İnsan, anlam arayışı içinde olan bir varlık olarak tanımlanmakta ve bu arayış insanı ister istemez farklı adreslere yönlendirmektedir. Kimi zaman felsefî bir doktrin içerisinde, kimi zaman siyasal bir oluşum içerisinde, kimi zaman ise bir “din”in vazetmiş olduğu dünya görüşü içerisinde bu anlam arayışına cevaplar bulduğunu ifade etmektedir. Anlam arayışına cevap olacak duraklardan biri olan dinin ne anlam ifade ettiği de yine insanın anlam arayışının bir parçası olmaktadır. Anlam arayışı, ‘kişiyi yalnızca birtakım zihnî merhaleler kat ettikten sonra terk eden bir süreç mi?’ yoksa ‘sorularına bulduğu cevaplara göre hayatını dizayn etmesini sağlayacak, pratik hayatını şekillendirecek olan bir dönüşümün öncülü mü?’ olacağı arayış içinde olan ya da olduğunu zanneden kişiye göre değişiklik arz edecektir. Hayatı şekillendirecek bir dönüşümün öncülü ise şayet; devamında gelen süreç eski durumuna taban tabana zıt olmasa bile ciddi değişiklikleri beraberinde getirecektir.
Anlam arayışına cevap olabilecek duraklardan birinin de “din” olduğunu ifade ettik. Bu dinin hangisi olduğunun tartışmasını yapmaktan ziyade mensubu olduğumuzu mutlulukla ifade edebileceğimiz[1] İslâm’ın insanın varlık amacına yönelik vurguları üzerinde duracağımızı yazımızın başında belirtmek isteriz.
İslâm, insanın en temel sorularından biri olan “bu dünyadaki varoluş amacım nedir?” sorusuna “kulluk”[2] cevabını vermektedir.
“Kulluk nedir?” diye sorulduğunda ise; ‘Allah’ın rızasını kazanmaya yönelik; O’nun sınırlarını aşmayan, emirlerini ise eksiltmeyen bir yaşam biçimi’ olduğu dile getirilebilir. O’nun rızası gözetilerek ortaya koyulan her iş, oluş, eylem kulluğun bir parçası hâline gelmektedir. Bu tanımın, kulluğun yapılabilecek en geniş anlamdaki tanımı olduğu söylenebilir. Kulluğun bir cüz’ü olarak ise; Allah’ın kullarına belirli zamanlarda ve belirli şekillerde yapılmasını emrettiği fiiller olan (namaz, oruç, hac, zekât vb.) ibadetlerden bahsedilebilir.
Dar anlamdaki belirli şekilsel ibadet biçimlerinin geniş anlamdaki kulluğa engel olmadığı gibi genel anlamdaki kulluğun da özel anlamdaki ibadet biçimlerine engel olmadığını söyleyebiliriz. Buradaki vurgumuz; namaz, oruç, hac, zekât gibi ibadet formlarının yerine getirilmesinin gerekliliğinden bahsedildiği esnada iyi insan olmaya; iyi insan olunmasının gerekliliğinden bahsedildiği esnada ise bazı şekilsel formlardan ibaret bir kulluğa işaret edilmesi durumuna yöneliktir. Zira namaz kılmak güzel ahlâklı bir yaşama engel olmadığı gibi çokça infak eden hayırsever bir insan olmak da namaz kılmaya veyahut oruç tutmaya engel değildir. Kulluğun geniş ve dar anlamlı tanımlarının birbirini nakzeden değil tamamlayan bir özelliğe sahip olduğu geniş izahlar yapmaktan vareste bir husustur.
Yazımızın konusunun dar anlamdaki kulluk olarak tabir ettiğimiz ibadetlere yönelik olması hasebiyle bundan sonra formel anlamdaki ibadetlerden bahsederek yazımıza devam edeceğiz.
İbadetlerin yerine getirilmesinin temel sebebi Allah’ın emretmiş olmasıdır. Yani bir Müslüman için Allah emreder ve kul ne pahasına olursa olsun onu yerine getirmeye çalışır. Fakat bununla birlikte o ibadetin ne anlam ihtiva ettiği, hikmetinin ne olduğu gibi hususları da cevaplamaya çalışması yine insanın anlam arayışının bir parçasıdır.
İslâm’ın beş temel esasının “Namaz, Oruç, Hac, Zekât ve Kelime-i Şehâdet” olduğu bilinmektedir.[3] Bu ‘temel esasların’ ibadet olması gibi başka ibadetlerin de olduğunu bilmek ve ibadeti bu beş esas ile sınırlandırmamak elzemdir. Öyle ki Allah rızası gözetilerek yapılan tüm davranışlarımızın ibadet hükmünde olduğunu hatırda tutmalıyız.
Bazı ibadetler her gün, bazı ibadetler her ay, bazı ibadetler her yıl, bazı ibadetler ömürde bir defa, bazı ibadetler ise her an kişinin sorumluluk alanı içerisindedir. Bu sorumluluklar kişiyi temel problemlerini çözebileceği bir anlam dünyasıyla ilişkili kılmakta ve olayları bütünlüklü bir şekilde görme/okuma imkânı sağlamaktadır.
Her gün beş vakit kılınan namaz, zamanın bölünmesinden kişinin vicdan muhasebesi yapmasına kadar birçok fayda sağlarken;[4] her yıl verilen zekât, kişinin hem malı hem de kendi nefsini arındırmasına imkân sağlamaktadır.[5] Bununla birlikte her an kelime-i şehâdete uygun yaşama gayreti içerisinde olan Müslümanlar[6] imkânları oldukları takdirde ömürde bir defa yerine getirmeleri gereken Hac ibadeti ile hem dünya üstündeki farklı dilden, renkten, kültürden olan kardeşleri ile tanışma imkânı bulup hem de mahşer yerinin provasını gerçekleştirmektedirler.[7]
Yılda bir defa gerçekleştirilen Oruç ibadetini yukarıdaki paragrafta ele almayışımızın sebebi ise; yazımızda Ramazan ayı ve Oruç ibadetinin anlaşılmasına dair katkı sağlayacak mülahazalara yer verme isteğimizdendir. Kuşkusuz bizler sınırlı bir algı gücüne sahibiz. Her şeyi sınırsız ilmi ve kudreti ile ihata eden Rabbimizin muradını mutlak anlamda anladığımızı ve söylediklerimizden başka muradının olmadığını iddia edemeyiz. Derdimiz yolda olmaktır. Rabbim düşünce ve amellerinde isabet eden kullarından eylesin bizleri.
Güzelliklerle Dolu Bir Ay: Ramazan
Kamerî aylardan biri olan Ramazan ayının ismi konusunda farklı görüşler bulunmakla birlikte kavramsal karşılığının “kavurucu sıcaklığa” işaret etmesi, gerek fiziksel gerekse vahyin yüklemiş olduğu anlam ile uyumu açısından dikkat etmeye değerdir. Kamerî ayların sürekli yılın farklı bir dönemine denk gelerek değişiklik göstermesi araştırmacıları “ayın isminin verildiği zaman diliminde kavurucu bir sıcaklığa denk gelmesinden kaynaklı olabileceği” görüşüne yönlendirmiştir. Bir diğer görüş ise bu ayda oruç tutulmasından hareketle, aç ve susuzluktan içi kavrulan insanın durumuna işaret etmesi yönündedir.[8]
Kur’ân-ı Kerîm’de “Ramazan” kelimesi yalnızca bir âyette şu şekilde kullanılmaktadır:
“Kur’an, insanoğluna bir rehber, bu rehberliğin apaçık bir delili ve doğruyu yanlıştan ayırd edici bir ölçü olarak [ilk defa] bu Ramazan Ayında indirilmiştir. Bundan dolayı, sizden kim bu aya erişirse onu baştan başa tutsun. Ancak hasta veya seyahatte olan, başka günlerde [aynı sayıda oruç tutsun]. Allah sizin için kolaylık diler, zorluk çekmenizi istemez; ama [belirlenen günlerin] sayısını tamamlamanızı ve size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah’ı yüceltmenizi ve [O’na] şükretmenizi [ister].”[9]
Ramazan ayını değerli kılanın Kur’ân olduğu âyette çok açık bir şekilde vurgulanmaktadır. Değerli olan Kur’ân olduğuna göre uyulduğu takdirde değerli kılacak olan da Kur’ân’dır.
Ramazan ayını ihyâ etmenin yolu Kur’ân’ı doğru anlamak, anladığımızı doğru bir şekilde yaşamak, yaşadığımızla da diğer insanlara örnek olmaktan geçmektedir diyebiliriz. Eğer Kur’ân’a ve Kur’ân’ın pratiğe aktarılmış hâli olan son Peygamberimiz Hz. Muhammed’in sünnetine uygun bir yaşam modeli ortaya koyulamayacaksa; Ramazan ayı da diğer aylardan bir ay olmaktan öteye gitmeyecektir. Bununla birlikte Kur’ân’ın rehber edinildiği her ay da Ramazan hükmünde olacaktır.
Ramazan ayı Kur’ân’ın inmeye başladığı geceyi içinde barındıran, bununla birlikte insanın anlam dehlizlerinde kendine yol bulabilmesine imkân sağlayan nice güzellikleri mündemiç bir aydır.
Ölçünün İndirilmeye Başlandığı Gece: Kadir Gecesi
Kur’ân-ı Kerîm’in indirilmeye başlandığı ayın Ramazan ayı olduğu Bakara sûresi 185. âyet ile bildirilmişken, bunun yanında hangi gece indirilmeye başlandığı Kur’ân-ı Kerîm’de yine Kadr ve Duhân sûrelerinde şu şekilde bildirilmektedir:
Âyetlere baktığımızda “Kadr Gecesi” için “bin aydan hayırlı” ve “kutlu bir gece” tanımlamalarını görürüz. Kur’ân, Ramazan ayında inmeye başladığı için bu mübarek gece de tabii olarak Ramazan ayının içinde aranmaktadır. Kadr Gecesi’ni bu kadar değerli kılan sebep ile Ramazan ayını değerli kılan sebep aynıdır: Kur’ân. Peki, Kur’ân ne anlam ifade etmektedir insan için? Sorumuzun cevabını Pakistanlı düşünür Muhammed İkbâl Lahori’den dinleyebiliriz:
Kur’ân, insanın yabancılaşmış olduğu özüne/fıtratına dönmesi için kâinattaki her şeyin yegâne sahibi olan Allah tarafından insanlığa gönderilmiş yol rehberidir. O rehber ki ona uyanları hiçbir zaman yolda bırakmaz. Peki, insanlar bu rehberle olan ilişkisini nasıl şekillendirmektedir? Kadr Gecesi’nden ne anlamakta ve ne yapmaktadır? Kadr Gecesi’ni bulabilen var mıdır?
Ezbere söylenmiş cümleler sahibini gülünç durumlara sokabilmektedir. Ezbere yaşanmış hayatlar da öyle. ‘Müslümanım’ diyen birçok insanın yaşantısı da ezberlenmiş fakat üzerinde çoğu zaman düşünülmemiş söylemler üzerinden gerçekleşmektedir. Hâl böyle iken de sadra şifa olabilecek bir ameliye ortaya çıkmamaktadır.
Kadr Gecesi kamerî aylardan biri olan Ramazan ayı içerisinde yer almaktadır. Bununla birlikte milâdî takvime göre yaşam süren fakat kamerî takvime göre ibadetlerini gerçekleştiren Müslümanlar her yıl Ramazan ayını farklı bir zaman dilimi içerisinde karşılamaktadırlar ki bu çok tabiî bir durumdur. Buraya kadar herhangi bir problem söz konusu değildir. Fakat yılın farklı zaman dilimlerine denk gelen bir ayın içerisinde sabit bir günü aramaya ve temeli parçacı bir algı ile buldukları(!) geceyi ihya etmeye çalışmaları ilginç bir patolojidir. Ramazan ayının yirmi yedinci gecesi Kadr Gecesi olarak adlandırılmakta, biraz daha ihtiyatlı olan görüşlere göre ise son on gününde aranması gerektiği söylenmektedir.[13] Fakat Ramazan ayı her yıl on gün öne geldiği için milâdî takvime göre Kadr Gecesi olarak ihyâ edilen gece de her yıl farklı bir günde ihyâ edilmeye çalışılmaktadır. Mehter takımından daha yavaş şekilde ilerleyen bu kombinasyon ile Kadr Gecesi ortalama insan ömrü göz önünde bulundurulduğunda bulunması oldukça zor gözükmektedir. Yılın sadece belirli günlerinde Müslüman olduğunu hatırlayarak şans oyunu oynarcasına dini ile ilişki kuran birçok insanın Kadr Gecesini yakalayabilmesi, yakalasa dahi bu parçacı algı ile ondan istifade edebilmesi imkân dâhilinde gözükmemektedir.
Peki, Kadr Gecesi ne anlam ifade eder ve Kadr Gecesi için ne yapmak gerekmektedir?
Kur’ân-ı Kerîm’de özel olarak bahsedilen tek gece Kadr Gecesi’dir. Ki yukarıda hangi sebepten ötürü özel olduğunu zikretmiştik. Bununla birlikte “Kadr” ile “Kader” aynı kökten gelmektedir. Semantik olarak aynı kökten türeyen kelimelerin arasında anlam birlikteliği olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda bu iki kelime arasında da anlamsal bir birliktelik olma zorunluluğunu ifade edebiliriz. Kader; ölçü, plan, program, uyum, düzen, yasa…[14] gibi anlamlara gelmektedir. Müslümanın ölçüsü ise Kur’ân’dır. Yaşantısını ona göre şekillendirdiğinde Müslüman sıfatını hak etmektedir. Kadr Gecesi de Kader’in yani ölçünün daha sarih bir şekilde ise ‘Kur’ân’ın inmeye başladığı gecedir.
Bir Müslümanın Kadr Gecesi’ni bulması ve onu ihyâ etmesinin yolu; dolambaçlı hesaplar içerisine girerek temeli parçacı laik algılara dayanan dinî-dünyevî günler ayrımı yapmadan her gününü kadere/ölçüye/Kur’ân’a uygun yaşamasından geçmektedir. Bunu yaptığı takdirde her yıl muhakkak Kadr Gecesi’ni (yakalamak gibi bir vazifesi olmasa dahi) yakalayabilecektir. Ki Müslümanın sarılması gereken Kadr Gecesi değil; Kadr Gecesi’nde indirilmeye başlanan, ölçü olan Kur’ân’dır. Çünkü bir parmak bir yere işaret ediyorsa orada parmağa değil işaret edilen yere bakılmalıdır.
Hikmetlerle Dolu Bir İbadet: “Oruç”
Orucun birden çok hikmeti olduğu söylenebilir. Bunlardan birini veyahut birkaçını bilebilir ya da hiçbirini bilemeyebiliriz. Rabbimiz bize emrettiyse o ibadeti yerine getiririz ve o ibadeti gerçekleştirirken de şu şekilde dua ederiz: Rabbim, gerçekleştirmiş olduğum ibadetin hikmetlerini kavramamı kolaylaştır. Muradına uygun şekilde amel eyleyebilmem için basiretimi ve ferasetimi güçlendir.
Allah söz konusu olduğunda “için” edatı kullanılamaz. Çünkü “için” ifadesi bünyesinde bir eksiklik barındırır ve “için” edatından sonra kullanılan her ifade öncesinde kullanılan ifadedeki bir eksikliği tamamlamak üzere dile getirilir. Allah, bütün eksik ve noksan sıfatlardan münezzehtir. Bu sebeple Allah için ibadet edilmez. Ancak Allah’ın rızasını kazanabilmek amacıyla ibadet edilebilir ve ibadetler insan içindir, insana katkı sağlar, insandaki eksiklikleri tamamlar. Oruç da bu anlamıyla bir ibadet olduğuna göre; orucu, insana dönük boyutuyla okumak ve anlamak durumundayız.
Ramazan ayındaki bir başka güzellik de şüphesiz oruç ibadetidir. Arapça “savm” kelimesinin dilimize aktarımı olan oruç, Allah’ın Müslümanlara geçmiş ümmetlerden beri farz kıldığı[15] ibadetlerden biridir.
Tan yerinin ağarmasından güneşin batışına kadar geçen süre içerisinde kişinin bilinçli ve kasıtlı olarak normal zaman diliminde helâl olan birtakım eylemleri Allah’ın rızasını kazanabilmek gayesiyle terk etmesi[16] orucun fiziksel boyutuna işaret etmektedir.
Oruç, bir diğer anlamıyla ‘irade terbiyesi’dir. “Savm” kelimesi “bir kişinin normal şartlarda bir şeyi yapmaya gücü yetmesine rağmen o şeyi yapmamayı tercih etmesi” durumunu karşılar.
Bu sebeple orucu geçerli kılacak durumların da bozacak durumların da iradî durumlar olması gerekmektedir. Yanılarak yiyen ve içen kişinin orucunun bozulmaması, hatta onlara “Allah’ın yedirip içirdiği”[17]nin ifade edilmesi de orucun bu hikmetine mebnîdir. İradesi güçlü olan insanın eylemleri her daim daha güçlü olacaktır. Çünkü eylemlerimizdeki kararlılığın sebebi düşünce ve irademizdeki kararlılıkla doğru orantılıdır.
Peygamberimize atfedilen bir hadis rivayetinde “Oruç tutan nice kimseler vardır ki oruçtan nasibi sadece aç kalmaktır”[18] ifadesi yer almaktadır. Bedene tutturulan oruç düşünce ve zihin dünyası ile örtüşmüyorsa orucun karşılığı anlamsız bir açlık duygusuna dönüşecektir kuşkusuz. Eylemlerimizi değerli kılan şey onlara yüklediğimiz anlamlardır. Başka bir hadis rivayetinde belirtildiği üzere “ameller niyetlere göredir.”[19] Aç kalmak ve Allah’ın rızasını kazanmak arasındaki ince çizgi gerçekleştirdiğimiz eylemi hangi amaçla gerçekleştirdiğimiz olgusunda yatmaktadır.
Bedenimize oruç tutturduğumuz gibi düşünce dünyamıza da oruç tutturup tutturamadığımız meselesi oldukça önemlidir. Zira iç dünyasını imar edemeyenlerin dış dünyalarını imardan ziyade imha ettiklerine oldukça sık bir şekilde şahit olunmaktadır. Oruç ibadeti belki de bedenimizin en ağır yüklerini bir süreliğine aradan kaldırarak daha arı duru bir şekilde düşünce dünyamıza yönelmemize imkân sağlamaktadır. Fakat orucun mahiyetinden ziyade iftarda verecek olduğu ziyafete odaklanan bir düşünce dünyası bu imkândan mahrum kalacaktır. Bu tür bir kişiliğin gerçekleştirecek olduğu da iftar değil ancak israf sofrası olacaktır. Hem malın, hem zamanın hem de eline geçen eşsiz imkânların israfı… Fakat Allah israf edenleri sevmez. Hâlbuki bizlerin, kulluğumuzun bir parçası olan ibadetlerimizi Allah’ın sevgisini ve rızasını kazanmak için gerçekleştirmek gibi bir zorunluluğumuz ve sorumluluğumuz vardır. Bunun yolu da herhangi bir eylemi gerçekleştirirken Allah’ın razı olacağı şekilde gerçekleştirmekten geçmektedir.
Orucun hikmetlerinden biri de yoksulların hâlini anlamaktır fakat tek hikmeti tabiî ki bu değildir. Zira Allah’ın emir ve yasaklarına uyan yoksullar, yiyecek bir kuru ekmeği dahi bulamayan insanlar da aynı zaman diliminde oruç tutmaktadırlar. Ayrıca varlıklı insanların birçoğu kuşsütü eksik olmayan iftar(!) sofralarında oruçlarını açarlarken, onlar kuru ekmeklerini suya batırarak oruçlarını açmaktadırlar. İftar sofraları kaynaşmaya vesile olduğunda anlamını bulur. Tıpkı Kâbe’de olması gerektiği gibi tüm sınıfların, statülerin, renklerin, dillerin ortadan kalktığı ve sadece kardeşliğin dili konuşulduğunda iftar olur. Zenginlerin zenginler ile değil yoksul ve ihtiyaç sahipleri ile aynı masada iftar yaptığı ve bu birlikteliğin Ramazan sonrasındaki ilişkilere yansıdığı iftar sofraları anlamını bulacaktır.
İnsan, kulluğunun cüz’î bir kısmı olan bu ibadetleri layıkıyla yerine getirdiğinde kendini bulacaktır. Kendini bulan ise Rabbini bulmakta güçlük çekmeyecek, adımlarını daha sağlam atacaktır.
Çocuklardan gençlere, yetişkinlerden yaşlılara Ramazan ayı ve orucu bir fırsat bilmeli ve yaşantımızı ihyâ etmeliyiz. İkbâl’e atıfla aktardığımız beyitten hareketle; Kur’ân kalbimize girerek önce bizi değiştirmeli, değişen de farklı insanların değişimine vesile olabilecek yollar aramalıdır. Kur’ân nasıl ki ilk indiği toplumda birçok değişim ve dönüşüme sebebiyet vermişse bugün bizler de Ramazan ayını fırsat bilerek hayatımızda değişim ve dönüşüme dair imkânlar oluşturabilmeliyiz.
“Ramazan ayı Kur’ân ayıdır” söyleminden hareketle karşılıklı okuma anlamına gelen “mukâbele” faaliyetlerimizi gerçekleştirirken başta belirttiğimiz anlam dünyamızı besleyebilmek adına anladığımız dilde de okumalar yapmaya gayret göstermeliyiz. Anladıklarımızla amel ederek kendi yaşantımızdan ve evimizden İslâm’ın ışığını yaymaya talip olmalıyız.
Muhasebe İmkânı Olarak İ’tikâf
“Hapsetmek, alıkoymak; bir yere yerleşmek, oraya bağlanıp kalmak” anlamlarındaki akf kökünden türeyen i’tikâf[20]Ramazan ayının son on gününde -Peygamberimizin sünnetine ittibaen- mescidde ya da uygun bir ortamda bir yılın muhasebe ve muhakemesini yapmak amacıyla kişinin kendisiyle baş başa kalması olarak tanımlanabilir.
Modern hayatın sunmuş olduğu yaşam pratikleri her geçen gün etrafımızı sararken kendimizle baş başa kalıp düşünme imkânı bulabileceğimiz tüm alanlarımızı zapt etmektedir.
Korunaklı, mahrem alanlar olarak gördüğümüz hanelerimiz dahi gerek mimari yapısı gerek hanelerimize giren televizyon ve bilgisayarlar gerekse vücudumuzun bir uzvu hâline gelen akıllı(!) telefonlarımız sayesinde içten fethedilmiş durumdadır. Böyle bir vasatta i’tikâf gibi bir ibadet; durmayı, sükûn bulmayı, akl-ı selîm ile düşünmeyi salık veren bir ortamı sunmaktadır gerçekleştiren kişiye. On gün boyunca temel ihtiyaçlar dışında dikkati dağıtmadan Allah ile konuşup yapılan işlerin gözden geçirildiği ve yapılacak işlere dair tedebbür edildiği bir ortamdır/vakittir.
Değişen şartlar ve iş hayatının yoğun temposu sebebiyle on gün bulamayan kişiler iki gün dahi olsa bu ibadeti gerçekleştirmeli ve sükûn bulacakları bir tecrübeyi yaşamalıdırlar. Zira sürekli hareket hâlinde olmak düşünmeye engeldir. Namaz, günün temposunu belirli aralıklarla sekteye uğratırken, i’tikâf da yılın akışını sekteye uğratarak kişinin sakinleşmesine, yaptıklarını gözden geçirerek yanlışları terk edip Allah’ın razı olacağı amellerle yoluna devam etmesine imkân tanır.
Mescidlerden hiçbir zaman eksik olmayan kadınların günümüzde camilerin dışında tutulması ya da camii yerine avm’lerde kendilerine varoluş imkânları aramaları, kadınların i’tikâf gibi bir ibadetten mahrum kalmalarına sebebiyet vermektedir. Bununla birlikte bazı camilerin bayanların i’tikâfa girebilmelerine imkân sağladıklarını ya da i’tikâfın sadece camilerde yapılması gibi bir zorunluluğunun olmadığını hatırlatarak, Müslüman hanım kardeşlerimizin de bu ibadetin sağlayacağı faydalardan yararlanmalarını tavsiye edebiliriz.
Sözün Özü
İnsanın anlam arayışına cevap veren yapılardan biri de dindir. Daha özelde ise İslâm dininin bu anlam arayışına vermiş olduğu cevabın “kulluk” olduğunu dile getirebiliriz. Kulluk genel anlamda Allah’ın rızasını kazanmak amacıyla yapılan her şey olarak tanımlanırken; özelde ise Allah’ın belirtmiş olduğu bazı emir ve yasakları O’nun söylediği şekli ile yerine getirmektir diyebiliriz.
Bir Müslümanın kulluğunu yerine getirmesi demek; Allah’ın müdahalesine kapı aralaması demektir. Kulluğunu layıkıyla yerine getirmeye çalışan kişi; Allah’ın, anlam arayışına cevap vermesine layık biri olacaktır. Kul olabilmek müdahaleye açık olmak; müdahaleye açık olmak ise anlam arayışında yol almaktır.
Allah’ın inanan kişiye kulluk ödevi olarak yüklediği sorumluluklarından biri veyahut müdahalesi de “Oruç”tur. Ramazan ayı ve Oruç’un, sosyal hayattan bireysel hayata, ekonomik durumdan ruhsal duruma birçok boyutuyla insanı düşünmeye, tekrar ve tekrar kendini sorgulamaya yönelten ve kendini bulmasını sağlayan bir boyutu vardır. Yani özel anlamdaki her ibadet biçimi kişinin genel anlamdaki kulluğunu anlamlandırmasına ve bütün ile ilişki kurmasına imkân sağlamaktadır.
Kuşkusuz sınırlı kelime ile epistemolojik olarak bu meseleyi ele almak zor hatta imkânsızdır. Zira kulluk dediğimiz husus epistemolojik değil; ontolojik yani tecrübe edilmesi, içselleştirilmesi gereken bir husustur. Bunun için biz, kul olmaya dair ve kulluğun küçük bir cüz’ü olan “Ramazan ve Oruç” hakkında kendi nefsimize söylediğimiz sözleri sizinle paylaştık. Sizler de tecrübelerinizde farklı hikmetlerini fark edebilir ya da böyle bir tecrübeden uzak iseniz bismillah diyerek anlam dünyamızın gelişmesine imkân sağlayacak kulluk temrinlerine başlayabilirsiniz…
[3] “İslâm beş esas üzerine kurulmuştur: Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Resulü olduğuna şehâdet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, haccetmek ve Ramazan orucunu tutmak.” (Buhârî, Îmân, 2).
[12] Humeyra Mevdudi, Babam Mevdudi -Meyvesi Bol Gölgesi Geniş Ağaç-, (Çev. Hülya Afacan), Mana Yayınları, İstanbul: 2018, s. 34.
[13] Kadir Gecesi’nin tespiti meselesi hakkında ayrıntılı tartışma ve bilgi için bkz. Bayram Ayhan, “Kadir Gecesi’nin Tespiti Meselesi”, Dergiabant (AİBÜ İlahiyat Fakültesi Dergisi), Güz 2014, C. 2, Y. 2, S. 4.
[14] İbrahim Sarmış, Kur’ân’da Kader -Takdirin Anlamı ve Sünnetullah-, Düşün Yayıncılık, İstanbul: 2014, s. 43.
Erdem ile bu adaletin arasında ne fark olduğu söylediklerimizden bellidir;
bu adalet erdemle aynı şeydir ama adaletin olduğu şey ile
erdemin olduğu şey aynı değildir:
Başkasıyla ilişkide söz konusu olduğunda adalettir;
kendi başına böyle bir huy söz konusu olduğunda erdemdir.
İnsanların özgürlük beklentileri hiçbir dönemde bu kadar çok olmamıştır. Tarihe bakıldığında insanoğlunun kimi dönemlerde özgürce yaşadığı kimi dönemlerde özgürlüğünü bir güç sahibine devrettiği, görece daha sınırlandırılmış bir şekilde hayatına devam ettiği görülecektir. Tarih boyunca kitle yönetimi devletlerin önceliği olmuştur hep. Gerek hapishanelerin doğuşu ve gerekse akıl hastanelerinin kuruluşu hatta düzenli eğitim kurumlarının ortaya çıkışı bir yandan başıbozukluğu ve kaosu önlemişken diğer yandan da toplumu sınırlamış, bireylerin tek tipleşmesinin ve onları istenilen şekle dönüştürmenin yolunu açmıştır.
Hukukun bulunduğu yeri, ne olduğunu ve neye hizmet ettiğini anlamak için cesur sorular sorulmalıdır. Verilecek cevaplar bizlere zarar verse dahi. Hukuk, adil bir düzen yaratmak için var ise, adalet acı da olsa talep edilebilmeli. Ancak geçen zamana bakıldığında; gücü elinde bulunduran erk, hukuku kontrol etmiş ve hukuk ile kendi menfaatleri çerçevesinde toplumu şekillendirmiştir.
Çocuk edebiyatında özerkleşmenin niteliksel karşılıklarını yadsımak yanlış sonuçlara vardırır. Fakat alanı, birincil derecede bağımlı olduğu edebiyat ve çocukluk kavramından ayırmak neredeyse imkânsızdır. Tacettin Şimşek’in dikkat çektiği üzere çocuk edebiyatı, her şeyden önce bir edebiyattır. Bu nedenle edebiyat için geçerli olan değerlendirmelerin ve kıstasların ancak çocuk ölçüsünde özel bağlamlarla anlaşılabileceği boyutlar söz konusudur. Bu durum, tam da çocuk olmaklığın barındırdığı özelliklerle bir denkleşmeye işaret eder.
İdeolojik yönelim müzik üzerinden kendini dışa vurur. Aslında ‘İstiklal Marşı’ üzerinden yürütülen tartışma da müzik alanında yaşanan tartışmanın içeriğine ilişkin bilgi vericidir. Özellikle 28 Şubat sürecinde ‘İstiklal Marşı’na karşı ‘Onuncu yıl Marşı’nın öne çıkarılması, kuşku yok ki İstiklal Marşı’nın içeriği ile ilgili bir konudur.
Kulluğun Bir Cüz’ü Olarak Oruç ve Ramazan
İnsanın Anlam Arayışında “Kul Olma” Durağı
İnsan, anlam arayışı içinde olan bir varlık olarak tanımlanmakta ve bu arayış insanı ister istemez farklı adreslere yönlendirmektedir. Kimi zaman felsefî bir doktrin içerisinde, kimi zaman siyasal bir oluşum içerisinde, kimi zaman ise bir “din”in vazetmiş olduğu dünya görüşü içerisinde bu anlam arayışına cevaplar bulduğunu ifade etmektedir. Anlam arayışına cevap olacak duraklardan biri olan dinin ne anlam ifade ettiği de yine insanın anlam arayışının bir parçası olmaktadır. Anlam arayışı, ‘kişiyi yalnızca birtakım zihnî merhaleler kat ettikten sonra terk eden bir süreç mi?’ yoksa ‘sorularına bulduğu cevaplara göre hayatını dizayn etmesini sağlayacak, pratik hayatını şekillendirecek olan bir dönüşümün öncülü mü?’ olacağı arayış içinde olan ya da olduğunu zanneden kişiye göre değişiklik arz edecektir. Hayatı şekillendirecek bir dönüşümün öncülü ise şayet; devamında gelen süreç eski durumuna taban tabana zıt olmasa bile ciddi değişiklikleri beraberinde getirecektir.
Anlam arayışına cevap olabilecek duraklardan birinin de “din” olduğunu ifade ettik. Bu dinin hangisi olduğunun tartışmasını yapmaktan ziyade mensubu olduğumuzu mutlulukla ifade edebileceğimiz[1] İslâm’ın insanın varlık amacına yönelik vurguları üzerinde duracağımızı yazımızın başında belirtmek isteriz.
İslâm, insanın en temel sorularından biri olan “bu dünyadaki varoluş amacım nedir?” sorusuna “kulluk”[2] cevabını vermektedir.
“Kulluk nedir?” diye sorulduğunda ise; ‘Allah’ın rızasını kazanmaya yönelik; O’nun sınırlarını aşmayan, emirlerini ise eksiltmeyen bir yaşam biçimi’ olduğu dile getirilebilir. O’nun rızası gözetilerek ortaya koyulan her iş, oluş, eylem kulluğun bir parçası hâline gelmektedir. Bu tanımın, kulluğun yapılabilecek en geniş anlamdaki tanımı olduğu söylenebilir. Kulluğun bir cüz’ü olarak ise; Allah’ın kullarına belirli zamanlarda ve belirli şekillerde yapılmasını emrettiği fiiller olan (namaz, oruç, hac, zekât vb.) ibadetlerden bahsedilebilir.
Dar anlamdaki belirli şekilsel ibadet biçimlerinin geniş anlamdaki kulluğa engel olmadığı gibi genel anlamdaki kulluğun da özel anlamdaki ibadet biçimlerine engel olmadığını söyleyebiliriz. Buradaki vurgumuz; namaz, oruç, hac, zekât gibi ibadet formlarının yerine getirilmesinin gerekliliğinden bahsedildiği esnada iyi insan olmaya; iyi insan olunmasının gerekliliğinden bahsedildiği esnada ise bazı şekilsel formlardan ibaret bir kulluğa işaret edilmesi durumuna yöneliktir. Zira namaz kılmak güzel ahlâklı bir yaşama engel olmadığı gibi çokça infak eden hayırsever bir insan olmak da namaz kılmaya veyahut oruç tutmaya engel değildir. Kulluğun geniş ve dar anlamlı tanımlarının birbirini nakzeden değil tamamlayan bir özelliğe sahip olduğu geniş izahlar yapmaktan vareste bir husustur.
Yazımızın konusunun dar anlamdaki kulluk olarak tabir ettiğimiz ibadetlere yönelik olması hasebiyle bundan sonra formel anlamdaki ibadetlerden bahsederek yazımıza devam edeceğiz.
İbadetlerin yerine getirilmesinin temel sebebi Allah’ın emretmiş olmasıdır. Yani bir Müslüman için Allah emreder ve kul ne pahasına olursa olsun onu yerine getirmeye çalışır. Fakat bununla birlikte o ibadetin ne anlam ihtiva ettiği, hikmetinin ne olduğu gibi hususları da cevaplamaya çalışması yine insanın anlam arayışının bir parçasıdır.
İslâm’ın beş temel esasının “Namaz, Oruç, Hac, Zekât ve Kelime-i Şehâdet” olduğu bilinmektedir.[3] Bu ‘temel esasların’ ibadet olması gibi başka ibadetlerin de olduğunu bilmek ve ibadeti bu beş esas ile sınırlandırmamak elzemdir. Öyle ki Allah rızası gözetilerek yapılan tüm davranışlarımızın ibadet hükmünde olduğunu hatırda tutmalıyız.
Bazı ibadetler her gün, bazı ibadetler her ay, bazı ibadetler her yıl, bazı ibadetler ömürde bir defa, bazı ibadetler ise her an kişinin sorumluluk alanı içerisindedir. Bu sorumluluklar kişiyi temel problemlerini çözebileceği bir anlam dünyasıyla ilişkili kılmakta ve olayları bütünlüklü bir şekilde görme/okuma imkânı sağlamaktadır.
Her gün beş vakit kılınan namaz, zamanın bölünmesinden kişinin vicdan muhasebesi yapmasına kadar birçok fayda sağlarken;[4] her yıl verilen zekât, kişinin hem malı hem de kendi nefsini arındırmasına imkân sağlamaktadır.[5] Bununla birlikte her an kelime-i şehâdete uygun yaşama gayreti içerisinde olan Müslümanlar[6] imkânları oldukları takdirde ömürde bir defa yerine getirmeleri gereken Hac ibadeti ile hem dünya üstündeki farklı dilden, renkten, kültürden olan kardeşleri ile tanışma imkânı bulup hem de mahşer yerinin provasını gerçekleştirmektedirler.[7]
Yılda bir defa gerçekleştirilen Oruç ibadetini yukarıdaki paragrafta ele almayışımızın sebebi ise; yazımızda Ramazan ayı ve Oruç ibadetinin anlaşılmasına dair katkı sağlayacak mülahazalara yer verme isteğimizdendir. Kuşkusuz bizler sınırlı bir algı gücüne sahibiz. Her şeyi sınırsız ilmi ve kudreti ile ihata eden Rabbimizin muradını mutlak anlamda anladığımızı ve söylediklerimizden başka muradının olmadığını iddia edemeyiz. Derdimiz yolda olmaktır. Rabbim düşünce ve amellerinde isabet eden kullarından eylesin bizleri.
Güzelliklerle Dolu Bir Ay: Ramazan
Kamerî aylardan biri olan Ramazan ayının ismi konusunda farklı görüşler bulunmakla birlikte kavramsal karşılığının “kavurucu sıcaklığa” işaret etmesi, gerek fiziksel gerekse vahyin yüklemiş olduğu anlam ile uyumu açısından dikkat etmeye değerdir. Kamerî ayların sürekli yılın farklı bir dönemine denk gelerek değişiklik göstermesi araştırmacıları “ayın isminin verildiği zaman diliminde kavurucu bir sıcaklığa denk gelmesinden kaynaklı olabileceği” görüşüne yönlendirmiştir. Bir diğer görüş ise bu ayda oruç tutulmasından hareketle, aç ve susuzluktan içi kavrulan insanın durumuna işaret etmesi yönündedir.[8]
Kur’ân-ı Kerîm’de “Ramazan” kelimesi yalnızca bir âyette şu şekilde kullanılmaktadır:
“Kur’an, insanoğluna bir rehber, bu rehberliğin apaçık bir delili ve doğruyu yanlıştan ayırd edici bir ölçü olarak [ilk defa] bu Ramazan Ayında indirilmiştir. Bundan dolayı, sizden kim bu aya erişirse onu baştan başa tutsun. Ancak hasta veya seyahatte olan, başka günlerde [aynı sayıda oruç tutsun]. Allah sizin için kolaylık diler, zorluk çekmenizi istemez; ama [belirlenen günlerin] sayısını tamamlamanızı ve size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah’ı yüceltmenizi ve [O’na] şükretmenizi [ister].”[9]
Ramazan ayını ihyâ etmenin yolu Kur’ân’ı doğru anlamak, anladığımızı doğru bir şekilde yaşamak, yaşadığımızla da diğer insanlara örnek olmaktan geçmektedir diyebiliriz. Eğer Kur’ân’a ve Kur’ân’ın pratiğe aktarılmış hâli olan son Peygamberimiz Hz. Muhammed’in sünnetine uygun bir yaşam modeli ortaya koyulamayacaksa; Ramazan ayı da diğer aylardan bir ay olmaktan öteye gitmeyecektir. Bununla birlikte Kur’ân’ın rehber edinildiği her ay da Ramazan hükmünde olacaktır.
Ramazan ayı Kur’ân’ın inmeye başladığı geceyi içinde barındıran, bununla birlikte insanın anlam dehlizlerinde kendine yol bulabilmesine imkân sağlayan nice güzellikleri mündemiç bir aydır.
Ölçünün İndirilmeye Başlandığı Gece: Kadir Gecesi
Kur’ân-ı Kerîm’in indirilmeye başlandığı ayın Ramazan ayı olduğu Bakara sûresi 185. âyet ile bildirilmişken, bunun yanında hangi gece indirilmeye başlandığı Kur’ân-ı Kerîm’de yine Kadr ve Duhân sûrelerinde şu şekilde bildirilmektedir:
BİZ bu [ilahî kelâm]ı Kadir Gecesi’nde indirdik. Bilir misin nedir Kadir Gecesi? Kadir Gecesi bin aydan daha hayırlıdır: o gece melekler, Rablerinin izniyle ilahî bir esin taşıyarak bölük bölük inerler; (insanı) her türlü [kötülük]ten emîn kılar bu (gece), tâ şafak vaktine kadar.[10]
Biz onu kutlu bir gecede indirdik: zaten Biz, [insanı] her zaman uyarmaktayız. O [gece]de, bütün [iyi ve kötü] şeyler arasındaki farklılık, hikmetle ortaya konmuştur, katımızdan bir emir gereği: çünkü biz [doğru yola ileten mesajlarımızı] her zaman göndermekteyiz.[11]
Âyetlere baktığımızda “Kadr Gecesi” için “bin aydan hayırlı” ve “kutlu bir gece” tanımlamalarını görürüz. Kur’ân, Ramazan ayında inmeye başladığı için bu mübarek gece de tabii olarak Ramazan ayının içinde aranmaktadır. Kadr Gecesi’ni bu kadar değerli kılan sebep ile Ramazan ayını değerli kılan sebep aynıdır: Kur’ân. Peki, Kur’ân ne anlam ifade etmektedir insan için? Sorumuzun cevabını Pakistanlı düşünür Muhammed İkbâl Lahori’den dinleyebiliriz:
Kur’ân kalplere girince değişir insan;
İnsan ki o değişirse değişir cihân.[12]
Kur’ân, insanın yabancılaşmış olduğu özüne/fıtratına dönmesi için kâinattaki her şeyin yegâne sahibi olan Allah tarafından insanlığa gönderilmiş yol rehberidir. O rehber ki ona uyanları hiçbir zaman yolda bırakmaz. Peki, insanlar bu rehberle olan ilişkisini nasıl şekillendirmektedir? Kadr Gecesi’nden ne anlamakta ve ne yapmaktadır? Kadr Gecesi’ni bulabilen var mıdır?
Ezbere söylenmiş cümleler sahibini gülünç durumlara sokabilmektedir. Ezbere yaşanmış hayatlar da öyle. ‘Müslümanım’ diyen birçok insanın yaşantısı da ezberlenmiş fakat üzerinde çoğu zaman düşünülmemiş söylemler üzerinden gerçekleşmektedir. Hâl böyle iken de sadra şifa olabilecek bir ameliye ortaya çıkmamaktadır.
Kadr Gecesi kamerî aylardan biri olan Ramazan ayı içerisinde yer almaktadır. Bununla birlikte milâdî takvime göre yaşam süren fakat kamerî takvime göre ibadetlerini gerçekleştiren Müslümanlar her yıl Ramazan ayını farklı bir zaman dilimi içerisinde karşılamaktadırlar ki bu çok tabiî bir durumdur. Buraya kadar herhangi bir problem söz konusu değildir. Fakat yılın farklı zaman dilimlerine denk gelen bir ayın içerisinde sabit bir günü aramaya ve temeli parçacı bir algı ile buldukları(!) geceyi ihya etmeye çalışmaları ilginç bir patolojidir. Ramazan ayının yirmi yedinci gecesi Kadr Gecesi olarak adlandırılmakta, biraz daha ihtiyatlı olan görüşlere göre ise son on gününde aranması gerektiği söylenmektedir.[13] Fakat Ramazan ayı her yıl on gün öne geldiği için milâdî takvime göre Kadr Gecesi olarak ihyâ edilen gece de her yıl farklı bir günde ihyâ edilmeye çalışılmaktadır. Mehter takımından daha yavaş şekilde ilerleyen bu kombinasyon ile Kadr Gecesi ortalama insan ömrü göz önünde bulundurulduğunda bulunması oldukça zor gözükmektedir. Yılın sadece belirli günlerinde Müslüman olduğunu hatırlayarak şans oyunu oynarcasına dini ile ilişki kuran birçok insanın Kadr Gecesini yakalayabilmesi, yakalasa dahi bu parçacı algı ile ondan istifade edebilmesi imkân dâhilinde gözükmemektedir.
Peki, Kadr Gecesi ne anlam ifade eder ve Kadr Gecesi için ne yapmak gerekmektedir?
Kur’ân-ı Kerîm’de özel olarak bahsedilen tek gece Kadr Gecesi’dir. Ki yukarıda hangi sebepten ötürü özel olduğunu zikretmiştik. Bununla birlikte “Kadr” ile “Kader” aynı kökten gelmektedir. Semantik olarak aynı kökten türeyen kelimelerin arasında anlam birlikteliği olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda bu iki kelime arasında da anlamsal bir birliktelik olma zorunluluğunu ifade edebiliriz. Kader; ölçü, plan, program, uyum, düzen, yasa…[14] gibi anlamlara gelmektedir. Müslümanın ölçüsü ise Kur’ân’dır. Yaşantısını ona göre şekillendirdiğinde Müslüman sıfatını hak etmektedir. Kadr Gecesi de Kader’in yani ölçünün daha sarih bir şekilde ise ‘Kur’ân’ın inmeye başladığı gecedir.
Bir Müslümanın Kadr Gecesi’ni bulması ve onu ihyâ etmesinin yolu; dolambaçlı hesaplar içerisine girerek temeli parçacı laik algılara dayanan dinî-dünyevî günler ayrımı yapmadan her gününü kadere/ölçüye/Kur’ân’a uygun yaşamasından geçmektedir. Bunu yaptığı takdirde her yıl muhakkak Kadr Gecesi’ni (yakalamak gibi bir vazifesi olmasa dahi) yakalayabilecektir. Ki Müslümanın sarılması gereken Kadr Gecesi değil; Kadr Gecesi’nde indirilmeye başlanan, ölçü olan Kur’ân’dır. Çünkü bir parmak bir yere işaret ediyorsa orada parmağa değil işaret edilen yere bakılmalıdır.
Hikmetlerle Dolu Bir İbadet: “Oruç”
Orucun birden çok hikmeti olduğu söylenebilir. Bunlardan birini veyahut birkaçını bilebilir ya da hiçbirini bilemeyebiliriz. Rabbimiz bize emrettiyse o ibadeti yerine getiririz ve o ibadeti gerçekleştirirken de şu şekilde dua ederiz: Rabbim, gerçekleştirmiş olduğum ibadetin hikmetlerini kavramamı kolaylaştır. Muradına uygun şekilde amel eyleyebilmem için basiretimi ve ferasetimi güçlendir.
Allah söz konusu olduğunda “için” edatı kullanılamaz. Çünkü “için” ifadesi bünyesinde bir eksiklik barındırır ve “için” edatından sonra kullanılan her ifade öncesinde kullanılan ifadedeki bir eksikliği tamamlamak üzere dile getirilir. Allah, bütün eksik ve noksan sıfatlardan münezzehtir. Bu sebeple Allah için ibadet edilmez. Ancak Allah’ın rızasını kazanabilmek amacıyla ibadet edilebilir ve ibadetler insan içindir, insana katkı sağlar, insandaki eksiklikleri tamamlar. Oruç da bu anlamıyla bir ibadet olduğuna göre; orucu, insana dönük boyutuyla okumak ve anlamak durumundayız.
Ramazan ayındaki bir başka güzellik de şüphesiz oruç ibadetidir. Arapça “savm” kelimesinin dilimize aktarımı olan oruç, Allah’ın Müslümanlara geçmiş ümmetlerden beri farz kıldığı[15] ibadetlerden biridir.
Tan yerinin ağarmasından güneşin batışına kadar geçen süre içerisinde kişinin bilinçli ve kasıtlı olarak normal zaman diliminde helâl olan birtakım eylemleri Allah’ın rızasını kazanabilmek gayesiyle terk etmesi[16] orucun fiziksel boyutuna işaret etmektedir.
Bu sebeple orucu geçerli kılacak durumların da bozacak durumların da iradî durumlar olması gerekmektedir. Yanılarak yiyen ve içen kişinin orucunun bozulmaması, hatta onlara “Allah’ın yedirip içirdiği”[17]nin ifade edilmesi de orucun bu hikmetine mebnîdir. İradesi güçlü olan insanın eylemleri her daim daha güçlü olacaktır. Çünkü eylemlerimizdeki kararlılığın sebebi düşünce ve irademizdeki kararlılıkla doğru orantılıdır.
Peygamberimize atfedilen bir hadis rivayetinde “Oruç tutan nice kimseler vardır ki oruçtan nasibi sadece aç kalmaktır”[18] ifadesi yer almaktadır. Bedene tutturulan oruç düşünce ve zihin dünyası ile örtüşmüyorsa orucun karşılığı anlamsız bir açlık duygusuna dönüşecektir kuşkusuz. Eylemlerimizi değerli kılan şey onlara yüklediğimiz anlamlardır. Başka bir hadis rivayetinde belirtildiği üzere “ameller niyetlere göredir.”[19] Aç kalmak ve Allah’ın rızasını kazanmak arasındaki ince çizgi gerçekleştirdiğimiz eylemi hangi amaçla gerçekleştirdiğimiz olgusunda yatmaktadır.
Bedenimize oruç tutturduğumuz gibi düşünce dünyamıza da oruç tutturup tutturamadığımız meselesi oldukça önemlidir. Zira iç dünyasını imar edemeyenlerin dış dünyalarını imardan ziyade imha ettiklerine oldukça sık bir şekilde şahit olunmaktadır. Oruç ibadeti belki de bedenimizin en ağır yüklerini bir süreliğine aradan kaldırarak daha arı duru bir şekilde düşünce dünyamıza yönelmemize imkân sağlamaktadır. Fakat orucun mahiyetinden ziyade iftarda verecek olduğu ziyafete odaklanan bir düşünce dünyası bu imkândan mahrum kalacaktır. Bu tür bir kişiliğin gerçekleştirecek olduğu da iftar değil ancak israf sofrası olacaktır. Hem malın, hem zamanın hem de eline geçen eşsiz imkânların israfı… Fakat Allah israf edenleri sevmez. Hâlbuki bizlerin, kulluğumuzun bir parçası olan ibadetlerimizi Allah’ın sevgisini ve rızasını kazanmak için gerçekleştirmek gibi bir zorunluluğumuz ve sorumluluğumuz vardır. Bunun yolu da herhangi bir eylemi gerçekleştirirken Allah’ın razı olacağı şekilde gerçekleştirmekten geçmektedir.
Orucun hikmetlerinden biri de yoksulların hâlini anlamaktır fakat tek hikmeti tabiî ki bu değildir. Zira Allah’ın emir ve yasaklarına uyan yoksullar, yiyecek bir kuru ekmeği dahi bulamayan insanlar da aynı zaman diliminde oruç tutmaktadırlar. Ayrıca varlıklı insanların birçoğu kuşsütü eksik olmayan iftar(!) sofralarında oruçlarını açarlarken, onlar kuru ekmeklerini suya batırarak oruçlarını açmaktadırlar. İftar sofraları kaynaşmaya vesile olduğunda anlamını bulur. Tıpkı Kâbe’de olması gerektiği gibi tüm sınıfların, statülerin, renklerin, dillerin ortadan kalktığı ve sadece kardeşliğin dili konuşulduğunda iftar olur. Zenginlerin zenginler ile değil yoksul ve ihtiyaç sahipleri ile aynı masada iftar yaptığı ve bu birlikteliğin Ramazan sonrasındaki ilişkilere yansıdığı iftar sofraları anlamını bulacaktır.
İnsan, kulluğunun cüz’î bir kısmı olan bu ibadetleri layıkıyla yerine getirdiğinde kendini bulacaktır. Kendini bulan ise Rabbini bulmakta güçlük çekmeyecek, adımlarını daha sağlam atacaktır.
Çocuklardan gençlere, yetişkinlerden yaşlılara Ramazan ayı ve orucu bir fırsat bilmeli ve yaşantımızı ihyâ etmeliyiz. İkbâl’e atıfla aktardığımız beyitten hareketle; Kur’ân kalbimize girerek önce bizi değiştirmeli, değişen de farklı insanların değişimine vesile olabilecek yollar aramalıdır. Kur’ân nasıl ki ilk indiği toplumda birçok değişim ve dönüşüme sebebiyet vermişse bugün bizler de Ramazan ayını fırsat bilerek hayatımızda değişim ve dönüşüme dair imkânlar oluşturabilmeliyiz.
“Ramazan ayı Kur’ân ayıdır” söyleminden hareketle karşılıklı okuma anlamına gelen “mukâbele” faaliyetlerimizi gerçekleştirirken başta belirttiğimiz anlam dünyamızı besleyebilmek adına anladığımız dilde de okumalar yapmaya gayret göstermeliyiz. Anladıklarımızla amel ederek kendi yaşantımızdan ve evimizden İslâm’ın ışığını yaymaya talip olmalıyız.
Muhasebe İmkânı Olarak İ’tikâf
“Hapsetmek, alıkoymak; bir yere yerleşmek, oraya bağlanıp kalmak” anlamlarındaki akf kökünden türeyen i’tikâf[20] Ramazan ayının son on gününde -Peygamberimizin sünnetine ittibaen- mescidde ya da uygun bir ortamda bir yılın muhasebe ve muhakemesini yapmak amacıyla kişinin kendisiyle baş başa kalması olarak tanımlanabilir.
Korunaklı, mahrem alanlar olarak gördüğümüz hanelerimiz dahi gerek mimari yapısı gerek hanelerimize giren televizyon ve bilgisayarlar gerekse vücudumuzun bir uzvu hâline gelen akıllı(!) telefonlarımız sayesinde içten fethedilmiş durumdadır. Böyle bir vasatta i’tikâf gibi bir ibadet; durmayı, sükûn bulmayı, akl-ı selîm ile düşünmeyi salık veren bir ortamı sunmaktadır gerçekleştiren kişiye. On gün boyunca temel ihtiyaçlar dışında dikkati dağıtmadan Allah ile konuşup yapılan işlerin gözden geçirildiği ve yapılacak işlere dair tedebbür edildiği bir ortamdır/vakittir.
Değişen şartlar ve iş hayatının yoğun temposu sebebiyle on gün bulamayan kişiler iki gün dahi olsa bu ibadeti gerçekleştirmeli ve sükûn bulacakları bir tecrübeyi yaşamalıdırlar. Zira sürekli hareket hâlinde olmak düşünmeye engeldir. Namaz, günün temposunu belirli aralıklarla sekteye uğratırken, i’tikâf da yılın akışını sekteye uğratarak kişinin sakinleşmesine, yaptıklarını gözden geçirerek yanlışları terk edip Allah’ın razı olacağı amellerle yoluna devam etmesine imkân tanır.
Mescidlerden hiçbir zaman eksik olmayan kadınların günümüzde camilerin dışında tutulması ya da camii yerine avm’lerde kendilerine varoluş imkânları aramaları, kadınların i’tikâf gibi bir ibadetten mahrum kalmalarına sebebiyet vermektedir. Bununla birlikte bazı camilerin bayanların i’tikâfa girebilmelerine imkân sağladıklarını ya da i’tikâfın sadece camilerde yapılması gibi bir zorunluluğunun olmadığını hatırlatarak, Müslüman hanım kardeşlerimizin de bu ibadetin sağlayacağı faydalardan yararlanmalarını tavsiye edebiliriz.
Sözün Özü
İnsanın anlam arayışına cevap veren yapılardan biri de dindir. Daha özelde ise İslâm dininin bu anlam arayışına vermiş olduğu cevabın “kulluk” olduğunu dile getirebiliriz. Kulluk genel anlamda Allah’ın rızasını kazanmak amacıyla yapılan her şey olarak tanımlanırken; özelde ise Allah’ın belirtmiş olduğu bazı emir ve yasakları O’nun söylediği şekli ile yerine getirmektir diyebiliriz.
Bir Müslümanın kulluğunu yerine getirmesi demek; Allah’ın müdahalesine kapı aralaması demektir. Kulluğunu layıkıyla yerine getirmeye çalışan kişi; Allah’ın, anlam arayışına cevap vermesine layık biri olacaktır. Kul olabilmek müdahaleye açık olmak; müdahaleye açık olmak ise anlam arayışında yol almaktır.
Allah’ın inanan kişiye kulluk ödevi olarak yüklediği sorumluluklarından biri veyahut müdahalesi de “Oruç”tur. Ramazan ayı ve Oruç’un, sosyal hayattan bireysel hayata, ekonomik durumdan ruhsal duruma birçok boyutuyla insanı düşünmeye, tekrar ve tekrar kendini sorgulamaya yönelten ve kendini bulmasını sağlayan bir boyutu vardır. Yani özel anlamdaki her ibadet biçimi kişinin genel anlamdaki kulluğunu anlamlandırmasına ve bütün ile ilişki kurmasına imkân sağlamaktadır.
Kuşkusuz sınırlı kelime ile epistemolojik olarak bu meseleyi ele almak zor hatta imkânsızdır. Zira kulluk dediğimiz husus epistemolojik değil; ontolojik yani tecrübe edilmesi, içselleştirilmesi gereken bir husustur. Bunun için biz, kul olmaya dair ve kulluğun küçük bir cüz’ü olan “Ramazan ve Oruç” hakkında kendi nefsimize söylediğimiz sözleri sizinle paylaştık. Sizler de tecrübelerinizde farklı hikmetlerini fark edebilir ya da böyle bir tecrübeden uzak iseniz bismillah diyerek anlam dünyamızın gelişmesine imkân sağlayacak kulluk temrinlerine başlayabilirsiniz…
Allah-u a’lem.
Dipnotlar:
[1] Fussilet sûresi, 41:33.
[2] Zâriyât sûresi, 51:56.
[3] “İslâm beş esas üzerine kurulmuştur: Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Resulü olduğuna şehâdet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, haccetmek ve Ramazan orucunu tutmak.” (Buhârî, Îmân, 2).
[4] Bakara, 2:177; Nisâ, 4:103; Mâide, 5:6; En’âm, 6:162; Enfâl, 8:3; Tevbe, 9:71; Hûd, 11:114; İbrâhîm, 14:31; İsrâ, 17:79; Mü’minûn, 23:2-9; Ankebût, 29:45.
[5] Bakara, 2:110, 177; Tevbe, 9:71; Rûm, 30:39; Müzzemmil, 73:20.
[6] Âl-i İmrân, 3:18, 64; En’âm, 6:163; Enbiyâ, 21:25.
[7] Bakara, 2:196, 197; Hac, 22:26-37.
[8] Hacı Mehmet Günay, “Ramazan”, DİA, XXXIV, 433-434.
[9] Bakara, 2:185.
[10] Kadr, 97:1-5.
[11] Duhân, 44:3-5.
[12] Humeyra Mevdudi, Babam Mevdudi -Meyvesi Bol Gölgesi Geniş Ağaç-, (Çev. Hülya Afacan), Mana Yayınları, İstanbul: 2018, s. 34.
[13] Kadir Gecesi’nin tespiti meselesi hakkında ayrıntılı tartışma ve bilgi için bkz. Bayram Ayhan, “Kadir Gecesi’nin Tespiti Meselesi”, Dergiabant (AİBÜ İlahiyat Fakültesi Dergisi), Güz 2014, C. 2, Y. 2, S. 4.
[14] İbrahim Sarmış, Kur’ân’da Kader -Takdirin Anlamı ve Sünnetullah-, Düşün Yayıncılık, İstanbul: 2014, s. 43.
[15] Bakara, 2:183.
[16] Bakara, 2:187.
[17] Buhârî, Savm, 26.
[18] İbn Mâce, Sıyâm, 21.
[19] Müslim, İmâre, 155; Buhârî, Bedü’l-vahy, 1.
[20] Mehmet Şener, “El-İ’tikâf”, DİA, XXIII, 457.
İlgili Yazılar
Ahlaktan Arındırılmış Hukuk; Adaletten Arıtılmış Hüküm
Erdem ile bu adaletin arasında ne fark olduğu söylediklerimizden bellidir;
bu adalet erdemle aynı şeydir ama adaletin olduğu şey ile
erdemin olduğu şey aynı değildir:
Başkasıyla ilişkide söz konusu olduğunda adalettir;
kendi başına böyle bir huy söz konusu olduğunda erdemdir.
Küresel Panoptikon Egemen Güçlerin Yenidünya Düzenidir
İnsanların özgürlük beklentileri hiçbir dönemde bu kadar çok olmamıştır. Tarihe bakıldığında insanoğlunun kimi dönemlerde özgürce yaşadığı kimi dönemlerde özgürlüğünü bir güç sahibine devrettiği, görece daha sınırlandırılmış bir şekilde hayatına devam ettiği görülecektir. Tarih boyunca kitle yönetimi devletlerin önceliği olmuştur hep. Gerek hapishanelerin doğuşu ve gerekse akıl hastanelerinin kuruluşu hatta düzenli eğitim kurumlarının ortaya çıkışı bir yandan başıbozukluğu ve kaosu önlemişken diğer yandan da toplumu sınırlamış, bireylerin tek tipleşmesinin ve onları istenilen şekle dönüştürmenin yolunu açmıştır.
Hukuk: Devletin Manipülatif Bir Aracı mı Yoksa Toplumsal Düzenin Temeli mi?
Hukukun bulunduğu yeri, ne olduğunu ve neye hizmet ettiğini anlamak için cesur sorular sorulmalıdır. Verilecek cevaplar bizlere zarar verse dahi. Hukuk, adil bir düzen yaratmak için var ise, adalet acı da olsa talep edilebilmeli. Ancak geçen zamana bakıldığında; gücü elinde bulunduran erk, hukuku kontrol etmiş ve hukuk ile kendi menfaatleri çerçevesinde toplumu şekillendirmiştir.
Çocuk Edebiyatının Kuramsal Boyutu
Çocuk edebiyatında özerkleşmenin niteliksel karşılıklarını yadsımak yanlış sonuçlara vardırır. Fakat alanı, birincil derecede bağımlı olduğu edebiyat ve çocukluk kavramından ayırmak neredeyse imkânsızdır. Tacettin Şimşek’in dikkat çektiği üzere çocuk edebiyatı, her şeyden önce bir edebiyattır. Bu nedenle edebiyat için geçerli olan değerlendirmelerin ve kıstasların ancak çocuk ölçüsünde özel bağlamlarla anlaşılabileceği boyutlar söz konusudur. Bu durum, tam da çocuk olmaklığın barındırdığı özelliklerle bir denkleşmeye işaret eder.
Müzik ve Siyaset
İdeolojik yönelim müzik üzerinden kendini dışa vurur. Aslında ‘İstiklal Marşı’ üzerinden yürütülen tartışma da müzik alanında yaşanan tartışmanın içeriğine ilişkin bilgi vericidir. Özellikle 28 Şubat sürecinde ‘İstiklal Marşı’na karşı ‘Onuncu yıl Marşı’nın öne çıkarılması, kuşku yok ki İstiklal Marşı’nın içeriği ile ilgili bir konudur.