Bazı kelimeler yüreğimizden tank gibi geçerken, bazı kelimeler meramımızı anlatmakta kifayetsiz kalmaktadır. Çünkü kelimelerin de ruhu vardır. Kelimeler asırlar boyunca bir milletin dilinde, gönlünde yaşayarak ruh ve mânâ kazanır. Mesela ‘yapıt’ ile ‘eser’ bir midir? Selimiye Camiî, Mimar Sinan’ın yapıtı mı yoksa eseri midir? “Cümle” ile “tümce” aynı şey midir? Cümle âlem yerine tümce âlem diyebilecek miyiz? Kelimeler yüreğimizden geçerken, sözcükler bir yumru gibi takılır kalır gırtlağımızda.
Geoffrey Lewis’in, Trajik Başarı: Türk Dil Reformu[1] adlı kitabında başarıya trajik niteliği katan hususiyetini, sadece Osmanlı Türkçesinin kayboluşu değil, 1920-30’ların Türkçesinin de yitirilişi ile açıklamaktadır. Lewis, dil reformunun amacını, uzun zamandan beri dilin bir parçası haline gelen Arapça ve Farsçaya ait dilbilgisi özelliklerini ve bu dillerden alınmış binlerce kelimeyi tasfiye etmek olarak açıklamaktadır.
Osmanlı Türkçesi:
Türklerin İslam ile tanışması İran dillerini konuşan insanlar vasıtası ile olduğu için Türkçedeki temel dini terimler Arapçadan ziyade Farsçadan geçmiştir: Namaz, oruç, peygamber.
Bunların yanı sıra: Farsça şehir ya da Taşkent, Semerkant’ın son heceleri olan Soğdca (kand) balık kelimesinin yerini almıştır. Ordu mânâsındaki çerig, yeniçeri de görülse de yerini Arapça askar’a (asker) bırakmıştır. Od yerine Farsça ateş kelimesi gelmiştir. Başlarda Farsçanın yoğun etkisi görülse de sonradan Arapçadan daha büyük bir kelime akını başlamıştır. Bu durum Arapçanın din dili olmasının yanı sıra, Arapça kelimelerin kendileriyle beraber ailelerini de getirmesinden kaynaklanır. Mesela KTB ailesinden olan kâtip, kitap, mektup ya da İLM ailesinden; âlim, ulema, malum, muallim, talim gibi kelimeler. Arapça ve Farsçanın gelmesiyle beraber o dillere ait dil bilgisi kuralları da gelmiştir. Farsçada isim ile niteleyeni arasına -i konulur. (Ab: su, serd: soğuk; ab-ı serd: soğuk su) Oysa Türkçede sıfat isimden önce gelir. Bu tamlama şekli Osmanlıcaya Farsçadan geçmiştir. Türkçe, Arapça ve Farsçanın karışımı olan Osmanlıca, idari ve edebi bir dildi. Reaya ile tebaa arasında bir dil farkının olduğu aşikârdır. Bunu halk şiirleri ile divan şiirleri arasındaki dil farkında görmek mümkün. Âşık Paşa’nın (1272-1333) şu beyitleri durumu izah eder: Türk diline kimesne bakmaz idi/Türklere hergiz gönül akmaz idi/Türk dahi bilmez idi bu dilleri/İnce yolu ol ulu menzilleri. 15. ve 16. asırda dilde sadeleşmeyi savunan Türk-i Basit hareketi görülmüşse de pek etkili olmamıştır. 1839 Tanzimat Fermanı’ndan itibaren milliyetçilik ve gazeteciliğin yaygınlaşması ile dilde sadeleşme söylemleri daha güçlü ifade edilir olmuştur. Şinasi, Ziya Paşa, Namık Kemal, Ali Suavi, Ahmet Mithat, Şemseddin Sami, Mehmet Emin, Ömer Seyfettin (Yeni Lisan adlı makalesi önemlidir) sadeleşme fikrini savunan öncülerdendir. Fakat bu kişilerin yazdıklarından da anlaşılacağı üzere fikirlerinde istikrarlı ve tutarlı değillerdir. Yine de çalışmaları kısmen sonuç vermiş ve 1876 Anayasasının (Kanun-i Esasi) 18. maddesi resmî dili Türkçe olarak belirlemiştir. Devrin yazarlarından hepsi sadeleşmeyi savunmaz mesela Süleyman Nazif “Dilde sadeleşmek, bizi yedi asır geriye ve dört beş bin kilometre uzağa atmaktır.” demiştir. (Yeni Tasvir-i Efkâr, 1909) Benzer şekilde Z. Gökalp, “Batılılar nasıl ki dillerini Yunanca ve Latince üzerine bina ettilerse biz de Arapça-Farsçaya dönmeliyiz, demiştir. Onun Lisan şiirindeki “Türkçeleşmiş Türkçedir” mısraı durumun özeti niteliğini taşırken; aynı kitapta bunun zıddı yönde fikirleri de savunmuştur. Hülasa, devrin aydınlarının kafası karışıktır.
Yeni Alfabe: Alfabe değişikliğinin amacı Türkiye’nin İslamî Doğu ile bağlarını koparmak, hem içte hem de Batı dünyası ile iletişimi kolaylaştırmaktı.[2] Alfabe değiştirme çabaları 1851 yılına, Ahmet Cevdet’in çabalarına kadar uzanır. 1863 yılında Azerbaycanlı Feth-Ali Ahundzade sesli harfleri göstermek için bazı yeni harflerin eklenmesi fikri ile İstanbul’a geldiğinde, bu görüşleri Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye tarafından reddedildi. Gerekçe olarak “Eski âsar-ı İslâmiyenin nisyanını müeddi olacağından” denildi. 1913’te Enver Paşa tarafından, hatt-ı cedid, Enver Paşa yazısı, ordu elifbası gibi isimlerle anılan başarısız bir alfabe denemesi yapılmıştır. 1914 yılında Kılıçzade Hakkı tarafından çıkarılan Hürriyet-i Fikriyye dergisinde yayımlanan imzasız makalelerde, Latin alfabesine tedricen geçilmesi ve bu değişimin kaçınılmaz olduğu bildiriliyordu. Konu Atatürk’ün uzun süredir ilgisini çekmektedir. I. Dünya Harbi’nin hemen öncesinde arkadaşı Madam Corinne ile Türkçe fakat Fransızca fonetik yazımı kullanarak mektuplaşmıştır.[3] 13 Mayıs 1914 tarihli mektubun bir parçası şöyledir: “Dünya insanlar idjin bir dari imtihandır. Imtihan idilene insanin here çuale moutlaka peke mouvafike djevabe vermessi mumqune olmaya bilire. (Dünya insanlar için bir dar-ı imtihandır. İmtihan edilen insanın her suale mutlaka pek muvafık cevap vermesi mümkün olmayabilir.)” O günlerde Fransızca Türkler arasında en yaygın bilinen Avrupa dilidir ve genellikle Latin harflerinin Türkçe kelimelere Fransız imlasıyla uygulanacağı farz edilmektedir. Şubat 1923’te İzmir İktisat Kongresi’nde üç delege Latin alfabesinin kabulü için bir öneri sundular. Kongre başkanı Kazım Karabekir “Derhal Avrupa’nın eline güzel bir silah vermiş olacağız, bunlar âlem-i İslam’a karşı diyecekler ki, Türkler ecnebi yazısını kabul etmiş ve Hristiyan olmuşlardır. İşte düşmanlarımız çalıştıkları şeytankarane fikir budur.” diyerek reddetmiştir. Fakat bundan üç gün sonra Bakanlar Kurulu kararı ile “Dilimize Latin harflerinin uyarlanmasının tarzı ve olanaklarını mütalaa edilmesi için” Dil Encümeni kurulmuştur.
Çalışmalar sonucu F. R. Atay’ın Atatürk’e sunduğu taslak tatmin edici bulunmuş ve Mustafa Kemal, 9 Ağustos 1928 akşamında CHP’nin Gülhane Parkında düzenlediği bir şenlikte yeni alfabeyi tanıtmıştır.
Lewis, bu alfabenin okuryazar oranını artırdığını, 1924’te %9 olan okuryazar oranının, 1975’te %65’e ve 1995’te %82’ye ulaşması ile açıklasa da o dönemdeki okullaşma oranını ve savaşlarda kaybedilen okuryazar nüfusu göz önünde bulundurmamıştır. Okul sayısı: 1923-24’te 5.010 iken 1997-98’de 45.046 olmuştur.[4] Londra’da çıkan The Times gazetesinin reforma bakışı ilginçtir. Aynı gazetede farklı tarihlerde çıkan makalelere bakalım şimdi: 31 Ağustos 1928; “Yüzyıllardır Avrupa tarafından tuhaf ve tek başına kalmış bir halk olarak telakki edilen Türkler, Batı’ya hiç olmadığı kadar yaklaşmışlardır. Bu, Türk halkının kaderini emanet ettiği olağanüstü büyük şefe layık büyük bir reformdur.” 21 yıl sonra 10 Ağustos 1949’da ise “Müslüman olup geleneksel olarak Arapça yazılan, Asya kökenli bir dile sahip Türkiye’nin bir Batı Avrupa Birleşik Devletleri’nde yer bulması kolay olmayacaktır.”[5]
Atatürk ve Dil Reformu: Her şeyin ötesinde o, halkın yönünü Batı’ya çevirmek istiyordu. Onun ilk meselesi Arabî-Farisî alfabeden Latin alfabesine geçmekti. Daha 3 Şubat 1928’de camilerde verilen vaazların Türkçe olması emredilmişti. Ayrıca Atatürk, dil üzerine ciddi okumalar ve çalışmalar yapmaktadır. Amiral Necdet Uran’ın anlattığına göre bir deniz yolculuğunda rotayı işaret ederek bir kâğıda yürütmek yazmış ve yü-rüt-mek şeklinde hecelerine ayırarak, bunun kökünün Türkçe -rüt olduğunu ve İtalyanların bunu alarak -rüt’ü rot-a yaptıklarını söylemiş. TDK başkanı Semih Rıfat ise Academy kelimesinin kökünü Türkçe ak ve adam kelimelerinde bulmuştur ve bunu TTK’nin kongresinde sunmuştur. 21 Kasım 1932’de DİB bütün cami ve mescitlere ezanın Türkçe okunmasına kendilerini hazırlama talimatı göndermiş ve Sadettin Kaynak tarafından doldurulan bir gramofon kaydı[6] örnek olarak tüm müezzinlere gönderilmiştir. (Ezanının Türkçe metninde namaz ve felâh kelimeleri Türkçe değildir.) Bu dönemde dildeki yabancı kelimelerin Türkçe karşılıklarını bulma yarışı başlamıştır. Dil adamı değil, avukat Y. Ziya Özer: Afrodit kelimesinin kökünü Türkçe avrat kelimesinde bulmuştur. Saim Ali’ye göre bicorbonate ve bilingual kelimelerinin kökü bile ve binmek kelimelerindeki bi ekinden türemişti, İngilizce –ex ise eksik kelimesinden. Halka yeni Türkçeyi öğretmek için hazırlanan kılavuza göre kalem yerine yağuş, yazgaç, cizgiç, sızgıç, kavrı, kamış, yuvuş arasından istediğinizi seçebilirsiniz. Hikâye kelimesi yerine erteği, höçek, ötkünç ve sürçek gibi yirmi iki farklı seçenek vardır. F. Rıfkı Atay, Sözlük Komisyonu’nda hüküm kelimesinin Türkçe ök ve üm eklerinden geldiğine ikna edildiğinde “Böylece “uydurma” demeyeyim de “yakıştırmacılık” ilminin temelini atmıştık.” demiştir. Çünkü o da hüküm kelimesinin Arapça hukm’den geldiğini biliyordu. Atatürk, çare bulunamaz bir şekilde Arapça olan Mustafa ve Kemal isimlerini bırakarak, Şubat 1935’te kısa bir süre imzasını Kamâl olarak attı. Anadolu Ajansı bu alışılmamış adın Arapça olgunluk anlamında kemal değil de Türkçe ordu ve kale manasındaki Kamal olduğunu duyurmuştur. Mustafa Kemal, ‘Kamâl’ isminde ısrarcı olmamış ama bilindiği üzere imzasını K. Atatürk şeklinde atmıştır.
Güneş-Dil Teorisi: Dr. Hermann F. Kvergic, kitabında[7] “Türkçenin biçimlenen ilk insan dili olduğunu düşünüyordu.” 1935’te Atatürk bu kitabı okuduğunda zamanlama harikaydı. Derhal girişilen çalışmaların sonucunda dilin, “İlkel insanın güneşe bakıp ‘Aa!’ dediği anda bulunduğunu iddia eden Güneş-Dil Teorisi bulunmuştur. Buna göre bu ‘Aa’, Türkçe yazımıyla ağ, Türkçenin birinci dereceden köküydü. Asıl anlamı güneş, sonra güneş ışığı, sıcaklık, ateş, su, renk şeklinde gelişti. Bu teoriye göre İngilizce god, Almanca gott; Türkçe kut’dan geçmiştir. İngilizce electric ise Uygurca yaltırık’tan türemiştir. 31 Ocak 1936 tarihli Cumhuriyet Gazetesinde günün manşeti: “Elektrik Türkçe Bir Kelimedir.” Atom (Türkçe) açıklama yok; geometri (Türkçe) ge=gen=geniş; yani geometrinin ge’si Yunanca yer anlamındaki geo değil Türkçe gendir. Poligon (Türkçe); Pol=bol, gon=gen. Lewis, “Bu örneklerden sadece komik olduğu için değil, alenen böyle bir saçmalığa yüzleri kızarmadan kendini teslim eden TDK görevlilerinin bilim adamlığına yakışmayan tavırlarını gösterdiği için bahsettiğini” ifade ediyor. Teorinin muhaliflerden N. Sami Banarlı “Atatürk’ün gidişatın saçmalığını görerek Güneş-Dil Teorisinden vazgeçtiğini” belirtmiştir. Atatürk, 1936’da yazdığı geometri kitabında artı, eksi, çarpı, bölü, iz düşüm, üçgen, altıgen, çokgen gibi terimleri kendisi üretmiştir. Atatürk, ömrünün son yıllarında ilim, maarif, memleket, millet gibi birçok eski kelimeyi de kullanmıştır. Lewis, “Atatürk’ün dili tasfiye hareketinden kesin olarak vazgeçtiğini” ifade ediyor. Güneş Dil Teorisi üzerine Ankara Üniversitesinde ders veren İbrahim Necmi Dilmen, Atatürk ölünce dersi kaldırmıştır. Bunun nedenine dair gelen bir soruya ise: “Güneş öldükten sonra, onun teorisi mi kalır?” cevabını vermiştir. Mehmet Doğan’ın ifadesi ile Dilmen’in bu tavrı, onun nasıl bir şahsiyet, daha doğrusu şahsiyetsizlik örneği olduğunu göstermiştir.[8]
Atatürk, tasfiye hareketinin çığırından çıktığını fark edip bundan vazgeçse bile uydurukçu güruh hızını alamamış ve Atatürk’ün vefatından sonra da uydurmaya devam etmişlerdir. F. R. Atay’ın ürettiği kelimelere örnekler: Samimiyet: içtenlik, teferruat: ufantı, kupür: kesik, yaranmak: yağcı, dalkavuk: yaranıcı, nikbin: iyimser, bedbin: kötümser, hemcins: cinsdaş. ‘Şey’ kelimesinin ise değiştirilmesinin imkânsızlığını ısrarla savunmuş ve bunu başarmıştır. Nurullah Ataç: En çok kelime üreten (uyduran) isimdir. Sanat eseri: dörüt yapıtı, bestekâr: ezgici, ressam: bedizci, hikâye: öykü, hakiki: gerçek, defa: kez, kaide: kural, şüphe: küşüm, mezar: sin, ümit: umut, mahsul: ürün, kalem: yazak, kitap: betik, ruh: tin, şair: ozan, cehennem: tamu, cevap: yanıt, hareket: devinme, taklit: öykünme, mahallilik: yöresellik, harf: ücük[9], kelime: tilcik, ahlâk: aktöre, demokrat: budunbuyurucu, tarih: uzabilik, din: bağlanç, mesela: örneğin, mesele: sorun, eser: yapıt, akademi: bilimtay vs. Lewis, Ataç’ın kelime uydurmasını Nasrettin Hoca’nın Ya Tutarsa fıkrasına benzetiyor. Tutmayan ‘tilcik’ için daha sonra M. Cevdet Anday ‘sözcük’ü bulmuştur.
Görüldüğü gibi reformcuların başat arzusu, önerilen yeni kelimeler Türkçe olmasa dahi, her hâlükârda Türkçeyi Arapça ve Farsça kelimelerden arındırmaktır: Hudut (A): sınır (Y), millet (A): ulus (M), ıstılah (A): terim (Fr) tarafından yerinden edildi.[10] TDK, Türkçe’nin Hint-Avrupa dil ailesine yakın olduğunu ispatlamak için elinden geleni yapmıştır. Türkçenin özelliklerine aykırı olarak, ön ekler kullanmak yoluyla yeni kelimeler yaratılmaya çalışılmıştır.[11] Orta Asya’dan –ast eki ithal edilerek bugün kullanılan: asteğmen, astsubay, astüzük, asbaşkan, askurul gibi kelimeler üretildi. 1932-33-36’daki dil kurultayı tutanakları Müzakere Zabıtları, 1942’de Toplantı Tutulgaları ve sonrakiler Tutanaklar olarak adlandırılmıştır. -Men, man ekiyle Köprülü’nün ürettiği uzman kelimesi tutulunca reformcular, bu eki fiil köklerine ekleyerek öğretmen, yazman, okutman, seçmen gibi kelimeleri uydurmuşlardır. –sel/sal eki reformcuların getirdiği en tartışmalı eklerin başında gelir.[12] Bu ekin kaynağı Fransızca culturel ve principal kelimeleridir. Tarihi ve siyasi gibi kelimelerdeki -i ekinin yerine getirilmiştir. Böylece siyasi: siyasal, milli: ulusal (ulus Moğolca, -al Fransızca), Arapça kuds köküne –al getirilse kudsal olacaktı ama kuds Türkçe kut’u çağrıştırdığı için kutsal oldu. Şükür ki Türkçeyi, Türksel yapmak akıllarına gelmemiş!
Hazin gerçek, yeni kelimelerin çoğunun TDK’nin maaşlı uzmanlarının yanı sıra, dil ile alakalı hiçbir vasfı olmayan insanların üretimi olduğudur.[13] N. Sami Banarlı, 1949 yılında Kurultay’da vuku bulan bir olayı aktarıyor: Üyelerden yeni terimlerin oluşturulmasına hâkim ilke hakkında bir soru gelir. Soğuk bir sessizliğin ardından Dilbilim ve Etimoloji başkanı S. Ali Dilemre, dil doktoru olarak değil ama bir tıp doktoru olarak: “Arkadaşlar kem küm etmeyelim. Bizim prensibimiz filan yoktu, uyduruyorduk” der.
Bay, bayan kelimelerinin amacı ismi takip eden bey ve hanım unvanlarını, Batı’da olduğu gibi isimden önce gelen unvanlarla değiştirmektir. Moğolca, zengin anlamındaki bayan kelimesinin bayın dişil muadili olarak seçilmesinin hiçbir açıklaması yoktur. Necip Fazıl bir beytinde şöyle der: “Bir şey koptu benden, şey, her şeyi tutan bir şey/ Benim adım Bay Necip, babamınki Fazıl Bey.” Okul kelimesini Tarama Dergisi (1934) okulağ (oku-lağ) Urfa’da kaydedildiğini yazmıştır. Yani Fransızca école ile hiç ilgisi yoktur(!). Tahsin Banguoğlu’nun aktardığına göre bir vekil kulağına eğilerek “Bunu Urfa vekili Refet uydurdu” demiştir. Bunlar gibi daha birçok kelimenin trajikomik hikâyesi mevcuttur.
En büyük sıkıntılardan biri de tıp terimlerinde görülmekteydi. Bazı örnekler şöyle, tıbbî terimlerin halk dilindeki karşılığı yatık yazılmıştır. Anemi: kansızlık, kanser: incitmebeni, lösemi: kankanseri, tüberküloz: verem, tifo: karahumma.
1968 yılında Hacettepe Üniversitesi Tıbbi Terimler Toplama Komitesi tarafından yayımlanan dergide, öğrencilerin hekimlikte ancak yabancı terimler kullanılırsa bilgilerinin bilimsellik kazanacağını sandıkları ifade edilmektedir.
Yani hekimler halk ile aralarındaki dil uçurumundan rahatsız olmak bir yana bu durumdan hoşnut görünmekteler. İnsanın aklına gelmiyor değil: Doktor yazılarının okunamayacak kadar bozuk olmasının sebebi ne ola ki? Hukuk terimleri konusunda da ciddi sorunlar yaşanmıştır. Kanun metinleri sık sık sadeleştirmeye tâbi tutulmuş, avukatlar uzun bir süre çantalarında çift dilli metinler taşımışlardır. Bilgisayar terimleri ise ayrı bir sıkıntıdır. Lewis’in verdiği Nokta Dergisi’nin 31 Aralık 1993 tarihli bir ilan metnini alıntılayarak takdiri sizlere bırakalım. “MACWORLD TÜRKİYE ses, yazı, grafik, animasyon, film, multimedya, demo disketi, hypercard, üzerinde QuickTime ile hazırlanmış multimedya uygulaması şubat sayımızla birlikte bayilerde.”
1983 sonrasında TDK, çabasının çoğunu İngilizce kelimelere Türkçe karşılık bulmaya ayırmıştır. Fax yerine belgegeçer önerilmiştir. Kurum, 1997’de “Burası Türkiye mi” başlıklı bir afiş yayımladı. Bu afişte: “Happy New Year, hotel, real estate center, photo colour, chicken house” gibi tabelaların olduğu bir sokak gösteriliyordu. Ülke olarak yönümüzü Batı’ya dönmemiz ve eski kelimelerin yerinden edilmesiyle açılan boşluğa Batılı kelimelerin doluşması kaçınılmazdı. Artık hekim: doktor, baytar: veteriner, kâtip: sekreter; hela: tuvalet, lokanta: restoran olmuştur. Cankurtaranın nesini beğenmedik de ambulansa geçtik anlamak güç. Modern türkilizce bizi şaşırtmaya devam ediyor. 1998’de Uluslararası Türkçe Dilbilim konferansında bizimkiler “TÜRKÇEDE KOMPLEKS PREDİKASYONLAR içindeki GERİNDİUM GRUBU öğelerinin RELATİVİZASYONU” başlıklı bir bildiri sunmuşlar. Komik değil mi? Bir de bankamatik kelimesinin son eki –matik var. Zikirmatik’e ne dersiniz? Sizce de yan yana kusursuz bir türkilizce çifti olmamışlar mı? “Vay be” demiyoruz artık Vavvv diyoruz.
F. Kadir Timurtaş (1979) üç sınıfa ayırdığı üç binden fazla yeni kelime listelemiştir. Bunların % 40’ı oluşumu doğru olan kelimeler, % 37’si yanlış oluşumlu ‘uydurma’ kelimeler, % 23’ü ise semantik veya morfoloji açısından yanlış olmasına rağmen yaygın kullanılır hale gelmiş, eskilerin tabiri ile galat-ı meşhur olmuş kelimelerdir. Yani kelimelerin %60’ı temelde uydurmadır. Bu da üç bin kelimede bin sekiz yüz kelimeye tekabül eder. Orhan Okay, Fransızca pensées, méditations, réflexions ve Idées ifadelerinin hepsi Türkçede ‘düşünceler’ diye karşılanmakta iken, eski dilin düşünceler, murakabat, tefekkürat, tefelsüf, teemmül ve mülahazat kelimeleri arasında seçim imkânı sunduğunu belirtir. Bu, dilde fakirleşme değil de nedir? Orhan Veli, neden Anlatamıyordu, kelimeler neden kifayetsizdi? Reformdan murat bu ise başarılmıştır, trajik bir şekilde. Lewis, durumu şöyle özetliyor: “Osmanlı Türkçesinin engin kaynakları reformcuların tasarrufundaydı. Bu bereketli kelime hazinesinin tümünü kalıcı kılmak zorunda değillerdi; istediklerini ayıklayıp seçmekte özgürlerdi, fakat onlar bile bile miraslarını harcamayı seçtiler.” Mehmet Kaplan ise “Öz Türkçecilik, Osmanlıcaya değil, yaşayan dile karşı bir harekettir. Canlı bir varlık haksız hücumlarla delik deşik edilmiştir.” ifadelerini kullanıyor.[14]
Dil Kurumuna ne oldu? 1932-1950 TDK için zirve noktasıydı. Mayıs 1950’de Demokrat Parti iktidara geldiğinde kurumun eğitim bakanlığından aldığı yıllık 50.000 TL tutarındaki ödeneği 10.000 TL’ye düşürdü. 1951’de bu ödeneği tamamen kesti. 24 Aralık 1952’de meclis 491 sayılı Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nu yeniden hayata geçirme kararı aldı. Bakanlıklar ve diğer kuruluşların isimleri Farsça izafetler ile oluşturulmuş önceki isimleri ile değiştirdi. Bakanlık: vekâlet, bayındırlık: nafıa, savunma: müdafaa, genelkurmay başkanı: erken–ıharbiyeumumiyereisi ve savcı tekrar müddei-i umumi olmuştur. Bu, o güne kadar TDK’nin aldığı en büyük darbedir. 27 Mayıs 1960’da Milli Birlik Komitesi, Kuruma eski ödeneğini geri sağlayarak, tüm bakanlıklara gönderdiği genelge ile Türkçe karşılığı bulunan herhangi bir yabancı kelimenin kullanımını yasakladı. Bu dönemde TDK muhaliflerin dillerinden düşmeyen bazı komik kelimeleri tekzip etme gereği duymuştur. Bunlar: uçak hostesi: gök konuksalavrat, otomobil: öz ittirimli götürgeç, bisiklet: ayakiter götürgeç, sigara: tütünseldumangaç, imambayıldı: geçmiş dinsel kişi, milli marş: ulusal düttürü. Kurumun haklı olmasını umuyorum. 1979’da Adalet Partisi iktidara geldiğinde rüzgâr yeniden yön değiştirmiş ve resmi yazışmalarda yeni kelimelerin kullanılmasını yasaklayan birçok genelge yayımlanmıştır. 11 Ağustos 1983’te kurum başbakanlığa bağlandı ve kurumun başına tamamen farklı bir idare geçmiş oldu. Milli Eğitim Komisyonu Başkanı Adnan Orel, kurumu, alenen “Yıllardır dilimize karşı işlendiğine elemle şahit olduğum ihanet” diyerek suçluyordu.
Hülasa,
Heidegger’in ifadesi ile “Dil, insanın evidir.” Diline yabancı olduğumuz insanların arasında hissettiğimiz huzursuzluk, yalnızlık bundandır. İnsan, hayatı kelimelerle anlamlandırır.
Kelimeler, dilimize tarihsel süreç içerisinde tabiî bir şekilde girip çıkarlar. Türkçe, zaman içerisinde birçok dil ile kelime alışverişi yapmıştır. Fakat bu, resmî ideolojinin baskısı olmadan, tabiî bir şekilde gerçekleşmiştir. Dilimize yapılan sun’î müdahaleler, halkımızın basiret süzgecinden geçerek elenmiştir. Bugün ne ücük kaldı ne de tilcik. Fakat ders kitaplarında hâlâ; kelime ile sözcük, cümle ile tümce, zamir ile adıl, edat ile ilgeç gibi ifadeler birlikte kullanılarak taze beyinlerde ikilem oluşturulmaktadır. Gençlerimizin okuduğunu anlayamama sorununun nedenlerini başka yerde aramak beyhudedir. Burada bizlere, Türkçeyi konuşan-yazan herkese düşen vazife: dilimizin tarihî sürecini araştırıp okumak; dil, anlam ve ses bilgisi özelliklerini öğrenip nitelikli Türkçe kullanarak gençlerimize örnek olmaktır. Bugün Arı Türkçe-Öz Türkçe kelime aramak anlamsızdır. Ziya Gökalp’in Lisan şiirindeki ifadesi ile Türkçeleşmiş Türkçedir. Sözgelimi akıl, Arapça diye yerine Us’u getirirsek sadece aklı mı kaybetmiş oluruz? Akıl tutulması, akıl hocası, akıl danışmak, akla ziyan, aklı evvel, akıl kârı, aklıselim, aklı sıra, akıl hastası, aklını kaçırmak, aklını başına devşirmek, aklı ermek, aklı başına gelmek, aklına düşmek gibi daha onlarca örneği olan ifadelere ne olacak? İnsanların maziden gelen kavram ve kelimelerle uğraşması, onları kafasına göre değiştirmesi, hafıza kaybından başka bir netice vermeyecektir; bu, pişmiş aşa su katmaktır. Yapılması elzem olan; mazi ile barışıp atiye emin adımlarla yürümektir. Türkçemiz, son yıllarda, Batı’dan hızlı bir kelime, kavram istilası altındadır, buna şuurlu bir şekilde dur dememiz şarttır. Bunun yolu varsa Türkçesini kullanmak; eğer yoksa uygun kelime köklerinden yeni kelimeler türetmektir. Aksi halde bugün yazılan eserleri elli yıl sonra yeniden sadeleştirmek zorunda kalmamız işten bile değil. Dilimize sahip çıkmazsak; harfler harp düzeni alır mısralarımızda, kelimeler kifayetsiz kalır, ağlasak da sesimizi duyuramayız.
Sürç-i lisan ettikse affola…
Dipnotlar:
[1] Lewis, G., Trajik Başarı: Türk Dil Reformu, Çeviri Bilim Yay. Ekim 2019.
[2] 1930’larda Avrupa ile ırkî farklılığı da ortadan kaldırmak için “Türklerin beyaz ırkın alpin kolundan, brakisefal kafataslı bir kavim olduğu ispatlanmaya çalışılmıştır. (D. Mehmet Doğan, Türkçenin Cenaze Töreni, s.13)
Allah, insanı yeryüzünün halifesi olarak yaratmıştır. Akıl ve irade sahibi her insan, yeryüzünü imar ve ıslahla mükelleftir. İnsanın hem kendi hayatını dengeli bir şekilde idame ettirmesi hem de toplumla ilişkilerinde dengeli bir tavır sergilemesi bireysel hayatla birlikte siyasetin ve dolayısıyla devlet mekanizmasının İslami prensiplere göre düzenlenmesi ve ıslahı ile mümkündür.
Çocuk edebiyatı; çocuklara dilin ve çizginin anlatım imkânlarıyla insan doğasını anlatır, sevdirir, hayatı tanımlamalarına ve anlamlandırmalarına yardımcı olur; estetik bir araçtır. Çocuk edebiyatı; efsaneleri, destanları, masalları hayal gücünün yardımıyla uçlara taşıyarak gerçekliğin sınırlarını genişletip düşseli geliştirmeye daha fazla imkân sağlayan ve ayrıca insan ile doğa, insan ile hayvan arasındaki ayrımları büyük oranda ortadan kaldıran ikili bir nitelik taşır. Ağaçlar konuşur, hayvanlar konuşur, bulutlar konuşur, ayrımlar silinir…
Bu sosyokırım ve politikkırım -veya Filistin’in bir ulus ve devlet olarak önceden planlanmış şekilde yıkımı ve yerinin değiştirilmesi- 1917’de Britanya hükümeti tarafından öngörülerek Siyonist-İngiliz iş birliği (Gutwein) aracılığıyla gerçekleştirildi.
Büyük insanlık kalabalığının tarih boyunca boy gösterdiği tutuculuğun en çok sanat olayı bahsinde ortaya çıktığı bilinmektedir. Yobazlar bazen sanatın herhangi bir dalını kullanarak öteki türlerine ve tiplerine muhalefet ederken bazen de doğrudan doğruya herhangi bir sanat dalını yasaklamaya, karalamaya, kötülemeye çalışarak icraatlarını sürdürmüşlerdir. Bu tutumun en vahim yanı kanaatimce din kisvesi altında yapılmış olmasıdır; en tehlikeli hali de budur.
İktidar; toplum bireylerini doğrudan ya da dolaylı olarak etkileyen, davranış ve eğilimlerini belirleyen, sosyal, siyasî, iktisadî ve benzeri birçok alanda toplumsal ilişkileri düzenleyen bağlayıcı kararlar alma, aldığı kararlara uymayanlara yaptırım uygulama dahası fiziksel güç kullanma tekelini elinde bulundurma, bu doğrultuda devlet kurum ve organlarını yönetme gibi yetkilere sahip siyasî bir kurumdur. Bu geniş yetkilere sahip olan iktidarın nasıl sınırlandırılacağı, ne şekilde dengelenip denetleneceği veya bu yetkileri kötüye kullanmasının nasıl önleneceği konusunda siyasal sistemler çeşitli teoriler geliştirmişlerdir.
Kelimeler ki Tank Gibi Geçer Adamın Yüreğinden
Bazı kelimeler yüreğimizden tank gibi geçerken, bazı kelimeler meramımızı anlatmakta kifayetsiz kalmaktadır. Çünkü kelimelerin de ruhu vardır. Kelimeler asırlar boyunca bir milletin dilinde, gönlünde yaşayarak ruh ve mânâ kazanır. Mesela ‘yapıt’ ile ‘eser’ bir midir? Selimiye Camiî, Mimar Sinan’ın yapıtı mı yoksa eseri midir? “Cümle” ile “tümce” aynı şey midir? Cümle âlem yerine tümce âlem diyebilecek miyiz? Kelimeler yüreğimizden geçerken, sözcükler bir yumru gibi takılır kalır gırtlağımızda.
Geoffrey Lewis’in, Trajik Başarı: Türk Dil Reformu[1] adlı kitabında başarıya trajik niteliği katan hususiyetini, sadece Osmanlı Türkçesinin kayboluşu değil, 1920-30’ların Türkçesinin de yitirilişi ile açıklamaktadır. Lewis, dil reformunun amacını, uzun zamandan beri dilin bir parçası haline gelen Arapça ve Farsçaya ait dilbilgisi özelliklerini ve bu dillerden alınmış binlerce kelimeyi tasfiye etmek olarak açıklamaktadır.
Osmanlı Türkçesi:
Bunların yanı sıra: Farsça şehir ya da Taşkent, Semerkant’ın son heceleri olan Soğdca (kand) balık kelimesinin yerini almıştır. Ordu mânâsındaki çerig, yeniçeri de görülse de yerini Arapça askar’a (asker) bırakmıştır. Od yerine Farsça ateş kelimesi gelmiştir. Başlarda Farsçanın yoğun etkisi görülse de sonradan Arapçadan daha büyük bir kelime akını başlamıştır. Bu durum Arapçanın din dili olmasının yanı sıra, Arapça kelimelerin kendileriyle beraber ailelerini de getirmesinden kaynaklanır. Mesela KTB ailesinden olan kâtip, kitap, mektup ya da İLM ailesinden; âlim, ulema, malum, muallim, talim gibi kelimeler. Arapça ve Farsçanın gelmesiyle beraber o dillere ait dil bilgisi kuralları da gelmiştir. Farsçada isim ile niteleyeni arasına -i konulur. (Ab: su, serd: soğuk; ab-ı serd: soğuk su) Oysa Türkçede sıfat isimden önce gelir. Bu tamlama şekli Osmanlıcaya Farsçadan geçmiştir. Türkçe, Arapça ve Farsçanın karışımı olan Osmanlıca, idari ve edebi bir dildi. Reaya ile tebaa arasında bir dil farkının olduğu aşikârdır. Bunu halk şiirleri ile divan şiirleri arasındaki dil farkında görmek mümkün. Âşık Paşa’nın (1272-1333) şu beyitleri durumu izah eder: Türk diline kimesne bakmaz idi/Türklere hergiz gönül akmaz idi/Türk dahi bilmez idi bu dilleri/İnce yolu ol ulu menzilleri. 15. ve 16. asırda dilde sadeleşmeyi savunan Türk-i Basit hareketi görülmüşse de pek etkili olmamıştır. 1839 Tanzimat Fermanı’ndan itibaren milliyetçilik ve gazeteciliğin yaygınlaşması ile dilde sadeleşme söylemleri daha güçlü ifade edilir olmuştur. Şinasi, Ziya Paşa, Namık Kemal, Ali Suavi, Ahmet Mithat, Şemseddin Sami, Mehmet Emin, Ömer Seyfettin (Yeni Lisan adlı makalesi önemlidir) sadeleşme fikrini savunan öncülerdendir. Fakat bu kişilerin yazdıklarından da anlaşılacağı üzere fikirlerinde istikrarlı ve tutarlı değillerdir. Yine de çalışmaları kısmen sonuç vermiş ve 1876 Anayasasının (Kanun-i Esasi) 18. maddesi resmî dili Türkçe olarak belirlemiştir. Devrin yazarlarından hepsi sadeleşmeyi savunmaz mesela Süleyman Nazif “Dilde sadeleşmek, bizi yedi asır geriye ve dört beş bin kilometre uzağa atmaktır.” demiştir. (Yeni Tasvir-i Efkâr, 1909) Benzer şekilde Z. Gökalp, “Batılılar nasıl ki dillerini Yunanca ve Latince üzerine bina ettilerse biz de Arapça-Farsçaya dönmeliyiz, demiştir. Onun Lisan şiirindeki “Türkçeleşmiş Türkçedir” mısraı durumun özeti niteliğini taşırken; aynı kitapta bunun zıddı yönde fikirleri de savunmuştur. Hülasa, devrin aydınlarının kafası karışıktır.
Yeni Alfabe: Alfabe değişikliğinin amacı Türkiye’nin İslamî Doğu ile bağlarını koparmak, hem içte hem de Batı dünyası ile iletişimi kolaylaştırmaktı.[2] Alfabe değiştirme çabaları 1851 yılına, Ahmet Cevdet’in çabalarına kadar uzanır. 1863 yılında Azerbaycanlı Feth-Ali Ahundzade sesli harfleri göstermek için bazı yeni harflerin eklenmesi fikri ile İstanbul’a geldiğinde, bu görüşleri Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye tarafından reddedildi. Gerekçe olarak “Eski âsar-ı İslâmiyenin nisyanını müeddi olacağından” denildi. 1913’te Enver Paşa tarafından, hatt-ı cedid, Enver Paşa yazısı, ordu elifbası gibi isimlerle anılan başarısız bir alfabe denemesi yapılmıştır. 1914 yılında Kılıçzade Hakkı tarafından çıkarılan Hürriyet-i Fikriyye dergisinde yayımlanan imzasız makalelerde, Latin alfabesine tedricen geçilmesi ve bu değişimin kaçınılmaz olduğu bildiriliyordu. Konu Atatürk’ün uzun süredir ilgisini çekmektedir. I. Dünya Harbi’nin hemen öncesinde arkadaşı Madam Corinne ile Türkçe fakat Fransızca fonetik yazımı kullanarak mektuplaşmıştır.[3] 13 Mayıs 1914 tarihli mektubun bir parçası şöyledir: “Dünya insanlar idjin bir dari imtihandır. Imtihan idilene insanin here çuale moutlaka peke mouvafike djevabe vermessi mumqune olmaya bilire. (Dünya insanlar için bir dar-ı imtihandır. İmtihan edilen insanın her suale mutlaka pek muvafık cevap vermesi mümkün olmayabilir.)” O günlerde Fransızca Türkler arasında en yaygın bilinen Avrupa dilidir ve genellikle Latin harflerinin Türkçe kelimelere Fransız imlasıyla uygulanacağı farz edilmektedir. Şubat 1923’te İzmir İktisat Kongresi’nde üç delege Latin alfabesinin kabulü için bir öneri sundular. Kongre başkanı Kazım Karabekir “Derhal Avrupa’nın eline güzel bir silah vermiş olacağız, bunlar âlem-i İslam’a karşı diyecekler ki, Türkler ecnebi yazısını kabul etmiş ve Hristiyan olmuşlardır. İşte düşmanlarımız çalıştıkları şeytankarane fikir budur.” diyerek reddetmiştir. Fakat bundan üç gün sonra Bakanlar Kurulu kararı ile “Dilimize Latin harflerinin uyarlanmasının tarzı ve olanaklarını mütalaa edilmesi için” Dil Encümeni kurulmuştur.
Lewis, bu alfabenin okuryazar oranını artırdığını, 1924’te %9 olan okuryazar oranının, 1975’te %65’e ve 1995’te %82’ye ulaşması ile açıklasa da o dönemdeki okullaşma oranını ve savaşlarda kaybedilen okuryazar nüfusu göz önünde bulundurmamıştır. Okul sayısı: 1923-24’te 5.010 iken 1997-98’de 45.046 olmuştur.[4] Londra’da çıkan The Times gazetesinin reforma bakışı ilginçtir. Aynı gazetede farklı tarihlerde çıkan makalelere bakalım şimdi: 31 Ağustos 1928; “Yüzyıllardır Avrupa tarafından tuhaf ve tek başına kalmış bir halk olarak telakki edilen Türkler, Batı’ya hiç olmadığı kadar yaklaşmışlardır. Bu, Türk halkının kaderini emanet ettiği olağanüstü büyük şefe layık büyük bir reformdur.” 21 yıl sonra 10 Ağustos 1949’da ise “Müslüman olup geleneksel olarak Arapça yazılan, Asya kökenli bir dile sahip Türkiye’nin bir Batı Avrupa Birleşik Devletleri’nde yer bulması kolay olmayacaktır.”[5]
Atatürk ve Dil Reformu: Her şeyin ötesinde o, halkın yönünü Batı’ya çevirmek istiyordu. Onun ilk meselesi Arabî-Farisî alfabeden Latin alfabesine geçmekti. Daha 3 Şubat 1928’de camilerde verilen vaazların Türkçe olması emredilmişti. Ayrıca Atatürk, dil üzerine ciddi okumalar ve çalışmalar yapmaktadır. Amiral Necdet Uran’ın anlattığına göre bir deniz yolculuğunda rotayı işaret ederek bir kâğıda yürütmek yazmış ve yü-rüt-mek şeklinde hecelerine ayırarak, bunun kökünün Türkçe -rüt olduğunu ve İtalyanların bunu alarak -rüt’ü rot-a yaptıklarını söylemiş. TDK başkanı Semih Rıfat ise Academy kelimesinin kökünü Türkçe ak ve adam kelimelerinde bulmuştur ve bunu TTK’nin kongresinde sunmuştur. 21 Kasım 1932’de DİB bütün cami ve mescitlere ezanın Türkçe okunmasına kendilerini hazırlama talimatı göndermiş ve Sadettin Kaynak tarafından doldurulan bir gramofon kaydı[6] örnek olarak tüm müezzinlere gönderilmiştir. (Ezanının Türkçe metninde namaz ve felâh kelimeleri Türkçe değildir.) Bu dönemde dildeki yabancı kelimelerin Türkçe karşılıklarını bulma yarışı başlamıştır. Dil adamı değil, avukat Y. Ziya Özer: Afrodit kelimesinin kökünü Türkçe avrat kelimesinde bulmuştur. Saim Ali’ye göre bicorbonate ve bilingual kelimelerinin kökü bile ve binmek kelimelerindeki bi ekinden türemişti, İngilizce –ex ise eksik kelimesinden. Halka yeni Türkçeyi öğretmek için hazırlanan kılavuza göre kalem yerine yağuş, yazgaç, cizgiç, sızgıç, kavrı, kamış, yuvuş arasından istediğinizi seçebilirsiniz. Hikâye kelimesi yerine erteği, höçek, ötkünç ve sürçek gibi yirmi iki farklı seçenek vardır. F. Rıfkı Atay, Sözlük Komisyonu’nda hüküm kelimesinin Türkçe ök ve üm eklerinden geldiğine ikna edildiğinde “Böylece “uydurma” demeyeyim de “yakıştırmacılık” ilminin temelini atmıştık.” demiştir. Çünkü o da hüküm kelimesinin Arapça hukm’den geldiğini biliyordu. Atatürk, çare bulunamaz bir şekilde Arapça olan Mustafa ve Kemal isimlerini bırakarak, Şubat 1935’te kısa bir süre imzasını Kamâl olarak attı. Anadolu Ajansı bu alışılmamış adın Arapça olgunluk anlamında kemal değil de Türkçe ordu ve kale manasındaki Kamal olduğunu duyurmuştur. Mustafa Kemal, ‘Kamâl’ isminde ısrarcı olmamış ama bilindiği üzere imzasını K. Atatürk şeklinde atmıştır.
Güneş-Dil Teorisi: Dr. Hermann F. Kvergic, kitabında[7] “Türkçenin biçimlenen ilk insan dili olduğunu düşünüyordu.” 1935’te Atatürk bu kitabı okuduğunda zamanlama harikaydı. Derhal girişilen çalışmaların sonucunda dilin, “İlkel insanın güneşe bakıp ‘Aa!’ dediği anda bulunduğunu iddia eden Güneş-Dil Teorisi bulunmuştur. Buna göre bu ‘Aa’, Türkçe yazımıyla ağ, Türkçenin birinci dereceden köküydü. Asıl anlamı güneş, sonra güneş ışığı, sıcaklık, ateş, su, renk şeklinde gelişti. Bu teoriye göre İngilizce god, Almanca gott; Türkçe kut’dan geçmiştir. İngilizce electric ise Uygurca yaltırık’tan türemiştir. 31 Ocak 1936 tarihli Cumhuriyet Gazetesinde günün manşeti: “Elektrik Türkçe Bir Kelimedir.” Atom (Türkçe) açıklama yok; geometri (Türkçe) ge=gen=geniş; yani geometrinin ge’si Yunanca yer anlamındaki geo değil Türkçe gendir. Poligon (Türkçe); Pol=bol, gon=gen. Lewis, “Bu örneklerden sadece komik olduğu için değil, alenen böyle bir saçmalığa yüzleri kızarmadan kendini teslim eden TDK görevlilerinin bilim adamlığına yakışmayan tavırlarını gösterdiği için bahsettiğini” ifade ediyor. Teorinin muhaliflerden N. Sami Banarlı “Atatürk’ün gidişatın saçmalığını görerek Güneş-Dil Teorisinden vazgeçtiğini” belirtmiştir. Atatürk, 1936’da yazdığı geometri kitabında artı, eksi, çarpı, bölü, iz düşüm, üçgen, altıgen, çokgen gibi terimleri kendisi üretmiştir. Atatürk, ömrünün son yıllarında ilim, maarif, memleket, millet gibi birçok eski kelimeyi de kullanmıştır. Lewis, “Atatürk’ün dili tasfiye hareketinden kesin olarak vazgeçtiğini” ifade ediyor. Güneş Dil Teorisi üzerine Ankara Üniversitesinde ders veren İbrahim Necmi Dilmen, Atatürk ölünce dersi kaldırmıştır. Bunun nedenine dair gelen bir soruya ise: “Güneş öldükten sonra, onun teorisi mi kalır?” cevabını vermiştir. Mehmet Doğan’ın ifadesi ile Dilmen’in bu tavrı, onun nasıl bir şahsiyet, daha doğrusu şahsiyetsizlik örneği olduğunu göstermiştir.[8]
Atatürk, tasfiye hareketinin çığırından çıktığını fark edip bundan vazgeçse bile uydurukçu güruh hızını alamamış ve Atatürk’ün vefatından sonra da uydurmaya devam etmişlerdir. F. R. Atay’ın ürettiği kelimelere örnekler: Samimiyet: içtenlik, teferruat: ufantı, kupür: kesik, yaranmak: yağcı, dalkavuk: yaranıcı, nikbin: iyimser, bedbin: kötümser, hemcins: cinsdaş. ‘Şey’ kelimesinin ise değiştirilmesinin imkânsızlığını ısrarla savunmuş ve bunu başarmıştır.
Nurullah Ataç: En çok kelime üreten (uyduran) isimdir. Sanat eseri: dörüt yapıtı, bestekâr: ezgici, ressam: bedizci, hikâye: öykü, hakiki: gerçek, defa: kez, kaide: kural, şüphe: küşüm, mezar: sin, ümit: umut, mahsul: ürün, kalem: yazak, kitap: betik, ruh: tin, şair: ozan, cehennem: tamu, cevap: yanıt, hareket: devinme, taklit: öykünme, mahallilik: yöresellik, harf: ücük[9], kelime: tilcik, ahlâk: aktöre, demokrat: budunbuyurucu, tarih: uzabilik, din: bağlanç, mesela: örneğin, mesele: sorun, eser: yapıt, akademi: bilimtay vs. Lewis, Ataç’ın kelime uydurmasını Nasrettin Hoca’nın Ya Tutarsa fıkrasına benzetiyor. Tutmayan ‘tilcik’ için daha sonra M. Cevdet Anday ‘sözcük’ü bulmuştur.
Görüldüğü gibi reformcuların başat arzusu, önerilen yeni kelimeler Türkçe olmasa dahi, her hâlükârda Türkçeyi Arapça ve Farsça kelimelerden arındırmaktır: Hudut (A): sınır (Y), millet (A): ulus (M), ıstılah (A): terim (Fr) tarafından yerinden edildi.[10] TDK, Türkçe’nin Hint-Avrupa dil ailesine yakın olduğunu ispatlamak için elinden geleni yapmıştır. Türkçenin özelliklerine aykırı olarak, ön ekler kullanmak yoluyla yeni kelimeler yaratılmaya çalışılmıştır.[11] Orta Asya’dan –ast eki ithal edilerek bugün kullanılan: asteğmen, astsubay, astüzük, asbaşkan, askurul gibi kelimeler üretildi. 1932-33-36’daki dil kurultayı tutanakları Müzakere Zabıtları, 1942’de Toplantı Tutulgaları ve sonrakiler Tutanaklar olarak adlandırılmıştır. -Men, man ekiyle Köprülü’nün ürettiği uzman kelimesi tutulunca reformcular, bu eki fiil köklerine ekleyerek öğretmen, yazman, okutman, seçmen gibi kelimeleri uydurmuşlardır. –sel/sal eki reformcuların getirdiği en tartışmalı eklerin başında gelir.[12] Bu ekin kaynağı Fransızca culturel ve principal kelimeleridir. Tarihi ve siyasi gibi kelimelerdeki -i ekinin yerine getirilmiştir. Böylece siyasi: siyasal, milli: ulusal (ulus Moğolca, -al Fransızca), Arapça kuds köküne –al getirilse kudsal olacaktı ama kuds Türkçe kut’u çağrıştırdığı için kutsal oldu. Şükür ki Türkçeyi, Türksel yapmak akıllarına gelmemiş!
Hazin gerçek, yeni kelimelerin çoğunun TDK’nin maaşlı uzmanlarının yanı sıra, dil ile alakalı hiçbir vasfı olmayan insanların üretimi olduğudur.[13] N. Sami Banarlı, 1949 yılında Kurultay’da vuku bulan bir olayı aktarıyor: Üyelerden yeni terimlerin oluşturulmasına hâkim ilke hakkında bir soru gelir. Soğuk bir sessizliğin ardından Dilbilim ve Etimoloji başkanı S. Ali Dilemre, dil doktoru olarak değil ama bir tıp doktoru olarak: “Arkadaşlar kem küm etmeyelim. Bizim prensibimiz filan yoktu, uyduruyorduk” der.
Bay, bayan kelimelerinin amacı ismi takip eden bey ve hanım unvanlarını, Batı’da olduğu gibi isimden önce gelen unvanlarla değiştirmektir. Moğolca, zengin anlamındaki bayan kelimesinin bayın dişil muadili olarak seçilmesinin hiçbir açıklaması yoktur. Necip Fazıl bir beytinde şöyle der: “Bir şey koptu benden, şey, her şeyi tutan bir şey/ Benim adım Bay Necip, babamınki Fazıl Bey.” Okul kelimesini Tarama Dergisi (1934) okulağ (oku-lağ) Urfa’da kaydedildiğini yazmıştır. Yani Fransızca école ile hiç ilgisi yoktur(!). Tahsin Banguoğlu’nun aktardığına göre bir vekil kulağına eğilerek “Bunu Urfa vekili Refet uydurdu” demiştir. Bunlar gibi daha birçok kelimenin trajikomik hikâyesi mevcuttur.
En büyük sıkıntılardan biri de tıp terimlerinde görülmekteydi. Bazı örnekler şöyle, tıbbî terimlerin halk dilindeki karşılığı yatık yazılmıştır. Anemi: kansızlık, kanser: incitmebeni, lösemi: kan kanseri, tüberküloz: verem, tifo: karahumma.
Yani hekimler halk ile aralarındaki dil uçurumundan rahatsız olmak bir yana bu durumdan hoşnut görünmekteler. İnsanın aklına gelmiyor değil: Doktor yazılarının okunamayacak kadar bozuk olmasının sebebi ne ola ki? Hukuk terimleri konusunda da ciddi sorunlar yaşanmıştır. Kanun metinleri sık sık sadeleştirmeye tâbi tutulmuş, avukatlar uzun bir süre çantalarında çift dilli metinler taşımışlardır. Bilgisayar terimleri ise ayrı bir sıkıntıdır. Lewis’in verdiği Nokta Dergisi’nin 31 Aralık 1993 tarihli bir ilan metnini alıntılayarak takdiri sizlere bırakalım. “MACWORLD TÜRKİYE ses, yazı, grafik, animasyon, film, multimedya, demo disketi, hypercard, üzerinde QuickTime ile hazırlanmış multimedya uygulaması şubat sayımızla birlikte bayilerde.”
1983 sonrasında TDK, çabasının çoğunu İngilizce kelimelere Türkçe karşılık bulmaya ayırmıştır. Fax yerine belgegeçer önerilmiştir. Kurum, 1997’de “Burası Türkiye mi” başlıklı bir afiş yayımladı. Bu afişte: “Happy New Year, hotel, real estate center, photo colour, chicken house” gibi tabelaların olduğu bir sokak gösteriliyordu. Ülke olarak yönümüzü Batı’ya dönmemiz ve eski kelimelerin yerinden edilmesiyle açılan boşluğa Batılı kelimelerin doluşması kaçınılmazdı. Artık hekim: doktor, baytar: veteriner, kâtip: sekreter; hela: tuvalet, lokanta: restoran olmuştur. Cankurtaranın nesini beğenmedik de ambulansa geçtik anlamak güç. Modern türkilizce bizi şaşırtmaya devam ediyor. 1998’de Uluslararası Türkçe Dilbilim konferansında bizimkiler “TÜRKÇEDE KOMPLEKS PREDİKASYONLAR içindeki GERİNDİUM GRUBU öğelerinin RELATİVİZASYONU” başlıklı bir bildiri sunmuşlar. Komik değil mi? Bir de bankamatik kelimesinin son eki –matik var. Zikirmatik’e ne dersiniz? Sizce de yan yana kusursuz bir türkilizce çifti olmamışlar mı? “Vay be” demiyoruz artık Vavvv diyoruz.
F. Kadir Timurtaş (1979) üç sınıfa ayırdığı üç binden fazla yeni kelime listelemiştir. Bunların % 40’ı oluşumu doğru olan kelimeler, % 37’si yanlış oluşumlu ‘uydurma’ kelimeler, % 23’ü ise semantik veya morfoloji açısından yanlış olmasına rağmen yaygın kullanılır hale gelmiş, eskilerin tabiri ile galat-ı meşhur olmuş kelimelerdir. Yani kelimelerin %60’ı temelde uydurmadır. Bu da üç bin kelimede bin sekiz yüz kelimeye tekabül eder. Orhan Okay, Fransızca pensées, méditations, réflexions ve Idées ifadelerinin hepsi Türkçede ‘düşünceler’ diye karşılanmakta iken, eski dilin düşünceler, murakabat, tefekkürat, tefelsüf, teemmül ve mülahazat kelimeleri arasında seçim imkânı sunduğunu belirtir. Bu, dilde fakirleşme değil de nedir? Orhan Veli, neden Anlatamıyordu, kelimeler neden kifayetsizdi? Reformdan murat bu ise başarılmıştır, trajik bir şekilde. Lewis, durumu şöyle özetliyor: “Osmanlı Türkçesinin engin kaynakları reformcuların tasarrufundaydı. Bu bereketli kelime hazinesinin tümünü kalıcı kılmak zorunda değillerdi; istediklerini ayıklayıp seçmekte özgürlerdi, fakat onlar bile bile miraslarını harcamayı seçtiler.” Mehmet Kaplan ise “Öz Türkçecilik, Osmanlıcaya değil, yaşayan dile karşı bir harekettir. Canlı bir varlık haksız hücumlarla delik deşik edilmiştir.” ifadelerini kullanıyor.[14]
Dil Kurumuna ne oldu? 1932-1950 TDK için zirve noktasıydı. Mayıs 1950’de Demokrat Parti iktidara geldiğinde kurumun eğitim bakanlığından aldığı yıllık 50.000 TL tutarındaki ödeneği 10.000 TL’ye düşürdü. 1951’de bu ödeneği tamamen kesti. 24 Aralık 1952’de meclis 491 sayılı Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nu yeniden hayata geçirme kararı aldı. Bakanlıklar ve diğer kuruluşların isimleri Farsça izafetler ile oluşturulmuş önceki isimleri ile değiştirdi. Bakanlık: vekâlet, bayındırlık: nafıa, savunma: müdafaa, genelkurmay başkanı: erken–ı harbiye umumiye reisi ve savcı tekrar müddei-i umumi olmuştur. Bu, o güne kadar TDK’nin aldığı en büyük darbedir. 27 Mayıs 1960’da Milli Birlik Komitesi, Kuruma eski ödeneğini geri sağlayarak, tüm bakanlıklara gönderdiği genelge ile Türkçe karşılığı bulunan herhangi bir yabancı kelimenin kullanımını yasakladı. Bu dönemde TDK muhaliflerin dillerinden düşmeyen bazı komik kelimeleri tekzip etme gereği duymuştur. Bunlar: uçak hostesi: gök konuksal avrat, otomobil: öz ittirimli götürgeç, bisiklet: ayakiter götürgeç, sigara: tütünsel dumangaç, imambayıldı: geçmiş dinsel kişi, milli marş: ulusal düttürü. Kurumun haklı olmasını umuyorum. 1979’da Adalet Partisi iktidara geldiğinde rüzgâr yeniden yön değiştirmiş ve resmi yazışmalarda yeni kelimelerin kullanılmasını yasaklayan birçok genelge yayımlanmıştır. 11 Ağustos 1983’te kurum başbakanlığa bağlandı ve kurumun başına tamamen farklı bir idare geçmiş oldu. Milli Eğitim Komisyonu Başkanı Adnan Orel, kurumu, alenen “Yıllardır dilimize karşı işlendiğine elemle şahit olduğum ihanet” diyerek suçluyordu.
Hülasa,
Kelimeler, dilimize tarihsel süreç içerisinde tabiî bir şekilde girip çıkarlar. Türkçe, zaman içerisinde birçok dil ile kelime alışverişi yapmıştır. Fakat bu, resmî ideolojinin baskısı olmadan, tabiî bir şekilde gerçekleşmiştir. Dilimize yapılan sun’î müdahaleler, halkımızın basiret süzgecinden geçerek elenmiştir. Bugün ne ücük kaldı ne de tilcik. Fakat ders kitaplarında hâlâ; kelime ile sözcük, cümle ile tümce, zamir ile adıl, edat ile ilgeç gibi ifadeler birlikte kullanılarak taze beyinlerde ikilem oluşturulmaktadır. Gençlerimizin okuduğunu anlayamama sorununun nedenlerini başka yerde aramak beyhudedir. Burada bizlere, Türkçeyi konuşan-yazan herkese düşen vazife: dilimizin tarihî sürecini araştırıp okumak; dil, anlam ve ses bilgisi özelliklerini öğrenip nitelikli Türkçe kullanarak gençlerimize örnek olmaktır. Bugün Arı Türkçe-Öz Türkçe kelime aramak anlamsızdır. Ziya Gökalp’in Lisan şiirindeki ifadesi ile Türkçeleşmiş Türkçedir. Sözgelimi akıl, Arapça diye yerine Us’u getirirsek sadece aklı mı kaybetmiş oluruz? Akıl tutulması, akıl hocası, akıl danışmak, akla ziyan, aklı evvel, akıl kârı, aklıselim, aklı sıra, akıl hastası, aklını kaçırmak, aklını başına devşirmek, aklı ermek, aklı başına gelmek, aklına düşmek gibi daha onlarca örneği olan ifadelere ne olacak? İnsanların maziden gelen kavram ve kelimelerle uğraşması, onları kafasına göre değiştirmesi, hafıza kaybından başka bir netice vermeyecektir; bu, pişmiş aşa su katmaktır. Yapılması elzem olan; mazi ile barışıp atiye emin adımlarla yürümektir. Türkçemiz, son yıllarda, Batı’dan hızlı bir kelime, kavram istilası altındadır, buna şuurlu bir şekilde dur dememiz şarttır. Bunun yolu varsa Türkçesini kullanmak; eğer yoksa uygun kelime köklerinden yeni kelimeler türetmektir. Aksi halde bugün yazılan eserleri elli yıl sonra yeniden sadeleştirmek zorunda kalmamız işten bile değil. Dilimize sahip çıkmazsak; harfler harp düzeni alır mısralarımızda, kelimeler kifayetsiz kalır, ağlasak da sesimizi duyuramayız.
Sürç-i lisan ettikse affola…
Dipnotlar:
[1] Lewis, G., Trajik Başarı: Türk Dil Reformu, Çeviri Bilim Yay. Ekim 2019.
[2] 1930’larda Avrupa ile ırkî farklılığı da ortadan kaldırmak için “Türklerin beyaz ırkın alpin kolundan, brakisefal kafataslı bir kavim olduğu ispatlanmaya çalışılmıştır. (D. Mehmet Doğan, Türkçenin Cenaze Töreni, s.13)
[3] Trajik Başarı, s.48
[4] https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/185972 Tablo:4
[5] Trajik Başarı, s.59-60
[6] https://www.izlesene.com/video/hafiz-sadettin-kaynak-turkce-ezan-tas-plak-arsivi/9862471
[7] Türk Dillerinde Bazı Unsurların Psikolojisi (Kitap Yayımlanmamıştır)
[8] D. Mehmet Doğan, Türkçenin Cenaze Töreni, s.125
[9] Rasim Özdenören, Ruhun Malzemeleri, İz Yay. s.301
[10] Kısaltmalar: A:Arapça, Y:Yunanca, M:Moğolca, Fr: Fransızca
[11] Prof. Zeynep Korkmaz, Türkiye Türkçesi Üzerindeki Gramer Çalışmaları, Madde: 4.2
[12] Banarlı, Türkçenin Sırları, L&M Yay., s.242
[13] C. Orwell, 1984 adlı romanında, milletlerin dil yıkımıyla çökertilip sürüler haline getirilişinin hikâyesini anlatır.
[14] Mehmet Kaplan, Dil ve Kültür, Dergâh Yay. s.179
İlgili Yazılar
İslam, Devlet ve Siyaset
Allah, insanı yeryüzünün halifesi olarak yaratmıştır. Akıl ve irade sahibi her insan, yeryüzünü imar ve ıslahla mükelleftir. İnsanın hem kendi hayatını dengeli bir şekilde idame ettirmesi hem de toplumla ilişkilerinde dengeli bir tavır sergilemesi bireysel hayatla birlikte siyasetin ve dolayısıyla devlet mekanizmasının İslami prensiplere göre düzenlenmesi ve ıslahı ile mümkündür.
Doğru ve Hedef Odaklı Bir Çocuk Edebiyatı
Çocuk edebiyatı; çocuklara dilin ve çizginin anlatım imkânlarıyla insan doğasını anlatır, sevdirir, hayatı tanımlamalarına ve anlamlandırmalarına yardımcı olur; estetik bir araçtır. Çocuk edebiyatı; efsaneleri, destanları, masalları hayal gücünün yardımıyla uçlara taşıyarak gerçekliğin sınırlarını genişletip düşseli geliştirmeye daha fazla imkân sağlayan ve ayrıca insan ile doğa, insan ile hayvan arasındaki ayrımları büyük oranda ortadan kaldıran ikili bir nitelik taşır. Ağaçlar konuşur, hayvanlar konuşur, bulutlar konuşur, ayrımlar silinir…
İsrail ve Filistin Anlatilarinda Filistin’in Etnik Temizliği: Sözcüksel Temsilin Söylem-Kavramsal Analizi
Bu sosyokırım ve politikkırım -veya Filistin’in bir ulus ve devlet olarak önceden planlanmış şekilde yıkımı ve yerinin değiştirilmesi- 1917’de Britanya hükümeti tarafından öngörülerek Siyonist-İngiliz iş birliği (Gutwein) aracılığıyla gerçekleştirildi.
Kaçıncı Sanattır Müzik
Büyük insanlık kalabalığının tarih boyunca boy gösterdiği tutuculuğun en çok sanat olayı bahsinde ortaya çıktığı bilinmektedir. Yobazlar bazen sanatın herhangi bir dalını kullanarak öteki türlerine ve tiplerine muhalefet ederken bazen de doğrudan doğruya herhangi bir sanat dalını yasaklamaya, karalamaya, kötülemeye çalışarak icraatlarını sürdürmüşlerdir. Bu tutumun en vahim yanı kanaatimce din kisvesi altında yapılmış olmasıdır; en tehlikeli hali de budur.
İktidarın Kötüye Kullanımını Önleyici İlkeler ve Kurumlar
İktidar; toplum bireylerini doğrudan ya da dolaylı olarak etkileyen, davranış ve eğilimlerini belirleyen, sosyal, siyasî, iktisadî ve benzeri birçok alanda toplumsal ilişkileri düzenleyen bağlayıcı kararlar alma, aldığı kararlara uymayanlara yaptırım uygulama dahası fiziksel güç kullanma tekelini elinde bulundurma, bu doğrultuda devlet kurum ve organlarını yönetme gibi yetkilere sahip siyasî bir kurumdur. Bu geniş yetkilere sahip olan iktidarın nasıl sınırlandırılacağı, ne şekilde dengelenip denetleneceği veya bu yetkileri kötüye kullanmasının nasıl önleneceği konusunda siyasal sistemler çeşitli teoriler geliştirmişlerdir.