Bir ülke sinemasında eğitim ve eğitimciler konusu araştırıldığında bunun farklı bileşenleri olduğu gözlenebilir. Nitekim sinemamızda 1960-1990 yılları arasında eğitimci/öğretmen mevzusunu ele alan yapımlara bakıldığında askeri vesayet, siyasal ve ekonomik sorunlar, göç, sansür politikaları gibi birçok başlık ortaya çıkar. Burada ifade edilen başlıklar “sinemanın kendi iç dinamikleri ekseninde gelişim göstermesine” mâni olmuştur (Efendioğlu, 2013).
Türk sinemasında eğitimci/öğretmen konusu önemli bir yer sahip olsa da bu çerçevede üretilen yapımların sayısı 1990’lı yıllara kadar sınırlı sayıda kalmıştır. Ülkemizde öğretmen temasıyla ilgili ilk filmlerden biri Ülkü Erakalın’ın yönetmenliğini üstlendiği Sevgili Öğretmenim (1965) adlı yapımdır. 1960’lı yıllardan günümüze kadar sinemamızda dolaylı ya da doğrudan eğitimci/öğretmen temalı filmler üretilmeye devam eder, bu filmlerle ilgili bir tabloyu aşağıdaki gibi sıralamak mümkündür.
Film Adı
Yönetmen
Yıl
Sevgili Öğretmenim
Ülkü Erakalın
1965
Çalıkuşu
Osman F. Seden
1966
Hudutların Kanunu
Lütfi Ömer Akad
1966
Bir Dağ Masalı
Turgut Demirağ
1967
Paydos
Ülkü Erakalın
1968
Tatlı Dillim
Ertem Eğilmez
1972
Bitirimler Sınıfı
Ülkü Erakalın
1975
Hababam Sınıfı
Ertem Eğilmez
1975
Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı
Ertem Eğilmez
1975
Hababam Sınıfı Uyanıyor
Ertem Eğilmez
1976
Öğretmen
Kemal Remzi Jöntürk
1981
Hakkâri’de Bir Mevsim
Erden Kıral
1982
Kızlar Sınıfı
Ümit Efekan
1984
Karartma Geceleri
Yusuf Kurçenli
1990
Sürgün
Mehmet Tanrısever
1992
Okul
Durul-Yağmur Taylan
2004
Sınav
Ömer Faruk Sorak
2006
İki Dil Bir Bavul
Özgür Doğan, Orhan Eskiköy
2009
Ayakta Kal
Adnan Güler
2009
Okul Tıraşı
Ferit Karahan
2021
Tabloda zikredilen filmler, ülkemizde eğitimci, öğretmen temalı filmlerin sadece belirli bir kısmını oluşturur. Daha önceki yazılarımızda da vurguladığımız üzere, eğitimi konu edinen yapımların kendi içinde karmaşık, katmanlı ve çok yönlü yapısı olduğundan bu konuda üretilen filmlerin bir hayli fazla olması muhtemeldir. Bunun yanında eğitimi, eğitimciyi anlatan filmlerde bilim, teknoloji, siyaset, tarih, felsefe, sosyoloji gibi pek çok konuya ilişkin alt metinler de bulunabilir. Bu filmlerin içinde bulunulan tarihsel süreci, dönemin koşullarını farklı açılardan anlatabileceği ve çeşitli söylemlere vurgu yapabileceği de aşikârdır. Dolayısıyla eğitim konulu filmler, dolaylı ya da doğrudan pek çok mesajı içinde barındırabilir. Türkiye’de önemli filmlere imza atan Kartal Tibet’in 1988 yapımı Öğretmen filmi de bu bağlamda değerlendirilebilir.
Eğitime ve eğitimciye kendi sinemamızdan bakmamız için münasip bir misal olan Öğretmen filmi, Anadolu’nun bir köşesinde öğretmenlik yapan ancak daha sonra İstanbul’a tayini çıkan Hüsnü karakterinden (Kemal Sunal), onun ailesinden ve yaşadıklarından bahseder.
Mesleğini gayet başarılı bir şekilde icra eden Hüsnü öğretmen ailesiyle İstanbul’a gelir ancak büyük şehrin dertlerinin bir hayli meşakkatli olduğunu anlar, geçim sıkıntısı yaşamaya başlar. O dönemki şartlarda tek maaşla geçinemeyen öğretmenlere bir örnektir Hüsnü. Ek iş yapmak mecburiyetinde kalan Öğretmen, farklı coğrafyalarda maddi zorluklarla boğuşan diğer eğitimcilerin karşılaştığı zorlukları gözler önüne serer. Kara Tahta’daki ya da Koro’daki öğretmenlerin durumu maddi açıdan nasıl anlam veriyorsa Hüsnü öğretmenin hikâyesinde de durum pek farklı değildir.
Yazının girişinde belirttiğimiz gibi eğitim ve eğitimci konulu Öğretmen filminin asıl vurgusunda modernleşme, göç, sosyo-ekonomik durum göze çarpar. Taşrada uzunca bir süre yaşayanların mega kentlerdeki en büyük imtihanının modernleşme süreci olduğunu ele alan film, bunun getirdiği sancılı durumları toplumun neredeyse her tabakasının, her statüdeki ferdinin yaşadığını gösterircesine düzenlenir. Hacımercan İlköğretim Okulu’nda öğretmenlik yapan Hüsnü de, taşradaki küçük dünyasından İstanbul’un büyüleyici ama bir o kadar da dertli dünyasına göç eder. Kemal Sunal’ın başrolde oynadığı filmde, yönetmen Kartal Tibet’in[2] de büyük emeğiyle güldürürken düşündüren, düşündürürken derinlere doğru kök salan sorunların yaşandığı bir zamana şahitlik edilir. Öğretmen’i trajikomik ya da dram ağırlıklı bir yapımdan ziyade, zamanın ruhunun, koşullarının basit gibi görünen ancak katmanlı yönlerine ışık tuttuğu söylenebilir.
Filmin içinde gizil halde bulunan mutluluk ve hüzün, Cahit Berkay’ın müziğiyle anlam kazanır. Hikâyenin ilerlemesiyle müziğin ahengi Hüsnü ve ailesinin yaşadıklarının bir tercümesi olur. Taşrada akçenin çok fazla bir anlamı yoktur, her şey insanın elinin altındadır. Ancak İstanbul’da durum farklıdır, her şey akçeyle yapılır. Tam da burada Hüsnü’nün eşinin tiyatroya ve sinemaya gitme arzusu gündeme gelir. Taşrada bu tür faaliyetlerden uzak bir yerdedir, modernleşmenin esas tezahürü batıdadır, büyük şehirlerdedir. Hüsnü ve ailesi İstanbul’a yaklaştıkça müzikteki ayrılık ve acı daha fazla belirginleşir. Belirginleşen önemli bir ayrıntı ise eğitimcilerin yaşamış olduğu sosyo-ekonomik şartlardır. Neredeyse her eğitimcinin hayat pahalılığından dert yandığı, ekonomik açıdan daha uygun şartlar aradıkları filmin başından itibaren dikkat çeker. Bir yönüyle film günümüzden 35 yıl öncesinde yapılmış olsa da eğitimcilerin içinde sosyo-ekonomik sancıların devam ettiği görülür. Öğretmen böylece kendi bulunduğu zamanı aşarak insanların ortak dertlerini anlamaya dair pencereler açmaya başlar.
Filmin neredeyse ilk çeyreğine kadar öğretmenin okul ya da sınıf ortamındaki tutum ve davranışlarına dair bir işaret yoktur. Hüsnü öğretmeni sınıfta gördüğümüz ilk anda ise güler yüzlülüğü, yufka yüreği göze çarpmaya başlar. Ancak film, öğretmenin yaşadığı ekonomik sorunları ders ortamına ve öğretmenler odasına da taşır. Böylece eğitimi ve eğitimciyi konu edinen Öğretmen filmi, öğrencilerin eğitilmesi, onlara örneklik edilmesi, eğitimcinin rolü ve görevlerini askıya almakta ya da farklı toplumsal ve ekonomik gerekçeleri öne alarak ilerlemektedir. Hüsnü karakteri üzerinden eğitimcinin en önemli özelliğinin sert mizaçtan uzak, merhametli ve anlayışlı biri olduğu bilgisi öne çıkar. Diğer bir özelliği ise okul idaresini karşısına alarak öğrencilerinin mutlu olmasını sağlamasıdır. Öğrencilerine bir arkadaş edasıyla davranan Hüsnü’nün öğrenciler için rol model yönünün çok zayıf kaldığı söylenebilir. Öğretmen ile öğrencileri arasındaki sınıf içi ilişkiler çoğunlukla kopuk biçimde ilerler, öğretmenin çocukların gönül dünyasına girmesine dair emareler ise zayıf bırakılır, hoca-talebe diyalogunun nasıl geliştiğine ait sekanslar samimi bir atmosferde geçememektedir.
Bir öğretmen için en önemli günlerden biri de öğretmenler günüdür ve Hüsnü için de aynı şey söz konusudur. Ancak öğrenciler öğretmenlerini sevindiren farklı bir yönteme başvurarak alışılagelen hediyeler yerine, Hüsnü öğretmenin evi için gıda paketleri hazırlar ve onun bütçesine ekonomik anlamda katkı sunmayı tercih ederler. Daha sonra bu eylem bakanlıkça “Kendi Öğretmenini Kendin Doyur” kampanyasına dönüştürülür, eğitimcilere verilmesi gereken ekonomik desteğin ülke çapına yayılmasına özen gösterilir. Burada dikkat çeken husus, Hüsnü öğretmen gibi önce bocalayan ve başı belaya giren ya da yürüttüğü işlerde sorunlarla yüzleşen bir eğitimcinin neden böyle bir duruma düştüğü sorusudur. Buna cevap olarak köyden kente göç sonrasında çeşitli sorunların halkı etkilediği anlaşılır, alt gelir grubundakilerin ve orta tabaka içine dâhil edilebilecek eğitimcilerin giderek ekonomik şartlar altında yıprandığı açıklık kazanır. Böyle bir yıpranmaya en iyi cevabı ise Hüsnü öğretmenler verir. Yeri gelir her türlü işi yapar, kartpostal satar, oyuncak satar, işportacılık yapar, kıyafet satar ve günün sonunda geçim derdi Hüsnü’nün karabasanı haline dönüşür. Anormal bir ferde dönüşen Hüsnü’nün sınıf içindeki hal ve hareketlerinden kuşku duyulmaya başlanır. Ekonomik sorunların altında boğulan öğretmenin, akıl hastanesine götürülmesi gerekir.
Öğretmen filminin son sahnesine kadar Hüsnü öğretmenin yaşadıklarının 1983-1993 yılları arasında önce başbakan, sonra cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın liderliğindeki dönemle ciddi bağlantısı vardır.
Çünkü Özal dönemi, Türkiye’nin ekonomik anlamda atılımlar gösterdiği ya da siyasi dönüşümler geçirdiği bir takım yenilikler getirmiştir. Ancak Öğretmen filminde de görüldüğü üzere Özal döneminde ekonomideki yeniliklerin sosyal adalet kavramını yerinden ettiği ve eğitimcilerin, vatandaşların gelir dağılımını olumsuz biçimde etkilediği bir süreci ifade etmektedir.
Öğretmen filmi eğitim ve eğitimciyi konu edinmekle beraber İstanbul’a ya da büyük şehirlere tayini çıkan öğretmenlerin karşılaştıkları tabloyu ortaya koyar. Büyük bir şehirde yaşamanın getirdiği sorunlar öğretmenleri ciddi anlamda rahatsız etmekte, ailesinin geçimini sağlamak için mesai saatleri dışında ve tatillerde farklı işlerle uğraşmanın eğitimcinin performansını olumsuz etkilediği anlaşılmaktadır. İronik bir biçimde, ekonomik sorunlarla boğuşan bir eğitimcinin sonunun pek de iç açıcı olmadığı, ülkenin içinde bulunduğu sosyo-ekonomik sorunların herkesi olduğu gibi öğrencileri yetiştiren öğretmenleri ciddi anlamda rahatsız ettiği görülür.
Dipnotlar:
[1] Dr. Yunus Namaz Öğr. Üyesi, Fırat Üniv. İletişim Fak., Radyo-Televizyon ve Sinema Bl. [email protected]
[2] Yönetmenin filmleriyle ilgili bir çalışmayı Zübük (1980) filmi üzerinden de okumak mümkündür. Danışmanlığını üstlendiğimiz “Kartal Tibet Sinemasında Toplumsal Meseleler” başlıklı yüksek lisans tezine ya da Zübük (1980) filmine ait akademik değerlendirmeye bakılabilir. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/2486894
Memleketin ahvali böyleyken, oyuncak bebeklerin kırık-kopuk kafaları yollar boyunca uzanırken, küçüğümüz ilk arkadaşını buluyor. Gösterişli oyuncaklarla çevrelenmiş küçük kızın başı dönmemiş olacak ki tatlı küçük at diye sarıp sarmalıyor kahramanımızı. Öylesine duyarlı, öylesine sevgi dolu ki elli öpücük ve kâfi miktar yiyecekle uğurluyor tahta atı.
Şiirin en çok hangi mısrası Demirel’in derhal faksa sarılmasına yol açmıştır, bunu kestirmek güç. Belki tamamı, belki de bazı bölümleri. Ancak “Köylü milletin efendisidir.” şiarının söylem olarak takipçisi sayılan ve “Çoban Sülü” olarak da anılan mezkûr politikacı, belki de şu mısradan daha fazla rahatsız olmuştur:
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Çünkü onlar yanlış partilere oy verirler.
Zira ümide ihtiyacımız vardır, yarınları şekillendirirken, eksik olanı tamamlama gayretini gereği gibi gösterirken. Ümide ihtiyacımız vardır, birini teselli ederken… Ümide ihtiyacımız vardır, zor zamanların yükünü çekerken… Ümide ihtiyacımız vardır, hastayı teselli ederken… Ümide ihtiyacımız vardır, iyiliklerin gerçekleşmesi için belkilere yatırım yaparken…
Bundan birkaç yıl önce içinde bulunduğum okuma gruplarından biriyle “Hatırat” okumaları yapmıştık. Bir sene devam etmişti bu okumalar. Seçtiğimiz kitaplar/hatıratlar arasında kimler yoktu ki? Bu bir senelik liste sayılabilir elbette. Ancak bu okumanın öncesine dayanıyordu benim hatırat okuma merakım. Üniversite yıllarında başlamıştı. Bu nedenle her sene yeri geldikçe gerek okumadığım eski bir hatırat, gerekse de güncel bir hatırat mutlaka listemde yerini alır.
Sinema okuryazarı ve okuryazarlığı, filmleri edilgen bir şekilde tüketmekle aynı anlama gelmez. Onlarla aktif bir diyalog içine girerek, kendi kültürel önyargılarını sorgular ve filmler aracılığıyla dünyaya dair daha geniş, daha derin bir perspektif edinmeye ulaşmayı sağlayabilir. Belki de bu, hem okuryazarlık hem okuryazar kavramı için dönüştürücü gücü temsil eder; bireyi daha eleştirel, daha empatik ve daha bilgili bir insan yapar.
1980’li Yıllarda Türkiye’de Öğretmen (1988) Olmak
Bir ülke sinemasında eğitim ve eğitimciler konusu araştırıldığında bunun farklı bileşenleri olduğu gözlenebilir. Nitekim sinemamızda 1960-1990 yılları arasında eğitimci/öğretmen mevzusunu ele alan yapımlara bakıldığında askeri vesayet, siyasal ve ekonomik sorunlar, göç, sansür politikaları gibi birçok başlık ortaya çıkar. Burada ifade edilen başlıklar “sinemanın kendi iç dinamikleri ekseninde gelişim göstermesine” mâni olmuştur (Efendioğlu, 2013).
Türk sinemasında eğitimci/öğretmen konusu önemli bir yer sahip olsa da bu çerçevede üretilen yapımların sayısı 1990’lı yıllara kadar sınırlı sayıda kalmıştır. Ülkemizde öğretmen temasıyla ilgili ilk filmlerden biri Ülkü Erakalın’ın yönetmenliğini üstlendiği Sevgili Öğretmenim (1965) adlı yapımdır. 1960’lı yıllardan günümüze kadar sinemamızda dolaylı ya da doğrudan eğitimci/öğretmen temalı filmler üretilmeye devam eder, bu filmlerle ilgili bir tabloyu aşağıdaki gibi sıralamak mümkündür.
Film Adı
Yönetmen
Yıl
Sevgili Öğretmenim
Ülkü Erakalın
1965
Çalıkuşu
Osman F. Seden
1966
Hudutların Kanunu
Lütfi Ömer Akad
1966
Bir Dağ Masalı
Turgut Demirağ
1967
Paydos
Ülkü Erakalın
1968
Tatlı Dillim
Ertem Eğilmez
1972
Bitirimler Sınıfı
Ülkü Erakalın
1975
Hababam Sınıfı
Ertem Eğilmez
1975
Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı
Ertem Eğilmez
1975
Hababam Sınıfı Uyanıyor
Ertem Eğilmez
1976
Öğretmen
Kemal Remzi Jöntürk
1981
Hakkâri’de Bir Mevsim
Erden Kıral
1982
Kızlar Sınıfı
Ümit Efekan
1984
Karartma Geceleri
Yusuf Kurçenli
1990
Sürgün
Mehmet Tanrısever
1992
Okul
Durul-Yağmur Taylan
2004
Sınav
Ömer Faruk Sorak
2006
İki Dil Bir Bavul
Özgür Doğan, Orhan Eskiköy
2009
Ayakta Kal
Adnan Güler
2009
Okul Tıraşı
Ferit Karahan
2021
Tabloda zikredilen filmler, ülkemizde eğitimci, öğretmen temalı filmlerin sadece belirli bir kısmını oluşturur. Daha önceki yazılarımızda da vurguladığımız üzere, eğitimi konu edinen yapımların kendi içinde karmaşık, katmanlı ve çok yönlü yapısı olduğundan bu konuda üretilen filmlerin bir hayli fazla olması muhtemeldir. Bunun yanında eğitimi, eğitimciyi anlatan filmlerde bilim, teknoloji, siyaset, tarih, felsefe, sosyoloji gibi pek çok konuya ilişkin alt metinler de bulunabilir. Bu filmlerin içinde bulunulan tarihsel süreci, dönemin koşullarını farklı açılardan anlatabileceği ve çeşitli söylemlere vurgu yapabileceği de aşikârdır. Dolayısıyla eğitim konulu filmler, dolaylı ya da doğrudan pek çok mesajı içinde barındırabilir. Türkiye’de önemli filmlere imza atan Kartal Tibet’in 1988 yapımı Öğretmen filmi de bu bağlamda değerlendirilebilir.
Mesleğini gayet başarılı bir şekilde icra eden Hüsnü öğretmen ailesiyle İstanbul’a gelir ancak büyük şehrin dertlerinin bir hayli meşakkatli olduğunu anlar, geçim sıkıntısı yaşamaya başlar. O dönemki şartlarda tek maaşla geçinemeyen öğretmenlere bir örnektir Hüsnü. Ek iş yapmak mecburiyetinde kalan Öğretmen, farklı coğrafyalarda maddi zorluklarla boğuşan diğer eğitimcilerin karşılaştığı zorlukları gözler önüne serer. Kara Tahta’daki ya da Koro’daki öğretmenlerin durumu maddi açıdan nasıl anlam veriyorsa Hüsnü öğretmenin hikâyesinde de durum pek farklı değildir.
Yazının girişinde belirttiğimiz gibi eğitim ve eğitimci konulu Öğretmen filminin asıl vurgusunda modernleşme, göç, sosyo-ekonomik durum göze çarpar. Taşrada uzunca bir süre yaşayanların mega kentlerdeki en büyük imtihanının modernleşme süreci olduğunu ele alan film, bunun getirdiği sancılı durumları toplumun neredeyse her tabakasının, her statüdeki ferdinin yaşadığını gösterircesine düzenlenir. Hacımercan İlköğretim Okulu’nda öğretmenlik yapan Hüsnü de, taşradaki küçük dünyasından İstanbul’un büyüleyici ama bir o kadar da dertli dünyasına göç eder. Kemal Sunal’ın başrolde oynadığı filmde, yönetmen Kartal Tibet’in[2] de büyük emeğiyle güldürürken düşündüren, düşündürürken derinlere doğru kök salan sorunların yaşandığı bir zamana şahitlik edilir. Öğretmen’i trajikomik ya da dram ağırlıklı bir yapımdan ziyade, zamanın ruhunun, koşullarının basit gibi görünen ancak katmanlı yönlerine ışık tuttuğu söylenebilir.
Filmin içinde gizil halde bulunan mutluluk ve hüzün, Cahit Berkay’ın müziğiyle anlam kazanır. Hikâyenin ilerlemesiyle müziğin ahengi Hüsnü ve ailesinin yaşadıklarının bir tercümesi olur. Taşrada akçenin çok fazla bir anlamı yoktur, her şey insanın elinin altındadır. Ancak İstanbul’da durum farklıdır, her şey akçeyle yapılır. Tam da burada Hüsnü’nün eşinin tiyatroya ve sinemaya gitme arzusu gündeme gelir. Taşrada bu tür faaliyetlerden uzak bir yerdedir, modernleşmenin esas tezahürü batıdadır, büyük şehirlerdedir. Hüsnü ve ailesi İstanbul’a yaklaştıkça müzikteki ayrılık ve acı daha fazla belirginleşir. Belirginleşen önemli bir ayrıntı ise eğitimcilerin yaşamış olduğu sosyo-ekonomik şartlardır. Neredeyse her eğitimcinin hayat pahalılığından dert yandığı, ekonomik açıdan daha uygun şartlar aradıkları filmin başından itibaren dikkat çeker. Bir yönüyle film günümüzden 35 yıl öncesinde yapılmış olsa da eğitimcilerin içinde sosyo-ekonomik sancıların devam ettiği görülür. Öğretmen böylece kendi bulunduğu zamanı aşarak insanların ortak dertlerini anlamaya dair pencereler açmaya başlar.
Filmin neredeyse ilk çeyreğine kadar öğretmenin okul ya da sınıf ortamındaki tutum ve davranışlarına dair bir işaret yoktur. Hüsnü öğretmeni sınıfta gördüğümüz ilk anda ise güler yüzlülüğü, yufka yüreği göze çarpmaya başlar. Ancak film, öğretmenin yaşadığı ekonomik sorunları ders ortamına ve öğretmenler odasına da taşır. Böylece eğitimi ve eğitimciyi konu edinen Öğretmen filmi, öğrencilerin eğitilmesi, onlara örneklik edilmesi, eğitimcinin rolü ve görevlerini askıya almakta ya da farklı toplumsal ve ekonomik gerekçeleri öne alarak ilerlemektedir. Hüsnü karakteri üzerinden eğitimcinin en önemli özelliğinin sert mizaçtan uzak, merhametli ve anlayışlı biri olduğu bilgisi öne çıkar. Diğer bir özelliği ise okul idaresini karşısına alarak öğrencilerinin mutlu olmasını sağlamasıdır. Öğrencilerine bir arkadaş edasıyla davranan Hüsnü’nün öğrenciler için rol model yönünün çok zayıf kaldığı söylenebilir. Öğretmen ile öğrencileri arasındaki sınıf içi ilişkiler çoğunlukla kopuk biçimde ilerler, öğretmenin çocukların gönül dünyasına girmesine dair emareler ise zayıf bırakılır, hoca-talebe diyalogunun nasıl geliştiğine ait sekanslar samimi bir atmosferde geçememektedir.
Bir öğretmen için en önemli günlerden biri de öğretmenler günüdür ve Hüsnü için de aynı şey söz konusudur. Ancak öğrenciler öğretmenlerini sevindiren farklı bir yönteme başvurarak alışılagelen hediyeler yerine, Hüsnü öğretmenin evi için gıda paketleri hazırlar ve onun bütçesine ekonomik anlamda katkı sunmayı tercih ederler. Daha sonra bu eylem bakanlıkça “Kendi Öğretmenini Kendin Doyur” kampanyasına dönüştürülür, eğitimcilere verilmesi gereken ekonomik desteğin ülke çapına yayılmasına özen gösterilir. Burada dikkat çeken husus, Hüsnü öğretmen gibi önce bocalayan ve başı belaya giren ya da yürüttüğü işlerde sorunlarla yüzleşen bir eğitimcinin neden böyle bir duruma düştüğü sorusudur. Buna cevap olarak köyden kente göç sonrasında çeşitli sorunların halkı etkilediği anlaşılır, alt gelir grubundakilerin ve orta tabaka içine dâhil edilebilecek eğitimcilerin giderek ekonomik şartlar altında yıprandığı açıklık kazanır. Böyle bir yıpranmaya en iyi cevabı ise Hüsnü öğretmenler verir. Yeri gelir her türlü işi yapar, kartpostal satar, oyuncak satar, işportacılık yapar, kıyafet satar ve günün sonunda geçim derdi Hüsnü’nün karabasanı haline dönüşür. Anormal bir ferde dönüşen Hüsnü’nün sınıf içindeki hal ve hareketlerinden kuşku duyulmaya başlanır. Ekonomik sorunların altında boğulan öğretmenin, akıl hastanesine götürülmesi gerekir.
Çünkü Özal dönemi, Türkiye’nin ekonomik anlamda atılımlar gösterdiği ya da siyasi dönüşümler geçirdiği bir takım yenilikler getirmiştir. Ancak Öğretmen filminde de görüldüğü üzere Özal döneminde ekonomideki yeniliklerin sosyal adalet kavramını yerinden ettiği ve eğitimcilerin, vatandaşların gelir dağılımını olumsuz biçimde etkilediği bir süreci ifade etmektedir.
Öğretmen filmi eğitim ve eğitimciyi konu edinmekle beraber İstanbul’a ya da büyük şehirlere tayini çıkan öğretmenlerin karşılaştıkları tabloyu ortaya koyar. Büyük bir şehirde yaşamanın getirdiği sorunlar öğretmenleri ciddi anlamda rahatsız etmekte, ailesinin geçimini sağlamak için mesai saatleri dışında ve tatillerde farklı işlerle uğraşmanın eğitimcinin performansını olumsuz etkilediği anlaşılmaktadır. İronik bir biçimde, ekonomik sorunlarla boğuşan bir eğitimcinin sonunun pek de iç açıcı olmadığı, ülkenin içinde bulunduğu sosyo-ekonomik sorunların herkesi olduğu gibi öğrencileri yetiştiren öğretmenleri ciddi anlamda rahatsız ettiği görülür.
Dipnotlar:
[1] Dr. Yunus Namaz Öğr. Üyesi, Fırat Üniv. İletişim Fak., Radyo-Televizyon ve Sinema Bl. [email protected]
[2] Yönetmenin filmleriyle ilgili bir çalışmayı Zübük (1980) filmi üzerinden de okumak mümkündür. Danışmanlığını üstlendiğimiz “Kartal Tibet Sinemasında Toplumsal Meseleler” başlıklı yüksek lisans tezine ya da Zübük (1980) filmine ait akademik değerlendirmeye bakılabilir. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/2486894
İlgili Yazılar
Bir Çocuğun Karakutusu Olarak Oyuncak ve Dünyanın Türlü Türlü Halleri
Memleketin ahvali böyleyken, oyuncak bebeklerin kırık-kopuk kafaları yollar boyunca uzanırken, küçüğümüz ilk arkadaşını buluyor. Gösterişli oyuncaklarla çevrelenmiş küçük kızın başı dönmemiş olacak ki tatlı küçük at diye sarıp sarmalıyor kahramanımızı. Öylesine duyarlı, öylesine sevgi dolu ki elli öpücük ve kâfi miktar yiyecekle uğurluyor tahta atı.
Köylülerin Öç Alma Vakti mi?
Şiirin en çok hangi mısrası Demirel’in derhal faksa sarılmasına yol açmıştır, bunu kestirmek güç. Belki tamamı, belki de bazı bölümleri. Ancak “Köylü milletin efendisidir.” şiarının söylem olarak takipçisi sayılan ve “Çoban Sülü” olarak da anılan mezkûr politikacı, belki de şu mısradan daha fazla rahatsız olmuştur:
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Çünkü onlar yanlış partilere oy verirler.
Mektup III
Zira ümide ihtiyacımız vardır, yarınları şekillendirirken, eksik olanı tamamlama gayretini gereği gibi gösterirken. Ümide ihtiyacımız vardır, birini teselli ederken… Ümide ihtiyacımız vardır, zor zamanların yükünü çekerken… Ümide ihtiyacımız vardır, hastayı teselli ederken… Ümide ihtiyacımız vardır, iyiliklerin gerçekleşmesi için belkilere yatırım yaparken…
Mustafa Ökkeş Evren Kitabı: Düne Düşen Yazılar
Bundan birkaç yıl önce içinde bulunduğum okuma gruplarından biriyle “Hatırat” okumaları yapmıştık. Bir sene devam etmişti bu okumalar. Seçtiğimiz kitaplar/hatıratlar arasında kimler yoktu ki? Bu bir senelik liste sayılabilir elbette. Ancak bu okumanın öncesine dayanıyordu benim hatırat okuma merakım. Üniversite yıllarında başlamıştı. Bu nedenle her sene yeri geldikçe gerek okumadığım eski bir hatırat, gerekse de güncel bir hatırat mutlaka listemde yerini alır.
1 Uzun 1 Kısa İle Sinema Okuryazarlığı: Ördeklerin Göçü& Şemsiye
Sinema okuryazarı ve okuryazarlığı, filmleri edilgen bir şekilde tüketmekle aynı anlama gelmez. Onlarla aktif bir diyalog içine girerek, kendi kültürel önyargılarını sorgular ve filmler aracılığıyla dünyaya dair daha geniş, daha derin bir perspektif edinmeye ulaşmayı sağlayabilir. Belki de bu, hem okuryazarlık hem okuryazar kavramı için dönüştürücü gücü temsil eder; bireyi daha eleştirel, daha empatik ve daha bilgili bir insan yapar.