“Bilimsel Devrim bilimi dinden kurtardı. Yeni bilim ruhu maddeden kurtardı. Dünya bilgisinin kaynağı olarak vahyin yerine akıl ve deney aldı. Bilimsel Devrim’den sonra Tanrı’nın en sonunda doğadan tamamen dışlanması ve bilimin Tanrı’nın varlığını inkâr etmesi kaçınılmazdı. Bu mesnetsiz iddialar popüler bilim tarihinin içine işleyerek sık sık tekrarlanır hale geldi. Evrim ve yaradılış üstüne yazan gazeteciler, küresel ısınmanın kaynaklarını araştıran çevreciler, bilim üstüne eleştiriler yazan feministler ve modern dünyanın yarattığı düş kırıklığına ağıtlar yakan New Age’in peygamber özentileri -hepsi bu mantrayı tekrarlamakta ve on yedinci yüzyılın bilimin dinden boşanmasına tanık olduğu inancını tekrarlamaktadır. Bu yorumcular üzülecek ama o çalkantılı yüzyılın tarihine yakından bir bakış, ortaya tamamen farklı bir öykü koymaktadır. O zamanlar bilim ve din bugün ifade ettiği şeyi ifade etmiyordu. Bu fark özellikle de bilimde çok açıktır. Bilim insanı diye bir yaratık yoktu –hatta on dokuzuncu yüzyıla kadar böyle bir sözcük bile yoktu. Dünya bilgisinin peşinden koşma faliyetine ‘doğa felsefesi’ deniyordu.”
Bilim tarihinde ki egemen anlatıya göre, bilim ve din arasında tarih boyunca süregelen bir savaşım vardır. Bu savaşım 1970’lere kadar Bilim’in üstünlüğüyle sürmüştür. Söz konusu anlatıda bilimin zaferinde mücadele önderleri, azizleri ve şehitleri vardır; Galileo, Newton, Darwin, Einstein, Kopernik… Bu anlatının iddialarını birer Mit kategorisinde değerlendiren mezkûr eser, yeni bir bilim-din okuması oluşturmak için adeta bir tarihsel gerçeklik olarak kabul edilen ve zamanla mite dönüşen bu efsanelerden öncelikle vazgeçilmesi gerektiğini iddia ediyor. Editöryel bir çalışma olan kitap, farklı düşünce anlayış ve geleneklerinden yirmi beş akademisyenin makalelerinden oluşuyor. Farklı veçheleriyle bilim-din anlatısının iddiaları ele alınıp, bunların gerçekliği tartışılıyor ve bunların birer mit olduğu iddiası ortaya konuyor.
KİRALIK MEYDAN
AHMET ÖRS / TASFİYE KİTAPLIĞI
“Ama bizim başımız açık, burada da mahremimiz olmayan erkek öğrenciler, erkek öğretmenler var. Ne kadar da gerici bir talep. Devletimiz her zaman irticaya karşı teyakkuzdadır çocuğum. Sen de o kötücül düşünceleri, gerici inançları kafandan sil artık. Yani yeni tanrımız devlet mi olsun diyorsunuz öğretmenim. O da ne demek, biz de müslümanız elhamdülillah ama devlet işi ayrı. Devlet ne derse o, tanrıyı kalbinde sakla. Kılık kıyafet kontrolü diye sınıfa baskın verirler, neden sakalın uzamış kesmedin. Neden saçından toka yok. Neden eteğin boyu şöyle. Neden başka renkte gömlek giymedin. Başımız açık, ellerimiz havada. Arama var. Filistindeyiz. İsrailliler baskın vermiş. Ama bu işe biz karşıyız. Örgütleniriz, meydan okuruz. Öz yurdumuzda parya olmayız, kusura bakmayın. Haftaya bütün okulda, bütün şehirde, bütün ülkede herkes üçüncü derste başını örtsün. Başörtüsünü bayrağı kılsın. Sırasına ezber bozarak otursun. Diğer çocuklar görsün, tedirgin olsun. Öğretmen gelsin tedirgin olsun. İdarecileri çağırsın, onlar da tedirgin olsun. Ne kadar da zavallılar. Evet biz sistemden bağımsızlığımızı ilan ediyoruz sevgili öğretmen takımı. Siz de kendinize yazık etmeyin. Emir kulu olmayın. O’nun kulu olun.”
Tasifeye Dergisi’nin editörü, aktivist, sendikacı, sivil toplum kuruluşu yöneticisi, öğretmen, yazar ve edebiyatçı Ahmet Örs’ün, Tasfiye Kitaplığından çıkan dört öykü kitabından biri de kiralık meydan. Kitapta ki öykülerden birinin de isminde olduğu gibi anlatılan öyküler birer hayat hikayesi. Hayatın içinde, insanın bir manada insanlık mücadelesi verdiği her yerde mevcut olan hikayeler. Benim, sizin, yanımızda ki yöremizde ki insanların kısacası hepimizin bir şekilde şahit olduğu veya bir yönüyle yaşadığı olaylara gözümüzü çeviriyor kitap. Bazen kendinizi bir okul sırasında ki çocuğun size dokunan hitabını okurken, bazen ustasının yanın da hakarete uğrayan bir çırağın dudaklarından dökülenleri okurken, bazen de bir meydana dalıp gitmişken mekanla özdeşleşmiş acıları hatırlayan bir kişinin tefekkürünü okurken bulabiliyorsunuz kendinizi.
GÜZELLİK VE İSLAM
VALERIE GONZALEZ / KÜRE YAYINLARI
“Görebildiğim kadarıyla İbn Hazm’a göre bu sufli dünyada güzellik ideali, tabiattan çok insani düzlemde bulunur. Bununla birlikte, her ne kadar güzel olan, yaşayan bir şahısta; Hz. Peygamber’in ideal bedeni ya da maşukun bedeninde vücut bulsa da o, hiçbir şekilde birtakım fiziksel özelliklerle (hüsnü’l-halk) sınırlı değildir. Fiziksel özelliklerin inkâr edilemez cazibelerine rağmen bunlar, gelip geçici bir etkiye sahiptir ve güzellik sebebini ifsat eden olumsuz bir niteliği içinde barındırır. Ancak gerçek güzellik, ahlakla, maneviyatla, entelektüel ve mükemmel bir varoluş tarzını şekillendiren ya da mükemmelliğe yönlendiren fiziksel niteliklerle ilişki içinde oluşur. Bir şahsa, gerçek güzelliğe adanmış böyle bir tarzda âşık olmak, kesinlikle caizdir ve dahası makbuldur. Fakat yine de bu aşk; aklın ve ölçü, namus, denge ile diğer ahlaki değerlere ilişkin ilkelerin arzu kontrolünde bulunmasını gerektirir. Aşka ilişkin bu tür estetik, İbn Hazm’ın kendi ifadeleriyle, ‘doğru ve yanlış arasındaki farkı bilip idrak etme ve mutlak hakikate (yani Tanrı’yla ilişkili olarak ortaya çıkan hakikate) güçlü bir şekilde iman etme’ şartlarını yerine getirmelidir.”
Valerie Gonzalez, İslam sanat tarihi ve estetiği alanlarında çalışan bir araştırmacı-yazardır. Yazar, bu kitabında sadece güzellik hakkındaki kavramsal anlatıları içeren Müslüman düşünürlerin metinlerini açıklamakla kalmayıp, bilfiil tecessüm etmiş sanat eserlerini de tahlil etmeye çalışıyor. Kendi deyimiyle bu çalışma, İslam medeniyeti çerçevesinde, genellikle neyin ‘estetik’ olarak adlandırıldığı sorusuyla ilgileniyor. Klasik Arap düşüncesinde estetik konusunu metin boyutunda analiz etmek için İbn Hazm, İbn Sina, İbn Rüşd ve İbn’ül Heysem’ in metinlerini tetkik ediyor, ardından yine metin analizi için Kur’an’da Hz. Süleyman kıssası özelinde Neml Suresi 44. Ayeti yorumlamaya çalışıyor. Ortaya konulmuş sanat eserleri arasından da yer yer bir felsefeci edasıyla El Hamra örneğini inceliyor.
AHLAK SORUNSALI
TAHA ABDURRAHMAN / PINAR YAYINLARI
“Modernitenin ahlaki eğriliğinin etkisi zihinlerde öyle bir sınıra varmıştır ki bu eğriliği düzeltmekte yüzeysel ahlak dediğimiz şeyin bir faydası olmaz. Bu, modernistlerin modernitenin neden olduğu şeyler sebebiyle başlarına gelen ve gelecek kötülük ve sıkıntıları def etmek için ortaya koydukları ahlaktan ibarettir. Yüzeysel ahlak işe yaramaz, çünkü bu sıkıntı kaynağı sebeplerin bertaraf edilmesi, ancak bu sebeplerden derecelerce yukarıdaki değerlerle mümkündür. Oysa bu modernistler değerlerini, bizzat sıkıntı kaynağı olan sebeplerden devşirmektedirler. Moderniteye ancak kendi olgu ve fenomenleri cinsinden değer ve anlamlar üretir. Dolayısıyla modernitenin olgu ve fenomenlerinde bulunan sıkıntı, modernitenin değer ve anlamlarında da vardır. Doğrusu şu ki bu eğiriliği düzeltmekte ancak güce sahip ahlakın faydası olabilir. Bu ahlak, modernitenin gücüne benzemeyen bir güce sahiptir. Çünkü benzerlik, iki tarafın denkliğini gerektirir ve dolayısıyla zorunlu şekilde biri diğeriyle düzelemez. Böylece söz konusu ahlak, moderniteye güç yetirebilir ve ondaki sıkıntının sebeplerini ortadan kaldırabilir.”
Ahlak Sorunsalı, Taha Abdurrahman’ın Pınar Yayınları tarafından yayınlanan en önemli eserlerinden biridir. Kitabın alt başlığının da ortaya koyduğu gibi Batı Modernitesinin ahlaki eleştirisine bir katkı niteliği taşımaktadır kitap. İslam düşünce geleneği ve Batı felsefesine olan hakimiyetiyle yazar, geldiğimiz konum itibariyle varolan krizleri sistematik bir şekilde çözümleyerek ortaya koymaya çalışıyor. Soyut akılcılığı, Modern epistemolojiyi ve Tekno-bilimsel dünya düzenini ortaya koymuş olduğu açmazlarıyla ele almaya çalışıyor ve bu açmazlara büyük bir özenle kurmaya çalıştığı ahlak projesi bağlamında çözümler öneriyor. Yazara göre Batı medeniyeti geldiği konum itibariyle bir kriz halindedir, bu medeniyet söz medeniyetidir. Bu söz medeniyetinin krizini insanlık için çözmeye muktedir olansa güçlü bir ahlak projesi zeminin de inşa edilecek fiil medeniyetidir.
İmam Şafii: Âlim ve Veli Kecia Ali / Türkçesi: Mehmet Ali Okan Doğan – Vakıfbank Kültür Yayınları ”Şafii, bilinmeyen veya doğrulanamayacak kanıtlara yaslanan geniş kapsamlı mutabakatlardansa metinsel kaynakları yeğ tutar. Bu tercihi, onu ilk dönemlerinde rakiplerinin karşı çıktığı başka bir tercihe götürür: Şafii, bir sahabeden kaynaklanan tek tük rivayetleri dahi, ilahi metinlerin zincirinden boşanmış insan …
“Edward Said, entelektüeli, bir müçtehit olarak görüyor ve ondan içtihat yapmasını bekliyor; tabii ki entelektüel bir bakışla… Her ne kadar İslam’ın din olduğundan söz etse bile laik entelektüel zihni gereği İslam’ı bir “düşünce” olarak algılıyor. Daha doğrusu şu: Müslüman entelektüel hem naslara iman edip hem de iman ettiği bu sınırları entelektüel cüretle aşabilir mi? Edward Said de sanırım daha çok Müslüman entelektüelleri kastederek şöyle demez mi zaten: “Entelektüel, her zaman bağlılık sorununun amansız meydan okuması ile kuşatılmış durumda.” Yukarıda andığım iki adın da (Nuri Pakdil ve Atasoy Müftüoğlu) birer insan, Müslüman, yazar ve sanatçı olarak hayatlarına, entelektüel çabalarına yakından tanık oldum. Her iki insanın da konuşurken, yazarken, tartışırken ve toplumsal, siyasal anlamda tavır alırken, Müslüman ve entelektüel olmanın, daha doğrusu olamamanın “çelişkisini” kaçınılmaz olarak yaşadıkları kanaatindeyim; bu çelişkileri gördüm.”
Özgürlük ve zorunluluk meselesi tüm insanlar için önemlidir ve herkesi ilgilendirir fakat ben (Müslüman Dünya da dâhil olmak üzere) Üçüncü Dünya için daha önemli ve ilgili olduğunu iddia ediyorum. Bizler (aşağı yukarı Chaucer ve eseri Frankleyn gibi) modernitenin eşiğinde beklediğimizden, onu belli tarafsızlıkla değerlendirebiliriz. Biz yalnızca sekülerleşmenin silsilesini değil aynı zamanda sonuçlarını da izliyoruz (yani yabancılaşmayı, emperyalizmi, ekonomik buhranı ve şeyleşmeyi). Bizler, seküler modernite projesine görkemli bir masumiyet ve soylu bir naiflikle girişen Rönesans’ın ve Aydınlanma’nın öncü sekülerleştiricileri gibi sevinçli olamayız. Onların zamanında araçsal rasyonalite veya yapısökümcülük yoktu, T.S Eliot’ın hayal kırıklıklarıyla dolu ‘Çorak Ülke’ şiirini ya da Beckett’in absürt komedisi Godot’yu Beklerken’i okumamışlardı; henüz Nietzsche bir daha hiç çıkmamak üzere nihilizmi hayatımıza sokmamıştı; Derrida’nın aslında hiçbir şeyi göstermeyen akışkan gösterenler dünyasını tanımamışlardı. Onlar dünyanın emperyalist yağmasını, Holokost’u ya da Çernobil’i tecrübe etmemişlerdi.”
“Bu argümandan popülizm üzerine düşünmek açısından beş temel yorum çıkarılabilir. İlki, krizlerin ancak ve ancak performans ve dolayımla kriz olabileceğini göstererek, çağdaş popülizmde performansın önemini açıkça ortaya koyar. İkincisi, krizlerin popülizme içkin bir tetikleyici olabildiği kadar dışsal olabildiğine işaret ederek, popülizm üzerine çalışanlar için kriz nosyonunu daha detaylı biçimde tasvir eder. Üçüncü olarak, kriz performanslarının “halkı” tanımlamaya yardımcı olmasından dolayı performanslar “halk” düşmanlarını “elitler” ya da diğer azınlık grupları biçiminde tanımlayabilir ve popülistlere, “halkın” düşmanlarını hedef almalarını sağlayacak görünürde “tarafsız” bir gerekçe verir. Dördüncüsü, popülist aktörlerin kriz performansları sırasında atacakları adımları gösteren dünya çapındaki farklı popülizm örnekleriyle test edebilecek ve uygulanabilecek bir model sunar. Beşinci ve son olarak, popülistlerin kriz performanslarıyla genel olarak “kriz siyaseti” arasında farklar olduğunu gösterir.”
Yeryüzü Yakılıp Yıkılırken Jonathan Crary / Metis Yayınları “Modern sanayi uygarlığı dünyayı ateşe vermenin eşiğinde. Toplumsal oluşumların ve toplulukların kökünün kurutulması, insani müştereklerin bağımlı olduğu canlı yeryüzü-sisteminin söndürülmesiyle iç içe geçmiş durumda. Artık kapitalizmin en son, ‘yakıp-yıkma’ safhasındayız. Askeri bağlamda bu tabir, yenilmiş bir halkın veya yaklaşan bir ordunun faydalanmasını engellemek …
Kitap Seçkisi
GALİLEO HAPİSTE
“Bilimsel Devrim bilimi dinden kurtardı. Yeni bilim ruhu maddeden kurtardı. Dünya bilgisinin kaynağı olarak vahyin yerine akıl ve deney aldı. Bilimsel Devrim’den sonra Tanrı’nın en sonunda doğadan tamamen dışlanması ve bilimin Tanrı’nın varlığını inkâr etmesi kaçınılmazdı. Bu mesnetsiz iddialar popüler bilim tarihinin içine işleyerek sık sık tekrarlanır hale geldi. Evrim ve yaradılış üstüne yazan gazeteciler, küresel ısınmanın kaynaklarını araştıran çevreciler, bilim üstüne eleştiriler yazan feministler ve modern dünyanın yarattığı düş kırıklığına ağıtlar yakan New Age’in peygamber özentileri -hepsi bu mantrayı tekrarlamakta ve on yedinci yüzyılın bilimin dinden boşanmasına tanık olduğu inancını tekrarlamaktadır. Bu yorumcular üzülecek ama o çalkantılı yüzyılın tarihine yakından bir bakış, ortaya tamamen farklı bir öykü koymaktadır. O zamanlar bilim ve din bugün ifade ettiği şeyi ifade etmiyordu. Bu fark özellikle de bilimde çok açıktır. Bilim insanı diye bir yaratık yoktu –hatta on dokuzuncu yüzyıla kadar böyle bir sözcük bile yoktu. Dünya bilgisinin peşinden koşma faliyetine ‘doğa felsefesi’ deniyordu.”
Bilim tarihinde ki egemen anlatıya göre, bilim ve din arasında tarih boyunca süregelen bir savaşım vardır. Bu savaşım 1970’lere kadar Bilim’in üstünlüğüyle sürmüştür. Söz konusu anlatıda bilimin zaferinde mücadele önderleri, azizleri ve şehitleri vardır; Galileo, Newton, Darwin, Einstein, Kopernik… Bu anlatının iddialarını birer Mit kategorisinde değerlendiren mezkûr eser, yeni bir bilim-din okuması oluşturmak için adeta bir tarihsel gerçeklik olarak kabul edilen ve zamanla mite dönüşen bu efsanelerden öncelikle vazgeçilmesi gerektiğini iddia ediyor. Editöryel bir çalışma olan kitap, farklı düşünce anlayış ve geleneklerinden yirmi beş akademisyenin makalelerinden oluşuyor. Farklı veçheleriyle bilim-din anlatısının iddiaları ele alınıp, bunların gerçekliği tartışılıyor ve bunların birer mit olduğu iddiası ortaya konuyor.
KİRALIK MEYDAN
“Ama bizim başımız açık, burada da mahremimiz olmayan erkek öğrenciler, erkek öğretmenler var. Ne kadar da gerici bir talep. Devletimiz her zaman irticaya karşı teyakkuzdadır çocuğum. Sen de o kötücül düşünceleri, gerici inançları kafandan sil artık. Yani yeni tanrımız devlet mi olsun diyorsunuz öğretmenim. O da ne demek, biz de müslümanız elhamdülillah ama devlet işi ayrı. Devlet ne derse o, tanrıyı kalbinde sakla. Kılık kıyafet kontrolü diye sınıfa baskın verirler, neden sakalın uzamış kesmedin. Neden saçından toka yok. Neden eteğin boyu şöyle. Neden başka renkte gömlek giymedin. Başımız açık, ellerimiz havada. Arama var. Filistindeyiz. İsrailliler baskın vermiş. Ama bu işe biz karşıyız. Örgütleniriz, meydan okuruz. Öz yurdumuzda parya olmayız, kusura bakmayın. Haftaya bütün okulda, bütün şehirde, bütün ülkede herkes üçüncü derste başını örtsün. Başörtüsünü bayrağı kılsın. Sırasına ezber bozarak otursun. Diğer çocuklar görsün, tedirgin olsun. Öğretmen gelsin tedirgin olsun. İdarecileri çağırsın, onlar da tedirgin olsun. Ne kadar da zavallılar. Evet biz sistemden bağımsızlığımızı ilan ediyoruz sevgili öğretmen takımı. Siz de kendinize yazık etmeyin. Emir kulu olmayın. O’nun kulu olun.”
Tasifeye Dergisi’nin editörü, aktivist, sendikacı, sivil toplum kuruluşu yöneticisi, öğretmen, yazar ve edebiyatçı Ahmet Örs’ün, Tasfiye Kitaplığından çıkan dört öykü kitabından biri de kiralık meydan. Kitapta ki öykülerden birinin de isminde olduğu gibi anlatılan öyküler birer hayat hikayesi. Hayatın içinde, insanın bir manada insanlık mücadelesi verdiği her yerde mevcut olan hikayeler. Benim, sizin, yanımızda ki yöremizde ki insanların kısacası hepimizin bir şekilde şahit olduğu veya bir yönüyle yaşadığı olaylara gözümüzü çeviriyor kitap. Bazen kendinizi bir okul sırasında ki çocuğun size dokunan hitabını okurken, bazen ustasının yanın da hakarete uğrayan bir çırağın dudaklarından dökülenleri okurken, bazen de bir meydana dalıp gitmişken mekanla özdeşleşmiş acıları hatırlayan bir kişinin tefekkürünü okurken bulabiliyorsunuz kendinizi.
GÜZELLİK VE İSLAM
“Görebildiğim kadarıyla İbn Hazm’a göre bu sufli dünyada güzellik ideali, tabiattan çok insani düzlemde bulunur. Bununla birlikte, her ne kadar güzel olan, yaşayan bir şahısta; Hz. Peygamber’in ideal bedeni ya da maşukun bedeninde vücut bulsa da o, hiçbir şekilde birtakım fiziksel özelliklerle (hüsnü’l-halk) sınırlı değildir. Fiziksel özelliklerin inkâr edilemez cazibelerine rağmen bunlar, gelip geçici bir etkiye sahiptir ve güzellik sebebini ifsat eden olumsuz bir niteliği içinde barındırır. Ancak gerçek güzellik, ahlakla, maneviyatla, entelektüel ve mükemmel bir varoluş tarzını şekillendiren ya da mükemmelliğe yönlendiren fiziksel niteliklerle ilişki içinde oluşur. Bir şahsa, gerçek güzelliğe adanmış böyle bir tarzda âşık olmak, kesinlikle caizdir ve dahası makbuldur. Fakat yine de bu aşk; aklın ve ölçü, namus, denge ile diğer ahlaki değerlere ilişkin ilkelerin arzu kontrolünde bulunmasını gerektirir. Aşka ilişkin bu tür estetik, İbn Hazm’ın kendi ifadeleriyle, ‘doğru ve yanlış arasındaki farkı bilip idrak etme ve mutlak hakikate (yani Tanrı’yla ilişkili olarak ortaya çıkan hakikate) güçlü bir şekilde iman etme’ şartlarını yerine getirmelidir.”
Valerie Gonzalez, İslam sanat tarihi ve estetiği alanlarında çalışan bir araştırmacı-yazardır. Yazar, bu kitabında sadece güzellik hakkındaki kavramsal anlatıları içeren Müslüman düşünürlerin metinlerini açıklamakla kalmayıp, bilfiil tecessüm etmiş sanat eserlerini de tahlil etmeye çalışıyor. Kendi deyimiyle bu çalışma, İslam medeniyeti çerçevesinde, genellikle neyin ‘estetik’ olarak adlandırıldığı sorusuyla ilgileniyor. Klasik Arap düşüncesinde estetik konusunu metin boyutunda analiz etmek için İbn Hazm, İbn Sina, İbn Rüşd ve İbn’ül Heysem’ in metinlerini tetkik ediyor, ardından yine metin analizi için Kur’an’da Hz. Süleyman kıssası özelinde Neml Suresi 44. Ayeti yorumlamaya çalışıyor. Ortaya konulmuş sanat eserleri arasından da yer yer bir felsefeci edasıyla El Hamra örneğini inceliyor.
AHLAK SORUNSALI
“Modernitenin ahlaki eğriliğinin etkisi zihinlerde öyle bir sınıra varmıştır ki bu eğriliği düzeltmekte yüzeysel ahlak dediğimiz şeyin bir faydası olmaz. Bu, modernistlerin modernitenin neden olduğu şeyler sebebiyle başlarına gelen ve gelecek kötülük ve sıkıntıları def etmek için ortaya koydukları ahlaktan ibarettir. Yüzeysel ahlak işe yaramaz, çünkü bu sıkıntı kaynağı sebeplerin bertaraf edilmesi, ancak bu sebeplerden derecelerce yukarıdaki değerlerle mümkündür. Oysa bu modernistler değerlerini, bizzat sıkıntı kaynağı olan sebeplerden devşirmektedirler. Moderniteye ancak kendi olgu ve fenomenleri cinsinden değer ve anlamlar üretir. Dolayısıyla modernitenin olgu ve fenomenlerinde bulunan sıkıntı, modernitenin değer ve anlamlarında da vardır. Doğrusu şu ki bu eğiriliği düzeltmekte ancak güce sahip ahlakın faydası olabilir. Bu ahlak, modernitenin gücüne benzemeyen bir güce sahiptir. Çünkü benzerlik, iki tarafın denkliğini gerektirir ve dolayısıyla zorunlu şekilde biri diğeriyle düzelemez. Böylece söz konusu ahlak, moderniteye güç yetirebilir ve ondaki sıkıntının sebeplerini ortadan kaldırabilir.”
Ahlak Sorunsalı, Taha Abdurrahman’ın Pınar Yayınları tarafından yayınlanan en önemli eserlerinden biridir. Kitabın alt başlığının da ortaya koyduğu gibi Batı Modernitesinin ahlaki eleştirisine bir katkı niteliği taşımaktadır kitap. İslam düşünce geleneği ve Batı felsefesine olan hakimiyetiyle yazar, geldiğimiz konum itibariyle varolan krizleri sistematik bir şekilde çözümleyerek ortaya koymaya çalışıyor. Soyut akılcılığı, Modern epistemolojiyi ve Tekno-bilimsel dünya düzenini ortaya koymuş olduğu açmazlarıyla ele almaya çalışıyor ve bu açmazlara büyük bir özenle kurmaya çalıştığı ahlak projesi bağlamında çözümler öneriyor. Yazara göre Batı medeniyeti geldiği konum itibariyle bir kriz halindedir, bu medeniyet söz medeniyetidir. Bu söz medeniyetinin krizini insanlık için çözmeye muktedir olansa güçlü bir ahlak projesi zeminin de inşa edilecek fiil medeniyetidir.
İlgili Yazılar
Kitap Seçkisi
İmam Şafii: Âlim ve Veli Kecia Ali / Türkçesi: Mehmet Ali Okan Doğan – Vakıfbank Kültür Yayınları ”Şafii, bilinmeyen veya doğrulanamayacak kanıtlara yaslanan geniş kapsamlı mutabakatlardansa metinsel kaynakları yeğ tutar. Bu tercihi, onu ilk dönemlerinde rakiplerinin karşı çıktığı başka bir tercihe götürür: Şafii, bir sahabeden kaynaklanan tek tük rivayetleri dahi, ilahi metinlerin zincirinden boşanmış insan …
Kitap Seçkisi
“Edward Said, entelektüeli, bir müçtehit olarak görüyor ve ondan içtihat yapmasını bekliyor; tabii ki entelektüel bir bakışla… Her ne kadar İslam’ın din olduğundan söz etse bile laik entelektüel zihni gereği İslam’ı bir “düşünce” olarak algılıyor. Daha doğrusu şu: Müslüman entelektüel hem naslara iman edip hem de iman ettiği bu sınırları entelektüel cüretle aşabilir mi? Edward Said de sanırım daha çok Müslüman entelektüelleri kastederek şöyle demez mi zaten: “Entelektüel, her zaman bağlılık sorununun amansız meydan okuması ile kuşatılmış durumda.” Yukarıda andığım iki adın da (Nuri Pakdil ve Atasoy Müftüoğlu) birer insan, Müslüman, yazar ve sanatçı olarak hayatlarına, entelektüel çabalarına yakından tanık oldum. Her iki insanın da konuşurken, yazarken, tartışırken ve toplumsal, siyasal anlamda tavır alırken, Müslüman ve entelektüel olmanın, daha doğrusu olamamanın “çelişkisini” kaçınılmaz olarak yaşadıkları kanaatindeyim; bu çelişkileri gördüm.”
Kitap Seçkisi
Özgürlük ve zorunluluk meselesi tüm insanlar için önemlidir ve herkesi ilgilendirir fakat ben (Müslüman Dünya da dâhil olmak üzere) Üçüncü Dünya için daha önemli ve ilgili olduğunu iddia ediyorum. Bizler (aşağı yukarı Chaucer ve eseri Frankleyn gibi) modernitenin eşiğinde beklediğimizden, onu belli tarafsızlıkla değerlendirebiliriz. Biz yalnızca sekülerleşmenin silsilesini değil aynı zamanda sonuçlarını da izliyoruz (yani yabancılaşmayı, emperyalizmi, ekonomik buhranı ve şeyleşmeyi). Bizler, seküler modernite projesine görkemli bir masumiyet ve soylu bir naiflikle girişen Rönesans’ın ve Aydınlanma’nın öncü sekülerleştiricileri gibi sevinçli olamayız. Onların zamanında araçsal rasyonalite veya yapısökümcülük yoktu, T.S Eliot’ın hayal kırıklıklarıyla dolu ‘Çorak Ülke’ şiirini ya da Beckett’in absürt komedisi Godot’yu Beklerken’i okumamışlardı; henüz Nietzsche bir daha hiç çıkmamak üzere nihilizmi hayatımıza sokmamıştı; Derrida’nın aslında hiçbir şeyi göstermeyen akışkan gösterenler dünyasını tanımamışlardı. Onlar dünyanın emperyalist yağmasını, Holokost’u ya da Çernobil’i tecrübe etmemişlerdi.”
Kitap Seçkisi
“Bu argümandan popülizm üzerine düşünmek açısından beş temel yorum çıkarılabilir. İlki, krizlerin ancak ve ancak performans ve dolayımla kriz olabileceğini göstererek, çağdaş popülizmde performansın önemini açıkça ortaya koyar. İkincisi, krizlerin popülizme içkin bir tetikleyici olabildiği kadar dışsal olabildiğine işaret ederek, popülizm üzerine çalışanlar için kriz nosyonunu daha detaylı biçimde tasvir eder. Üçüncü olarak, kriz performanslarının “halkı” tanımlamaya yardımcı olmasından dolayı performanslar “halk” düşmanlarını “elitler” ya da diğer azınlık grupları biçiminde tanımlayabilir ve popülistlere, “halkın” düşmanlarını hedef almalarını sağlayacak görünürde “tarafsız” bir gerekçe verir. Dördüncüsü, popülist aktörlerin kriz performansları sırasında atacakları adımları gösteren dünya çapındaki farklı popülizm örnekleriyle test edebilecek ve uygulanabilecek bir model sunar. Beşinci ve son olarak, popülistlerin kriz performanslarıyla genel olarak “kriz siyaseti” arasında farklar olduğunu gösterir.”
Kitap Seçkisi
Yeryüzü Yakılıp Yıkılırken Jonathan Crary / Metis Yayınları “Modern sanayi uygarlığı dünyayı ateşe vermenin eşiğinde. Toplumsal oluşumların ve toplulukların kökünün kurutulması, insani müştereklerin bağımlı olduğu canlı yeryüzü-sisteminin söndürülmesiyle iç içe geçmiş durumda. Artık kapitalizmin en son, ‘yakıp-yıkma’ safhasındayız. Askeri bağlamda bu tabir, yenilmiş bir halkın veya yaklaşan bir ordunun faydalanmasını engellemek …