Muhakkak ki Allah, adâleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder; çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor. (Nahl, 16:90)
Her Cuma namazında hutbenin sonunda okunan bu ayet, Yüce Rabbimizin biz kullarının uyması gereken kuralları öğüt almamız ve hayatımıza tatbik etmemiz için önemli emirleri içermektedir. Bu emirlerin başında adalet gelmektedir. Rabbimiz bize ‘adaleti… emrediyor’. Buradan hareketle bu yazımızda emredilen adaletin ne olduğunu anlamaya çalışacağız. Bunu yaparken de bazen git geller de yapmak durumunda kalacağız. Bir kavramı anlamak, tanımlamak, çağın idrakine sunmak, aynı zamanda o kavramın geçirmiş olduğu merhaleleri bilmeyi, ona yaklaşımların ne yönde olduğunu, nasıl tanımlandığını bilmeyi de gerektirir. Bundan dolayı da yazımızda bazen Eski Yunan filozoflarına bazen modern çağ yazarlarına bazen de İslam düşünürlerinin kavramı tanımlayış ve anlamlandırışlarına değinmek durumundayız.
Giriş
Türkiye Barolar Birliği Dergisinin 107. sayısında Ali Acar’ın çevirisi ile yayımlanan Hans Kelsen’in ‘What is Justice’ adlı makalesi konuya giriş bağlamında önemli yer edinebilir. Makalede özetle Kelsen’in yaptığı şey, yaşamış olduğu zaman dilimine kadar gelen süreç içerisinde adalet kavramına verilen tanımlamaları değerlendirmek ve Sokratik metod diyebileceğimiz, soru sorarak bu tanımlamaların yanlışlığını göstermektir. Bu çabasında bir art niyet aramak çok da uygun olmasa gerek, makalenin gidişatı üzerinden anlaşılan; Kelsen’in adalet kavramını anlama/anlamlandırma çabasıdır. Kelsen, makalesinin sonunda “Bu makaleye adalet nedir sorusuyla başladım ve şimdi makalenin sonunda farkındayım ki onu cevaplamadım” diyerek bitirir.
Biz de bu yazımızda Allah’ın bize emrettiği adaleti anlamaya çalışacağız. Bu yüzden tarih boyunca üzerinde en çok kafa yorulan kavramlardan biri olan adalet kavramının anlamlandırılışlarına bakmakta fayda var. Sonuca vardığımızda Kelsen gibi mi yaparız, orası yazının sonuna kalsın.
Kelsen’deki adaletin tanımının yapılamayışının nedenlerinden biri; sabite yokluğudur. Modern döneme kadar toplumların geneline inanç temelli bir düşünce hâkimdir ve bu düşünce kavramsal zeminde de kendisini göstermiştir. Ancak modern dönem ile birlikte bu inanç temeli yerine her şeyin ölçütü olan insan ve onun rasyonel aklı ikame edildi. Sonrasında da kavramların değişimi ve hayat nizamının da bu kavramlarla birlikte değişimi söz konusu oldu.
Adalet Kavramının Eski Yunan ve Klasik Dönemdeki Görünümü
Adalet kavramı eski Yunan’da bir erdem olarak değerlendirilirdi. Buradaki adalet, aşkın olan Tanrı’ya izafeten anlamlandırılırdı. Adalete, erdemlerin en üstünü, hepsini kendinde toplayan erdem olarak bakılırdı. Ancak Aristoteles bu döngüye ufak bir neşter atmıştır ve adalet arayışını yeryüzüne indirmiştir diyebiliriz. Aristoteles, adaleti; dağıtıcı ve denkleştirici adalet olması bağlamında ikiye ayırdı, bazı yazarlar bu ayrımın farklı varyasyonlarını belirtseler de bizim için Aristoteles’in önemi, kaynağını aşkın olan Yaratıcıdan alan adalet fikrinden; yeryüzünde ikame edilmesi gereken ve akıl ile buna ulaşma imkânı olduğu fikrine geçmesidir. Bu geçiş aslında Aristoteles’in bulunduğu zaman diliminde ortaya çıkmamış, yaklaşık 17-18. yüzyıl sonrasında modern dönem ile popülerlik sağlamıştır. Klasik dönem olarak atfedilen tarihsel zaman diliminde adalet kavramına; aşkın Yaratıcıdan kaynağını alan bir erdem olarak bakılırdı.
Adalet Kavramının Müslüman Düşünürler ve Kur’an Çerçevesindeki Görünümü
Kavramı Kur’an çerçevesinden ve Müslüman düşünürlerin kavrama yüklediği anlamlar bakımından ele aldığımızda, ilk bahsedilmesi gereken husus; kavramın tanımlanışında tek bir anlamlandırmanın olmadığı, yeterli de olmayacağı fikridir. Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları kitabında, Adalet bahsini ele aldığı bölümde kavram ile ilgili “Adalet kavramını tek bir tanımla ifade etmek zordur. Bu kavramın kapsadığı alan da çok geniştir. ‘Adalet’ olayını çeşitli cepheleriyle ve dereceleriyle anlatan bir kaç sözcük daha bulunmaktadır. ‘Adl’ kelimesi bunlardan sadece birisidir.” Kıst, kasd, istikamet, vasat, nasip, hisse, mizan gibi kavramlar da adalet kelimesiyle anlamdaştırlar.”[1] diyerek, adalet kavramının kullanım farklılıklarına ve anlamlandırılış çeşitliliğine vurgu yapmaktadır. Benzer görüşleri Ragıp el-Isfahanî’de de bulabilirsiniz.
Adalet kavramının bu yönünü Kur’an’ın genelinden de görebilirsiniz. Kur’an’da A-D-L kavramı 28 yerde geçer ancak meallerin birçoğuna bakarsanız, adalet kavramıyla anlamdaş olan, biraz önce bahsettiğimiz ‘kıst, kasd, istikamet, vasat, mizan…’ ve benzeri kavramlar için de adalet kelimesi kullanılmıştır. Bu yönüyle Hadduri’nin tanımlamasında “Kelime olarak adl, ‘adele’ fiilinden türeyen soyut isimdir. Adele’nin anlamlarına gelince; (a) düzeltmek, düz oturmak, tadil/tashih etmek; (b) eğri bir yoldan doğru bir yola kaymak, sapmak, geçmek; (c) eş, eşit, muadil olmak; (d) dengede tutmak, dengelemek, tartmak, dengede olmak. Ve nihayet adl (yahut idl) benzer yahut örnek -misal- mânâsını taşıyor olabilir (Maide, 95). Burada da dolaylı yoldan adalet ima olunmaktadır.”[2] şeklinde geçer.
Her ne kadar adalet kavramı için ‘zülmün karşıtıdır’ tanımlaması kullanılsa da bu tanımlamanın adalet kavramını açıklamaya yetmediği kanaatindeyim. Bununla beraber başta Isfahanî olmak üzere birçok yazar adalet kavramının karşıtı olarak cevr kavramını kullanmaktadırlar.[3] Cevr kavramı haksızlık olarak da çevrilebilir.
Adalet kavramının bu şekilde farklı nüanslı tanımlanması ve Kur’an’da geçen ayetlere baktığımızda da salt tek mânâya gelecek bir adalet tanımının yapılamaması, adalet kavramının zamana sıkıştırılamayacağını da gösterir diye düşünmekteyim. Kimsenin tekeline verilemeyecek kadar önemli bir kavram çünkü. Bu anlam genişliği aynı zamanda kavramın hayatımızın her alanında bizleri nizama getirmesini, bir ölçüye oturtmasını sağlaması noktasında da önemlidir. “Adaletin uygulama sahası da geniştir. Bunu yalnız hukuk alanında, mahkemelerde düşünmek yanlış olur. Adalet, doğru davranmak, eşit düzeyde yapmak ya da bir şeyi olduğu yere koymaktır. Öyleyse ahlâk ve davranışlarda, insanların işlerini yürütürken ya da hakları sahiplerine verirken dengeli olmak ve insafla hareket etmek adaletin gereğidir.”[4]
Adalet Kavramının Modern ve Post-Modern Dönemlerdeki Görünümü
Adalet kavramının anlaşılmasındaki asıl kırılma modern dönemde gerçekleşmektedir. Modern dönemin kavramı ele alış ölçüsü değişmiştir çünkü. Modern dönem ile birlikte düşünceye şeklini veren hümanist, rasyonel, seküler bireydir.
Tanrı’dan ari olan bu birey, her şeyin ölçütü olmuş durumdadır. Bundan dolayı da Modern döneme kadar bireyin bir erdemi olan adalet, devletin yasal mevzuatını hazırlarken uyması gereken bir noktaya evirilmiştir. Bundan sonra adalet, bireyde değil de toplumda, devlette aranan bir unsur olmaya başlanmıştır. Adaletin bu geçişi diğer kavramlarla bir bütünlük içerisinde okunmalı ve görülmelidir. Özgürlük, hümanizm, rasyonalizm, sekülerizm, birey, ulus-devlet, vb. kavramlar modern dönemi şekillendiren kavramlardır ve aynı zamanda adalet kavramının bu hale gelmesine de neden olan kavramlardır diyebiliriz. Modern dönemdeki adalet kavramına yüklenen anlamlarda, genelde her ideoloji kendi bakış açısını kavrama söyletmeye çalışmıştır. Liberaller, adalete, kişinin faydasına olan şey olarak bakmış, Sosyalistler toplumun faydasını baz almıştır.
Modern dönem sonrası yazarlar ise kavramı alt üst etmiştir desek abartı olmaz herhalde. Öncelikle her ideoloji, her görüş tarihi arka planından ayrı okunmamalı, uyarısıyla başlamakta fayda var. Post-modern dönemi ele alırken bu husus daha bir ön plandadır. Post-modern dönemin aktif hale geçtiği zaman dilimi 1950’lerin sonrası yani dünyanın ikinci büyük savaşı görmesi sonrasıdır. Bu tarih şundan dolayı önemlidir: Modern dönemin beslediği hümanizm, insan hakları, özgürlük kavramlarının içerisinin ne kadar boş olduğu bu dönemde ayyuka çıkmıştır. Bunu gören düşünürler de modernizme eleştirel bağlamda yaklaşarak adaleti yeryüzünde arama fikrinden kopmuşlardır. Burada Derrida’nın adalet ile ilgili görüşüne yer vermekte fayda var, kendisi post-modern dönem filozofları arasında önemli bir yerde bulunmaktadır. Jacques Derrida’ya göre:
Adaletten konuşmak bilgi, teorik yargı meselesi değildir. Bu yüzden adalet hesaplama işi değildir. Haklı olanı hesaplayabilirsiniz. Yasalara göre örneğin suç işleyenin on yıl hapis cezasını hak ettiğini söyleyebilir, yargılayabilirsiniz. Bu hesaplama işi olabilir. Fakat bunun doğru olarak hesaplanması adil olduğu anlamına gelmez. Bir yargıç adil olmak istiyorsa, yasayı uygulamakla yetinemez. Her seferinde yasayı yeniden icat etmelidir. Sorumlu olmak, bir karar vermek istiyorsa, yasayı kodlanmış bir program olarak verili bir duruma basitçe uygulaması değil, her münferit durumda yeni bir adalet ilişkisi icat etmesi gerekir ki bu, yaptırım, ceza ve ödül hesaplamalarına indirgenemeyecek bir adalet anlamına gelir.[5]
Post-modern dönem yazarların genel düşünce muhayyilesinde, kavramı var olan anlamından uzaklaştırarak parçalamak ve kavramı yapı söküme uğratmak söz konusudur. Bu yüzden post-modern yazarları okuduğumuzda hangi muhayyileden olaya baktıklarını da unutmamak gerek. Bu şerh ile birlikte kavramın içerisinde bulunan aşkınlık fikrinin tekrar ortaya çıkmış olduğunu da belirtmek gerekir.
Post-modern dönem düşünürlerinde adalet fikri; bitmiş bir şeyden ziyade varılması gereken üst bir noktaya, sürekli bir arayışta olma durumuna atfen kullanılır.
Değerlendirme
Adalet kavramı tarih boyunca bireysel ve toplumsal planda anlamlandırılmaya çalışılmış, hayata değen önemli bir kavram olması hasebiyle üzerinde konuşulmaya çalışılmıştır. Yazımızın buraya kadar olan kısmında özet de olsa kavrama yüklenen anlamları vermeye çalıştık. Bizim kavramı nasıl gördüğümüze gelecek olursak;
Öncelikle Müslüman düşünürlerin de önemle belirttikleri gibi kavramın tek bir tanımlama ile açıklanamayacağı gerçeğinin kabul etmekle başlamak gerek diye düşünüyorum. Adalet kavramını ‘zülmün karşıtı’ veya ‘eşyayı ait olduğu yere koymak’ gibi tanımlamalarla tanımlamak, onu sınırlandırmak demektir. Adalet, salt rasyonel akıl ile idrak edilebilecek bir husus değildir. İnsanı yaratan ve ona yaşam nizamını veren Allah, bu konuda da kullarına yardımda bulunmuştur. Adalet kavramını düşünürken tevhidden bağımsız düşünmemek gerek diye düşünüyorum. Bu noktada Ramazan Yazçiçek’in Nida dergisinin 155. sayısında yazdığı makalesinin bu konuda önemli olduğu kanaatindeyim. Müslümanların ‘tevhidsiz adalet arayışlarına’ karşı yazılan bir reddiye niteliğindedir. Yazçiçek’e göre:
Adaleti tevhidden ayrı görmek, aslında tevhidi Allah’ın sadece varlığının ifadesi olarak görme zafiyetiyle maluldür. Oysaki tevhid, Allah’ın varlığı ve birliği ekseninde bir dünya görüşü, topyekûn yaşam tarzının adıdır, Bu inancı benimseyenlerin hayatlarında hiçbir alan yoktur ki tevhidin müdahalesine konu olmasın. Tevhid salt metafizik kabul alanından öte hayatın tüm yönlerine ışık tutan bir inanç sistemi; farklı bir ifadeyle, İslamî yaşam tarzının formülasyonudur. Kur’an’da yer alan adaletle ilgili ayetlerin hemen tümü, imana dair belirlemelerde bulunmanın yanında hukukî, sosyal ve ahlakî sonuçlar telkin eder.[6]
Bir diğer husus ise adalet kavramına baktığımız nokta ile alakalıdır. Modern dönem ile birlikte adalet kavramı bireyde aranan bir erdemden ziyade toplumda aranan bir unsura dönüştü. Müslüman birey adaleti hayatının her alanına tatbik etmekle mesuldür. Yazımızın başında atıf yaptığımız ayette Yüce Yaratanın bize verdiği ilk emir adalettir. Bu adalet ise hayatımızın her alanında olması gereken bir duruştur. Bu bağlam içerisinde adalete hayatın bütününden bakmak, bütüncül bir okuma yapmak gerekmektedir zira içerisinde yaşadığımız dönemde bu parçalanmışlık had safhadadır. Buradan mülhem, Köksal’a göre:
Adalet bir zamanlar hem kişisel hem toplumsal ahlâkın merkezindeki erdem, insanın bütün davranışlarına yön veren temel ilke olarak görülüyordu. 18. yüzyılın sonlarından itibaren ise artık mümkün olduğu kadar kolay erişim alanının dışına, ya siyasi iktidarın ekonomiye müdahale kapasitesine ya da modem hukukun bürokratik ve kurumsal mekanizmasına itilmiştir.[7]
Bir husus ile de zihinleri biraz çalıştırmakta fayda var diye düşünüyorum. İoanna Kuçuradi’ye göre adalet kavramı ile ilgili “adalet nedir?” sorusuna, bilgisel bir cevap vermenin imkânı zordur. Felsefe tarihine bakıldığında edinilebilecek izlenim, böyle bir cevabın olanaksızlığını akla getirmektedir.[8] Adaletin, bilmenin konusu olmayışı, bilgi alanı içerisinde olmayışı meselesini farklı yazarlar da dillendirmektedir. Burada aslında önemli gördüğüm nokta adaletin bir tanıma hapsedilmemesi gerektiği noktasıyla paralellik arz etmektedir. Bir bilme alanında olmadığından dolayı tanımlanarak da sınırlandırılması gerçekleştirilemez gibi durmaktadır.
Sonuç
Yazımıza, Rabbimizin bize emrettiği ‘adalet’in, ne olduğunu anlamak için başladık. Adalet kavramının tek bir anlamlandırmayla sınırlandırılmaması gerektiğini, kavramı hayatımızın her alanında tatbik edecek şekilde kavrama bütüncül bakılması gerektiği sonucunu aktarmaya çalıştık. Adalet, söylemek ile var olan bir şeyden ziyade kişinin varlığıyla göstermesi gereken bir şeydir. Adalet kavramı ile ilgili, ne olduğu sorulan ancak ne olmadığı konuşulan bir kavram olduğu da söylenebilir. İnsanoğlu adaletsizliği görmekte mahirdir ancak adaleti işler kılmaya geldiğinde menfaatleri galebe çalar. Adalet talebi bir ân’a veya bir yere indirgenemeyecek kadar önemli ve bir o kadar da hayatîdir. Adalet, süregiden bir eyleme bütünü, her an teyakkuzda olma halinin adıdır.
Rabbimizin bize emrettiği adaleti nasıl uygulayacağımız noktasında; Rabbim bize yol gösterici olarak yeter. (Furkan, 31)
Kur’an’ı kendine ölçü edinen bir Müslüman, hayatını adalet nizamı çerçevesinde nasıl şekillendireceği noktasında kaybolmayacaktır. Bu endişenin adıdır aynı zamanda adalet.
Dipnotlar:
[1] Ece, Hüseyin K., İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yay. İst. s.27.
[2] Hadduri, Macid, İslam’da Adalet Kavramı, Yöneliş Yay. Kasım 1991, İst. s.22.
Bütünsel Yaklaşım son dönemde İslâmî metinlerin bilimsel bir perspektifle tetkik edilmesini konu edinen metot önerilerinden birisidir. Aynı zamanda Mehmet Apaydın’ın doktora tezi olan bu metot, araştırmacılara geçmiş dönemde metinlerin anlaşılması maksadıyla uygulanagelen yöntemlerden farklı bir yol önermektedir. Bu çalışmada gerek İslâmî ilimler alanında uzmanlaşmış gerekse ilgili araştırmaları yakından takip eden okuyucu kitlesi açısından bu metodun neler önerdiği ve gelecekte ne tür sonuçlar verme potansiyeline sahip olduğu hususunu irdelemeye çalışacağız.
Zevkinde sefasında gamında kederinde
Canan gide rindân dağıla mey ola rizân
böyle gecenin hayr umulur mu seherinde
Hayr umma eğer sadr-ı cihan olsa da
Bilfarz her kim ki hasâset ola ırk u güherinde
Yıldız arayıp gökte nice turfa müneccim
Gaflet ile görmez kuyuyu rehgüzerinde
Anlar ki verir lâf ile dünyaya nizâmât
Bin türlü teseyyüb bulunur hanelerinde
Ayînesi iştir kişinin lâfa bakılmaz
şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde
Tahir bin Âşûr’a göre şeriat yalnızca bireysel ibadetler ya da belirli ahlaki normlarla sınırlı değildir. Şeriat, insanların dünyadaki ve ahiretteki mutluluğunu sağlama amacı güder. Bu nedenle, şeriatın amaçlarını (makâsıd-şeriat) doğru anlamak, içtihat ve hukuki uygulamaların doğru bir şekilde yapılabilmesi için gereklidir.
Pek çok yaklaşım ilk insan, ilk toplum ve ilk(el) devlet organizasyonu gibi evrimci bir paradigma ile tanımlama yapsa da bilinen tarihi bilgide devlet mefhumu neredeyse insan ile yaşıt durumdadır. Tarihte pek çok devlet bugün anlaşılan aşkın bir yapıda olmasa da siyasal bir organizasyon olarak her daim varlığını devam ettirmiştir.
Çevirilerin adalet sistemi üzerindeki etkisi bir sonraki yüzyılın başlarına kadar tam olarak fark edilmeyecekti. Ancak tercümeler, İslam’ın sömürgeci eklemlenmesinde dolaysız bir epistemolojik işlev gördüler; zira Michael Anderson’ın zekice tespit ettiği üzere, tercümeler yalnızca “özcü, statik ve içeriden değişime kapalı bir İslam” fikrini doğurmakla kalmadı, aynı zamanda tüm klasik Oryantalizmin temel söylemsel pratiğini, yani “klasik hukuk metinleri üzerinde ayrıntılı bir çalışma yapılmadan Hindistan ve Doğu’nun doğru bir şekilde anlaşılamayacağı” fikrini yarattı ve destekledi.
Adaletin Mahiyetine Bir Bakış
Muhakkak ki Allah,
adâleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder;
çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar.
O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.
(Nahl, 16:90)
Her Cuma namazında hutbenin sonunda okunan bu ayet, Yüce Rabbimizin biz kullarının uyması gereken kuralları öğüt almamız ve hayatımıza tatbik etmemiz için önemli emirleri içermektedir. Bu emirlerin başında adalet gelmektedir. Rabbimiz bize ‘adaleti… emrediyor’. Buradan hareketle bu yazımızda emredilen adaletin ne olduğunu anlamaya çalışacağız. Bunu yaparken de bazen git geller de yapmak durumunda kalacağız. Bir kavramı anlamak, tanımlamak, çağın idrakine sunmak, aynı zamanda o kavramın geçirmiş olduğu merhaleleri bilmeyi, ona yaklaşımların ne yönde olduğunu, nasıl tanımlandığını bilmeyi de gerektirir. Bundan dolayı da yazımızda bazen Eski Yunan filozoflarına bazen modern çağ yazarlarına bazen de İslam düşünürlerinin kavramı tanımlayış ve anlamlandırışlarına değinmek durumundayız.
Giriş
Türkiye Barolar Birliği Dergisinin 107. sayısında Ali Acar’ın çevirisi ile yayımlanan Hans Kelsen’in ‘What is Justice’ adlı makalesi konuya giriş bağlamında önemli yer edinebilir. Makalede özetle Kelsen’in yaptığı şey, yaşamış olduğu zaman dilimine kadar gelen süreç içerisinde adalet kavramına verilen tanımlamaları değerlendirmek ve Sokratik metod diyebileceğimiz, soru sorarak bu tanımlamaların yanlışlığını göstermektir. Bu çabasında bir art niyet aramak çok da uygun olmasa gerek, makalenin gidişatı üzerinden anlaşılan; Kelsen’in adalet kavramını anlama/anlamlandırma çabasıdır. Kelsen, makalesinin sonunda “Bu makaleye adalet nedir sorusuyla başladım ve şimdi makalenin sonunda farkındayım ki onu cevaplamadım” diyerek bitirir.
Biz de bu yazımızda Allah’ın bize emrettiği adaleti anlamaya çalışacağız. Bu yüzden tarih boyunca üzerinde en çok kafa yorulan kavramlardan biri olan adalet kavramının anlamlandırılışlarına bakmakta fayda var. Sonuca vardığımızda Kelsen gibi mi yaparız, orası yazının sonuna kalsın.
Kelsen’deki adaletin tanımının yapılamayışının nedenlerinden biri; sabite yokluğudur. Modern döneme kadar toplumların geneline inanç temelli bir düşünce hâkimdir ve bu düşünce kavramsal zeminde de kendisini göstermiştir. Ancak modern dönem ile birlikte bu inanç temeli yerine her şeyin ölçütü olan insan ve onun rasyonel aklı ikame edildi. Sonrasında da kavramların değişimi ve hayat nizamının da bu kavramlarla birlikte değişimi söz konusu oldu.
Adalet Kavramının Eski Yunan ve Klasik Dönemdeki Görünümü
Adalet kavramı eski Yunan’da bir erdem olarak değerlendirilirdi. Buradaki adalet, aşkın olan Tanrı’ya izafeten anlamlandırılırdı. Adalete, erdemlerin en üstünü, hepsini kendinde toplayan erdem olarak bakılırdı. Ancak Aristoteles bu döngüye ufak bir neşter atmıştır ve adalet arayışını yeryüzüne indirmiştir diyebiliriz. Aristoteles, adaleti; dağıtıcı ve denkleştirici adalet olması bağlamında ikiye ayırdı, bazı yazarlar bu ayrımın farklı varyasyonlarını belirtseler de bizim için Aristoteles’in önemi, kaynağını aşkın olan Yaratıcıdan alan adalet fikrinden; yeryüzünde ikame edilmesi gereken ve akıl ile buna ulaşma imkânı olduğu fikrine geçmesidir. Bu geçiş aslında Aristoteles’in bulunduğu zaman diliminde ortaya çıkmamış, yaklaşık 17-18. yüzyıl sonrasında modern dönem ile popülerlik sağlamıştır. Klasik dönem olarak atfedilen tarihsel zaman diliminde adalet kavramına; aşkın Yaratıcıdan kaynağını alan bir erdem olarak bakılırdı.
Adalet Kavramının Müslüman Düşünürler ve Kur’an Çerçevesindeki Görünümü
Kavramı Kur’an çerçevesinden ve Müslüman düşünürlerin kavrama yüklediği anlamlar bakımından ele aldığımızda, ilk bahsedilmesi gereken husus; kavramın tanımlanışında tek bir anlamlandırmanın olmadığı, yeterli de olmayacağı fikridir. Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları kitabında, Adalet bahsini ele aldığı bölümde kavram ile ilgili “Adalet kavramını tek bir tanımla ifade etmek zordur. Bu kavramın kapsadığı alan da çok geniştir. ‘Adalet’ olayını çeşitli cepheleriyle ve dereceleriyle anlatan bir kaç sözcük daha bulunmaktadır. ‘Adl’ kelimesi bunlardan sadece birisidir.” Kıst, kasd, istikamet, vasat, nasip, hisse, mizan gibi kavramlar da adalet kelimesiyle anlamdaştırlar.”[1] diyerek, adalet kavramının kullanım farklılıklarına ve anlamlandırılış çeşitliliğine vurgu yapmaktadır. Benzer görüşleri Ragıp el-Isfahanî’de de bulabilirsiniz.
Adalet kavramının bu yönünü Kur’an’ın genelinden de görebilirsiniz. Kur’an’da A-D-L kavramı 28 yerde geçer ancak meallerin birçoğuna bakarsanız, adalet kavramıyla anlamdaş olan, biraz önce bahsettiğimiz ‘kıst, kasd, istikamet, vasat, mizan…’ ve benzeri kavramlar için de adalet kelimesi kullanılmıştır. Bu yönüyle Hadduri’nin tanımlamasında “Kelime olarak adl, ‘adele’ fiilinden türeyen soyut isimdir. Adele’nin anlamlarına gelince; (a) düzeltmek, düz oturmak, tadil/tashih etmek; (b) eğri bir yoldan doğru bir yola kaymak, sapmak, geçmek; (c) eş, eşit, muadil olmak; (d) dengede tutmak, dengelemek, tartmak, dengede olmak. Ve nihayet adl (yahut idl) benzer yahut örnek -misal- mânâsını taşıyor olabilir (Maide, 95). Burada da dolaylı yoldan adalet ima olunmaktadır.”[2] şeklinde geçer.
Her ne kadar adalet kavramı için ‘zülmün karşıtıdır’ tanımlaması kullanılsa da bu tanımlamanın adalet kavramını açıklamaya yetmediği kanaatindeyim. Bununla beraber başta Isfahanî olmak üzere birçok yazar adalet kavramının karşıtı olarak cevr kavramını kullanmaktadırlar.[3] Cevr kavramı haksızlık olarak da çevrilebilir.
Adalet kavramının bu şekilde farklı nüanslı tanımlanması ve Kur’an’da geçen ayetlere baktığımızda da salt tek mânâya gelecek bir adalet tanımının yapılamaması, adalet kavramının zamana sıkıştırılamayacağını da gösterir diye düşünmekteyim. Kimsenin tekeline verilemeyecek kadar önemli bir kavram çünkü. Bu anlam genişliği aynı zamanda kavramın hayatımızın her alanında bizleri nizama getirmesini, bir ölçüye oturtmasını sağlaması noktasında da önemlidir. “Adaletin uygulama sahası da geniştir. Bunu yalnız hukuk alanında, mahkemelerde düşünmek yanlış olur. Adalet, doğru davranmak, eşit düzeyde yapmak ya da bir şeyi olduğu yere koymaktır. Öyleyse ahlâk ve davranışlarda, insanların işlerini yürütürken ya da hakları sahiplerine verirken dengeli olmak ve insafla hareket etmek adaletin gereğidir.”[4]
Adalet Kavramının Modern ve Post-Modern Dönemlerdeki Görünümü
Tanrı’dan ari olan bu birey, her şeyin ölçütü olmuş durumdadır. Bundan dolayı da Modern döneme kadar bireyin bir erdemi olan adalet, devletin yasal mevzuatını hazırlarken uyması gereken bir noktaya evirilmiştir. Bundan sonra adalet, bireyde değil de toplumda, devlette aranan bir unsur olmaya başlanmıştır. Adaletin bu geçişi diğer kavramlarla bir bütünlük içerisinde okunmalı ve görülmelidir. Özgürlük, hümanizm, rasyonalizm, sekülerizm, birey, ulus-devlet, vb. kavramlar modern dönemi şekillendiren kavramlardır ve aynı zamanda adalet kavramının bu hale gelmesine de neden olan kavramlardır diyebiliriz. Modern dönemdeki adalet kavramına yüklenen anlamlarda, genelde her ideoloji kendi bakış açısını kavrama söyletmeye çalışmıştır. Liberaller, adalete, kişinin faydasına olan şey olarak bakmış, Sosyalistler toplumun faydasını baz almıştır.
Modern dönem sonrası yazarlar ise kavramı alt üst etmiştir desek abartı olmaz herhalde. Öncelikle her ideoloji, her görüş tarihi arka planından ayrı okunmamalı, uyarısıyla başlamakta fayda var. Post-modern dönemi ele alırken bu husus daha bir ön plandadır. Post-modern dönemin aktif hale geçtiği zaman dilimi 1950’lerin sonrası yani dünyanın ikinci büyük savaşı görmesi sonrasıdır. Bu tarih şundan dolayı önemlidir: Modern dönemin beslediği hümanizm, insan hakları, özgürlük kavramlarının içerisinin ne kadar boş olduğu bu dönemde ayyuka çıkmıştır. Bunu gören düşünürler de modernizme eleştirel bağlamda yaklaşarak adaleti yeryüzünde arama fikrinden kopmuşlardır. Burada Derrida’nın adalet ile ilgili görüşüne yer vermekte fayda var, kendisi post-modern dönem filozofları arasında önemli bir yerde bulunmaktadır. Jacques Derrida’ya göre:
Adaletten konuşmak bilgi, teorik yargı meselesi değildir. Bu yüzden adalet hesaplama işi değildir. Haklı olanı hesaplayabilirsiniz. Yasalara göre örneğin suç işleyenin on yıl hapis cezasını hak ettiğini söyleyebilir, yargılayabilirsiniz. Bu hesaplama işi olabilir. Fakat bunun doğru olarak hesaplanması adil olduğu anlamına gelmez. Bir yargıç adil olmak istiyorsa, yasayı uygulamakla yetinemez. Her seferinde yasayı yeniden icat etmelidir. Sorumlu olmak, bir karar vermek istiyorsa, yasayı kodlanmış bir program olarak verili bir duruma basitçe uygulaması değil, her münferit durumda yeni bir adalet ilişkisi icat etmesi gerekir ki bu, yaptırım, ceza ve ödül hesaplamalarına indirgenemeyecek bir adalet anlamına gelir.[5]
Post-modern dönem yazarların genel düşünce muhayyilesinde, kavramı var olan anlamından uzaklaştırarak parçalamak ve kavramı yapı söküme uğratmak söz konusudur. Bu yüzden post-modern yazarları okuduğumuzda hangi muhayyileden olaya baktıklarını da unutmamak gerek. Bu şerh ile birlikte kavramın içerisinde bulunan aşkınlık fikrinin tekrar ortaya çıkmış olduğunu da belirtmek gerekir.
Post-modern dönem düşünürlerinde adalet fikri; bitmiş bir şeyden ziyade varılması gereken üst bir noktaya, sürekli bir arayışta olma durumuna atfen kullanılır.
Değerlendirme
Adalet kavramı tarih boyunca bireysel ve toplumsal planda anlamlandırılmaya çalışılmış, hayata değen önemli bir kavram olması hasebiyle üzerinde konuşulmaya çalışılmıştır. Yazımızın buraya kadar olan kısmında özet de olsa kavrama yüklenen anlamları vermeye çalıştık. Bizim kavramı nasıl gördüğümüze gelecek olursak;
Öncelikle Müslüman düşünürlerin de önemle belirttikleri gibi kavramın tek bir tanımlama ile açıklanamayacağı gerçeğinin kabul etmekle başlamak gerek diye düşünüyorum. Adalet kavramını ‘zülmün karşıtı’ veya ‘eşyayı ait olduğu yere koymak’ gibi tanımlamalarla tanımlamak, onu sınırlandırmak demektir. Adalet, salt rasyonel akıl ile idrak edilebilecek bir husus değildir. İnsanı yaratan ve ona yaşam nizamını veren Allah, bu konuda da kullarına yardımda bulunmuştur. Adalet kavramını düşünürken tevhidden bağımsız düşünmemek gerek diye düşünüyorum. Bu noktada Ramazan Yazçiçek’in Nida dergisinin 155. sayısında yazdığı makalesinin bu konuda önemli olduğu kanaatindeyim. Müslümanların ‘tevhidsiz adalet arayışlarına’ karşı yazılan bir reddiye niteliğindedir. Yazçiçek’e göre:
Adaleti tevhidden ayrı görmek, aslında tevhidi Allah’ın sadece varlığının ifadesi olarak görme zafiyetiyle maluldür. Oysaki tevhid, Allah’ın varlığı ve birliği ekseninde bir dünya görüşü, topyekûn yaşam tarzının adıdır, Bu inancı benimseyenlerin hayatlarında hiçbir alan yoktur ki tevhidin müdahalesine konu olmasın. Tevhid salt metafizik kabul alanından öte hayatın tüm yönlerine ışık tutan bir inanç sistemi; farklı bir ifadeyle, İslamî yaşam tarzının formülasyonudur. Kur’an’da yer alan adaletle ilgili ayetlerin hemen tümü, imana dair belirlemelerde bulunmanın yanında hukukî, sosyal ve ahlakî sonuçlar telkin eder.[6]
Bir diğer husus ise adalet kavramına baktığımız nokta ile alakalıdır. Modern dönem ile birlikte adalet kavramı bireyde aranan bir erdemden ziyade toplumda aranan bir unsura dönüştü. Müslüman birey adaleti hayatının her alanına tatbik etmekle mesuldür. Yazımızın başında atıf yaptığımız ayette Yüce Yaratanın bize verdiği ilk emir adalettir. Bu adalet ise hayatımızın her alanında olması gereken bir duruştur. Bu bağlam içerisinde adalete hayatın bütününden bakmak, bütüncül bir okuma yapmak gerekmektedir zira içerisinde yaşadığımız dönemde bu parçalanmışlık had safhadadır. Buradan mülhem, Köksal’a göre:
Adalet bir zamanlar hem kişisel hem toplumsal ahlâkın merkezindeki erdem, insanın bütün davranışlarına yön veren temel ilke olarak görülüyordu. 18. yüzyılın sonlarından itibaren ise artık mümkün olduğu kadar kolay erişim alanının dışına, ya siyasi iktidarın ekonomiye müdahale kapasitesine ya da modem hukukun bürokratik ve kurumsal mekanizmasına itilmiştir.[7]
Bir husus ile de zihinleri biraz çalıştırmakta fayda var diye düşünüyorum. İoanna Kuçuradi’ye göre adalet kavramı ile ilgili “adalet nedir?” sorusuna, bilgisel bir cevap vermenin imkânı zordur. Felsefe tarihine bakıldığında edinilebilecek izlenim, böyle bir cevabın olanaksızlığını akla getirmektedir.[8] Adaletin, bilmenin konusu olmayışı, bilgi alanı içerisinde olmayışı meselesini farklı yazarlar da dillendirmektedir. Burada aslında önemli gördüğüm nokta adaletin bir tanıma hapsedilmemesi gerektiği noktasıyla paralellik arz etmektedir. Bir bilme alanında olmadığından dolayı tanımlanarak da sınırlandırılması gerçekleştirilemez gibi durmaktadır.
Sonuç
Yazımıza, Rabbimizin bize emrettiği ‘adalet’in, ne olduğunu anlamak için başladık. Adalet kavramının tek bir anlamlandırmayla sınırlandırılmaması gerektiğini, kavramı hayatımızın her alanında tatbik edecek şekilde kavrama bütüncül bakılması gerektiği sonucunu aktarmaya çalıştık. Adalet, söylemek ile var olan bir şeyden ziyade kişinin varlığıyla göstermesi gereken bir şeydir. Adalet kavramı ile ilgili, ne olduğu sorulan ancak ne olmadığı konuşulan bir kavram olduğu da söylenebilir. İnsanoğlu adaletsizliği görmekte mahirdir ancak adaleti işler kılmaya geldiğinde menfaatleri galebe çalar. Adalet talebi bir ân’a veya bir yere indirgenemeyecek kadar önemli ve bir o kadar da hayatîdir. Adalet, süregiden bir eyleme bütünü, her an teyakkuzda olma halinin adıdır.
Rabbimizin bize emrettiği adaleti nasıl uygulayacağımız noktasında; Rabbim bize yol gösterici olarak yeter. (Furkan, 31)
Dipnotlar:
[1] Ece, Hüseyin K., İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yay. İst. s.27.
[2] Hadduri, Macid, İslam’da Adalet Kavramı, Yöneliş Yay. Kasım 1991, İst. s.22.
[3] el-Isfahanî, Râgıb, İslâm’ın Ahlâkî İlkeleri, Kalem Yay. s.403.
[4] Ece, A.g.e. s.28.
[5] Douzinas, Costas, Hukuk, Adalet ve İnsan Hakları; Eleştirel Bir Yaklaşım, (Çev: R. Sağlam, K. Akbaş), Nota Bene Yay. 2. Baskı, Ankara 2016, s.133.
[6] Yazçiçek, Ramazan, “Çağımızın Fitnesi ya da Siyasaldan Soyutlanmış Din Anlayışı”, Nida dergisi, S.155, s.19-20.
[7] Köksal, Asım Cüneyd, “Bütüncül Adalet Tasavvurunun Yitimi”, 4 Haziran 2020. İnternet Erişimi: 15.04.2021. https://www.perspektif.online/butuncul-adalet-tasavvurunun-yitimi/
[8] Kuçuradi, İoanna, “Adalet Kavramı”, Adalet Kavramı içinde, (Derleyen: Adnan Güriz), Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, 3. Baskı, Ankara 2013, s.39.
İlgili Yazılar
Bir Metin Usûlü Önerisi Olarak “Bütünsel Yaklaşım Metodu”
Bütünsel Yaklaşım son dönemde İslâmî metinlerin bilimsel bir perspektifle tetkik edilmesini konu edinen metot önerilerinden birisidir. Aynı zamanda Mehmet Apaydın’ın doktora tezi olan bu metot, araştırmacılara geçmiş dönemde metinlerin anlaşılması maksadıyla uygulanagelen yöntemlerden farklı bir yol önermektedir. Bu çalışmada gerek İslâmî ilimler alanında uzmanlaşmış gerekse ilgili araştırmaları yakından takip eden okuyucu kitlesi açısından bu metodun neler önerdiği ve gelecekte ne tür sonuçlar verme potansiyeline sahip olduğu hususunu irdelemeye çalışacağız.
Mevcut Toplumda Bir Din Telâkkisi
Zevkinde sefasında gamında kederinde
Canan gide rindân dağıla mey ola rizân
böyle gecenin hayr umulur mu seherinde
Hayr umma eğer sadr-ı cihan olsa da
Bilfarz her kim ki hasâset ola ırk u güherinde
Yıldız arayıp gökte nice turfa müneccim
Gaflet ile görmez kuyuyu rehgüzerinde
Anlar ki verir lâf ile dünyaya nizâmât
Bin türlü teseyyüb bulunur hanelerinde
Ayînesi iştir kişinin lâfa bakılmaz
şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde
M. Tahir bin Âşûr’un Makasıda ve İçtihada Bakışı
Tahir bin Âşûr’a göre şeriat yalnızca bireysel ibadetler ya da belirli ahlaki normlarla sınırlı değildir. Şeriat, insanların dünyadaki ve ahiretteki mutluluğunu sağlama amacı güder. Bu nedenle, şeriatın amaçlarını (makâsıd-şeriat) doğru anlamak, içtihat ve hukuki uygulamaların doğru bir şekilde yapılabilmesi için gereklidir.
İnsanın Laneti ve Hikmeti Arasında Devletin Modern Hali
Pek çok yaklaşım ilk insan, ilk toplum ve ilk(el) devlet organizasyonu gibi evrimci bir paradigma ile tanımlama yapsa da bilinen tarihi bilgide devlet mefhumu neredeyse insan ile yaşıt durumdadır. Tarihte pek çok devlet bugün anlaşılan aşkın bir yapıda olmasa da siyasal bir organizasyon olarak her daim varlığını devam ettirmiştir.
Sömürgecinin Değişen Yüzü Olarak Hukuk
Çevirilerin adalet sistemi üzerindeki etkisi bir sonraki yüzyılın başlarına kadar tam olarak fark edilmeyecekti. Ancak tercümeler, İslam’ın sömürgeci eklemlenmesinde dolaysız bir epistemolojik işlev gördüler; zira Michael Anderson’ın zekice tespit ettiği üzere, tercümeler yalnızca “özcü, statik ve içeriden değişime kapalı bir İslam” fikrini doğurmakla kalmadı, aynı zamanda tüm klasik Oryantalizmin temel söylemsel pratiğini, yani “klasik hukuk metinleri üzerinde ayrıntılı bir çalışma yapılmadan Hindistan ve Doğu’nun doğru bir şekilde anlaşılamayacağı” fikrini yarattı ve destekledi.