İlk yazımızı Nida Dergisi’nde kaleme alalı beş yılı aşkın bir süre geçti. Bu süre zarfında birkaç yazı haricinde “11 Eylül sonrası dünya sinemalarından örnek filmlerde İslam, Müslüman ve öteki kurgusunu” ele alan değerlendirmeler yaptık. Kısmet olursa ileride bu yazılarla ilgili Nida okuyucularına bir müjdemiz olacak.
İkinci yazı dizimizin teması Sinema ve Eğitim üzerine… 2009’dan bugüne akademide hep şunun eksikliğini hissettik dostlarımızla. Sinemada ve kısa filmlerde eğitimi, eğitimcileri, değerler eğitimini konu edinen filmler var mı sorusu, on bir yıldır cevabını aradığımız bir konuya dönüştü. Sadece düşünülmesi değil, kaleme alınması mühim olan bu konunun kendini eğitimci olan gören her fert için bir başlangıç olması ümidiyle yeni tematik yazılara 2021’de bismillah diyerek başlıyoruz. Yakın zamanda bununla ilgili yaptığımız bir çalışmada, kenarından kıyısından eğitimi ve eğitimcileri konu edinen 180 filmin olduğu bir liste oluşturduk. Bu listedeki filmlerden önemli bir kısmını izlemiş, bir kısmını bitirememiş ve izlememiştik. İşte yeni yazı dizisinde bu filmler içinde öne çıkanları sizlerle paylaşacak ve önceki yazılarımızda olduğu gibi bir filmi ele alsak da konuyla ilgili referans yapımları da satır aralarına yerleştireceğiz nasipse.
Başlıktan da anlaşılacağı üzere kendisini eğitimci olarak gören herkesi ilgilendirdiğini düşündüğümüz yazı dizisini, değerli okuyucular için bir rehber, el kitabı olarak da anlayabiliriz. Sinemanın birçok alanla bağı gibi eğitimle de kopmaz bir bağı vardır. Bu sanat formunda eğitimin ve eğitimcilerin anlatıldığı, değerlerin hatırlatıldığı, hakikate ve anlam arayışına çıkan, insanı düşündüren, kendini ve mektebin içindeki/dışındaki öğrencilerle iletişimini yeniden düzenlemesi yönünde öne çıkan 180 film, konunun mahiyetini göz önüne sermektedir. Ele alacağımız filmlerden birçoğu doğrudan eğitimcilere, öğrencilere seslenen filmler olabilmekte ya da dolaylı olarak onlara mesajlar aktaran yapımlardan oluşmaktadır. Özellikle pek bilinmeyen ya da üzerinde pek konuşulmayan filmleri sizlerle buluşturarak popüler sinemadan uzaklaşıp değeri pek bilinmeyen yönetmenlerin çalışmalarını kaleme almaya gayret göstereceğiz. Söze ilkin Gökyüzü Kadar Kırmızı (2006) adlı filmle başlayalım.
İtalyan yönetmen Cristiano Bortone imzasını taşıyan Gökyüzü Kadar Kırmızı, 10 yaşında gözleri görmeyen İtalyan ses tasarımcısı, editörü Mirco Mencacci’nin çocukluk deneyimlerine dayanır. Mirco (Luca Capriotti) babası gibi sinemaya âşık olan bir çocuktur ve onun bu tutkusu bir süre sonra tehlikeye dönüşür. Günün birinde gözlerine tehlikeli bir sıvı dökülür ve görme engelli çocukların olduğu bir okulda eğitimine devam etmek zorunda kalır. Mencacci ya da filmdeki adıyla Mirco, gözlerini kaybeder kaybetmesine ancak sinemaya olan tutkusunu devam ettirmenin ve yaşama yeniden tutunmanın yeni bir yolunu keşfetmeye başlar. Gözlerinde kusur bulunan çocuklar gibi Mirco’nun da devlet okuluna gitmesine izin verilmez, ailesi onu Cenova’daki bir enstitüye gönderir. Kendisi ve enstitüdeki arkadaşlarıyla sesleri kullanarak çeşitli deneyler yapmaya başlar. Çevresindekileri kavramak için duyduğu ve çaldığı her şey ses parçasını kasetçalara kaydeder ve sesleri yeniden düzenler. Bundan sonra enstitü ya da okul, Mirco’nun dünyayı yeniden keşfetmek için elinden gelen her şeyi yapacağı, arzulayarak öğrenme sürecini pekiştireceği ve ileride İtalya’nın önde gelen ses yönetmenlerinden biri olacağı bir mekâna dönüşür.
Toskanalı bir sinefil Mirco’nun çocukluk yılları 1970’lerin İtalya’sında geçer ve bu yıllarda yasalar ve toplumsal hayat, ülkemizde de uzun bir süre anlaşıldığı üzere, “kör insanları özürlü olarak gören” bir anlayışa dayalıdır. “Gözlerin görememe” durumu, çocukların yeteneklerinin de tümüyle yok olduğu bir idrak ile zihinlere kazınır. Filmin ilk sekansında çocuklarla “körebe” oynayan Mirco, Katolik Hristiyan bir öğretinin hâkim olduğu ve her şeyin kurallara uymakla örüldüğü bir dünyada kendini bulur. Yaprakların sesi, çevresindeki nesnelerin boyutu, biçimi ile dış dünyayı daha fazla tanıyan Mirco, aynı zamanda cesur bir çocuktur. Sessizliği değil sesi, boyun eğmeyi değil hakkı savunmak gerektiğini bilir, çevresel sesleri daha yakından tanımak için çabalar. Onun bu arayışı bir kasetçalar bulana değin sürer ve her şey bu aygıtla tanışmaya başladıktan sonra değişmeye başlar. Mirco’nun öğretmeni, onun sınıftaki diğer çocuklardan daha farklı bir yerde olduğunu hisseder, öğretmen ile talebe arasındaki yakınlaşma “mevsimlerin nasıl değişim gösterdiği” sorusuna cevaplarla başlamış olur. Gözlerin, kapatıldığında birçok şeyin daha iyi kavranabileceği, hayal edilebileceği mesajını alan Mirco, sese ve müziğe daha fazla yoğunlaşır. İşte bu sahnede eğitimcinin rolü, sınıfı gözlemlemesi, bir ışık göstermesi ya da zihinlerde ufuklar açması dediğimiz durum hâsıl olur. Eğitimci için sinema, buna benzer sahnelerle bir rehbere, yol haritasına dönüştürülebilir. Fark edilmeyeni fark etmeye başlama, hissedilmeyeni hissettirmeye çalışma ve unutulanları yeniden hatırlama noktasında sinema filmlerinin olumlu işlevleri olduğunu bilmelidir eğitmen.
Filmde ana karakter Mirco’nun isyankâr, otoriteyi tanımayan, Hıristiyan öğretiye yer yer karşı çıktığı ve okuldaki kuralları çoğu kez yok saydığı düşünüldüğünde, yönetmenin bilinçli bir tercihinin, dünya görüşünün yansıtıldığı tahmin edilebilir.
Böylece yönetmenlerin bir filmi yaparken geri planda bazı noktalara vurgu yaparak kendi düşüncelerini, bakış açılarını da ortaya koyduğu savını hatırlamak gerekir. Mirco’nun attığı yumruklar, okulda bisiklet sürmesi gibi birçok olay, asi oyuncunun arkasındaki asi yönetmeni görmeyi de gerektirir ki eylemci bir grubun protesto sahnesi de bu savı destekler.
Mirco bu okulda yalnız değildir, Felice de onun en büyük destekçisi, deneyimlerini paylaştığı sınıf arkadaşıdır. Çocuklar için her yer bir laboratuvara dönüşür çünkü sesin kaynağının olduğu yerde bir kayıtçı gereklidir. Onlar sesleri kaydettikçe keşfetme, bilme ve öğrenme süreci de pekişir. Bunun bir sonraki adımı manyetik bantların kasetten çıkarılması ve doğrusal olarak duyulan sesin yerinin değiştirilmesidir. Mirco’nun yaptığı deney örnekle şudur: A, B, C, D, E diye manyetik bantta dizili sesler yeniden kurgulanır ve ortaya C, A, E, B, D gibi doğrusal olmayan ve öncekinden çok farklı bir dizilim ortaya çıkar. İşte bu işlem, dizilim sesin yeniden kurgulanması olayıdır. Filmin sonraki bölümlerinde Mirco’nun deneyimlediği sesler varoluşçu, felsefî bir açıdan yorumlanmaya başlanır. Mesela çok yakın planda bir damlanın çiçeğe dökülmesi, yağmur damlacıklarının cama çarpması ve kuşların cıvıldaması gibi pek çok örnekle çocuğun dış dünyayı nasıl alımladığına dikkat çekilir.
Mirco sesleri tanıyarak müziği de kurgu sürecine dâhil eder. Foley sesleri[1] kullanarak fantastik dünyanın sınırlarını daha da genişleten çocuk, kendi sınıf arkadaşlarını da sürece dâhil ederek ekip ruhunun önemine vurgu yapar. Mirco’nun hayal dünyasının ne denli geniş olduğunu kavrayan öğretmen, müziğin ve sesin bir ritim halinde etkileyici şekilde nasıl oluşturulabileceğine dair görüşlerini aktarır. Ancak bir eğitimci olarak duracağı yeri hesaba iyi katar ve çocukların kendi fikirlerini kullanarak özgün içerikler üretebileceklerinin cesaretini aşılar. Mirco’nun kaydettiği sesler sıradan sesler değildir. Gözleri görenleri hayrete düşüren ve kulaklarını sese, müziğe verenleri duygulandıran ve kurgu aracılığıyla yeni hikâyelere olanak sağlayan Mirco ve arkadaşlarının çalışmaları, çocuklara, kendi yeteneklerini kullanmalarına imkânlar sağlandığında ne denli özgün işler üretebileceklerinin de mesajını içtenlikle iletir.
Bu filmin zihinlerde belki de en çok çağrıştırdığı benzer bir film Mecid Mecidi’nin Cennetin Rengi çalışmasıdır. Her iki filmde de gözlerini kaybeden çocuklar; bir arayışa çıkan, bir şeyleri keşfetmek isteyen insanoğlunun ruh halini yansıtırlar.
Bu keşif; bilinmeyenleri tefekkür etmeye başlama, görünmeyenin ardındakileri idrak etme, dokunarak ve yürekten hissederek insanın, yitik hazinelerini bulabilme imkânı olduğunu bizlere aktarır.
Eğitimci İçin Küçük Bir Uygulama
Film izlendikten bir süre sonra sınıf, ev ya da dış mekânda öğrenciler sırasıyla seçilir, seçilen bir öğrencinin gözleri bağlanır, arkadaşları da etrafında daire oluşturabilir. Gözü kapalı durumda olan öğrenci, etrafındaki seslerin kaynağını tahmin eder. “Bu ses nereden geliyor” tarzında sorularla eğitimci, çocuklara görmenin ne denli bir nimet olduğunu hatırlatmaya çalışır. Eğitimci, bu etkinliği, daireyi oluşturan bütün çocuklara uygulayabilir. Dairenin ortasına geçen her çocuğun gözleri bağlı olmalı, etrafındaki seslerin türünü ve yönünü tahmin etmelidir. El çırpmak, ağzıyla çevresindeki bir sesin taklit edilmesi birer örnektir. Eğitimci, çocukların gözleri tamamen kapalı iken, sesleri kullanarak onların hayal dünyalarına inebilir, oyun sonunda “her yer karanlık iken ne hissettiklerini” sorabilir. Yaşça büyük öğrencilere ise Mirco’nun filmde deneyimlediği sahneler (ses kaydı, ses kurgusu gibi) izletilebilir, öğrencilerin ses kayıtları alınabilir ve basit ses düzenleyici programlar[2] yoluyla farklı seslerin (kaydedilen ses ile müziğin) bir arada nasıl kullanılabileceği gösterilebilir. Zihnimizdekilerin açığa vurulmasıyla nasıl bir durumun ortaya çıktığı öğrencilerle mütalaa edilir.
Önerilen Filmler
Cennetin Çocukları (1997)
Cennetin Rengi (1999)
İbrahim Bey ve Kur’an’ın Çiçekleri (2003)
Koro (Les Choristes, 2004)
Her Çocuk Özeldir (2007)
Dipnotlar:
[1] Herhangi bir videoya, filme, daha sonradan profesyonel stüdyolarda eklenen sesler olarak adlandırılır.
Bilirsiniz; insana en kolay ve en bol verebildiğimiz şeydir nasihat. “Biz eskiden..” der başlarız anlatmaya ama artık “o dediğin eskide kaldı” deyip Batı’dan ithal tecrübeleriyle bilgiçlik taslarlar. Tabiî ki gençler ve çocuklar.. Haklılık payları var elbet, dünden bugüne dediğin 20 yılda, eskiye oranla ‘haddini aşmış bilgi’ye ulaştık ve devam ediyor bu hazır bilgiye direncimizin yetersizliği. Çocuklarda kalıcı hasara sebep olmakta. Toplumun her an gelen bilgi yığını karşısında ‘ayırt etme bilinci’ne sahip olmaması bugünkü sıkıntılarımızın temelidir.
İlk seansta çocuklara “akıllı olmak” ne demek şeklinde bir soru yöneltilebilir.
Muhtemel cevaplar: “Akıllı, uslu olmak”, “yaramazlık yapmamak”, “annemin babamın sözünü dinlemek” gibi cevaplar gelecektir.
“Akıllı olmanın karşıtı, zıttı nedir?” Bu şekilde bir soru sorulabilir.
Muhtemel cevaplar: “Deli olmak”, “söz dinlememek”.
“Deli olmak ne demek?”
Muhtemel cevaplar: “Topluma ayak uyduramayan kişilere deli denir. Bu kişiler kurallara uymazlar.”
“Topluma ayak uydurmak kurallara uymak mı demek? Bir de hangi kurallara uymak? Ailenin kuralları, kabilenin kuralları, kendi kuralların?” Bir hikâye etrafında bu tür sorgulamalar daha iyi yapılabilir.
Eğitime ve eğitimciye kendi sinemamızdan bakmamız için münasip bir misal olan Öğretmen filmi, Anadolu’nun bir köşesinde öğretmenlik yapan ancak daha sonra İstanbul’a tayini çıkan Hüsnü karakterinden (Kemal Sunal), onun ailesinden ve yaşadıklarından bahseder.
Şimdi tekrar ne yapsam dedirtme bana ya Rabbi
Taşınacak suyu göster, kırılacak odunu
kaldı bu yaşamak suçu üzerimde
bileyim hangi suyun sakasıyım ya Rabbel alemin
tütmesi gereken ocak nerde?
Bu noktadan hareketle de salt mekân seçimi bağlamında bile olsa, bazen bir roman, bir mekânı öylesine sahiplenir ki, o yer artık yalnızca coğrafi bir nokta olmaktan çıkar, edebiyatın bir parçasına dönüşür ve biz o romanı okurken işlenen tema bir yana, öte yandan da bu temanın ve konunun geçmiş olduğu seçilen mekânı da okumuş ve bu okuma süreci içerisinde de o mekânda olmanın gerçekliğini hissederiz ki, salt mekân seçimi bağlamında da olsa işte orada olma başarısını sağlamış oluşu ile de okuduğumuz romanın içinde buluruz kendimizi.
Gökyüzü Kadar Kırmızı ile Eğitimcinin Sinema Rehberine Giriş
İlk yazımızı Nida Dergisi’nde kaleme alalı beş yılı aşkın bir süre geçti. Bu süre zarfında birkaç yazı haricinde “11 Eylül sonrası dünya sinemalarından örnek filmlerde İslam, Müslüman ve öteki kurgusunu” ele alan değerlendirmeler yaptık. Kısmet olursa ileride bu yazılarla ilgili Nida okuyucularına bir müjdemiz olacak.
İkinci yazı dizimizin teması Sinema ve Eğitim üzerine… 2009’dan bugüne akademide hep şunun eksikliğini hissettik dostlarımızla. Sinemada ve kısa filmlerde eğitimi, eğitimcileri, değerler eğitimini konu edinen filmler var mı sorusu, on bir yıldır cevabını aradığımız bir konuya dönüştü. Sadece düşünülmesi değil, kaleme alınması mühim olan bu konunun kendini eğitimci olan gören her fert için bir başlangıç olması ümidiyle yeni tematik yazılara 2021’de bismillah diyerek başlıyoruz. Yakın zamanda bununla ilgili yaptığımız bir çalışmada, kenarından kıyısından eğitimi ve eğitimcileri konu edinen 180 filmin olduğu bir liste oluşturduk. Bu listedeki filmlerden önemli bir kısmını izlemiş, bir kısmını bitirememiş ve izlememiştik. İşte yeni yazı dizisinde bu filmler içinde öne çıkanları sizlerle paylaşacak ve önceki yazılarımızda olduğu gibi bir filmi ele alsak da konuyla ilgili referans yapımları da satır aralarına yerleştireceğiz nasipse.
Başlıktan da anlaşılacağı üzere kendisini eğitimci olarak gören herkesi ilgilendirdiğini düşündüğümüz yazı dizisini, değerli okuyucular için bir rehber, el kitabı olarak da anlayabiliriz. Sinemanın birçok alanla bağı gibi eğitimle de kopmaz bir bağı vardır. Bu sanat formunda eğitimin ve eğitimcilerin anlatıldığı, değerlerin hatırlatıldığı, hakikate ve anlam arayışına çıkan, insanı düşündüren, kendini ve mektebin içindeki/dışındaki öğrencilerle iletişimini yeniden düzenlemesi yönünde öne çıkan 180 film, konunun mahiyetini göz önüne sermektedir. Ele alacağımız filmlerden birçoğu doğrudan eğitimcilere, öğrencilere seslenen filmler olabilmekte ya da dolaylı olarak onlara mesajlar aktaran yapımlardan oluşmaktadır. Özellikle pek bilinmeyen ya da üzerinde pek konuşulmayan filmleri sizlerle buluşturarak popüler sinemadan uzaklaşıp değeri pek bilinmeyen yönetmenlerin çalışmalarını kaleme almaya gayret göstereceğiz. Söze ilkin Gökyüzü Kadar Kırmızı (2006) adlı filmle başlayalım.
İtalyan yönetmen Cristiano Bortone imzasını taşıyan Gökyüzü Kadar Kırmızı, 10 yaşında gözleri görmeyen İtalyan ses tasarımcısı, editörü Mirco Mencacci’nin çocukluk deneyimlerine dayanır. Mirco (Luca Capriotti) babası gibi sinemaya âşık olan bir çocuktur ve onun bu tutkusu bir süre sonra tehlikeye dönüşür. Günün birinde gözlerine tehlikeli bir sıvı dökülür ve görme engelli çocukların olduğu bir okulda eğitimine devam etmek zorunda kalır. Mencacci ya da filmdeki adıyla Mirco, gözlerini kaybeder kaybetmesine ancak sinemaya olan tutkusunu devam ettirmenin ve yaşama yeniden tutunmanın yeni bir yolunu keşfetmeye başlar. Gözlerinde kusur bulunan çocuklar gibi Mirco’nun da devlet okuluna gitmesine izin verilmez, ailesi onu Cenova’daki bir enstitüye gönderir. Kendisi ve enstitüdeki arkadaşlarıyla sesleri kullanarak çeşitli deneyler yapmaya başlar. Çevresindekileri kavramak için duyduğu ve çaldığı her şey ses parçasını kasetçalara kaydeder ve sesleri yeniden düzenler. Bundan sonra enstitü ya da okul, Mirco’nun dünyayı yeniden keşfetmek için elinden gelen her şeyi yapacağı, arzulayarak öğrenme sürecini pekiştireceği ve ileride İtalya’nın önde gelen ses yönetmenlerinden biri olacağı bir mekâna dönüşür.
Toskanalı bir sinefil Mirco’nun çocukluk yılları 1970’lerin İtalya’sında geçer ve bu yıllarda yasalar ve toplumsal hayat, ülkemizde de uzun bir süre anlaşıldığı üzere, “kör insanları özürlü olarak gören” bir anlayışa dayalıdır. “Gözlerin görememe” durumu, çocukların yeteneklerinin de tümüyle yok olduğu bir idrak ile zihinlere kazınır. Filmin ilk sekansında çocuklarla “körebe” oynayan Mirco, Katolik Hristiyan bir öğretinin hâkim olduğu ve her şeyin kurallara uymakla örüldüğü bir dünyada kendini bulur. Yaprakların sesi, çevresindeki nesnelerin boyutu, biçimi ile dış dünyayı daha fazla tanıyan Mirco, aynı zamanda cesur bir çocuktur. Sessizliği değil sesi, boyun eğmeyi değil hakkı savunmak gerektiğini bilir, çevresel sesleri daha yakından tanımak için çabalar. Onun bu arayışı bir kasetçalar bulana değin sürer ve her şey bu aygıtla tanışmaya başladıktan sonra değişmeye başlar. Mirco’nun öğretmeni, onun sınıftaki diğer çocuklardan daha farklı bir yerde olduğunu hisseder, öğretmen ile talebe arasındaki yakınlaşma “mevsimlerin nasıl değişim gösterdiği” sorusuna cevaplarla başlamış olur. Gözlerin, kapatıldığında birçok şeyin daha iyi kavranabileceği, hayal edilebileceği mesajını alan Mirco, sese ve müziğe daha fazla yoğunlaşır. İşte bu sahnede eğitimcinin rolü, sınıfı gözlemlemesi, bir ışık göstermesi ya da zihinlerde ufuklar açması dediğimiz durum hâsıl olur. Eğitimci için sinema, buna benzer sahnelerle bir rehbere, yol haritasına dönüştürülebilir. Fark edilmeyeni fark etmeye başlama, hissedilmeyeni hissettirmeye çalışma ve unutulanları yeniden hatırlama noktasında sinema filmlerinin olumlu işlevleri olduğunu bilmelidir eğitmen.
Böylece yönetmenlerin bir filmi yaparken geri planda bazı noktalara vurgu yaparak kendi düşüncelerini, bakış açılarını da ortaya koyduğu savını hatırlamak gerekir. Mirco’nun attığı yumruklar, okulda bisiklet sürmesi gibi birçok olay, asi oyuncunun arkasındaki asi yönetmeni görmeyi de gerektirir ki eylemci bir grubun protesto sahnesi de bu savı destekler.
Mirco bu okulda yalnız değildir, Felice de onun en büyük destekçisi, deneyimlerini paylaştığı sınıf arkadaşıdır. Çocuklar için her yer bir laboratuvara dönüşür çünkü sesin kaynağının olduğu yerde bir kayıtçı gereklidir. Onlar sesleri kaydettikçe keşfetme, bilme ve öğrenme süreci de pekişir. Bunun bir sonraki adımı manyetik bantların kasetten çıkarılması ve doğrusal olarak duyulan sesin yerinin değiştirilmesidir. Mirco’nun yaptığı deney örnekle şudur: A, B, C, D, E diye manyetik bantta dizili sesler yeniden kurgulanır ve ortaya C, A, E, B, D gibi doğrusal olmayan ve öncekinden çok farklı bir dizilim ortaya çıkar. İşte bu işlem, dizilim sesin yeniden kurgulanması olayıdır. Filmin sonraki bölümlerinde Mirco’nun deneyimlediği sesler varoluşçu, felsefî bir açıdan yorumlanmaya başlanır. Mesela çok yakın planda bir damlanın çiçeğe dökülmesi, yağmur damlacıklarının cama çarpması ve kuşların cıvıldaması gibi pek çok örnekle çocuğun dış dünyayı nasıl alımladığına dikkat çekilir.
Mirco sesleri tanıyarak müziği de kurgu sürecine dâhil eder. Foley sesleri[1] kullanarak fantastik dünyanın sınırlarını daha da genişleten çocuk, kendi sınıf arkadaşlarını da sürece dâhil ederek ekip ruhunun önemine vurgu yapar. Mirco’nun hayal dünyasının ne denli geniş olduğunu kavrayan öğretmen, müziğin ve sesin bir ritim halinde etkileyici şekilde nasıl oluşturulabileceğine dair görüşlerini aktarır. Ancak bir eğitimci olarak duracağı yeri hesaba iyi katar ve çocukların kendi fikirlerini kullanarak özgün içerikler üretebileceklerinin cesaretini aşılar. Mirco’nun kaydettiği sesler sıradan sesler değildir. Gözleri görenleri hayrete düşüren ve kulaklarını sese, müziğe verenleri duygulandıran ve kurgu aracılığıyla yeni hikâyelere olanak sağlayan Mirco ve arkadaşlarının çalışmaları, çocuklara, kendi yeteneklerini kullanmalarına imkânlar sağlandığında ne denli özgün işler üretebileceklerinin de mesajını içtenlikle iletir.
Bu keşif; bilinmeyenleri tefekkür etmeye başlama, görünmeyenin ardındakileri idrak etme, dokunarak ve yürekten hissederek insanın, yitik hazinelerini bulabilme imkânı olduğunu bizlere aktarır.
Eğitimci İçin Küçük Bir Uygulama
Film izlendikten bir süre sonra sınıf, ev ya da dış mekânda öğrenciler sırasıyla seçilir, seçilen bir öğrencinin gözleri bağlanır, arkadaşları da etrafında daire oluşturabilir. Gözü kapalı durumda olan öğrenci, etrafındaki seslerin kaynağını tahmin eder. “Bu ses nereden geliyor” tarzında sorularla eğitimci, çocuklara görmenin ne denli bir nimet olduğunu hatırlatmaya çalışır. Eğitimci, bu etkinliği, daireyi oluşturan bütün çocuklara uygulayabilir. Dairenin ortasına geçen her çocuğun gözleri bağlı olmalı, etrafındaki seslerin türünü ve yönünü tahmin etmelidir. El çırpmak, ağzıyla çevresindeki bir sesin taklit edilmesi birer örnektir. Eğitimci, çocukların gözleri tamamen kapalı iken, sesleri kullanarak onların hayal dünyalarına inebilir, oyun sonunda “her yer karanlık iken ne hissettiklerini” sorabilir. Yaşça büyük öğrencilere ise Mirco’nun filmde deneyimlediği sahneler (ses kaydı, ses kurgusu gibi) izletilebilir, öğrencilerin ses kayıtları alınabilir ve basit ses düzenleyici programlar[2] yoluyla farklı seslerin (kaydedilen ses ile müziğin) bir arada nasıl kullanılabileceği gösterilebilir. Zihnimizdekilerin açığa vurulmasıyla nasıl bir durumun ortaya çıktığı öğrencilerle mütalaa edilir.
Önerilen Filmler
Cennetin Çocukları (1997)
Cennetin Rengi (1999)
İbrahim Bey ve Kur’an’ın Çiçekleri (2003)
Koro (Les Choristes, 2004)
Her Çocuk Özeldir (2007)
Dipnotlar:
[1] Herhangi bir videoya, filme, daha sonradan profesyonel stüdyolarda eklenen sesler olarak adlandırılır.
[2] Örneğin Audacity (www.audacityteam.org)
İlgili Yazılar
Bir An Önce
Bilirsiniz; insana en kolay ve en bol verebildiğimiz şeydir nasihat. “Biz eskiden..” der başlarız anlatmaya ama artık “o dediğin eskide kaldı” deyip Batı’dan ithal tecrübeleriyle bilgiçlik taslarlar. Tabiî ki gençler ve çocuklar.. Haklılık payları var elbet, dünden bugüne dediğin 20 yılda, eskiye oranla ‘haddini aşmış bilgi’ye ulaştık ve devam ediyor bu hazır bilgiye direncimizin yetersizliği. Çocuklarda kalıcı hasara sebep olmakta. Toplumun her an gelen bilgi yığını karşısında ‘ayırt etme bilinci’ne sahip olmaması bugünkü sıkıntılarımızın temelidir.
Bir Felsefe Atölyesi Örneği
İlk seansta çocuklara “akıllı olmak” ne demek şeklinde bir soru yöneltilebilir.
Muhtemel cevaplar: “Akıllı, uslu olmak”, “yaramazlık yapmamak”, “annemin babamın sözünü dinlemek” gibi cevaplar gelecektir.
“Akıllı olmanın karşıtı, zıttı nedir?” Bu şekilde bir soru sorulabilir.
Muhtemel cevaplar: “Deli olmak”, “söz dinlememek”.
“Deli olmak ne demek?”
Muhtemel cevaplar: “Topluma ayak uyduramayan kişilere deli denir. Bu kişiler kurallara uymazlar.”
“Topluma ayak uydurmak kurallara uymak mı demek? Bir de hangi kurallara uymak? Ailenin kuralları, kabilenin kuralları, kendi kuralların?” Bir hikâye etrafında bu tür sorgulamalar daha iyi yapılabilir.
1980’li Yıllarda Türkiye’de Öğretmen (1988) Olmak
Eğitime ve eğitimciye kendi sinemamızdan bakmamız için münasip bir misal olan Öğretmen filmi, Anadolu’nun bir köşesinde öğretmenlik yapan ancak daha sonra İstanbul’a tayini çıkan Hüsnü karakterinden (Kemal Sunal), onun ailesinden ve yaşadıklarından bahseder.
Üzerimde Kalan Yaşamak Suçu mu?
Şimdi tekrar ne yapsam dedirtme bana ya Rabbi
Taşınacak suyu göster, kırılacak odunu
kaldı bu yaşamak suçu üzerimde
bileyim hangi suyun sakasıyım ya Rabbel alemin
tütmesi gereken ocak nerde?
Zeyniler Köyü ve Çalıkuşu’nun İzinde Bir Yolculuk
Bu noktadan hareketle de salt mekân seçimi bağlamında bile olsa, bazen bir roman, bir mekânı öylesine sahiplenir ki, o yer artık yalnızca coğrafi bir nokta olmaktan çıkar, edebiyatın bir parçasına dönüşür ve biz o romanı okurken işlenen tema bir yana, öte yandan da bu temanın ve konunun geçmiş olduğu seçilen mekânı da okumuş ve bu okuma süreci içerisinde de o mekânda olmanın gerçekliğini hissederiz ki, salt mekân seçimi bağlamında da olsa işte orada olma başarısını sağlamış oluşu ile de okuduğumuz romanın içinde buluruz kendimizi.