vermesi de mümkün olmazdı.
İnsanlığı hem düşünce ve hem de eylem bazında kuşatan adalet duygusu, onun zaman içinde beslendiği değerlerden bağımsız olarak fıtrî bir yeteneğidir. Buna göre, Yüce Allah’ın insandan istediği şey olan, “dünyada âdil bir düzen kurma” görevinin, insanın adeta yaratılış matematiğini içerdiği söylenebilir. Öyle ki herkesin dininin kendine olduğu âdil bir nizamda, berceste ifade makamında oturan şu vurgu yatmaktadır: “Şu hâlde, sizin dininiz/inancınız size, benim dinim/inancım da bana!”[4] Kanaatimizce öteden beri insanlığın kaderi gibi fiiliyatta olduğu veçhile, din ve mezhep hatta eğilimler üzerinden insanların öldürülmesine imkân tanınması, Yüce Allah’ın nizamıyla uyuşmayan bir yaklaşımdır. Oysaki farklılıkları yaratan Yüce Allah’ın kendisidir: “Göklerin ve yerin yaratılışı, dillerinizin/lisanlarınızın ve ten renklerinizin farklı olması da O’nun sınırsız kudretinin göstergelerindendir. Şüphesiz bunlarda hak ve hakikati idrak eden kimseler için dersler ve ibretler vardır.”[5] O’nun nizamında insanların farklılıkları ölüm nedeni değil, kaynaşma ve tanışma nedeni olabilir sadece. Bu nizamın varlık kategorilerinde sürekli olarak aktive edilmesinden de insanın sorumlu olduğunu unutmamalıyız.
Hukukun üstünlüğü de, kesin delil olmadan suçlama yapılamayacağı ilkesinin hayata geçirilmesidir. Adaletin temininde sübjektif delillendirme yapılamayacağı gibi, sahte, geçersiz, ilgisiz ve hatta yorumsal delillendirmeler de yapılamaz. Dâvaya taraf olan herkes, yapılan şeyin hakkaniyet içerdiğine kanaat getirmelidir ki, süreç sonunda verilecek olan kararı içselleştirebilsin. Delil dediğimiz şey ise hakikatin ortaya çıkarılması sürecinde verilecek olan kararların temel dayanaklarındandır. Yani hukuk, izafî yorumlar, indî kanaatler ve sübjektif delillendirmelerle değil, kesin kanaat ve deliller ile konuşur. Delili olmayan ise susar ve araştırmaya devam eder. Oldukça farklı kontekste ifade edilmiş olsa bile, Bedir Savaşı’ndaki İlâhî yardımın sünnetullah/tabiat kanunları/olağan seyir yasaları çerçevesinde olan işlevselliği hakkında kesin bir kanaati ifade eden şu âyetin işaret etmiş olduğu mânâ, insanların karar verirken ya da karar alırken kendilerini iknaya icbar eden delillerin önemine işaret etmektedir: “…böylece helâk olanın da hayatta kalanın da elinde bir kanıtı olsun…”[6] Binaenaleyh her hâl ve şartta adaletten yana olanlar, karşısındakini suçlarken sadece somut ve haklı delil/gerekçelere dayanmak zorundadır. Öyle ki hukukun üstünlüğü ve adaletin temini işi, sadece bu gibi atraksiyonlar sonrasında gerçekleşecek olan bir şeydir diyebiliriz.
Sanıldığının aksine, esasında inanma ve inanç eylemi, bütünüyle akıl işidir.[7] Bu yönüyle de âdil bir istektir. Nitekim inanma seçeneği, insandaki pek çok yetenekle uyuşur hâldedir. İnsanlar akletmedikleri şeylere inanmazlar, sadece kabul ederler. Her kabul de iman değildir. Hatta her kabulün iman olması için tahkîk edilmesi ve sorgudan geçirilmesi gereklidir. Sorgulanmayan kabuller ise, dogma ve boş inançtan başka bir şey değildir. Aklı başında olan insanların dogmalarla işi yoktur. Çünkü tahkikin yani araştırma ve sorgulamanın kendisi, imanın ön basamağıdır. Aklı sorgulama da inancın yani bilinçli bir şekilde bağlanmanın sondan bir önceki adımıdır. Bu sebepledir ki Yüce Allah, akıl sahibi insanlara göndermiş olduğu mesajını, yine aklî sorgulamaları atlayarak sorgusuz sualsiz dayatan bir eda ile değil, anlamayı öne alan aklî bir süreci takip eden tebliğcilerle iş görmektedir. Yani Cenâb-ı Hak, kutsal uyarılarını ayırım yapmadan hemen herkese duyurup/tebliğ edip açıklayan beyancı ve de tefsircilerle çalışır. Mamafih O’nun bu tarzı, her ne olursa olsun aklî vasıtasıyla doğruyu bulabilecek olan insandan ümidini kesmediğinin açık bir işareti sayılmalıdır. Nasıl kessin ki insanı verili donanımları üzerinden yeryüzüne “halife” yani “sorumlu varlık” kılan kendisi değil midir?
Yaşadığı dünya özelinde her türlü olguyu imar ve inşâ göreviyle muttasıf olan insanın, bu işi yaparken adaletten beslenmesi, Tanrı-insan ilişkisini sağlıklı mecraya sokan en değerli istektir. Tıpkı bunun gibi, adalet ve hukukun üstünlüğü ilkesi de insanın sorgulamasına tâbi olan bir inancı gibidir. Adaletin herkese eşit durumda olan nesnelliği, kişisel iman ve güveni artırır. Kişi, güç ve ortamlara göre değişen öznelliği ve değişkenliği ise adalete olan güveni sarsar. Bu yüzden, iman ve adaletin akıl ve fıtrat ile yakından ilişkisi bulunmaktadır. Her ikisinin de fıtrattaki temiz yaratılışa uygun olması ise bizlerin doğru yolda olduğumuzu göstermektedir. Adalet isteği, nihayetinde Tanrı’nın isteğinin taalluku olacağından, her iki istek de hakikatin kendisidir diyebiliriz. Tanrı inancının âdil oluşu ile Yüce Tanrı’nın adaletin kaim olmasını istemesi, her daim çakışan bir değer olarak, yeryüzünde huzur ve mutluluğun kaynağı olmaya devam edecektir. Aksi hâlde huzur ve mutluluk, bizleri teğet geçen yabancı bir cisim gibi algılanacaktır. Her iki durumun failinin insan olduğunu hatırdan çıkarmazsak, dünya ve içindekilere olan borcumuzun yani sorumluluğumuzun idrakine daha yakından varabiliriz.
Yüce Allah’ın doğal yaşamın merkezine koyduğu adalet olgusu, adalet düşmanları ve âdil dünya muhaliflerinin her türlü engizisyonuna karşı durmayı gerektirir. Yani adalet, cesaret işidir. Bunu göze alamayanlar, ilk buldukları virajda yollarını değiştirirler. Dün olduğu gibi bugün de adalet ve hukukun üstünlüğünün yanında durmak, korkaklar nezdinde götürüsü çok olan bir tercihtir. Dünya hayatının geçici menfaatlerine kanarak adalet dağıtma işini savsaklayanların aldıkları vebal, söylenemeyecek kadar büyüktür. Sadece âdil hâkim ve yöneticilerin değil, her ne olursa olsun kendi işinde âdil olan kişilerin her ortamda adaleti tahkim etme görevi bulunmaktadır. Bu görev, üçüncü kişilere devredilemez ve de kaçışı mümkün olmayan yapışık bir görevdir. O yüzden, iki cihandaki getirisi de o denli büyüktür. Yarın Allah’ın huzurunda verecek olduğu hesaptan çekinmeyenlerin, bugün çeşitli güç odaklarından çekinerek adaletli/hakkaniyetli tutumdan uzak durmasını anlamak mümkün değildir. Mamafih kalıcı bir menfaati terk edip geçici menfaatle övünmek, akıl kârı iş değildir. Zira öte dünyaya götüremeyecek kadar mal edinmeyi hedeflemiş olmayı ise anlayacak bir vicdan bulunmaz herhâlde. Oysaki öte dünyanın tek azığı asîl bir iman, hakikati dillendiren vicdan, herkesin yararlandığı güzel huy, insanların güvendiği âdil kararlar ve kişiyi cennete sokacak olan sâlih eylemlerden ibarettir. Dünyanın geçici menfaatine kanarak, her türlü işinde adaletten saparak hem dünyasını ve hem de ahiretini mahvetmek, sorumluluk sahibi insana yakışacak bir tercih değildir. Bu tercihin işlevsel olması hâlinde dünyanın yaşanabilir yer olmaktan çıkacağı rahatlıkla söylenebilir.
Bu sebepledir ki adlî süreçlerin daha bir görünür olması için, onu talep eden ya da etmeyen hemen herkese yardımcı olmak durumundayız. Benzer şekilde, insanları dün yaptıkları kötü şeylerle hatırlayıp bugünkü adalet isteklerine karşı duyarsız kalmamalıyız. Her kim olursa olsun, adalet isteğine olumlu karşılık vermeliyiz. Bilmeliyiz ki hata, yanlış, eksik, kir ve günâh, insanın doğal bileşenidir. İnsan bu arızayı gösterebilecek yetenekle inşâ edilip dünyaya gönderilmiştir. Yani insanın hamuru, ‘hepimiz biraz günahkârız, dünya da günahkâr’ dedirtecek kadar şiirsel bir dili çağrışım yapmaktadır. Onun için asıl olan, yaptıklarından pişmanlık duyup onu bir daha tekrar etmemeye çalışmaktır. Öyle ki hatalarından ders alan yegâne varlık herhâlde insanoğludur diyebiliriz. Zaten onu günâhsız varlıklar olan meleklerden ayıran en belirgin vasfı da budur. Yani insanoğlu; arınma, tövbe ve temizlenme tercihi üzerinde yaratıldığından, hiçbir zaman hata ve günâhtan münezzeh değildir. Hata ve günâhtan münezzeh olan ‘mükemmel/en iyi’ varlıklar ise, sadece ‘iyi’ olan insanoğlunun olası rakipleri arasında sayılmamalıdır. Bu mücadelenin iyi ve en iyi olma yolunda iradeli bir seçim olduğunu görebilmeliyiz.
Karşılık ilkesi gereği, adaletin olmadığı yerde mutlak mânâda zulmün olacağını unutmamalıyız. Bu yüzden de her ne olursa olsun, bütün zorlukları göz önüne alarak adaletin yanında duran ‘adalet bekçileri’ olmak gerekmektedir. Adalet bekçiliğinden kastımızın, Yüce Allah’ın hak ve hukukunu korumaktan tutun, en küçük canlının hak ve hukukunu gözetmeye kadar oldukça geniş bir sorumluluk alanını kapsadığını gözden ırak tutmamalıyız. Zira gerek bu dünyada ve gerekse de öte dünyada bize sorulacak olan şeyler ile hesabını vereceğimiz duruşlarımız, bütünüyle bundan yani adaletin inşâsına olan katkımızdan ibarettir diyebiliriz. Yüklenmiş olduğumuz bu işin ve de onun hesabının oldukça sıkıntılı ve de zorlu olması bizi yıldırtmamalıdır. Çünkü Yüce Rabbimiz. “[Unutma ki] Zorluk varsa kolaylık da var. Evet, her zorluğun yanı sıra kolaylık da var. Öyleyse, bir zorluğu aştığında rehavete kapılma; azimle başka bir işe koyul.”[8] diyerek, bizlere güven ve cesaret telkin etmektedir. Yani dünyada kazanıyor olacağımız gerçek şeref, Yüce Allah’ın düzenini ayakta tutan asıl değer olan adaletin uygulanması uğrunda ne yaptığımızdır diye düşünmekteyiz. Bu hesabın kolaylıkla verilebilmesi için, durduğumuz yer kadar kiminle iş tuttuğumuza da son derece dikkat etmeliyiz. Bu dikkatin bizi çıkaracağı kapı, insanlığın kurtuluşuna vesile olacak hak kapısıdır.
Sonuçta adalet duygusu, insanın yakın çevresini oluştururken belli ilkelere dikkat etmesine vesile olmaktadır. Buna göre adaletsizlik ve adaletsizliği tercih eden kişilere yakınlık duymak, insanı yaratıp ilkesel duruşunu belirleyen varlık tarafından kötü bir tercih olarak lanse edilmiştir. Her kim olursa olsun zâlime ve de zulme meyil duymamalıdır.[9] Bu istek ve önerinin gereği olarak, yaşadığımız ortamlarda iletişimin gereği olarak herkesle arkadaşlık yapabilirsek de, sadece âdil ve erdemlilerle dost olacağımızı unutmamalıyız. Yoksa zaman içinde, ötekine benzemek suretiyle yaratılış amacından uzaklaşma ve yapmakta olduğumuz haksızlıklara değişik kılıf bulmak gerekçesiyle, her daim âdil olduğumuz zehabına kapılmak işten bile değildir. Nihayetinde kâr ve zararını ölçümlerken aklı başında olan insanın hesap yapabilen vasfı gereği, bu durumun muhasebesini yapması kendi lehine olacaktır.
Tanrısal Adaleti İnşâ Eden Hak ve Sorumluluk Dengesi
Adalet isteğinin en değerli vasfı, akıl sahibi olan insanlardan beklenen bir inşâ olmasıdır diyebiliriz. Buna dayalı olarak, Yüce Allah’ın biz kullarından beklediği akletme vasfımız gereği oluşturmamız gereken dindarlığın akıl olgusuyla olan ilişkisi, yaşamsal nitelik bağlamında insanın oksijenle olan ilişkisi gibidir. Bu ilişkiyi kesmek, insanı oksijensiz bırakacağı için ölümüne sebep olacaktır. Tıpkı bunun gibi, dindarlık süreçlerinde aklı devre dışı bırakan tercihlerin de Kur’an’ın önerdiği dindarlık ölçüleri içinde yeri olmamalıdır. Zira akıl denilen yetenek, hem insanlığı ve hem de dindarlığı tahkim eden aslî değerdir. Bu değerden uzak duran yaklaşımların “makbul dindarlık” ölçüleri içinde yer bulması söz konusu dahi edilemez. Eğer edilirse, insanı besleyen kalıcı, temel ve aslî değerlerin yer değiştirdiğine hükmedilir.
İnsanın varoluşunu tezyin eden adalet duygusu, en çok da insanın akıl ve iradeli ürünlerinden olan sağduyulu eylemelerine yakışan bir hâldir. Bu hâlin diğer adına “sâlih amel” denilmektedir. O nedenle, yakınlarda rahmet-i rahmana kavuşan değerli hocamız Hasan Onat‘ın ağzında son derece anlamlı duran “aklın adaleti” kavramı, insanın fıtrat değerleriyle bezenmesi akabinde, bu değerlerin hayata taşınması süreçlerinde bireysel iradenin olumlu seçimlerine işaret etmektedir. Yüce Allah’ın yaratmış olduğu insanı ne eksik ve ne de başıboş bırakacağını bilirsek, bu donanımların insan için ne anlama geldiğini daha yakından anlayabiliriz. İnsana hakikat karşısında sağlıklı ve iradeli bir duruşu temin eden bu kavram, yine insana hakikatperver olmayı da salık vermiş gibidir. Kim ve ne olursa olsun doğruyu, sadece doğruyu söyleyebilme iradesi, aklın adaletinin bireylerde tecessüm etmiş hâlidir. Akıl sahipleri için hemen her durumda onur duyacakları bir duruşu temin eden bu yaklaşım, insanın öz değerleri mesabesindeki katkılardan sayılmalıdır. Binaenaleyh bu katkının filizlendiği ana ocağın her daim adalet havzası olduğunu bilmek lazımdır.
İnsanı inşâ eden adalet olgusunun, akıl ve dindarlıktan beslenen ve de beslendiği değerleri adeta ihraç eden bir yapısı bulunmaktadır. Benzer şekilde, insan olarak sadece bireysel sorumluluklarımızı idrak edecek bir yaşantı içinde olmayı tavsif eden değil, bunun yanında, başkalarına da fayda sağlamayı hedefleyen “aklın zekâtı” kavramı da bir o kadar değerlidir. Zira bu oluşumdan ortaya çıkacak olan her şey, sadece bize değil, bütün mahlûkata yarar sağlama kapasitesine sahiptir. İnsanı diğer varlıklardan ayıran özelliği, işte bu vasfıdır diyebiliriz. Nitekim insan, herhangi bir iş yaparken sadece kendisini değil, diğer bütün varlıkları ilgilendirecek derecede komple adımlar atabilmeyi başaran yegâne varlıktır. Onun atacağı adımlar, diğer varlıkların yaşama alanlarını daha da güzelleştirecektir. Belki de bu yüzden, insan aklının ürettiği her değer, hem insana ve hem de diğer varlıkların yaşamlarına olumlu mânâda katkı sunabilecektir. Bahsedilen sunumun sadece insan için değil, can taşıyan her varlık için başta “güven”, sonda ise “huzur” temin edeceği söylenmelidir.
Haddizatında yeryüzünde belli amaçları tahkim etme amacıyla halk edilmiş olan insanoğlu, son derece güçlü olan beşerî donanımlarına istinaden akıl ve iradesi sayesinde “değer üreten” bir varlık olarak bilinmektedir. Sâlih amel kapsamında olan değer üretme faaliyeti esnasında, ondaki hazır bulunuşluğun yanında pratiğe yönelme tercihini de unutmamalıyız. Öyle ki insanı diğer varlıkların fevkinde bir konumla birlikte ifade eden bu olgu, insanın hayata dokunuşunun diğer adı olan “aklın adaleti” gibi son derece değerli bir kazanımdır. Akıl ve adalet terimlerinin anlamsal içeriklerine dayalı olarak gelişen bu durumlarda hem sahip olduğumuz değerler bakımından, hem de bu değerlerin hayata taşınması noktasında iradenin devreye sokulması gerekmektedir. İnsan iradesinin devreye girmesi arifesinde ise konuyu açıklayan son derece sahih ifade biçimleri bulunmaktadır. Zira akıl, insanı potansiyel sorumluluk makamına oturtan en değerli yetenektir. Ancak aklın kişiye fayda verebilmesi için, onun size önerdiği şeyleri irade üzerinden hayata taşımak lazımdır. Bir anlamda akıl, bankadaki hesap gibidir. Onun potansiyel olarak âtıl bir şekilde durması değil, işlevsel olup kullanılması fayda verecektir. Bu faydanın hasadının yapıldığı ilk basamak, insanın değişimine katkı sunduğu dünya olacaktır.
Sahip olduğu yetenekler gereği başta Yüce Yaratıcı tarafından olmak üzere hemen her varlık tarafından kendisine değer atfeden insanın, öncelikle görüneceği nokta, şeytan ve nefis gibi çeldiricilere rağmen vahyin aynası olmalıdır. Bu aynadaki görüntüsü iyi olan kişilerin mutlak surette beşer aynasında da iyi göründüğü düşünülmelidir. Yani Allah’ın hoşnut olduğu bireylerden kullar elbette ki memnun kalacaklardır. Bu memnuniyet sürecinde insan yaratılışının kıymet arzeden projesi aşamasından tutun, insanı yeryüzünün yönetimine âdeta mahkûm eden değişik evreleri de bulunmaktadır. Bu sebepledir ki insanoğlu, anne rahminden itibaren muhatap kabul edilir bir varlıktır. Onun muhataplığı, erdem ve eşref değerler üzerinde yaratılmasıyla eşdeğer bir sonuçtur. Bunun gibi varlık olarak muhatap kılınan insanın ergenlik dönemindeki durumu ise başlı başına kişiyi hesap verme olgusuna muhatap kılan “sorumluluk çağı”dır. Bilinmelidir ki varlık olarak “muhataplık çağı”na erişmiş olan insanın, hesap verme bilincinin olgunlaşması akabinde yükümlülük evresine geçtiği yaşamsal adımları bulunmaktadır. İnsanın varlıksal adaleti hükmünde olan bu seviyeyi, benzer şekilde, aklı başında olan insanın çevresinden esirgememesi gerekmektedir.
Bilebildiğimiz kadarıyla insan hayatına daha bir anlam katan dinin cenine, çocuğa, sonrasında ise bireye bakışı, kararlı irade, değerli insan, vazifeli birey, yol gösteren vahiy, iyi hâl, sorumluluk ve yaşamsal denge üzerinde gelişen geniş bir alanda meydana gelmektedir. Keza, bu adımların hem insanın yetenekleriyle uygun “yapılabilirlik” vasfı bulunmaktadır hem de insanı bir yerden alıp başka bir yere getirme gücü vardır. Aynı şekilde, dinin insana bakışı da bu minval üzeredir. İnsan denilen varlık, bebek ya da çocuk olsa bile muhatap alınan insan olması açısından yetişkinden farklı değildir. Onunla yetişkini ayıran şey, vereceği kararlardaki tecrübesizliği ve buna dayalı olarak muhakeme gücünün henüz olgunlaşmamış olmasıdır. O nedenledir ki insanın diğer canlılardan farklı olarak küçüklükte uzun süren yetişme ve olgunlaşma evresi bulunmaktadır. Bizler, bazı canlılarda olduğu gibi doğar doğmaz her şeyiyle hayata tutunma becerisine sahip değiliz. O aşamaya gelene dek maddî-manevî pek çok katkıyı yanı başımızda görmek durumundayız. Bu itibarla, insanın emekle yetişen bir varlık olması, onun başkalarına emek vermesini vicdanen zorunlu hâle getirmiştir. Varlıksal adaletin paylaşılabilir vasfı olan bu değerleri yaşanılabilir kılmak ise bütünüyle insanın uhdesindeki bir vazifedir.
İnsan-varlık ilişkisinin tezyin edildiği en değerli aşama, adaletin doğrudan müdahil olduğu alanlardır. Buna göre varlık denilen olgunun hemen her çeşidinin faydadan hâli olmadığını bilmek gerekmektedir. Yine varlıkların fayda, yarar, iyilik hanesine kendi çapında ekledikleri olumlu şeyler olduğu yadsınamaz bir gerçekliktir. Bilindiği gibi Kur’an, fayda ve yararın zirvesi olan sâlih amel bilinciyle taltif ettiği insan olgusunu en değerli varlık kategorisinde halk etmiştir. İnsan unsurunun irade ve eylem üstünlüğü, ona bu hakkın tesliminde önemli bir aşamadır. Tıpkı bunun gibi, insanın gelişim dönemlerinden de bahseden Kur’an, döllenme sonrasında oluşan varlığı “birey” kapsamında görmek suretiyle onu koruması altına almış bulunmaktadır. İnsanın gelişim evrelerine bağlı olarak verilmiş olan hak ve sorumlulukları olması, Kur’an’ın adalet ve eğitim değerlerini ne denli önemsediğine bir katkı sayılmalıdır. İşbu nedenden ötürü “insanı ıslah etme” iradesi öne alınmasına karşılık, “insandan vazgeçme” iradesi ise olası bir tercih değildir. Her iki durumun insanın iradî tercihleri sonucunda hayat bulması, her daim âdil bir varlık olan Yüce Allah’ın dokunduğu ve hayat verdiği her şey üzerinden adaleti kurumsallaştırmasını istediği insana âdil davranmasının bir neticesi gibidir.
Görüldüğü kadarıyla Kur’an’ın birey tasavvuru, döllenmeyle başlamakta, yaşanılan hayatın değişik evrelerinde devam etmekte ve nihayetinde ölümle sona ermektedir diyebiliriz. Ancak insanın “hatıra kaydeden” bir varlık olması hasebiyle, ölümün sonrasında da anılır olması akıldan çıkarılmamalıdır. Ve dahi dünya işlerindeki olumlu veya olumsuz katkılarımızın getirisinin ölümden sonra da devam ettiği bilincinde olmalıyız. Herhâlde sadaka-i câriye yani sonsuza dek gelir getiren davranış kümesi sadece insan için düzenlenmiş bir alandır. Bu sürecin en değerli ve en anlamlısı olan bireyin hayatının öncelikli olarak çocukluk olgusu üzerinden tanımlanmış olması ise vahyin birçok açıdan muhatap almış olduğu çocuk tasavvurunu açıkça ifade etmektedir diyebiliriz. Deyim yerindeyse “insandan vazgeçmeme” hâli olan bu yaklaşım, daha başında çocuğa bu denli kıymet veren bir sistemin, çocukluktan sonraki aşamalarda ondan vazgeçmesini söz konusu edilemez bir noktaya taşımıştır. Öyle ki gelinen bu noktanın “insan adaleti” kapsamında beklenilen davranış kodlarını öne alması beklenir.
İnsan denilen varlığın diğer alanlarla olan ilişkisi, temelinde adaletin belirgin olduğu bir yapıdadır. Bu sebeple gerek Yüce Allah, gerek insan ve gerekse de diğer muhatapların hepsi adaletin temin edildiği sağlıklı ilişkiler üzerinden ötekine muamele etmelidir. Yineleme pahasına olsa dahi bu hassasiyeti sıklıkla dile getiren Kur’an, insanın gelişim evrelerinden bahsetmek suretiyle, çocuğun biyolojik ve zihinsel yeteneklerine göre sahip olabileceği hak ve yetkileri düzenlemiştir. İnsanlığın doğrudan kapsamında olan çocukluk devriyle ilgili olarak Kur’an’ın eğitim, sevgi-saygı, korunma, ahlâkî donanım, ibadete hazırlık, aile sorumluluğuna katkı, meşru isteklere itaat, dinin emir ve yasaklarına riayet, yasal çerçeveyi gözetme gibi son derece etkin olan “yetki” ve “öğrenme alanları” bulunmaktadır. Birey olmanın en temel hazırlık safhası olan bu aşamada Kur’an’ın uyarı, istek ve yardımlarını yanı başında hisseden çocuk olgusunun her daim gelişme çağlarında yanında olacak azığa sahip olma şansının bulunduğu söylenmelidir. Bu nedenledir ki, Kur’an’ın yetişmesine bu denli katkı sunduğu varlığı “başıboş bırakmama”[10] iradesi, insanın adaletle doğrudan teması durumunda olan akletme ve sorumluluk aşamalarında her daim öne çıkmaktadır. Adalet duygusunun “beşerin azığı” olduğunu bilirsek, bahsedilen ilkeyi çevreleyen her basamağın önceden düzenlenmiş olmasına verilen önemi daha yakından anlayabiliriz.
Yetki verme ile yetkiyi kullanma becerisi, hem yetkilendiren tarafından ve hem de yetkilendirilen tarafından belli kazanımlara dayalı olarak işlemektedir. Bu durumun mutlak mânâda adaletin temini vasıtası olduğunu bilmeliyiz. O yüzden insanın yetişmesinde en değerli aşama olan çocukluk devrinin anne-baba üzerinden hak ve yetki devri olduğu düşünülürse, sonraki dönemlerde zihnî gelişimine bağlı olarak sorumluluk almaya başlayan çocuğun varlığı öne çıkmaktadır. O yüzden vahyin doğrudan muhatabı olma sürecinin bu evrede başladığını söyleyebiliriz. İnsanın yetişme aşamalarındaki hassasiyeti dikkate alan her sistem gibi İslâm da, kendi ideallerini gerçekleştirmek için çerçevesini çizdiği bir insan projesini yetiştirmeyi hedeflemiştir. Aslında sadece “insan”dan oluşan bu proje, zaman içinde insan olgusunun zayıflayan yanlarını tahkim ettiğinden ötürü “yeni insan” olarak da gösterilebilir. Vahyin koordinatlarına uygun yol alan bu insan ya da yeni insanın, hayattaki pek çok olumsuzluğu ortadan kaldıracak ve dünyayı yaşanabilir bir cennete çevirecek hem potansiyeli/yeteneği, hem gücü ve hem de iradesi bulunmaktadır. Bize düşen vazife, bu yolda karalı adımlarla ilerlemektir. Atılan her adımın birey bazında olduğu gibi topluluk bazında saygı, hürmet ve gıptaya vesile olacağı umulur.
Temel bir ihtiyaç skalası olarak akletme yeteneğiyle donatılmış olan insanın akleden varlığa ulaşabilmesi adına gelişiminin hemen her evresinde hak ettiği saygı ve ilgiyi görmesi lazımdır. Her şeyi yerli yerine koma anlamında olan adaletin bize sağladığı temel kazanım budur. O sebeple akleden dindarlık, aklın ahlâkı ile aklın adaleti kavramlarını önemsemekteyiz.[11] Bencilliği ortadan kaldırma adına devreye soktuğumuz aklın zekâtı kavramı ise, bize diğerkâm olmanın yaşayan iyi hâllerini gösterecektir. Bireyin gelişiminde hemen her aşamayı titizlikle gözlemleyen Kur’an’ın, birey olma yoluna giren herkese son derece güçlü lojistik yardımlarda bulunmaktadır. Bu açıdan Yüce Allah’ın insanın hâllerinden bir hâl olan “çocukluk çağı” için ayrıca düzenleme yaptığını da söylemeliyiz. Yapılan bu düzenleme ve planların pratik hayata aktarılmasında seçilmiş olan elçilerin ve önemli aktörlerin olması, Kur’an ve birey/vahiy ve çocuk temasının ne denli önemli bir işlev gördüğüne kanıt sayılabilir. Özellikle Hz. İsmail, Hz. Yûsuf, Hz. Lokmân ve Hz. İsa üzerinden gelen uyarı cümleleri, insanın gelişip kişilik kazanması süreçlerinde bu çağın ne denli önemli olduğunu haber verecektir. Aklı başında olan herkesin görebileceği bu katkı, aynı zamanda birey/çocuk yetiştirmede bizlere örneklik de edecektir. Hâsılı, beşerin dokunduğu ortamlarda adaletle pişen aşın kişisel gelişimimize olan katkısını ortaya koyan bu örneklikler, olası her durumda insandan beklenen tercihli davranışlardandır.
Dünya özelinde adaleti inşâ edecek varlık olan insan özelinde söylenecek şeylerin onun yetenekleriyle uyumlu olduğunu bilmek lazımdır. Bahsedilen yeteneklerin her daim istenilen sonuçları vermediği görülse de, insanın adaletle olan yakın ilişkisi gereği, Yüce Allah’ın insandan ümidini kesmediği görülmektedir. Netice olarak ifade edebiliriz ki insan, saf, tertemiz ve günahsız olarak geldiği bu dünyada, kendi iradesiyle yaptıkları yüzünden aynı saflığı koruyamadan göçüp gitmektedir. Zaman içinde değişik istek ve arzuları üzerinden kötücül tercihlerini artıran insanın zaman zaman dönüp masum kaldığı devirlerinden ibret alması gereklidir. Bu bakış, ona nerden nereye vardığını daha yalın bir şekilde gösterecektir. İnsanın nerden gelip nereye gittiğini kavraması adına bu bakışın son derece önemli olduğunu unutmamalıyız. Bu sebepledir ki Kur’an’ın insanın en mâsum devirlerinden birisi olan çocukluk devriyle ilgili olarak düzenlemiş olduğu hak, yetki ve sorumluluk üçgeninin, çocuğun bireyleşmesinde ve Yüce Allah’ın muhatabı olma süreçlerinde son derece büyük önemi bulunmaktadır. Bu tür bir bilinçli yaklaşım, bütünüyle bu aşamaların çocuğu sevgi bahçesinden alıp sorumluluk noktasına nasıl getirdiğinden bahsedecektir. Kendi adına son derece güçlü bir kazanım olarak elde edeceği şey, varlığın en şereflisi olan insanın, yine bu çaba sayesinde varlığın en sevimlisi olan çocukluğu nezdindeki katkılarını yakından görme fırsatını yakalama şansı olmasıdır. Her şansın bir imkân, her imkânın bir tercih ve her tercihin de âdil bir uygulamayı beraberinde getireceğine olan umut, herhâlde Tanrı-insan ilişkisinde öne alınan adalet değerine basılan parmak mesabesindedir. Yoksa insan merkeze alınarak yapılan “adaletsiz dünyanın eleştirilmesi” hususu, bu denli bir beklentiyle birlikte sunulmazdı.
Dipnotlar:
[1] Zümer, 39/18.
[2] Namık Kemal Okumuş Dost Ateşinde Pişmek, Araştırma Yayınları, Ankara 2019, ss. 141-156.
[3] Adalet, ahlâk, akıl ve din/dindarlık ilişkisi için bkz.: Namık Kemal Okumuş, Saç Ağartan Uyarı/Adalet Neyimiz Olur ya da Darası Alınmış Adalet, Araştırma Yayınları, Ankara 2019.
[4] Kâfirûn, 109/6.
[5] Rûm, 30/22.
[6] Enfâl, 8/42.
[7] Geniş bilgi için bkz. Namık Kemal Okumuş, Uyandırma Servisi/Yaşarken Uyanmamıza Katkı Sunan Özgürlükçü Temrinler, Araştırma Yayınları, Ankara 2019.
[8] İnşirâh, 94/5-7.
[9] Hûd, 11/113.
[10] Kıyâme, 75/36.
[11] Bu kavramların geniş bir şekilde işlendiği eser için bkz. Namık Kemal Okumuş, Akleden Dindarlık, Araştırma Yayınları, Ankara 2020.
İlgili Yazılar
Ahlâkın Sosyolojisi Sosyolojinin Ahlâkı
Ahlâkın toplumda bir geçerlilik ve gerçeklik kazanabilmesi için bireyin kendisinde bulunanlardan daha üstün bir değere sahip ahlâki güçler olduğu ve bu güçlere boyun eğecek şekilde yetiştirilmiş olması gerektiği kabul edilmelidir. Bunu sağlamanın yolu da otoritenin varlığını kabul etmekten geçmektedir zira hiçbir duygu otorite duygusunun içine sızamamakta ve onu etkileyememektedir
Tevhid, Adalet ve Erdem
İnsanların adalet arayışları Hz. Âdem’den beri devam etmektedir. Düşünceleri, bakış açıları değişse de insanların temel talepleri genellikle adalet olmuştur. Zorbalığı, zulmü hiçbir toplum hoş karşılamamıştır. Zamana ve coğrafyalara göre farklı anlamlar yüklense de adaletin büyük önem taşıması, hayatın her alanında kendisine yer bulması gerektiği ile ilgilidir.
İnsanın Laneti ve Hikmeti Arasında Devletin Modern Hali
Pek çok yaklaşım ilk insan, ilk toplum ve ilk(el) devlet organizasyonu gibi evrimci bir paradigma ile tanımlama yapsa da bilinen tarihi bilgide devlet mefhumu neredeyse insan ile yaşıt durumdadır. Tarihte pek çok devlet bugün anlaşılan aşkın bir yapıda olmasa da siyasal bir organizasyon olarak her daim varlığını devam ettirmiştir.
İbn-i Haldun’a Göre Devlet: Doğası, Kuruluşu, Gelişimi ve Tavırları
Ona göre devlet toplumsal bir zorunluluğun ifadesidir. Bu zorunluluğu o, şöyle ifade etmektedir: “Mülk, insan için tabiî bir mansıptır… insanlar için yaşamak ve var olmak, zaruri ihtiyaçlarını ve gıdalarını temin etmek üzere bir araya gelmeleri ve yekdiğerleriyle yardımlaşmaları sayesinde mümkündür.
Aile Kurumunun Sömürgeci Zihnin Güdümünde Geçirdiği Değişim ve Dönüşüm
Güçlü, sağlıklı ve çalışma potansiyeli olanların dışındaki tüm insanları yok sayan kapitalist sistem ve güçlü tüm yapıları eritmeye kararlı modern sömürgeci dünya düzeninde hasta, yaşlı ve bakıma muhtaç çocuklar asla öncelenmez. Hatta bu insanların bakımı da sömürgeci sisteme hizmet eden bir sektöre dönüştürülür.