Henüz dünyaya gözlerimizi açar açmaz kendimizi, masallar, hikâyeler ve kıssalarla örülü bir coğrafyada buluyoruz. ‘Hikâyemiz’in farkına henüz varmamış olmak bu gerçeği etkilemiyor. Ancak hikâyemizin ve bizden bağımsız gelişen hikâyelerin farkına varmaya başlayınca kendimizi bambaşka bir evrende buluyoruz. Çoğumuzun annesi, kulağımıza okunan ezanlara müteakiben, kendisine kadar tevarüs eden masallarla, ninnilerle büyütüyor çocuklarını. Kendisine kıssalar anlatılan çocuklar, peygamber iklimlerine de aşina olarak büyüyor. Ölüm isabet ettiğinde ‘buradaki hikâyemiz’ sona eriyor. Arkamızda bir yığın tamamlanmamış hikâyeyi de yanımıza alarak göçüyoruz bu diyardan…
Nim, Farsça ‘yarım’ demek. Aynı zamanda Emrah Atiş’in ilk romanının da ismi. Kendisi, yarım kalan hikâyelerin peşine düşüyor. Biz de onunla beraber bu izi sürüyoruz. Sürdüğümüz ize biraz daha yaklaşalım, mercek tutalım istedik.
Uzun bir zaman diliminin ürünü romanınız. Başta sürekliliği sağlamak sonra da disiplinli bir şekilde yazmak zor olmadı mı? Yazarlık serüvenine niyetlenen okuyucularımıza bu konuda neler söylersiniz?
Oldu tabiî ki. Yaklaşık yedi yıllık bir emeğin ürünü Nim. Bazen aylarca yazamadığım oldu. Bazen de günlerce yazdığım… Bunu, yeteneği ölçüsünde bir işi hakkıyla yapmaya çalışmak gibi düşünebiliriz bence. Nasıl ki salt yetenek bir ürünü ortaya koymaya yeterli değilse yazmak da böyle. Emek istiyor. Hakkıyla yapmaya çalışmak derken bunu kastediyorum. Ne kadar yetenekli olunursa olunsun o disiplini oturtmak gerekiyor. Bazen yazdığın her sayfadan sonra öncekilerle beraber topluca okuman gerekiyor. Hem de defalarca… Ama galiba önemli olan vazgeçmemeyi bilmek. Bunu kuru bir takıntı olarak söylemiyorum. İlla ki bazen de vazgeçip yeni başlangıçlar da yapmak gerekiyor. O da yazarın hissedebilmesiyle alakalı. Yazar nerede durması gerektiğini bilmeli ama ilk tıkandığında da vazgeçmemeli. Herhalde kaliteli bir eser ortaya koyabilen yazarların ortak özelliği bu olmalı: Güçlü bir sezgi yeteneği.
Öykü ile romanı birbirinden ayıran nedir? Bu soruyu şu sebeple soruyoruz: Nim, öykülerden oluşan bir roman gibi. Daha doğrusu roman içinde öykü/ler yazıyor yazarımız. Haliyle çok iç içe iki unsur gibi. Ne dersiniz?
Öykü, fırından yeni çıkan sıcak bir pideyse; roman da bu pidenin toprak ve tohumdan başlayıp sofrada son bulan uzun ve meşakkatli yolculuğudur bence. İkisi de çok kıymetlidir. İlkinde kısa sürede çok lezzetli bir tat alınır. İkincisinde ise o tat muazzam bir hâl alır. Ben roman için şu tanımı yapıyorum: öykünün öyküsünü yazmak. Nim’e bakacak olursak; dediğiniz gibi roman ile öykü çok iç içe. Tıpkı hayatta olduğu gibi. Bazen tüm ayrıntılarıyla hayatı takip edebiliyorken, bazen de sadece ânın nimetlerini dolduruyoruz heybemize. Bu yüzden ikisini birbirinden çok keskin bir şekilde ayırmayı uygun bulmuyorum. Nedim Bey hastalığından dolayı ânın nimetlerini doldurabiliyordu heybesine. Bu doldurduklarını romanda yazmazsam ona ihanet etmiş olurdum.
Kitabın başkarakteri, Alzheimer hastası olan emekli bir öğretmen. Son zamanlarda hem ‘Alzheimer’ rahatsızlıklarının hem de bu türde sanat çalışmalarının arttığına tanıklık ediyoruz. Amacınız biraz daha farkındalık oluşturmak mıydı?
Bir yazarın, edebi hazzı önceleyerek belli mesajları verme kaygısı içinde olması gerektiğini düşünenlerdenim. Bu hastalık da son zamanlarda giderek artan bir hastalık. Ürpertiyor beni. Kitabı yazarken kesin bir şekilde farkındalık oluşturmayı amaçladığımı söyleyemem ama Nedim Bey’e bu imtihanı biçerek ‘Alzheimer’e dikkat çekmek istediğim doğrudur.
Tarihe öyle ya da böyle mal olmuş karakterleri anlatmak, tarihi romanların biraz da kaçınılmaz yanı. Bir yanda gerçek tarihe sadık kalmak, diğer tarafta dişe dokunur bir kurgu oluşturmak kaygısı arasındaki gerilimi nasıl aşmaya çalıştınız?
Gerçekliği olan kişi ve olayı değiştirmek tarihi bir aldatmaca olur. Bunu yapmayı kendime zül görürüm. Yapmadım da. Ama illaki ana olayın etrafını kurgusal olaylarla örmek zorundasınız. Gerçek olan yine ayan beyan görünür olmalı. Kurgu olan da onun gerçekliğine halel getirmemeli. Ali Paşa bölümünü yazarken buna çok dikkat ettim. Öncelikle olayın bilinen en gerçek halini bulmalıydım. Özel izinle valilik arşivine girip literatür taradım. Birkaç farklı makale, tez çalışması vb. kaynaktan işin aslını öğrenince yazmaya koyuldum. Ali Paşa gerçek bir karakter ama Aşot bir kurgu ürünü. Tarihi gerçeklikle ilgili akışta Aşot’un hiçbir dokunuşu yok. Ama olaylar olurken o da orada. Mesela Paşa Hakkâri’den yola çıkıp Van’a geliyor. Bu bir gerçek. Ama nasıl geldiği bilinmiyor. Burada işin içine kurgusal kısım giriyor. Bunun dozunu ayarlamak zor ama zevkli. Sağlam bir bina yapıyor gibi her bir taşı yerli yerinde kullanmak gerekiyor.
Sadece tarihe değil; çağımıza da tanıklık ettiğini görüyoruz kahramanımızın. Üstelik zihin sağlığı gayet yerinde görünenlere karşı, kıyıya vuran bedenlerin, dilenmek zorunda kalan çocukların hikâyesinin peşinden koşarak yapıyor bunu. “Nim” eğer bunlardan bahsetmese “eksik” kalır mıydı?
Çağına tanıklık etmeyen her eser eksiktir bence. Edebiyat tarihine baktığımızda çağını aşan birçok yazar görebiliyoruz ancak çağından kopan yazarların hiçbirini tanımıyoruz. En distopik eserde bile içinde yaşanılan dönemin yansımaları olur. Nedim Bey de bu çağda, bu toplumda yaşayan bir fert. İlla ki “sokağı” fark ediyor ve bununla ilgili dert sahibi oluyor. ‘Nim’ bunlara değinmese gerçekten de nim olarak kalacaktı.
Romanda, klasik edebiyat eserlerinden Mantıku’t-Tayr’a, özellikle Şeyh-i San’an’ın hikâyesine de değiniyorsunuz. Özellikle bir yerde “Butimar” adlı romana da bir gönderme söz konusu. Klasik eserlerimizin, kaleminizin üzerinde nasıl bir tesiri oldu?
Lise yıllarımdan sonra uzunca bir dönem Klasik okudum. Hem Doğu hem de Batı Klasikleri. Bunlar illaki kalemime etki etti. Etmesi de gerekiyor bence. Çünkü onlara bir vefa borcumuzun olduğunu düşünüyorum. Eserlerinde bu klasiklerin esintisi olan yazarları çok seviyorum.
Öğretmenlik mesleğinin izlerinin olduğu bir roman, Nim. Bunda, kahramanımızın ve sizin öğretmen olmanızın etkisi var şüphesiz. Mesleğinizin yazarlık kimliğinizi beslediğini görüyoruz. Bu konuda neler söylersiniz?
Rahmetli Doğan Cüceloğlu’nun tabiriyle “öğretmen olmak” için çok çabalıyorum. İşimi seviyorum. Çocuklarımı seviyorum. Elhamdülillah, onların da beni sevdiğini görebiliyorum. Bu durum da hayatımın her bir ânına etki ediyor doğal olarak.
Yazarken de bunun izlerini taşıyor yazdıklarım.
“Ali Paşa” hikâyesinin bir türküden yola çıkılarak yazıldığını görüyoruz. “Bir türkünün peşinden gitmek” kulağımıza her zaman hoş gelmiştir. Bu toprakların binlerce hikâyesinden biri aslında Ali Paşa. Bir yazar; aynı zamanda bir hikâye avcısı, iz sürücüdür diyebilir miyiz?
Yazanı “yazar” yapan tam da budur bence. Etrafımda anlatılanları pür dikkat dinliyorum. Bunu sadece yazmak için değil, kendime de bir şeyler katabilmek için yapıyorum. Tabiî bunlardan yazmaya değer olanları da hemen not ediyorum. Son zamanlarda kayınpederimden çok faydalanıyorum bu konuda. Öyle içten, samimi anılar anlatıyor ki her anlattığını not alıyorum neredeyse. Ali Paşa türküsüne gelecek olursak, ilk dinlediğimde Paşa’nın hayatını çok merak etmiştim. İnternetten kısa bir araştırma yapınca da yazılmaya değer olduğunu düşünmüştüm. O kadar çok ki bu alanda malzeme. Her türkünün bir hikâyesi var çünkü. Yazarlar da kendilerine yakın hissettikleriyle ilgilenmeye, ardını kaşımaya başlayınca muazzam gizler ele veriyor kendini.
Kitaptaki birkaç bölüm dışında, çoğu metin daha evvel hiçbir yerde yayımlanmadı. Bu bilinçli bir seçim miydi, yoksa şartlar mı böyle şekillendirdi?
Şartlar böyle gerektirdi diyebilirim. Yaşadığım şehirde özellikle dergicilik alanında bir boşluk vardı. Benim de mesleğimden dolayı oluşan yoğunluğum (dersler, okuma grupları, gönüllü seminerler, alan okumaları vb.) bununla birleşince bu konuda biraz tembellik ettim galiba.
Son olarak şunu sormak isteriz. Malûm, eleştiri için; ‘mümeyyiz aklın ibadeti’ diyoruz. Eleştirinin, bizi yetiştiren bir hocamız olduğunu söylemek yerinde olur bizce. Aldığınız dönütler, özellikle de eleştiriler nasıldı? Bu dönüşlerin metniniz ve kaleminiz üzerindeki etkisini sormak isteriz?
Genel olarak kitabın beğenilmiş olması beni mutlu ediyor. Özellikle kurguyu, finali, dilin akıcı ve sade olmasını sevdiğini söylüyor okuyucu. Böyle güzel dönütler alınca ayağımın yerden kesilmemesi için çok dua ediyorum. Bunun haricinde yapıcı eleştirilere de çok kıymet veriyorum. Her birini not ediyor, kitap üzerinde işaretlemeler yapıyorum. İlk kitap olduğu için benim açımdan aşılması zor bir psikolojik eşikti, Nim. Bu nedenle de birçok teknik hatanın olduğunun farkındayım. Dışarıdan bir gözün bunları bana söylemesi iyi oluyor. Çünkü aynı gözle okumaya çabalasam da olmuyor. İnsan kendi yanlışını görmekte zorlanıyor. Herhalde bir yazar için en büyük şans; çevresinde bu eleştirileri çekinmeden yapabilen dostlarının olmasıdır. Bunlar sayesinde bir sonraki eser için düzenlemeler yapılması kolaylaşıyor.
Kavramlar, tarihsel süreç içinde yüklendiği anlamlar ile birlikte günümüze kadar gelmektedirler. Kavramların bugün taşıdığı anlamı kavrayabilmek için tarihsel süreç içinde geçirmiş oldukları değişim ve dönüşüme de bakmak gerekmektedir. Bizler de adalet kavramını bu bağlam içerisinde değerlendirerek, adalet kavramının bugün gelmiş olduğu noktayı anlamak için geçmişe giderek, kavramın geçirmiş olduğu süreçleri konuşmaya ve anlamaya çalıştık. Hayatın merkezî kavramlarından biri olan adalet kavramının izini Platon’dan başlayarak günümüze kadar takip etmeye gayret ettik. Bu süreç okumasının kavramı anlamamıza fayda sağlayacağı kanaatindeyiz. Adalet kavramının felsefî alt yapısını birlikte ele aldığımız değerli felsefe tarihi profesörü Kasım Küçükalp ile yapmış olduğumuz hoş sohbetle sizleri baş başa bırakıyoruz.
Dolayısıyla ne yapmamız lazım? Evvela uyanış. Artık anlamamız lazım bu projenin detaylarını ama bütün cephelerini anlamamız lazım. Sonra da karşı tedbir olarak evvela bir korunma, yani bir algoritma analizi yapan, algoritma filtrasyonu yapan bir sistem ve ondan sonra da bize ait bir sosyal medya, ki ben buna ifsat algoritmaları yerine ıslah algoritmaları diyorum. Islah algoritmaları üreten bir sosyal medya arama motoru, rahmani bir arama motoru ve rahmani bir yapay zekâ tasarlamamız lazım.
Bir yönetmeni tanımak için onun ilk dönem çalışmalarını incelemek gerekebilir. Her ne kadar ilk dönemler bir yönetmeni tanımak için güç ya da erken olsa da bu safha yönetmeni tanımak için bir önsözü andırır. Yasak Rüya (2005), Mizansen (2006), Saat Kaç (2006), Kayıp Zaman Düşleri (2007) ve İstanbul (2007) yönetmenin ilk yaptığı kısa filmler. Bu filmlerle birlikte o yönetmenin sinemasına dahil olur, anlamaya başlar ve bazı tahminler yürütürüz. Hele ki bu kişinin şiire ve edebiyata aşina biri olduğunu bildiğimizde, dahası onun “şiirsel sinema”yı andıran sinematografisini temaşa eylediğimizde bambaşka pencereler açılır önümüze.
Gözünün içine baka baka hesaplaşmak şöyle dursun, düşünmenin korku nesnesi muamelesi gördüğü bir toplumsal vasatı tarif ediyor Cemil Meriç: ‘…düşüncenin kuduz bir köpek gibi kovalandığı topraklar…’ ‘Düşünce’ sahipsiz, ortada… ‘Düşünmek’ ise asil ve soylu bir aidiyete sahip…
Kapitalist, teknik ve bürokratik çağın şafağı ise insanın köleleştirilmesiyle sonuçlandı. Onu yeni bir sekülerleştirilmiş modus vivendi içinde zincirledi. İnsanı büyülü bir evrende bağlayan ve onu kozmik bir kaza haline getiren bu önemli şey, irademizi serbest bıraktı ve onu, gücü irade eden dönüştürülmüş bir enerji olarak serbest bıraktı. Ve kapitalizm, teknikçilik ve bürokrasi, saf gücün tohumunun büyümesine izin veren mükemmel topraklardı ve bir kez çapa kozmik olarak büyülenmiş olandan serbest bırakıldığında, artık durmak yoktu.
Emrah Atiş ile ‘Nim’ Romanı Üzerine
Henüz dünyaya gözlerimizi açar açmaz kendimizi, masallar, hikâyeler ve kıssalarla örülü bir coğrafyada buluyoruz. ‘Hikâyemiz’in farkına henüz varmamış olmak bu gerçeği etkilemiyor. Ancak hikâyemizin ve bizden bağımsız gelişen hikâyelerin farkına varmaya başlayınca kendimizi bambaşka bir evrende buluyoruz. Çoğumuzun annesi, kulağımıza okunan ezanlara müteakiben, kendisine kadar tevarüs eden masallarla, ninnilerle büyütüyor çocuklarını. Kendisine kıssalar anlatılan çocuklar, peygamber iklimlerine de aşina olarak büyüyor. Ölüm isabet ettiğinde ‘buradaki hikâyemiz’ sona eriyor. Arkamızda bir yığın tamamlanmamış hikâyeyi de yanımıza alarak göçüyoruz bu diyardan…
Nim, Farsça ‘yarım’ demek. Aynı zamanda Emrah Atiş’in ilk romanının da ismi. Kendisi, yarım kalan hikâyelerin peşine düşüyor. Biz de onunla beraber bu izi sürüyoruz. Sürdüğümüz ize biraz daha yaklaşalım, mercek tutalım istedik.
Uzun bir zaman diliminin ürünü romanınız. Başta sürekliliği sağlamak sonra da disiplinli bir şekilde yazmak zor olmadı mı? Yazarlık serüvenine niyetlenen okuyucularımıza bu konuda neler söylersiniz?
Oldu tabiî ki. Yaklaşık yedi yıllık bir emeğin ürünü Nim. Bazen aylarca yazamadığım oldu. Bazen de günlerce yazdığım… Bunu, yeteneği ölçüsünde bir işi hakkıyla yapmaya çalışmak gibi düşünebiliriz bence. Nasıl ki salt yetenek bir ürünü ortaya koymaya yeterli değilse yazmak da böyle. Emek istiyor. Hakkıyla yapmaya çalışmak derken bunu kastediyorum. Ne kadar yetenekli olunursa olunsun o disiplini oturtmak gerekiyor. Bazen yazdığın her sayfadan sonra öncekilerle beraber topluca okuman gerekiyor. Hem de defalarca… Ama galiba önemli olan vazgeçmemeyi bilmek. Bunu kuru bir takıntı olarak söylemiyorum. İlla ki bazen de vazgeçip yeni başlangıçlar da yapmak gerekiyor. O da yazarın hissedebilmesiyle alakalı. Yazar nerede durması gerektiğini bilmeli ama ilk tıkandığında da vazgeçmemeli. Herhalde kaliteli bir eser ortaya koyabilen yazarların ortak özelliği bu olmalı: Güçlü bir sezgi yeteneği.
Öykü ile romanı birbirinden ayıran nedir? Bu soruyu şu sebeple soruyoruz: Nim, öykülerden oluşan bir roman gibi. Daha doğrusu roman içinde öykü/ler yazıyor yazarımız. Haliyle çok iç içe iki unsur gibi. Ne dersiniz?
Öykü, fırından yeni çıkan sıcak bir pideyse; roman da bu pidenin toprak ve tohumdan başlayıp sofrada son bulan uzun ve meşakkatli yolculuğudur bence. İkisi de çok kıymetlidir. İlkinde kısa sürede çok lezzetli bir tat alınır. İkincisinde ise o tat muazzam bir hâl alır. Ben roman için şu tanımı yapıyorum: öykünün öyküsünü yazmak. Nim’e bakacak olursak; dediğiniz gibi roman ile öykü çok iç içe. Tıpkı hayatta olduğu gibi. Bazen tüm ayrıntılarıyla hayatı takip edebiliyorken, bazen de sadece ânın nimetlerini dolduruyoruz heybemize. Bu yüzden ikisini birbirinden çok keskin bir şekilde ayırmayı uygun bulmuyorum. Nedim Bey hastalığından dolayı ânın nimetlerini doldurabiliyordu heybesine. Bu doldurduklarını romanda yazmazsam ona ihanet etmiş olurdum.
Kitabın başkarakteri, Alzheimer hastası olan emekli bir öğretmen. Son zamanlarda hem ‘Alzheimer’ rahatsızlıklarının hem de bu türde sanat çalışmalarının arttığına tanıklık ediyoruz. Amacınız biraz daha farkındalık oluşturmak mıydı?
Bir yazarın, edebi hazzı önceleyerek belli mesajları verme kaygısı içinde olması gerektiğini düşünenlerdenim. Bu hastalık da son zamanlarda giderek artan bir hastalık. Ürpertiyor beni. Kitabı yazarken kesin bir şekilde farkındalık oluşturmayı amaçladığımı söyleyemem ama Nedim Bey’e bu imtihanı biçerek ‘Alzheimer’e dikkat çekmek istediğim doğrudur.
Tarihe öyle ya da böyle mal olmuş karakterleri anlatmak, tarihi romanların biraz da kaçınılmaz yanı. Bir yanda gerçek tarihe sadık kalmak, diğer tarafta dişe dokunur bir kurgu oluşturmak kaygısı arasındaki gerilimi nasıl aşmaya çalıştınız?
Gerçekliği olan kişi ve olayı değiştirmek tarihi bir aldatmaca olur. Bunu yapmayı kendime zül görürüm. Yapmadım da. Ama illaki ana olayın etrafını kurgusal olaylarla örmek zorundasınız. Gerçek olan yine ayan beyan görünür olmalı. Kurgu olan da onun gerçekliğine halel getirmemeli. Ali Paşa bölümünü yazarken buna çok dikkat ettim. Öncelikle olayın bilinen en gerçek halini bulmalıydım. Özel izinle valilik arşivine girip literatür taradım. Birkaç farklı makale, tez çalışması vb. kaynaktan işin aslını öğrenince yazmaya koyuldum. Ali Paşa gerçek bir karakter ama Aşot bir kurgu ürünü. Tarihi gerçeklikle ilgili akışta Aşot’un hiçbir dokunuşu yok. Ama olaylar olurken o da orada. Mesela Paşa Hakkâri’den yola çıkıp Van’a geliyor. Bu bir gerçek. Ama nasıl geldiği bilinmiyor. Burada işin içine kurgusal kısım giriyor. Bunun dozunu ayarlamak zor ama zevkli. Sağlam bir bina yapıyor gibi her bir taşı yerli yerinde kullanmak gerekiyor.
Sadece tarihe değil; çağımıza da tanıklık ettiğini görüyoruz kahramanımızın. Üstelik zihin sağlığı gayet yerinde görünenlere karşı, kıyıya vuran bedenlerin, dilenmek zorunda kalan çocukların hikâyesinin peşinden koşarak yapıyor bunu. “Nim” eğer bunlardan bahsetmese “eksik” kalır mıydı?
Çağına tanıklık etmeyen her eser eksiktir bence. Edebiyat tarihine baktığımızda çağını aşan birçok yazar görebiliyoruz ancak çağından kopan yazarların hiçbirini tanımıyoruz. En distopik eserde bile içinde yaşanılan dönemin yansımaları olur. Nedim Bey de bu çağda, bu toplumda yaşayan bir fert. İlla ki “sokağı” fark ediyor ve bununla ilgili dert sahibi oluyor. ‘Nim’ bunlara değinmese gerçekten de nim olarak kalacaktı.
Romanda, klasik edebiyat eserlerinden Mantıku’t-Tayr’a, özellikle Şeyh-i San’an’ın hikâyesine de değiniyorsunuz. Özellikle bir yerde “Butimar” adlı romana da bir gönderme söz konusu. Klasik eserlerimizin, kaleminizin üzerinde nasıl bir tesiri oldu?
Lise yıllarımdan sonra uzunca bir dönem Klasik okudum. Hem Doğu hem de Batı Klasikleri. Bunlar illaki kalemime etki etti. Etmesi de gerekiyor bence. Çünkü onlara bir vefa borcumuzun olduğunu düşünüyorum. Eserlerinde bu klasiklerin esintisi olan yazarları çok seviyorum.
Öğretmenlik mesleğinin izlerinin olduğu bir roman, Nim. Bunda, kahramanımızın ve sizin öğretmen olmanızın etkisi var şüphesiz. Mesleğinizin yazarlık kimliğinizi beslediğini görüyoruz. Bu konuda neler söylersiniz?
Yazarken de bunun izlerini taşıyor yazdıklarım.
“Ali Paşa” hikâyesinin bir türküden yola çıkılarak yazıldığını görüyoruz. “Bir türkünün peşinden gitmek” kulağımıza her zaman hoş gelmiştir. Bu toprakların binlerce hikâyesinden biri aslında Ali Paşa. Bir yazar; aynı zamanda bir hikâye avcısı, iz sürücüdür diyebilir miyiz?
Yazanı “yazar” yapan tam da budur bence. Etrafımda anlatılanları pür dikkat dinliyorum. Bunu sadece yazmak için değil, kendime de bir şeyler katabilmek için yapıyorum. Tabiî bunlardan yazmaya değer olanları da hemen not ediyorum. Son zamanlarda kayınpederimden çok faydalanıyorum bu konuda. Öyle içten, samimi anılar anlatıyor ki her anlattığını not alıyorum neredeyse. Ali Paşa türküsüne gelecek olursak, ilk dinlediğimde Paşa’nın hayatını çok merak etmiştim. İnternetten kısa bir araştırma yapınca da yazılmaya değer olduğunu düşünmüştüm. O kadar çok ki bu alanda malzeme. Her türkünün bir hikâyesi var çünkü. Yazarlar da kendilerine yakın hissettikleriyle ilgilenmeye, ardını kaşımaya başlayınca muazzam gizler ele veriyor kendini.
Kitaptaki birkaç bölüm dışında, çoğu metin daha evvel hiçbir yerde yayımlanmadı. Bu bilinçli bir seçim miydi, yoksa şartlar mı böyle şekillendirdi?
Şartlar böyle gerektirdi diyebilirim. Yaşadığım şehirde özellikle dergicilik alanında bir boşluk vardı. Benim de mesleğimden dolayı oluşan yoğunluğum (dersler, okuma grupları, gönüllü seminerler, alan okumaları vb.) bununla birleşince bu konuda biraz tembellik ettim galiba.
Son olarak şunu sormak isteriz. Malûm, eleştiri için; ‘mümeyyiz aklın ibadeti’ diyoruz. Eleştirinin, bizi yetiştiren bir hocamız olduğunu söylemek yerinde olur bizce. Aldığınız dönütler, özellikle de eleştiriler nasıldı? Bu dönüşlerin metniniz ve kaleminiz üzerindeki etkisini sormak isteriz?
Genel olarak kitabın beğenilmiş olması beni mutlu ediyor. Özellikle kurguyu, finali, dilin akıcı ve sade olmasını sevdiğini söylüyor okuyucu. Böyle güzel dönütler alınca ayağımın yerden kesilmemesi için çok dua ediyorum. Bunun haricinde yapıcı eleştirilere de çok kıymet veriyorum. Her birini not ediyor, kitap üzerinde işaretlemeler yapıyorum. İlk kitap olduğu için benim açımdan aşılması zor bir psikolojik eşikti, Nim. Bu nedenle de birçok teknik hatanın olduğunun farkındayım. Dışarıdan bir gözün bunları bana söylemesi iyi oluyor. Çünkü aynı gözle okumaya çabalasam da olmuyor. İnsan kendi yanlışını görmekte zorlanıyor. Herhalde bir yazar için en büyük şans; çevresinde bu eleştirileri çekinmeden yapabilen dostlarının olmasıdır. Bunlar sayesinde bir sonraki eser için düzenlemeler yapılması kolaylaşıyor.
Teşekkür ederiz.
Ben de size teşekkür ederim.
İlgili Yazılar
Kasım Küçükalp İle Felsefî Bağlamda Adalet Kavramı ve Yansımaları Üzerine
Kavramlar, tarihsel süreç içinde yüklendiği anlamlar ile birlikte günümüze kadar gelmektedirler. Kavramların bugün taşıdığı anlamı kavrayabilmek için tarihsel süreç içinde geçirmiş oldukları değişim ve dönüşüme de bakmak gerekmektedir. Bizler de adalet kavramını bu bağlam içerisinde değerlendirerek, adalet kavramının bugün gelmiş olduğu noktayı anlamak için geçmişe giderek, kavramın geçirmiş olduğu süreçleri konuşmaya ve anlamaya çalıştık. Hayatın merkezî kavramlarından biri olan adalet kavramının izini Platon’dan başlayarak günümüze kadar takip etmeye gayret ettik. Bu süreç okumasının kavramı anlamamıza fayda sağlayacağı kanaatindeyiz. Adalet kavramının felsefî alt yapısını birlikte ele aldığımız değerli felsefe tarihi profesörü Kasım Küçükalp ile yapmış olduğumuz hoş sohbetle sizleri baş başa bırakıyoruz.
Mustafa Merter İle…”Zihni Örtülmüş Durumdaki İnsanlar Haksızlığa Karşı Nasıl mücadele verecek?”
Dolayısıyla ne yapmamız lazım? Evvela uyanış. Artık anlamamız lazım bu projenin detaylarını ama bütün cephelerini anlamamız lazım. Sonra da karşı tedbir olarak evvela bir korunma, yani bir algoritma analizi yapan, algoritma filtrasyonu yapan bir sistem ve ondan sonra da bize ait bir sosyal medya, ki ben buna ifsat algoritmaları yerine ıslah algoritmaları diyorum. Islah algoritmaları üreten bir sosyal medya arama motoru, rahmani bir arama motoru ve rahmani bir yapay zekâ tasarlamamız lazım.
Faysal Soysal ile Şiir ve Edebiyatın İzinde Sinemayı Anlamak
Bir yönetmeni tanımak için onun ilk dönem çalışmalarını incelemek gerekebilir. Her ne kadar ilk dönemler bir yönetmeni tanımak için güç ya da erken olsa da bu safha yönetmeni tanımak için bir önsözü andırır. Yasak Rüya (2005), Mizansen (2006), Saat Kaç (2006), Kayıp Zaman Düşleri (2007) ve İstanbul (2007) yönetmenin ilk yaptığı kısa filmler. Bu filmlerle birlikte o yönetmenin sinemasına dahil olur, anlamaya başlar ve bazı tahminler yürütürüz. Hele ki bu kişinin şiire ve edebiyata aşina biri olduğunu bildiğimizde, dahası onun “şiirsel sinema”yı andıran sinematografisini temaşa eylediğimizde bambaşka pencereler açılır önümüze.
Vehbi Başer ile Dilin, Zihnin ve Ufkun Daralması Meselesi Üzerine
Gözünün içine baka baka hesaplaşmak şöyle dursun, düşünmenin korku nesnesi muamelesi gördüğü bir toplumsal vasatı tarif ediyor Cemil Meriç: ‘…düşüncenin kuduz bir köpek gibi kovalandığı topraklar…’ ‘Düşünce’ sahipsiz, ortada… ‘Düşünmek’ ise asil ve soylu bir aidiyete sahip…
Toplumsal Düzen, Kültür ve Din Olarak Şeriat
Kapitalist, teknik ve bürokratik çağın şafağı ise insanın köleleştirilmesiyle sonuçlandı. Onu yeni bir sekülerleştirilmiş modus vivendi içinde zincirledi. İnsanı büyülü bir evrende bağlayan ve onu kozmik bir kaza haline getiren bu önemli şey, irademizi serbest bıraktı ve onu, gücü irade eden dönüştürülmüş bir enerji olarak serbest bıraktı. Ve kapitalizm, teknikçilik ve bürokrasi, saf gücün tohumunun büyümesine izin veren mükemmel topraklardı ve bir kez çapa kozmik olarak büyülenmiş olandan serbest bırakıldığında, artık durmak yoktu.