Kavramlar düşüncenin yapı taşlarıdır. İnsan kavramlarla düşünür, kavramlarla hayatına yön verir. Bir kavramın anlam sınırlarını belirleyebilmek için o kavramın üretildiği toplumu tanımak bir zorunluluktur. Çünkü kavramlar üretildiği toplumun rengini alır. İslam’a ait tevhid, ihlas ya da salât gibi kavramların anlam sınırlarını belirleyebilmek için öncelikle Kur’an’a, hadislere ve kelimenin kavram özelliği kazandığı Arap toplumuna bakmak bir zorunluluktur. Bu kavramlara dileyenin dilediği gibi bir anlam vermesi düşünülemez. Böyle bir durum kavramın asli anlamdan uzaklaşmasına sebep olduğu gibi kavramlarla inşa edilmek istenen toplumun uzağında bir toplumun oluşmasına da sebep olur. Aynı şekilde diğer inanç sistemlerini ya da ideolojileri de kendi kavramlarıyla tanırız. Dolayısıyla bir toplum ya da ideolojiye ait kavramlara kendimizce anlamlar yükleyemeyiz.
Bu sebeple bir kavramı alarak ona dilediğimiz gibi bir anlam yükleyip kullanmak çeşitli problemlere sebep olur. Siz kavramı kendi yüklediğiniz anlamla kullanırken, muhatabınız söylediklerinizden/yazdıklarınızdan başka bir şey anlayabilir. Kastetmediğiniz bir anlamı sizin sözlerinizden çıkarabilir. Bu sebeple özellikle de sosyal meselelerle ilgili kavramları kullanırken çok hassas olmak gerekir.
İnsanımızın kendi gerçekliğini yansıtan kavramları kullanmak, kendi gerçekliğimizi ortaya koyacak kavramlar üretmek, ithal kavramlarla kendimizi ifade etmekten daha kolaydır. İthal kavramlar bizi ve bizim gerçekliğimizi yansıtmaz. Bu sebeple de bir derde derman olmaktan ziyade yeni dertleri beraberinde getirir. Çünkü bambaşka bir gerçeklikte üretilmiş bir kavramın bizim gerçekliğimizi yansıtması mümkün olmadığı gibi ortaya koyacağı çözümün de bizim gerçekliğimize uygun olması mümkün değildir.
Özellikle iki asırdır Müslüman dünyanın yaşadığı durum budur. Bizler, sorunlarımızı çözmeye çalışırken bizim kavramlarımızdan hareket etmek yerine, ithal kavramlarda çözümü aradığımız için sürekli bir kargaşanın içine düşmekte ve derdimizin dermanını bir türlü bulamamaktayız.
Müslüman dünyanın kendini yeniden inşa edebilmesi, ancak kendini çepeçevre kuşatmış olan Batılı kavramları tanıyıp eleştirisini yapabilmesi ve kendi kavramlarını ihya ve inşa edebilmesiyle mümkündür. İthal edilen ya da masa başında üretilen kavramlarla, toplumun gerçeklerinden uzak ve kendi değerlerine yabancılaşmış bir hareketin yol alabilmesi ve sahici çözümler üretebilmesi mümkün değildir.
Örnek olması açısından “özgürlük” kavramını ele alabiliriz. Özgürlük kavramına kendimizce anlamlar yükleyerek bu kavramı kullanmaktayız. Ancak sözcüğün bir kavram özelliği kazanarak kullanılmaya başlandığı Batı dünyasında yaşananları bilmeden, kavramın soy kütüğünü tanımadan; kavramı, sözlük anlamı üzerinden kullanıyor olmak sıkıntılı bir durumdur. Sözcük, Avrupa’da aydınlanma düşüncesiyle birlikte kavram özelliği kazanmıştır. Aydınlanma düşüncesi Hıristiyanlığa karşı bir başkaldırıdır. Dolayısıyla Batı insanının bizatihi dine ve Tanrı’ya karşı başkaldırısı üzerine kurulmuştur. “Özgürlük” kavramı bireyin kendini sınırlayan din, Tanrı ve toplum gibi bağlardan kendisini kurtarmasını ifade etmek için kullanılmaya başlanmıştır. Birey; özgürlük ile kendine, hayata ve olaylara bir dinin ve dolayısıyla Tanrı’nın kendisi için belirlediği pencereden bakmayı bırakıp her şeyin merkezine kendisini koyarak yaşamaktadır. Bu sebeple de insan için hakikatin sınırlarını artık Hıristiyanlık ya da herhangi bir din değil; seküler ideolojiler belirlemekte, bu ideolojiler de bireyler tarafından üretilmektedir. Birey için kutsalın bir değeri de kalmamaktadır.
“Batı siyasal düşüncesinin en temel kavramlarından biri olan ‘özgürlük’, en genel ifadesiyle, “sınırlamaların ve engellerin olmaması” ya da “zorlamanın olmaması” olarak tanımlanabilir. Kavram üzerinde farklı yaklaşımlar olmakla birlikte, terimin asli anlamını oluşturan unsurların, yine liberalizmin ‘doğal hukuk’ ve ‘hümanizm’ kavramları olduğu söylenebilir. Buna göre, rasyonel ‘birey’in diğer bireyler ve devletle olan ilişkileri, doğuştan getirdiği ‘haklar’ temelinde tanımlanmalıdır. Bu durumda, ‘temel hak ve özgürlükler’e sahip olan birey, her türlü değerin de kaynağı olmaktadır. Tanrı dâhil, dışarıdan ona değer vazedecek başka bir güç/kaynak yoktur.”[1]
Özgürlük kavramının Hıristiyanlıktaki “asli günah” kavramıyla doğrudan bir bağlantısı vardır. Batı insanı için “özgürlük” önce Hıristiyanlık daha sonra da Tanrı ile bağlarını koparması ve kendi kendine yetmekte olduğu iddiasını içinde barındırmaktadır. Yani mesele biraz da teolojiktir. Aynı tecrübeyi yaşamamış Müslüman toplumlar için “özgürlük” kavramının teolojik bir karşılığı yoktur. Doğu toplumları için özgürlük, “rasyonel olarak, acilen ve kolay yollardan, daha fazla para, reklamı yapılan hazlara daha fazla erişim sağlayan bir yaşam ve bedelsiz pozitif itibara karşılık gelmektedir.”[2] Bu sebeple özgürlük kavramına yüklenen değer de bunun üzerinden yapılan eleştiri de kavramın ortaya çıktığı tarihsel arka plandan uzak olduğu için tatmin edici bir nitelikte değildir.
Sınırsız özgürlük çağrısı aydınlanma düşüncesinin önemli bir mitidir. Fakat insanın davranışlarına hiçbir sınır koymaması ve her şeye yeterli bir akla sahip olduğu düşüncesinin insanlığı ne hale getirdiği ortadır.
Çünkü sınırsız bir özgürlüğe sahip olduğu iddiasında olan insanlar bile bazen teknolojinin bazen moda tarzı akımların bazen de birtakım ideolojik oluşumların esiri olmuş durumdadırlar. Daha çok eşyaya sahip olmak, en ileri teknolojileri kullanıyor olmak özgür yapmaz insanı. Daha doğrusu sınırsız bir özgürlük mümkün değildir. Sınırları zorlayan bir özgürlük çağrısı en başta insan olmak üzere topluma, doğaya ve diğer canlılara zarar vermekle sonuçlanır. Aydınlanma düşüncesinin sınırsız özgürlük çağrısının neticesi ortadadır. İnsanı mutlu ederken doğayı ve toplumu koruyacak olan şey, insanın ilahi hitabın rehberliğinde hayatını idame ettirmesinden geçer. Hem kendi sınırlarını bilen hem de iradesiyle bu sınırlar içerisinde yaşayan insan hem bu dünyada hem de ahirette kazananlardan olacaktır.
Sınırsız özgürlüğün varacağı son nokta nitelikli köleliktir. “Bırakınız yapsınlar” düsturunun sonu kapitalist sömürgeye çıkar. Kendisine sunulan eşyalardan birini tercih eden insan, özgür değil köle insandır. Kendisine sunulmuş eşyalardan birini tercih etmek özgür kılmaz insanı. Olsa olsa tüketim toplumunun bir parçası haline getirir ve tüketimin kölesi yapar. Modern dünyanın “özgürlük” iddiası koca bir yalandan ibarettir. Oysaki modern dünyanın kölesi olmaktan kurtulmanın tek yolu vardır. O da kadir-i mutlak olan Allah’ın kulu olmak. Rabbine kul olan kişi özgürlük sloganlarının her türlü ayartmalarından korur kendini. “Sınırsız özgürlük, arzuları acil bir şekilde tatmin etmeye yöneltirken, bunun yeryüzündeki dengeyi bozarak zulme dönüşeceğini unutturur insana. Din ise ona kendine hâkim olmayı, böylece acil ve geçici olanı değil; sonradan gelecek fakat ebedi olacak olanı talep etmeyi öğretir.”[3]
Yaşanan iki dünya savaşı insanların sınırsız bir şekilde özgür olabilecekleri algısını yıktı. Modernleşmenin yerini alan post-modern dünya ise mutlaklık iddiasını bir kenara bırakarak insanları tercihlerinde özgür bırakma iddiasıyla ortaya çıktı. Fakat büyük resme baktığımızda durumun hiç de öyle olmadığını görmekteyiz. Çünkü farklı tercihleri de belirleyen bir üst akıl insana, önüne konulan tercihlerden birini seçme özgürlüğü vermekte, medya ile de bu durumun bir özgürlük olduğunun propagandasını yapmaktadır. Hâlbuki yaşanan durum insanlığın tüketim toplumunun bir metaı haline gelmekten başka bir şey değildir. Dolayısıyla ideolojilerin insanı çepeçevre kuşatan bir kurtuluş sunmaları mümkün değildir. Çünkü bütün ideolojiler dünyacıdır ve ölümden sonrasına yönelik bir şey söylemezler. İnsanı çepeçevre kuşatacak olan şey dindir. Özellikle de ed-din olan İslam, insanlığı çepeçevre kuşatarak onlara gerçek anlamda tercih yapabilmenin imkânını sunabilmektedir.
İslam, dilediği dini seçme konusunda insanı serbest bırakır. Bu serbest bırakma o insanlara tebliğ yapılmayacağı anlamına gelmez. Elbette İslamî davet insanların dini tercihlerini etkilemeye yönelik bir çabadır. İnsanların hayat tarzını değiştirmeye yönelik bir tebliğ çalışması bizzat özgürlük kavramının ruhuna aykırıdır. Tebliğ, bizatihi bir insanın tercihlerine müdahaledir. Ancak bu davet baskı ya da zorlamayı değil; gönüllülüğü esas alır. Zaten Müslümanların bu konuda sicili oldukça temizdir. Ancak iman ettikten sonra bireyin sorumlulukları devreye girer. Müslümanların hüküm sürdüğü devlette bir Müslümanın zekât vermek, zinadan ve içkiden uzak durmak ya da tesettüre riayet etmek gibi zorunlulukları vardır. Toplumu ilgilendiren benzeri meselelerde devlet, gerektiğinde yaptırım da uygular. Müslümanların yönetimde olduğu bir devlette, devletin bireylerin bu tip davranışlarına müdahale etmeme gibi bir durumu söz konusu değildir. Aynı şekilde Müslüman olmayanların da dilediği her şeyi alenen yapmasının mümkün olmadığı unutulmamalıdır. Dolayısıyla “herkese özgürlük” tarzı sloganların Müslümanlar açısından bir karşılığının olması mümkün değildir. Çünkü Müslümanın özgürlük sınırı “helal” dairesidir. Bu da “kulluk” kavramına karşılık gelir. “İnsanın Allah’a teslim olmakla dünyevi düzlemde özgürleştiği söylenebilir. Nitekim ‘gerçek özgürlük Allah’a kul olmaktır’ şeklindeki vecize de bu düşüncenin eseridir. Ayrıca Fatiha suresindeki “iyyâke na’budu ve iyyâke nesteʿîn ifadesinin bu anlamda bir özgürlüğe atıfta bulunduğu söylenebilir. Zira sırf Allah’a boyun eğip sırf ondan medet dilemek, ‘kula kulluk’ diye ifade edilen çarpık ilişki sorununu çözebilir.”[4] İran’ın fethi sırasında İran orduları başkomutanı Rüstem’e elçi olarak giden ordu komutanı Rebi b. Amir’in, Rüstem’e söylediği: “Biz, insanları kula kulluktan kurtarıp Allah’a kul olmaya davet etmek için buradayız.” sözü, anlatmaya çalıştığımız durumun veciz bir ifadesidir.
Dolayısıyla Kur’an’da ve Müslüman geleneğinde de kullanılan özgürlük kelimesinin Batılı bir kavram olan özgürlük (liberty) kelimesiyle hiçbir alakası yoktur. Kelimenin aynı olması aynı kavram alanına karşılık geldiğini göstermez. Bugün Müslümanların özgürlük kavramını kullanırken sınırlarını belirleyerek kullanması bir zorunluluktur. Seçme ve seçtiğini gerçekleştirebilme kabiliyeti insanı sorumlu kılar. Yoksa mutlak anlamda bir özgürlük mümkün olmadığı gibi, özgürlük kavramının sorumluluk kavramından ayrı düşünülmesi mümkün değildir. Sorumsuz bir özgürlük en başta uygulanabilir değildir. Çünkü sınırsız özgürlüğün olmasına rağmen sorumluluğun olmadığı bir toplum mümkün değildir. Böyle bir toplumun tarihte örneği yoktur. “Günümüzde Müslümanlar geleceğin dünyasında kendileri için ve kendileri dışındakilere de bir özgürlük vaadinde bulunmak istiyorlarsa, kanımca bu özgürlüğü ahlâki bir temele oturtmak zorundadırlar. O zaman özgürlüğün sınırlarını bireyle ya da bir başkası ile tanımlamayıp bizzat ahlâkın değerleri ve hükümleriyle tanımlayacaklardır. Böylece “benim özgürlüğüm başkalarının özgürlüğünün bittiği yerde biter” gibi tanımlardan da kurtulacağız.”[5]
Müslüman gelenekte özgürlük kelimesine yüklenen anlamların İslami bağlamdan bağımsız olmadığını görüyoruz. Kur’an’da, hürriyet kelimesi ile de karşılanan özgürlük kelimesine “köle” kelimesinin karşıtı bir anlam yüklenmiştir.
“Özgürlüğün, İslami bir kavram olmadığını, tarihsel tecrübeye bakarak da anlamak mümkündür. Nitekim Batı’nın kültürel açıdan Müslüman dünyasını etkilemeye başladığı döneme değin, Müslümanların dilinde ve literatüründe hürriyet (özgürlük) terimine rastlanmamaktadır.”[6] İslam geleneği “külli irade” ve “cüz-i irade” kavramlarına vurgu yapar. Bu kavramlar Allah-u Teâlâ’nın gücüne bir sınır konulmasının mümkün olmadığına, fakat bu güce rağmen bireyi tercihlerini yapmakta irade sahibi kıldığını ve bu irade sebebiyle de bireye sorumluluk yüklediğini vurgular. Ki birey, cüz-i irade sayesinde Allah-u Teâlâ’ya itaati tercih edebildiği gibi isyanı da tercih edebilir. Fakat iradesini isyandan yana kullanan birey ve dolayısıyla toplumlar tarih boyu itaate çağrılmıştır. Bu çağrı; peygamberler, uyarıcılar ve davetçiler yoluyla gerçekleştirilmiştir. İsyanı tercih eden birey ve toplumların başkalarına zarar vermesi de çeşitli yaptırımlarla engellenmeye çalışılmıştır.
Kısaca söylemek gerekirse, kavramlar ortaya çıktıkları toplumların rengiyle boyanmışlardır. Kur’an’da köleliğin karşıtı olarak kullanılan özgürlük kavramını Batı’da vücut bulmuş şekliyle bireyin Tanrı’dan, dinden ve toplumsal yaptırımlardan soyutlaması ve bir birey olarak kişinin kendisini hakikatin temeli ve var edicisi olarak görmeye başladığı özgürlük kavramıyla karıştırmamak gerekir. Özgürlük gibi sıkıntılı bir kavram yerine Müslüman bireyin sınırlarını belirleyen “kulluk” kavramını kullanmak daha sağlıklıdır. Bu hassasiyete ulaşmış bir Müslüman, peygamberimizi “özgürlük peygamberi”, İslam’ı “Özgürlük dini” şeklinde tanımlamaktan da kaçınacaktır. Bunların yerine peygamberimizi ya da İslam’ı, yine Kur’an’ın ve Müslüman geleneğin temel kavramlarıyla tanımlamanın en sağlıklı yol olduğunu da görecektir. Dipnotlar:
[1] Kürşat Atalar, ‘İnsan Hakları’ ve ‘Özgürlük’ Kavramları İslamileştirilemez! http://mobil.kuremedya.com/yazilar.php?YID=299
[2] Muhammet Özdemir, “Özgürlüğün Bugün İmkân(sızlık)ları”, Yetkin Düşünce dergisi, S.1, s.35
[3] Muhammet Çelik, “Kaçınılmaz Teslimiyet Türleri Arasında Aklın Özgürleşmesi”, Yetkin Düşünce dergisi, S.1 s.92
[4] Mustafa Öztürk, “Teslimiyet ve Hürriyet Sarkacında Din”, Yetkin Düşünce dergisi, S.1 s.145
Varlık düzeyini bitkiden hayvana yükselttiğimizde, devreye bilinç giriyor. Bilinç, ruha benzer şekilde varlığı somut olarak kanıtlanamasa da kesin bir şekilde gözlemlenebilir. Bir hayvan bir darbeyle veya çeşitli ilaçlarla şuursuzlaştırılabilir ancak şuursuz bitkiye şuur aşılamak insanı aşan bir durumdur. Tıpkı ruh gibi şuuru yok etmek elimizdeyken; onu var etmek insan gücünün çok üstündedir.
Gazzelilerin önünde iki seçenek vardı: ya yavaş yavaş ölecekler ya da bir huruç harekâtı yaparak İsrail’e hiç tatmadığı bir acıyı yaşatacaklardı. Onlar ikinci yolu seçtiler ve bunun bedelini de ödediler, ödemeye de devam ediyorlar. Bu bedel karşılığında Gazzelilerin satın aldıkları neydi? Kimilerine göre tahammülü zor bir acı, kimilerine göre ise onur ve izzet!
Bugün baba otoritesi, anne şefkati, aile, terbiye, ahlâk gibi tüm değer ve kurumları hedef alan topyekûn bir saldırı hatta bir toplum mühendisliği projesi ile karşı karşıyayız. Aile içinde baba otoritesinin sarsılması, anneliğin ve anne şefkatinin sanki bir yükmüş gibi algılanıyor olması, çocukların bencil ve narsist bir psikolojinin içerisine sürüklenmesi, aile ile birlikte toplumu ve insanlığı hedef alan topyekûn bir saldırıdır.
İddiasını kaybetmiş bir din söylemi ya tarih sahnesinden çekilecek ya da başka ideolojilerin boyunduruğuna girmekten başka bir yol bulamayacaktır. Biz İslam’ın tarih boyunca olduğu gibi bugün de insanlığın problemlerine çözüm bulma potansiyeline sahip olduğuna inanıyoruz. Bu anlamıyla İslam, misyonunu tamamlayarak tarih sahnesindeki yerini almış bir din değildir.
Adalet, hakk kavramından bağımsız ele alınabilir bir kavram değildir. Hakk; gerçek, sabit ve tutarlı, doğruluğu teyit edilmiş olandır. Zıddı olan bâtıl ise sahte, tutarsız, varlığı sabit olsa da hükümsüz olandır. Adl için dile getirilen tanımlarından en bilineni ve önemlisi: eşyayı yerli yerine koymak, hakkı sahibine vermek demektir. Adaleti talep etmek söz konusu olduğundaysa, hakkın olana razı olmak, münasip ve gerekli olanı, gerekli olduğu kadar almaktır diyebiliriz.
Batılı Bir Kavram: “Özgürlük”
Kavramlar düşüncenin yapı taşlarıdır. İnsan kavramlarla düşünür, kavramlarla hayatına yön verir. Bir kavramın anlam sınırlarını belirleyebilmek için o kavramın üretildiği toplumu tanımak bir zorunluluktur. Çünkü kavramlar üretildiği toplumun rengini alır. İslam’a ait tevhid, ihlas ya da salât gibi kavramların anlam sınırlarını belirleyebilmek için öncelikle Kur’an’a, hadislere ve kelimenin kavram özelliği kazandığı Arap toplumuna bakmak bir zorunluluktur. Bu kavramlara dileyenin dilediği gibi bir anlam vermesi düşünülemez. Böyle bir durum kavramın asli anlamdan uzaklaşmasına sebep olduğu gibi kavramlarla inşa edilmek istenen toplumun uzağında bir toplumun oluşmasına da sebep olur. Aynı şekilde diğer inanç sistemlerini ya da ideolojileri de kendi kavramlarıyla tanırız. Dolayısıyla bir toplum ya da ideolojiye ait kavramlara kendimizce anlamlar yükleyemeyiz.
Bu sebeple bir kavramı alarak ona dilediğimiz gibi bir anlam yükleyip kullanmak çeşitli problemlere sebep olur. Siz kavramı kendi yüklediğiniz anlamla kullanırken, muhatabınız söylediklerinizden/yazdıklarınızdan başka bir şey anlayabilir. Kastetmediğiniz bir anlamı sizin sözlerinizden çıkarabilir. Bu sebeple özellikle de sosyal meselelerle ilgili kavramları kullanırken çok hassas olmak gerekir.
İnsanımızın kendi gerçekliğini yansıtan kavramları kullanmak, kendi gerçekliğimizi ortaya koyacak kavramlar üretmek, ithal kavramlarla kendimizi ifade etmekten daha kolaydır. İthal kavramlar bizi ve bizim gerçekliğimizi yansıtmaz. Bu sebeple de bir derde derman olmaktan ziyade yeni dertleri beraberinde getirir. Çünkü bambaşka bir gerçeklikte üretilmiş bir kavramın bizim gerçekliğimizi yansıtması mümkün olmadığı gibi ortaya koyacağı çözümün de bizim gerçekliğimize uygun olması mümkün değildir.
Özellikle iki asırdır Müslüman dünyanın yaşadığı durum budur. Bizler, sorunlarımızı çözmeye çalışırken bizim kavramlarımızdan hareket etmek yerine, ithal kavramlarda çözümü aradığımız için sürekli bir kargaşanın içine düşmekte ve derdimizin dermanını bir türlü bulamamaktayız.
Müslüman dünyanın kendini yeniden inşa edebilmesi, ancak kendini çepeçevre kuşatmış olan Batılı kavramları tanıyıp eleştirisini yapabilmesi ve kendi kavramlarını ihya ve inşa edebilmesiyle mümkündür. İthal edilen ya da masa başında üretilen kavramlarla, toplumun gerçeklerinden uzak ve kendi değerlerine yabancılaşmış bir hareketin yol alabilmesi ve sahici çözümler üretebilmesi mümkün değildir.
Örnek olması açısından “özgürlük” kavramını ele alabiliriz. Özgürlük kavramına kendimizce anlamlar yükleyerek bu kavramı kullanmaktayız. Ancak sözcüğün bir kavram özelliği kazanarak kullanılmaya başlandığı Batı dünyasında yaşananları bilmeden, kavramın soy kütüğünü tanımadan; kavramı, sözlük anlamı üzerinden kullanıyor olmak sıkıntılı bir durumdur. Sözcük, Avrupa’da aydınlanma düşüncesiyle birlikte kavram özelliği kazanmıştır. Aydınlanma düşüncesi Hıristiyanlığa karşı bir başkaldırıdır. Dolayısıyla Batı insanının bizatihi dine ve Tanrı’ya karşı başkaldırısı üzerine kurulmuştur. “Özgürlük” kavramı bireyin kendini sınırlayan din, Tanrı ve toplum gibi bağlardan kendisini kurtarmasını ifade etmek için kullanılmaya başlanmıştır. Birey; özgürlük ile kendine, hayata ve olaylara bir dinin ve dolayısıyla Tanrı’nın kendisi için belirlediği pencereden bakmayı bırakıp her şeyin merkezine kendisini koyarak yaşamaktadır. Bu sebeple de insan için hakikatin sınırlarını artık Hıristiyanlık ya da herhangi bir din değil; seküler ideolojiler belirlemekte, bu ideolojiler de bireyler tarafından üretilmektedir. Birey için kutsalın bir değeri de kalmamaktadır.
“Batı siyasal düşüncesinin en temel kavramlarından biri olan ‘özgürlük’, en genel ifadesiyle, “sınırlamaların ve engellerin olmaması” ya da “zorlamanın olmaması” olarak tanımlanabilir. Kavram üzerinde farklı yaklaşımlar olmakla birlikte, terimin asli anlamını oluşturan unsurların, yine liberalizmin ‘doğal hukuk’ ve ‘hümanizm’ kavramları olduğu söylenebilir. Buna göre, rasyonel ‘birey’in diğer bireyler ve devletle olan ilişkileri, doğuştan getirdiği ‘haklar’ temelinde tanımlanmalıdır. Bu durumda, ‘temel hak ve özgürlükler’e sahip olan birey, her türlü değerin de kaynağı olmaktadır. Tanrı dâhil, dışarıdan ona değer vazedecek başka bir güç/kaynak yoktur.”[1]
Özgürlük kavramının Hıristiyanlıktaki “asli günah” kavramıyla doğrudan bir bağlantısı vardır. Batı insanı için “özgürlük” önce Hıristiyanlık daha sonra da Tanrı ile bağlarını koparması ve kendi kendine yetmekte olduğu iddiasını içinde barındırmaktadır. Yani mesele biraz da teolojiktir. Aynı tecrübeyi yaşamamış Müslüman toplumlar için “özgürlük” kavramının teolojik bir karşılığı yoktur. Doğu toplumları için özgürlük, “rasyonel olarak, acilen ve kolay yollardan, daha fazla para, reklamı yapılan hazlara daha fazla erişim sağlayan bir yaşam ve bedelsiz pozitif itibara karşılık gelmektedir.”[2] Bu sebeple özgürlük kavramına yüklenen değer de bunun üzerinden yapılan eleştiri de kavramın ortaya çıktığı tarihsel arka plandan uzak olduğu için tatmin edici bir nitelikte değildir.
Çünkü sınırsız bir özgürlüğe sahip olduğu iddiasında olan insanlar bile bazen teknolojinin bazen moda tarzı akımların bazen de birtakım ideolojik oluşumların esiri olmuş durumdadırlar. Daha çok eşyaya sahip olmak, en ileri teknolojileri kullanıyor olmak özgür yapmaz insanı. Daha doğrusu sınırsız bir özgürlük mümkün değildir. Sınırları zorlayan bir özgürlük çağrısı en başta insan olmak üzere topluma, doğaya ve diğer canlılara zarar vermekle sonuçlanır. Aydınlanma düşüncesinin sınırsız özgürlük çağrısının neticesi ortadadır. İnsanı mutlu ederken doğayı ve toplumu koruyacak olan şey, insanın ilahi hitabın rehberliğinde hayatını idame ettirmesinden geçer. Hem kendi sınırlarını bilen hem de iradesiyle bu sınırlar içerisinde yaşayan insan hem bu dünyada hem de ahirette kazananlardan olacaktır.
Sınırsız özgürlüğün varacağı son nokta nitelikli köleliktir. “Bırakınız yapsınlar” düsturunun sonu kapitalist sömürgeye çıkar. Kendisine sunulan eşyalardan birini tercih eden insan, özgür değil köle insandır. Kendisine sunulmuş eşyalardan birini tercih etmek özgür kılmaz insanı. Olsa olsa tüketim toplumunun bir parçası haline getirir ve tüketimin kölesi yapar. Modern dünyanın “özgürlük” iddiası koca bir yalandan ibarettir. Oysaki modern dünyanın kölesi olmaktan kurtulmanın tek yolu vardır. O da kadir-i mutlak olan Allah’ın kulu olmak. Rabbine kul olan kişi özgürlük sloganlarının her türlü ayartmalarından korur kendini. “Sınırsız özgürlük, arzuları acil bir şekilde tatmin etmeye yöneltirken, bunun yeryüzündeki dengeyi bozarak zulme dönüşeceğini unutturur insana. Din ise ona kendine hâkim olmayı, böylece acil ve geçici olanı değil; sonradan gelecek fakat ebedi olacak olanı talep etmeyi öğretir.”[3]
Yaşanan iki dünya savaşı insanların sınırsız bir şekilde özgür olabilecekleri algısını yıktı. Modernleşmenin yerini alan post-modern dünya ise mutlaklık iddiasını bir kenara bırakarak insanları tercihlerinde özgür bırakma iddiasıyla ortaya çıktı. Fakat büyük resme baktığımızda durumun hiç de öyle olmadığını görmekteyiz. Çünkü farklı tercihleri de belirleyen bir üst akıl insana, önüne konulan tercihlerden birini seçme özgürlüğü vermekte, medya ile de bu durumun bir özgürlük olduğunun propagandasını yapmaktadır. Hâlbuki yaşanan durum insanlığın tüketim toplumunun bir metaı haline gelmekten başka bir şey değildir. Dolayısıyla ideolojilerin insanı çepeçevre kuşatan bir kurtuluş sunmaları mümkün değildir. Çünkü bütün ideolojiler dünyacıdır ve ölümden sonrasına yönelik bir şey söylemezler. İnsanı çepeçevre kuşatacak olan şey dindir. Özellikle de ed-din olan İslam, insanlığı çepeçevre kuşatarak onlara gerçek anlamda tercih yapabilmenin imkânını sunabilmektedir.
İslam, dilediği dini seçme konusunda insanı serbest bırakır. Bu serbest bırakma o insanlara tebliğ yapılmayacağı anlamına gelmez. Elbette İslamî davet insanların dini tercihlerini etkilemeye yönelik bir çabadır. İnsanların hayat tarzını değiştirmeye yönelik bir tebliğ çalışması bizzat özgürlük kavramının ruhuna aykırıdır. Tebliğ, bizatihi bir insanın tercihlerine müdahaledir. Ancak bu davet baskı ya da zorlamayı değil; gönüllülüğü esas alır. Zaten Müslümanların bu konuda sicili oldukça temizdir. Ancak iman ettikten sonra bireyin sorumlulukları devreye girer. Müslümanların hüküm sürdüğü devlette bir Müslümanın zekât vermek, zinadan ve içkiden uzak durmak ya da tesettüre riayet etmek gibi zorunlulukları vardır. Toplumu ilgilendiren benzeri meselelerde devlet, gerektiğinde yaptırım da uygular. Müslümanların yönetimde olduğu bir devlette, devletin bireylerin bu tip davranışlarına müdahale etmeme gibi bir durumu söz konusu değildir. Aynı şekilde Müslüman olmayanların da dilediği her şeyi alenen yapmasının mümkün olmadığı unutulmamalıdır. Dolayısıyla “herkese özgürlük” tarzı sloganların Müslümanlar açısından bir karşılığının olması mümkün değildir. Çünkü Müslümanın özgürlük sınırı “helal” dairesidir. Bu da “kulluk” kavramına karşılık gelir. “İnsanın Allah’a teslim olmakla dünyevi düzlemde özgürleştiği söylenebilir. Nitekim ‘gerçek özgürlük Allah’a kul olmaktır’ şeklindeki vecize de bu düşüncenin eseridir. Ayrıca Fatiha suresindeki “iyyâke na’budu ve iyyâke nesteʿîn ifadesinin bu anlamda bir özgürlüğe atıfta bulunduğu söylenebilir. Zira sırf Allah’a boyun eğip sırf ondan medet dilemek, ‘kula kulluk’ diye ifade edilen çarpık ilişki sorununu çözebilir.”[4] İran’ın fethi sırasında İran orduları başkomutanı Rüstem’e elçi olarak giden ordu komutanı Rebi b. Amir’in, Rüstem’e söylediği: “Biz, insanları kula kulluktan kurtarıp Allah’a kul olmaya davet etmek için buradayız.” sözü, anlatmaya çalıştığımız durumun veciz bir ifadesidir.
Dolayısıyla Kur’an’da ve Müslüman geleneğinde de kullanılan özgürlük kelimesinin Batılı bir kavram olan özgürlük (liberty) kelimesiyle hiçbir alakası yoktur. Kelimenin aynı olması aynı kavram alanına karşılık geldiğini göstermez. Bugün Müslümanların özgürlük kavramını kullanırken sınırlarını belirleyerek kullanması bir zorunluluktur. Seçme ve seçtiğini gerçekleştirebilme kabiliyeti insanı sorumlu kılar. Yoksa mutlak anlamda bir özgürlük mümkün olmadığı gibi, özgürlük kavramının sorumluluk kavramından ayrı düşünülmesi mümkün değildir. Sorumsuz bir özgürlük en başta uygulanabilir değildir. Çünkü sınırsız özgürlüğün olmasına rağmen sorumluluğun olmadığı bir toplum mümkün değildir. Böyle bir toplumun tarihte örneği yoktur. “Günümüzde Müslümanlar geleceğin dünyasında kendileri için ve kendileri dışındakilere de bir özgürlük vaadinde bulunmak istiyorlarsa, kanımca bu özgürlüğü ahlâki bir temele oturtmak zorundadırlar. O zaman özgürlüğün sınırlarını bireyle ya da bir başkası ile tanımlamayıp bizzat ahlâkın değerleri ve hükümleriyle tanımlayacaklardır. Böylece “benim özgürlüğüm başkalarının özgürlüğünün bittiği yerde biter” gibi tanımlardan da kurtulacağız.”[5]
“Özgürlüğün, İslami bir kavram olmadığını, tarihsel tecrübeye bakarak da anlamak mümkündür. Nitekim Batı’nın kültürel açıdan Müslüman dünyasını etkilemeye başladığı döneme değin, Müslümanların dilinde ve literatüründe hürriyet (özgürlük) terimine rastlanmamaktadır.”[6] İslam geleneği “külli irade” ve “cüz-i irade” kavramlarına vurgu yapar. Bu kavramlar Allah-u Teâlâ’nın gücüne bir sınır konulmasının mümkün olmadığına, fakat bu güce rağmen bireyi tercihlerini yapmakta irade sahibi kıldığını ve bu irade sebebiyle de bireye sorumluluk yüklediğini vurgular. Ki birey, cüz-i irade sayesinde Allah-u Teâlâ’ya itaati tercih edebildiği gibi isyanı da tercih edebilir. Fakat iradesini isyandan yana kullanan birey ve dolayısıyla toplumlar tarih boyu itaate çağrılmıştır. Bu çağrı; peygamberler, uyarıcılar ve davetçiler yoluyla gerçekleştirilmiştir. İsyanı tercih eden birey ve toplumların başkalarına zarar vermesi de çeşitli yaptırımlarla engellenmeye çalışılmıştır.
Kısaca söylemek gerekirse, kavramlar ortaya çıktıkları toplumların rengiyle boyanmışlardır. Kur’an’da köleliğin karşıtı olarak kullanılan özgürlük kavramını Batı’da vücut bulmuş şekliyle bireyin Tanrı’dan, dinden ve toplumsal yaptırımlardan soyutlaması ve bir birey olarak kişinin kendisini hakikatin temeli ve var edicisi olarak görmeye başladığı özgürlük kavramıyla karıştırmamak gerekir. Özgürlük gibi sıkıntılı bir kavram yerine Müslüman bireyin sınırlarını belirleyen “kulluk” kavramını kullanmak daha sağlıklıdır. Bu hassasiyete ulaşmış bir Müslüman, peygamberimizi “özgürlük peygamberi”, İslam’ı “Özgürlük dini” şeklinde tanımlamaktan da kaçınacaktır. Bunların yerine peygamberimizi ya da İslam’ı, yine Kur’an’ın ve Müslüman geleneğin temel kavramlarıyla tanımlamanın en sağlıklı yol olduğunu da görecektir. Dipnotlar:
[1] Kürşat Atalar, ‘İnsan Hakları’ ve ‘Özgürlük’ Kavramları İslamileştirilemez! http://mobil.kuremedya.com/yazilar.php?YID=299
[2] Muhammet Özdemir, “Özgürlüğün Bugün İmkân(sızlık)ları”, Yetkin Düşünce dergisi, S.1, s.35
[3] Muhammet Çelik, “Kaçınılmaz Teslimiyet Türleri Arasında Aklın Özgürleşmesi”, Yetkin Düşünce dergisi, S.1 s.92
[4] Mustafa Öztürk, “Teslimiyet ve Hürriyet Sarkacında Din”, Yetkin Düşünce dergisi, S.1 s.145
[5] Abdurrahman Arslan, “Yeni Bir Anlam Arayışı”, Bilge Adamlar, 2013, s.177
[6] Atalar, A.g.m.
İlgili Yazılar
Garibal Enfeksiyonlar (I)
Varlık düzeyini bitkiden hayvana yükselttiğimizde, devreye bilinç giriyor. Bilinç, ruha benzer şekilde varlığı somut olarak kanıtlanamasa da kesin bir şekilde gözlemlenebilir. Bir hayvan bir darbeyle veya çeşitli ilaçlarla şuursuzlaştırılabilir ancak şuursuz bitkiye şuur aşılamak insanı aşan bir durumdur. Tıpkı ruh gibi şuuru yok etmek elimizdeyken; onu var etmek insan gücünün çok üstündedir.
Acı ve Onur
Gazzelilerin önünde iki seçenek vardı: ya yavaş yavaş ölecekler ya da bir huruç harekâtı yaparak İsrail’e hiç tatmadığı bir acıyı yaşatacaklardı. Onlar ikinci yolu seçtiler ve bunun bedelini de ödediler, ödemeye de devam ediyorlar. Bu bedel karşılığında Gazzelilerin satın aldıkları neydi? Kimilerine göre tahammülü zor bir acı, kimilerine göre ise onur ve izzet!
Meskulen Erkek, Feminen Kadın Bağlamında İnsan ve Aile
Bugün baba otoritesi, anne şefkati, aile, terbiye, ahlâk gibi tüm değer ve kurumları hedef alan topyekûn bir saldırı hatta bir toplum mühendisliği projesi ile karşı karşıyayız. Aile içinde baba otoritesinin sarsılması, anneliğin ve anne şefkatinin sanki bir yükmüş gibi algılanıyor olması, çocukların bencil ve narsist bir psikolojinin içerisine sürüklenmesi, aile ile birlikte toplumu ve insanlığı hedef alan topyekûn bir saldırıdır.
İddiasını Kaybetmiş Bir Din Söylemi ya da İçtihadı Yeniden Düşünmek
İddiasını kaybetmiş bir din söylemi ya tarih sahnesinden çekilecek ya da başka ideolojilerin boyunduruğuna girmekten başka bir yol bulamayacaktır. Biz İslam’ın tarih boyunca olduğu gibi bugün de insanlığın problemlerine çözüm bulma potansiyeline sahip olduğuna inanıyoruz. Bu anlamıyla İslam, misyonunu tamamlayarak tarih sahnesindeki yerini almış bir din değildir.
Adl’e Boyun Eğmek
Adalet, hakk kavramından bağımsız ele alınabilir bir kavram değildir. Hakk; gerçek, sabit ve tutarlı, doğruluğu teyit edilmiş olandır. Zıddı olan bâtıl ise sahte, tutarsız, varlığı sabit olsa da hükümsüz olandır. Adl için dile getirilen tanımlarından en bilineni ve önemlisi: eşyayı yerli yerine koymak, hakkı sahibine vermek demektir. Adaleti talep etmek söz konusu olduğundaysa, hakkın olana razı olmak, münasip ve gerekli olanı, gerekli olduğu kadar almaktır diyebiliriz.