Adalet, hakk kavramından bağımsız ele alınabilir bir kavram değildir. Hakk; gerçek, sabit ve tutarlı, doğruluğu teyit edilmiş olandır. Zıddı olan bâtıl ise sahte, tutarsız, varlığı sabit olsa da hükümsüz olandır. Adl için dile getirilen tanımlarından en bilineni ve önemlisi: eşyayı yerli yerine koymak, hakkı sahibine vermek demektir. Adaleti talep etmek söz konusu olduğundaysa, hakkın olana razı olmak, münasip ve gerekli olanı, gerekli olduğu kadar almaktır diyebiliriz. Bunun dışındaki sınır, miktar, meblağ, haddi aşmak ve hak ihlâlidir, adalet terazisini bozmaktır. Konunun özü bu kadar yalın olmakla birlikte, detaylandıkça iş biraz daha karmaşıklaşmaktadır.
Görüleceği gibi adaletin talep edilmesinin de, ifa edilmesinin de temelindeki en aktif öge insandır. Bir rivayet aktarılır: ‘Vücutta öyle bir et parçası vardır ki o, iyi, doğru ve düzgün olursa bütün vücut iyi, doğru ve düzgün olur; o bozulursa bütün vücut bozulur. O, kalptir’. İnsan da toplum ve toplumun saadet ve adaletine dair her şeyin kalbidir. Onun imarı veya ifsadı toplumu biçimlendirir. Yunus’un deyişinden devam edersek, insan:
Bir dem gelir İsa gibi, ölmüşleri diri kılar / Bir dem girer kibr evine, Fir’avn ile Haman olur.
Bir dem döner Cebraile, rahmet saçar her mahfile / Bir dem gelir gümrah olur…
Adalet, insanın, en başta kendini (sınırlılıklarını) bilmesi ve diğer insanları birçok yönüyle tanımasıyla başlar. İnsanın kendi sınırlılıklarını (zaaf ve itidalini) bilmesi, aklına ve iradesine yardımcı olur ve insaf sahibi kılar. Kendini bilmeyenin, tanımayanın aklı ve iradesi devre dışı olacağı için insafı da olmayacaktır. O, aklı ve muhakemesiyle (hakk ile) hareket etmediği için onun bühtana, butlana ve zulme düşmesi kaçınılmazdır.
İnsanın diğerini tanımasına gelince, bu, bilgi, tecrübe, hikmet ve sezgi gücünün gelişmesiyle ilgilidir. Bilgi eksikliği hakkaniyetsizliğe, tecrübe eksikliği hızlı ve çok yönlü düşünememeye, hikmet eksikliği karşısındakinin halinden anlamayan katı bir ilkeciliğe (yasacılık), sezgi eksikliği, söylenen sözün esiri olmaya iter. Evet, haklar yasalarla yapılır, hakları tayin etme süreci somut deliller üzerine yürüyor olsa da; karşısındaki insanı tanıma kabiliyeti konusundaki yukarıda saydığımız vasıflara sahip olmayan hakimin hakları adil dağıtımından ne derece bahsedilebilir!? Velev ki yasaları işletiyor olsa da!
İslam’da insan ‘kul’ olarak tanımlanmıştır. Yani kendinden üstün bir otorite ile kayıtlı ve o otoritenin yüceliğini teslim etmekle ödevli…
Adalet: Gayba Boyun Eğmek
Bir düşünce evrenine ait olan her kavram, aslında bir kavram kümesinin elemanıdır. O kümenin diğer kavramlarıyla ilişkisi kurulmadan anlamak ve izah etmek zordur. Bir ilke olarak benimsediğim bu prensibi biraz daha somutlaştırmak istiyorum. Adalet, hemen her dünya görüşünün tanım getirdiği ve bu getirdiği tanımdan hareketle savunduğu bir değer. Adalet kimliksiz midir? Soruyu biraz daha açmaya çalışayım; adalet, hiçbir düşünce evrenine, dünya görüşüne ait olmayan, ne olduğu ve nasıl elde edilmesi gerektiği konusunda hepsinin hemfikir olduğu bir şey midir? Ya da tüm dünya görüşlerinin ötesinde bir ‘insanlık kümesi’ oluşmuştur ve bu insanlık kümesi tüm her şeyden uzak, ortak bir adalet tanımına mı kavuşmuştur? Bu sorular üzerinde düşünedurulsun, biz, İslâm’ın adalet kavram kümesine dâhil olan birkaç merkezi kavramı sıralamak istiyoruz.
Hakk, Allah, din, gayb, fahşa, ulu’l-emr, şeriat, ıslah, dünya hayatı, imtihan… Öyle düşünüyoruz ki adalet kavramının -sadece- Kur’anî boyutunu anlamak için bu kavramların hepsine bir şekilde vakıf olunması gerekmektedir. Kur’anî boyutunun dışında, tarihsel birikim içerisinde merkezileşmiş kavram ve düşünce evreninin de eklenmesi gerekmektedir. Tarihsel birikim dendiğinde akla ilk gelen ‘Adâlet Dairesi’dir.
Adâlet Dairesi
Kökeni Hint-İran geleneğine kadar uzanan Adâlet Dairesi, Osmanlı’ya kadar uzanacak olan Müslüman düşünce geleneğine girmiştir. Kınalızâde Ali Efendi, Ahlâk-ı Alâî’sinin son kısmında, İbn Haldun’un da Aristo’dan naklettiği 7 maddeyi şöyle sıralar:
Adldir mucib-i salâh-ı cihan (Adâlettir dünya düzen ve kurtuluşunu sağlayan).
Cihan bir bağdır dîvarı devlet (Dünya bir bahçedir, duvarı devlet).
Devletin nâzımı şeriattır (Devletin nizamını kuran Allah kanunudur).
Şeriate olamaz hiç hâris illa mülk (Allah kanunu ancak saltanat ile korunur).
Mülk zabt eylemez illa leşker (Saltanat -devlet-, ancak ordu ile zaptedilir).
Leşkeri cem’ idemez illa mal (Ordu, ancak mal ile ayakta kalır).
Raiyyeti kul ider padişah-ı âleme adl (Halkı idare altına ancak Cihan Padişahı’nın adâleti alır.)[1]
Maddeler dikkatle incelendiğinde niçin Adâlet Dairesi diye isimlendirildiği de görülmüş olacaktır. Adl ile başlayan zincir adl ile bitmektedir ki bu da şunu ifade etmektedir: Bir devletin ayakta kalmasının tek bir yolu vardır o da adalettir. Adaletle başlar ve bitiş yine adalet(in yitimi) iledir. İnsanlar için saadet ancak adalet ile sağlanabilir. Hukuk, siyaset, ordu ve ekonomi… Adâlet Dairesi de adaletin tüm kurumlarda tesis edilmesine dönük, toplum hayatını her şeyiyle kuşatan bir döngüde ele alınmıştır.
Adalet Dairesi, siyasi bir mekanizma kurmaktan ziyade bu daireyi esas alan ulema tarafından tavsiye ve ideal bir seviye olarak gündeme getirilmiştir. Mesela Osmanlı Devleti’nin gerilemeden ve çöküşten kurtuluşunun bu dairenin uygulanışına bağlı olduğu dönem dönem dile getirilmiştir.
Modern devletle kıyas edildiğinde, saltanat ve krallık tipi devlet yapılanmasının oldukça sade bir nitelik arz ettiğini düşünüyoruz. Modern devlet yapılanmasının ise nihai kertede geldiği nokta, panoptikon’la ifadesini bulan, ahtapot misali her şeyi ve herkesi sınır tanımaksızın takip altında tutan kontrol ve data devletleridir.
Modern devlet, önceki devlet ve yönetim tecrübeleriyle kıyas edilemeyecek kadar karmaşık, şekil ve içerik itibariyle farklılık arz etmektedir. Böyle bir vasatta adaletin şekli ve imkânı yine ve yeniden konuşulup üzerinde düşünülmelidir.
Siyasetnâme tarzı metinler bize, yönetim, devlet ve ailede adaletin ilkelerine dair bir takım değerli içerikler sunmaktadır. Bu metinlerin ekseriyetinin kendi dönemlerinin sorunlarına ne kadar eğilebildiği kendi içerisinde tartışmalıyken, bu ve benzeri metinlere bugünün sorunlarına çözüm ürettirme çabası beyhude kalacaktır.
Siyasetnamelerle ilgili Ömer Dinçer çok önemli dört soru sormaktadır: 1. Siyasetnameler İslam’ın orijinal siyaset düşüncesine uygun mudur? Cevabı kısaca: Her ne kadar nassa dayalı gözükseler de maslahata dayalı metinlerdir. 2. Modern devlet yapısı içerisinde bu tavsiyeler geçerli mi? Cevabı kısaca: Siyasetnameler, yaptıkları tavsiyeleri iki yönlü yapıyorlar: a) İyi bir insan olmak yolundaki tavsiyeler, b) İyi bir hükümdar olmak yönündeki tavsiyeler. İyi bir insan olmak yönündeki tavsiyeleri genel itibariyle geçerli. İyi bir hükümdar olmak yönündeki tavsiyeleri önemli ölçüde geçerli. 3. Bulundukları çağın sorunlarına uyumlu tavsiyelerde mi bulunuyorlar? Hayır. İstisna sayılabilecek bazı eserler hariç, siyasetnameler bulundukları çağın sorunlarına çözüm üretmiyorlar. İbn Teymiyye’nin Siyasetü’ş-Şe’iyye‘si bulunduğu çağa çözüm sunmaya çalışan bir metindir. 4. Kendi içerisinde tutarlı mıdır? Kendi içerisinde de tutarlı değillerdir.[2]
Adalet Talebinin Tebalaştıran Yanı
Başlıktaki sorunun çoklarınca garip karşılanacağının farkındayım. Adalet, herkesin istediği bir şey değil midir? Elde edildiğinde herkesi teskin eden, huzur ve saadete erdiren, kalpleri mutmain kılan bir şeyden bahsetmiyor muyuz adalet dediğimizde? El-hak, böyledir! Düşünce ekollerimizden birinin isminin ‘tevhid ve adalet ehli’ olarak anılması dahi, adaletin Müslüman inanç esaslarına, düşünce yapısına nasıl da kazındığını göstermesi açısından önemli ve değerlidir. Şu ayet bile Müslümanın bilincini diriltmeli, tüylerini ürpertmeli, ‘adl’e boyun eğmemişliğim var mı’ veyahut da ‘adl’e başkaldırırcasına yaşayana, hükmedene muhabbetim söz konusu mu’ teyakkuzuna sürüklemeli.
“Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz. Bir kavme olan kininiz, sizi adaletsizliğe sevketmesin. Adaletli olun, çünkü o, takvaya daha yakındır. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” (5/8).
Peki, adalet talebinintebalaştıran yanı ile neyi kastetmekteyiz? Umarım izah edebilirim!
Bir dünya görüşü, adaletin hangi şartlarda sağlanacağını ifade ve izah eder. Bu şartlar sağlanmadığı müddetçe dile getirilen, vaadedilen, savunuluyormuş gibi yapılan adalet söylemlerinin köksüz olduğunu, daha ilerisi, bir takım çıkar guruplarına hizmet eden yasalardan başka bir şeyi ifade etmediğini dile getirir. Peygamber, en başta şunu ifade etmiştir: Şirk en büyük zulümdür. Allah’ın, herkesin kullanımına açtığı nimetleri birilerinin hususi mülkü kılmak ve insanlar içlerinde ayrıcalıklılar sınıfı oluşturmak da adl’e boyun eğmemek, yani fahşadır. Ne Mekke ne Medine’de iman etmeyenlerden adalet talep etmeye evrilmeyen bir hakikat bütününün yaşanması ve anlatılması sağlanmıştır. Evet, kavminin örf dediğimiz, özüyle İslam’la da çelişmeyen hususlarına ses çıkarılmamış, istifade edilmiş ama bu durum, yürüyüşün asıl amacının tek bir yaratıcıya boyun eğmek olduğu gerçeğini perdelememiştir. İman ile şirk ve zulm arasındaki ayrımın siyah ile beyaz kadar bariz olduğu çeşitli zaman ve surelerde gösterilmiş, dile getirilmiştir. İnanç düzleminde yaşanan bu ayrım yerini bir takım hakların temin ve tedarikine bırakacak olursa adl ile zulm birbirine karışmış olacaktı. Çünkü bu inanç kümesinde adl’e boyun eğmek, ancak O’nu razı etmekle mümkün olacaktır. Bu söylediklerimiz, hakkın ve adaletin zinhar istenmeyeceği, zulme rıza gösterileceği mânâsına gelmez.
İnsan için, sahte ikbal ve üstünlük arzusu, doyumsuzluk, simsarlık, fırsatçılık ve mal yığma’nın takdir ve teşvik gördüğü, kulağa biraz daha hoş gelen adlandırmalarla yasal nitelik kazandığı sosyal ve ekonomik bir vasatta adalet ve adalet talebi, “ellerini suya doğru uzatıp suyun kendisine ulaşmasını bekleyen birinin durumuna benzer, oysa bu durumda su asla ona ulaşmayacaktır.” Kimi su damlaları eline ulaşmış olsa da, bunun genel durumu değiştirmediği, dikkatle bakan herkesçe malûm olacaktır. ‘Adalet tecelli etti’ denirken kastedilen, yasanın lehte karar vermesidir. Evet, yasa lehte karar vermiştir ama tecelli edenin ‘hakk’, ‘adalet’ olup olmadığı konusu ayrıyeten değerlendirilebilir. Burada, yasa ile adalet arasında zorunlu bir ilişki olup-olmadığı konusu gündeme gelmektedir. Yasa, başlı başına adalet ve hakka isabet etmeyebilir?
‘Adalet talebi’ kapısında beklemeye mi alıştırılıyoruz, diyorum. Beklemek, istemek, gerçek yolunu ve izini kaybetmek… Sofranın artığı gibi, düzenlemelerin arta kalanlarından mı medet umuyor insan? Veren el alan elden üstünse, tevhidden beslenen bir hakk ve adalet projesinin konuşulma zamanı çoktan gelmiş, geçmektedir.
Dipnotlar:
[1] Okumuş, Ejder, “Osmanlılar’da Siyasal Bir Kurum Olarak Adâlet Dairesi”, Sosyal Bilimler Araştırma Dergisi, S.5 (Mart 2005) 45-51.
[2] Dinçer, Ömer, Siyasetnâmeleri Yeniden Okumak, https://www.youtube.com/watch?v=FPS2vdZo6Ow, (2018 Haz.) (Erişim 12.04.2021). Ömer Dinçer, Siyasetnâmeleri Yeniden Okumak, (İstanbul, Klasik Yay. 2019).
Te’vil kelimesi; tefsir etmek, yorumlamak, uzak ve gizli mânâlarını açığa çıkarmak, rüyayı tabir etmek;, sözü iyice inceleyip varacağı mânâya vardırmak, bir şeyi, amaçlanan son noktaya ulaştırmak gibi anlamları içermektedir. Rağıb el-İsfahânî te’vilin, “asla dönüş” anlamına gelen “evl” kökünden türediğini belirtmekte ve te’vili, “bir şeyi ilmen veya fiilen kendisinden kastedilen mânâya çevirmek” olarak tanımlamaktadır. İsfahânî evl’den türeyen evvel’e de açıklık getirmektedir: Temel evveldir, sonra bina gelir. Allah evveldir, hiçbir varlık Allah’a sebkat etmez. “Ben Müslimlerin/mü’minlerin ilkiyim.” sözü şu anlama gelir: İslam ve iman konusunda ben, kendisine uyulacak kişiyim. “Onu küfredenlerin ilki siz olmayın.” sözü de, kâfirlikte kendisine uyulan kişi siz olmayın, anlamında bir uyarıdır.
Tarihsel olarak özgürlüğün yayılması, özellikle ekonomik ve siyasi alanlarda, egemen güçlerin çıkarlarıyla çatışmış ve bu durum daha sıkı ideolojik denetim mekanizmalarının devreye sokulmasına yol açmıştır. Günümüzde de benzer süreçler yaşanmaktadır; halkın bilgiye erişimi ve özgür düşünce pratiği genişledikçe, bu alanda müdahaleler ve baskılar çoğalmaktadır.
“Küçüğü olmayanın büyüğü olmaz!” derler. Küçük olan birçok şey büyümeye ayarlıdır. Büyümek insanın içinde hem bir özlem hem bir kaçıştır. Büyüsen bir dert büyümesen başka bir dert… Bu gelgitleri yaşayan insan, bir zaman sonra bu gelgitlerin altından kalkamayınca da davranış bozukluğuna sürükleniyor. Çünkü o, cismi ile ruhu arasında bariz bir kopukluk yaşamaya başlıyor.
Her insanda kalp tek bir tanedir. Tek olan kalbin selametinin ne kadar önemli olduğunu söylemeye bilmem ki gerek var mı? Bedenin bir organı olan kalp bozulduğunda biyolojik sistemimizin ritmi; aklın ve hissiyatın bir organı bozulduğundaysa zihnin, ahlakın ve maneviyatın tüm ritmi bozulur.
Manipülatörler, kişinin zihnini ikna edemezlerse davranışlarını, davranışlarını kontrol edemezlerse çevresini manipüle etmeye çalışırlar. Pes etmez manipülatörler çünkü kendilerini manipülasyonlara karşı korudukları gibi hakikate karşı da kör ve sağır kesilmişlerdir.
“Kitap ehlinden bir grup, ‘Mü’minlere indirilene günün başlangıcında inanın, sonunda da inkâr edin, belki onlar (size bakarak) dönerler.’ dedi.” (Âl-i ʿİmran 72)
Adl’e Boyun Eğmek
Adalet, hakk kavramından bağımsız ele alınabilir bir kavram değildir. Hakk; gerçek, sabit ve tutarlı, doğruluğu teyit edilmiş olandır. Zıddı olan bâtıl ise sahte, tutarsız, varlığı sabit olsa da hükümsüz olandır. Adl için dile getirilen tanımlarından en bilineni ve önemlisi: eşyayı yerli yerine koymak, hakkı sahibine vermek demektir. Adaleti talep etmek söz konusu olduğundaysa, hakkın olana razı olmak, münasip ve gerekli olanı, gerekli olduğu kadar almaktır diyebiliriz. Bunun dışındaki sınır, miktar, meblağ, haddi aşmak ve hak ihlâlidir, adalet terazisini bozmaktır. Konunun özü bu kadar yalın olmakla birlikte, detaylandıkça iş biraz daha karmaşıklaşmaktadır.
Görüleceği gibi adaletin talep edilmesinin de, ifa edilmesinin de temelindeki en aktif öge insandır. Bir rivayet aktarılır: ‘Vücutta öyle bir et parçası vardır ki o, iyi, doğru ve düzgün olursa bütün vücut iyi, doğru ve düzgün olur; o bozulursa bütün vücut bozulur. O, kalptir’. İnsan da toplum ve toplumun saadet ve adaletine dair her şeyin kalbidir. Onun imarı veya ifsadı toplumu biçimlendirir. Yunus’un deyişinden devam edersek, insan:
Bir dem gelir İsa gibi, ölmüşleri diri kılar / Bir dem girer kibr evine, Fir’avn ile Haman olur.
Bir dem döner Cebraile, rahmet saçar her mahfile / Bir dem gelir gümrah olur…
Adalet, insanın, en başta kendini (sınırlılıklarını) bilmesi ve diğer insanları birçok yönüyle tanımasıyla başlar. İnsanın kendi sınırlılıklarını (zaaf ve itidalini) bilmesi, aklına ve iradesine yardımcı olur ve insaf sahibi kılar. Kendini bilmeyenin, tanımayanın aklı ve iradesi devre dışı olacağı için insafı da olmayacaktır. O, aklı ve muhakemesiyle (hakk ile) hareket etmediği için onun bühtana, butlana ve zulme düşmesi kaçınılmazdır.
İnsanın diğerini tanımasına gelince, bu, bilgi, tecrübe, hikmet ve sezgi gücünün gelişmesiyle ilgilidir. Bilgi eksikliği hakkaniyetsizliğe, tecrübe eksikliği hızlı ve çok yönlü düşünememeye, hikmet eksikliği karşısındakinin halinden anlamayan katı bir ilkeciliğe (yasacılık), sezgi eksikliği, söylenen sözün esiri olmaya iter. Evet, haklar yasalarla yapılır, hakları tayin etme süreci somut deliller üzerine yürüyor olsa da; karşısındaki insanı tanıma kabiliyeti konusundaki yukarıda saydığımız vasıflara sahip olmayan hakimin hakları adil dağıtımından ne derece bahsedilebilir!? Velev ki yasaları işletiyor olsa da!
İslam’da insan ‘kul’ olarak tanımlanmıştır. Yani kendinden üstün bir otorite ile kayıtlı ve o otoritenin yüceliğini teslim etmekle ödevli…
Adalet: Gayba Boyun Eğmek
Bir düşünce evrenine ait olan her kavram, aslında bir kavram kümesinin elemanıdır. O kümenin diğer kavramlarıyla ilişkisi kurulmadan anlamak ve izah etmek zordur. Bir ilke olarak benimsediğim bu prensibi biraz daha somutlaştırmak istiyorum. Adalet, hemen her dünya görüşünün tanım getirdiği ve bu getirdiği tanımdan hareketle savunduğu bir değer. Adalet kimliksiz midir? Soruyu biraz daha açmaya çalışayım; adalet, hiçbir düşünce evrenine, dünya görüşüne ait olmayan, ne olduğu ve nasıl elde edilmesi gerektiği konusunda hepsinin hemfikir olduğu bir şey midir? Ya da tüm dünya görüşlerinin ötesinde bir ‘insanlık kümesi’ oluşmuştur ve bu insanlık kümesi tüm her şeyden uzak, ortak bir adalet tanımına mı kavuşmuştur? Bu sorular üzerinde düşünedurulsun, biz, İslâm’ın adalet kavram kümesine dâhil olan birkaç merkezi kavramı sıralamak istiyoruz.
Hakk, Allah, din, gayb, fahşa, ulu’l-emr, şeriat, ıslah, dünya hayatı, imtihan… Öyle düşünüyoruz ki adalet kavramının -sadece- Kur’anî boyutunu anlamak için bu kavramların hepsine bir şekilde vakıf olunması gerekmektedir. Kur’anî boyutunun dışında, tarihsel birikim içerisinde merkezileşmiş kavram ve düşünce evreninin de eklenmesi gerekmektedir. Tarihsel birikim dendiğinde akla ilk gelen ‘Adâlet Dairesi’dir.
Adâlet Dairesi
Kökeni Hint-İran geleneğine kadar uzanan Adâlet Dairesi, Osmanlı’ya kadar uzanacak olan Müslüman düşünce geleneğine girmiştir. Kınalızâde Ali Efendi, Ahlâk-ı Alâî’sinin son kısmında, İbn Haldun’un da Aristo’dan naklettiği 7 maddeyi şöyle sıralar:
Maddeler dikkatle incelendiğinde niçin Adâlet Dairesi diye isimlendirildiği de görülmüş olacaktır. Adl ile başlayan zincir adl ile bitmektedir ki bu da şunu ifade etmektedir: Bir devletin ayakta kalmasının tek bir yolu vardır o da adalettir. Adaletle başlar ve bitiş yine adalet(in yitimi) iledir. İnsanlar için saadet ancak adalet ile sağlanabilir. Hukuk, siyaset, ordu ve ekonomi… Adâlet Dairesi de adaletin tüm kurumlarda tesis edilmesine dönük, toplum hayatını her şeyiyle kuşatan bir döngüde ele alınmıştır.
Adalet Dairesi, siyasi bir mekanizma kurmaktan ziyade bu daireyi esas alan ulema tarafından tavsiye ve ideal bir seviye olarak gündeme getirilmiştir. Mesela Osmanlı Devleti’nin gerilemeden ve çöküşten kurtuluşunun bu dairenin uygulanışına bağlı olduğu dönem dönem dile getirilmiştir.
Modern devletle kıyas edildiğinde, saltanat ve krallık tipi devlet yapılanmasının oldukça sade bir nitelik arz ettiğini düşünüyoruz. Modern devlet yapılanmasının ise nihai kertede geldiği nokta, panoptikon’la ifadesini bulan, ahtapot misali her şeyi ve herkesi sınır tanımaksızın takip altında tutan kontrol ve data devletleridir.
Siyasetnâme tarzı metinler bize, yönetim, devlet ve ailede adaletin ilkelerine dair bir takım değerli içerikler sunmaktadır. Bu metinlerin ekseriyetinin kendi dönemlerinin sorunlarına ne kadar eğilebildiği kendi içerisinde tartışmalıyken, bu ve benzeri metinlere bugünün sorunlarına çözüm ürettirme çabası beyhude kalacaktır.
Siyasetnamelerle ilgili Ömer Dinçer çok önemli dört soru sormaktadır: 1. Siyasetnameler İslam’ın orijinal siyaset düşüncesine uygun mudur? Cevabı kısaca: Her ne kadar nassa dayalı gözükseler de maslahata dayalı metinlerdir. 2. Modern devlet yapısı içerisinde bu tavsiyeler geçerli mi? Cevabı kısaca: Siyasetnameler, yaptıkları tavsiyeleri iki yönlü yapıyorlar: a) İyi bir insan olmak yolundaki tavsiyeler, b) İyi bir hükümdar olmak yönündeki tavsiyeler. İyi bir insan olmak yönündeki tavsiyeleri genel itibariyle geçerli. İyi bir hükümdar olmak yönündeki tavsiyeleri önemli ölçüde geçerli. 3. Bulundukları çağın sorunlarına uyumlu tavsiyelerde mi bulunuyorlar? Hayır. İstisna sayılabilecek bazı eserler hariç, siyasetnameler bulundukları çağın sorunlarına çözüm üretmiyorlar. İbn Teymiyye’nin Siyasetü’ş-Şe’iyye‘si bulunduğu çağa çözüm sunmaya çalışan bir metindir. 4. Kendi içerisinde tutarlı mıdır? Kendi içerisinde de tutarlı değillerdir.[2]
Adalet Talebinin Tebalaştıran Yanı
Başlıktaki sorunun çoklarınca garip karşılanacağının farkındayım. Adalet, herkesin istediği bir şey değil midir? Elde edildiğinde herkesi teskin eden, huzur ve saadete erdiren, kalpleri mutmain kılan bir şeyden bahsetmiyor muyuz adalet dediğimizde? El-hak, böyledir! Düşünce ekollerimizden birinin isminin ‘tevhid ve adalet ehli’ olarak anılması dahi, adaletin Müslüman inanç esaslarına, düşünce yapısına nasıl da kazındığını göstermesi açısından önemli ve değerlidir. Şu ayet bile Müslümanın bilincini diriltmeli, tüylerini ürpertmeli, ‘adl’e boyun eğmemişliğim var mı’ veyahut da ‘adl’e başkaldırırcasına yaşayana, hükmedene muhabbetim söz konusu mu’ teyakkuzuna sürüklemeli.
“Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz. Bir kavme olan kininiz, sizi adaletsizliğe sevketmesin. Adaletli olun, çünkü o, takvaya daha yakındır. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” (5/8).
Peki, adalet talebinin tebalaştıran yanı ile neyi kastetmekteyiz? Umarım izah edebilirim!
Bir dünya görüşü, adaletin hangi şartlarda sağlanacağını ifade ve izah eder. Bu şartlar sağlanmadığı müddetçe dile getirilen, vaadedilen, savunuluyormuş gibi yapılan adalet söylemlerinin köksüz olduğunu, daha ilerisi, bir takım çıkar guruplarına hizmet eden yasalardan başka bir şeyi ifade etmediğini dile getirir. Peygamber, en başta şunu ifade etmiştir: Şirk en büyük zulümdür. Allah’ın, herkesin kullanımına açtığı nimetleri birilerinin hususi mülkü kılmak ve insanlar içlerinde ayrıcalıklılar sınıfı oluşturmak da adl’e boyun eğmemek, yani fahşadır. Ne Mekke ne Medine’de iman etmeyenlerden adalet talep etmeye evrilmeyen bir hakikat bütününün yaşanması ve anlatılması sağlanmıştır. Evet, kavminin örf dediğimiz, özüyle İslam’la da çelişmeyen hususlarına ses çıkarılmamış, istifade edilmiş ama bu durum, yürüyüşün asıl amacının tek bir yaratıcıya boyun eğmek olduğu gerçeğini perdelememiştir. İman ile şirk ve zulm arasındaki ayrımın siyah ile beyaz kadar bariz olduğu çeşitli zaman ve surelerde gösterilmiş, dile getirilmiştir. İnanç düzleminde yaşanan bu ayrım yerini bir takım hakların temin ve tedarikine bırakacak olursa adl ile zulm birbirine karışmış olacaktı. Çünkü bu inanç kümesinde adl’e boyun eğmek, ancak O’nu razı etmekle mümkün olacaktır. Bu söylediklerimiz, hakkın ve adaletin zinhar istenmeyeceği, zulme rıza gösterileceği mânâsına gelmez.
İnsan için, sahte ikbal ve üstünlük arzusu, doyumsuzluk, simsarlık, fırsatçılık ve mal yığma’nın takdir ve teşvik gördüğü, kulağa biraz daha hoş gelen adlandırmalarla yasal nitelik kazandığı sosyal ve ekonomik bir vasatta adalet ve adalet talebi, “ellerini suya doğru uzatıp suyun kendisine ulaşmasını bekleyen birinin durumuna benzer, oysa bu durumda su asla ona ulaşmayacaktır.” Kimi su damlaları eline ulaşmış olsa da, bunun genel durumu değiştirmediği, dikkatle bakan herkesçe malûm olacaktır. ‘Adalet tecelli etti’ denirken kastedilen, yasanın lehte karar vermesidir. Evet, yasa lehte karar vermiştir ama tecelli edenin ‘hakk’, ‘adalet’ olup olmadığı konusu ayrıyeten değerlendirilebilir. Burada, yasa ile adalet arasında zorunlu bir ilişki olup-olmadığı konusu gündeme gelmektedir. Yasa, başlı başına adalet ve hakka isabet etmeyebilir?
‘Adalet talebi’ kapısında beklemeye mi alıştırılıyoruz, diyorum. Beklemek, istemek, gerçek yolunu ve izini kaybetmek… Sofranın artığı gibi, düzenlemelerin arta kalanlarından mı medet umuyor insan? Veren el alan elden üstünse, tevhidden beslenen bir hakk ve adalet projesinin konuşulma zamanı çoktan gelmiş, geçmektedir.
Dipnotlar:
[1] Okumuş, Ejder, “Osmanlılar’da Siyasal Bir Kurum Olarak Adâlet Dairesi”, Sosyal Bilimler Araştırma Dergisi, S.5 (Mart 2005) 45-51.
[2] Dinçer, Ömer, Siyasetnâmeleri Yeniden Okumak, https://www.youtube.com/watch?v=FPS2vdZo6Ow, (2018 Haz.) (Erişim 12.04.2021). Ömer Dinçer, Siyasetnâmeleri Yeniden Okumak, (İstanbul, Klasik Yay. 2019).
İlgili Yazılar
Kâfirûn Suresi Örneğinde İslam’ın Nebevî Te’vili ve Sonrası
Te’vil kelimesi; tefsir etmek, yorumlamak, uzak ve gizli mânâlarını açığa çıkarmak, rüyayı tabir etmek;, sözü iyice inceleyip varacağı mânâya vardırmak, bir şeyi, amaçlanan son noktaya ulaştırmak gibi anlamları içermektedir. Rağıb el-İsfahânî te’vilin, “asla dönüş” anlamına gelen “evl” kökünden türediğini belirtmekte ve te’vili, “bir şeyi ilmen veya fiilen kendisinden kastedilen mânâya çevirmek” olarak tanımlamaktadır. İsfahânî evl’den türeyen evvel’e de açıklık getirmektedir: Temel evveldir, sonra bina gelir. Allah evveldir, hiçbir varlık Allah’a sebkat etmez. “Ben Müslimlerin/mü’minlerin ilkiyim.” sözü şu anlama gelir: İslam ve iman konusunda ben, kendisine uyulacak kişiyim. “Onu küfredenlerin ilki siz olmayın.” sözü de, kâfirlikte kendisine uyulan kişi siz olmayın, anlamında bir uyarıdır.
Düşüncenin Evrimi
Tarihsel olarak özgürlüğün yayılması, özellikle ekonomik ve siyasi alanlarda, egemen güçlerin çıkarlarıyla çatışmış ve bu durum daha sıkı ideolojik denetim mekanizmalarının devreye sokulmasına yol açmıştır. Günümüzde de benzer süreçler yaşanmaktadır; halkın bilgiye erişimi ve özgür düşünce pratiği genişledikçe, bu alanda müdahaleler ve baskılar çoğalmaktadır.
Büyüklerdeki Çocukluk
“Küçüğü olmayanın büyüğü olmaz!” derler. Küçük olan birçok şey büyümeye ayarlıdır. Büyümek insanın içinde hem bir özlem hem bir kaçıştır. Büyüsen bir dert büyümesen başka bir dert… Bu gelgitleri yaşayan insan, bir zaman sonra bu gelgitlerin altından kalkamayınca da davranış bozukluğuna sürükleniyor. Çünkü o, cismi ile ruhu arasında bariz bir kopukluk yaşamaya başlıyor.
Kalplerin Dağınıklığı
Her insanda kalp tek bir tanedir. Tek olan kalbin selametinin ne kadar önemli olduğunu söylemeye bilmem ki gerek var mı? Bedenin bir organı olan kalp bozulduğunda biyolojik sistemimizin ritmi; aklın ve hissiyatın bir organı bozulduğundaysa zihnin, ahlakın ve maneviyatın tüm ritmi bozulur.
Vahiy Kılavuzluğunda Manipülasyona Dair
Manipülatörler, kişinin zihnini ikna edemezlerse davranışlarını, davranışlarını kontrol edemezlerse çevresini manipüle etmeye çalışırlar. Pes etmez manipülatörler çünkü kendilerini manipülasyonlara karşı korudukları gibi hakikate karşı da kör ve sağır kesilmişlerdir.
“Kitap ehlinden bir grup, ‘Mü’minlere indirilene günün başlangıcında inanın, sonunda da inkâr edin, belki onlar (size bakarak) dönerler.’ dedi.” (Âl-i ʿİmran 72)